BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: NATO UŞAKLIĞINDA SON PERDE

Ümit ÖZDEMİR / 09.07.2026

@masumlevrek

Saray rejimi açısında çöküşten önce son çıkış olarak nitelendirebileceğimiz son tutunma hamlesi olan NATO toplantısı, siyasal islamcılığın işbirlikçi köleliğini göstermesi bakımından son derece öğreticidir. Erdoğan ve saray şurekası, “meşruti” monarşilerine destek sunmaya hazır olan sömürgeci Batı’yla araya herhangi bir rezerv koymadan teslim oldular. Bu teslimiyet hali, halk desteğinin tümüyle yitirildiği, bölüşüm şokunun ekonomik çöküşe doğru evrilmeye başladığı bir siyasal kanserin ürünüdür. Siyasal islamcılığın bir kanser olması, metastaz yapan hücrelerinin neoliberalizmle birleşerek neoliberal şirket devlete dönüşmesiyle, terminal evreye girildiğini gösteriyor. Yaratılan ekonomik yıkım o kadar büyük ki, halk 1 liralık geri dönüşüm için pet şişe toplayan birer toplayıcıya dönüştürüldü ! Neoliberal ilkellik ve sömürü, tek gayenin ayakta kalmak olduğu derin bir yoksulluk ve yoksulluğa eşlik eden hak gasplarının bütün çelişkilerini görünür hale getirdi.

NATO 3.0 ve 1 Mart Tezkeresi Rövanşı

7-8 Temmuz NATO zirvesi, 1 Mart 2003’de toplumsal muhalefetin Ankara’da ayağa kalkması sonucu reddedilen tezkerenin rövanşıdır. Washington koridorlarında kurdurulan siyasal islamcıların prematüre ABD’ci kanadı AKP, saray rejimine dönüşürken o güne kadar kendisine destek sunan her siyasi çevreye (liberaller, sol liberaller ve ulusalcıların bir bölüğü) dirsek vurmayı ihmal etmedi. Emperyalizm, AB’nin kesintisiz provokasyonlarıyla ve kışkırtmasıyla başlatılan Rusya-Ukrayna savaşında lojistik desteğe ihtiyaç duyuyor. Bu lojistik-askeri desteği sağlamak adına isbtibdat rejimine destek talebi, yeni değil. AB ülkelerine yönelik mülteci akımlarını kontrol etme sözü karşılığında Saray rejimine AB tarafından sunulan dış destek, saray istibdatının liberal Avrupa sponsorluğudur. Sonda diyeceğimizi başta diyelim AB ve ABD emperyalizmleri söz konusu Rusya’nın enerji yataklarının kontrolü ve yağmalanması olduğunda aralarındaki tali çelişkileri rafa kaldırabilecek kadar siyasi birikim sahibidir.

.

NATO toplantısının temel esprisi, AB sponsorluğunda kurulmaya çalışılan SAFE projesinde militer desteğinin aranmasıydı. Nazım’ın 25 sentlik asker şiirinde tanımladığı parya asker muamelesi reva görülen Türk milleti , sanayi üretiminin düştüğü, fabrikaların ve sektörlerin birer ikişer iflas bayrağı çektiği neoliberal orta vadeli programın ihraç edilebilecek tek ürünü olarak görülüyor ! Benzer bir durumu 1950 Türkiye’sinde DP’nin meclis kararı almadan Kore’ye asker göndermesiyle yaşamış ve NATO’ya Türkiye sağının halka karşı işlediği en büyük suçlarından biriyle girmiştik. Şimdiki NATO toplantısı ve zirvesi, emperyalizm adına ucuz güvenlik ve militer hizmetler üretilmesi için neoliberal bir espriyle yapılıyor.

Asya-Pasifik Yayılma: Çin’e yönelik kuşatma

Geçerken altını çizmemiz gereken bir diğer konu NATO 3.0 olarak kodlanan bu saldırı kampanyasının etki alanını Pasifik okyanusuna kadar genişleteceğinin ilk işaretlerinin belirmesidir. 7-8 Temmuz NATO Zirvesi’nde Çin’in uyguladığı “yumuşak güç” stratejisinin sonunu getirecek bir dizi yeni üyelik görüşmesi yapılacak. Burjuva basının Trump övgüleri, yediği yemek menüsü ve sunduğu magazinel içerik çerçevesinde görmezden gelinen bu çelişki, Yeni Zelanda, Avustralya vb. Asya-Pasifik ülkelerinin, NATO silahları ve üsleri ile silahlandırılmasıyla sonuçlanabilir. Bu ülkelerin Çin’i çevrelemesi anlamına gelen NATO üyeliği, Çin’in ticaret serbestliğini savunan liberal politikalarıyla da çelişiyor. Zengezur koridorunun ABD tarafından kontrol edilmesi, Azerbaycan’da ve Ermenistan’da İsrail-Amerika yanlısı iki rejimin iktidara gelmesi, Çin’in Batı’ya doğru uzatmakta olduğu ticaret yollarını imha etme stratejisidir. Bu haliyle emperyalizmin Çin’i çevreleme stratejisi, Çin’i daha fazla “sert kuvvet” kullanmaya itebilir.

Asya-Pasifik’te olası bir NATO genişlemesi, uzak bir tehdidi yani Malakka Boğazının baskı altına alınması tehdidini yakınlaştırabilir. Bunun belirmesi ve dünya çip üretiminin merkezlerinden Tayvan’ın kuşatılması kuşkusuz Çin ticaret filolarının güvenliğini tehdit edecektir. Çin’i askeri tedbirler ve karşılıklar vermeye zorlayan emperyalist muhasara, şüphesiz olabilecek en büyük jeopolitik gerilimlerden birine dönüşebilir. Çin’in Hindistan ile ortaklıklara gitmesi ve bir kuşak bir yol projelerini zorlaması bu yayılmacılığın ortaya çıkardığı riskleri bertaraf denemeleridir.

Emperyalizme uşaklıkta emniyet birimlerinin sırtına NATO-OTAN yazısı yazdıran bir sömürgeci zihniyet, 4 Temmuz’da köprüyü Amerikan bayrağı rengine boyattı. Bu utancın sahipleri, kendi kaderlerini emperyalizmle bütünleştirmek adına her kötülüğü ve işbirliğini halkın ve emekçilerin yoksulluğu pahasına sahnelediler. Ankara’da atlı polislerin ve emperyalistlere şirin gözükmek için bizzat NATO’cu silah kapitalistlerinin halkımızdan çaldıkları yüzünden yoksullaştırdığı konduların önü, bilboardlarla kapatıldı. Yeni bir Missouri zırhlısı ziyareti etkisi yaratan bu uşaklaşma hali,* şüphesiz zamanlama açısından Amerikan emperyalizminin duraklama, gerileme ve dağılma aşamasına girmesi sebebiyle de egemen sınıf bloğu açısından oldukça sorunludur. Sorun sadece Özgür Özel’in işaret ettiği Trump’ın kaybetmesi kuvvetle muhtemel bir Kasım seçimleri yenilgisi değildir. Meseleyi bu düzeyde kavramak 2008’den sonra ortaya çıkan 3. Büyük depresyonun zamana yayılan etkilerini görmezden gelmektir. Sorun emperyalizmin güçten düştüğü ve güç kaybettikçe hegemonyasının zayıfladığı, bu zayıflamayı daha fazla silahlanarak ve yeni savaşlar çıkartarak kanlı bir boğazlaşmaya çevirdiği bir siyasal evreye girmemizdir. Her tarafından çürüyen ve dağılma emareleri gösteren kapitalizm, en eski ve paslı silahına savaş ve yağmaya yönelmiştir.

(Missouri ziyaretini ele alan bir karikatür. Ziyaret vesilesiyle Türkiye’de, görülmemiş bir devlet teşvikiyle geniş bir Amerikan propagandası ve bağımlılık ilişkisi sergilendi. Genelevler boyandı, cami mahyalarına ‘Welcome’ yazıları asıldı. Celal İnce’nin ‘Dost Amerika’ adlı taş plağıyla yükselen bu dalga, basın tarafından da tam boy desteklendi. Dönemin kolektif histerisine karşı en nitelikli muhalif seslerden biri, Naim Tirali’nin motorcuların çığırtkanlığından esinlenerek kaleme aldığı ’25 Kuruşa Amerika’ öyküsü oldu. Missouri’nin gelişi, bir ziyaretten ziyade, Türkiye’nin Batı blokuna entegrasyonundaki ilk büyük teslimiyet töreni olarak kayıtlara geçti.)

Bu emareler kaçınılmaz olarak Atlantik emperyalizminin güç ve şiddet araçlarını daha fütursuzca kullanacağının işaretlerini ortaya koymaya başladı bile. Çaresizlik ve zavallılık Dünya Kupası’nda İran Milli Takımı’na yapılan ayrımcı muameleden, ABD-Bosna Hersek maçındaki kırmızı kart iptaline kadar giden bir boyuta ulaştı. Gücün gösterilmesi adına istismar edilen her kural ve teamül, hukuku istismar eden sömürücü sınıflara tepkiyi daha da büyütüyor. Emperyalizmin İran savaşında bir kağıttan kaplan olduğu gerçeğinin ortaya çıkması, İran-Rusya ve Çin ittifakı karşısında alınan ağır yenilgi, etkisi yıllara yayılacak olan bir dizi yeni çelişkiyi olgunlaştırdı. Çin’in silah kullanmadan ticari anlaşmalarla ittifakları dağıtma, yeni ittifaklar kurma çalışmaları; yükselmekte olan bu yeni emperyal gücün, “yumuşak güç doktrinine” dayandığını gösteriyor.

İran jeopolitik konumu ve dünya petrol üretimindeki kilit önemi nedeniyle rejimiyle uğraşılmaması gereken bir ülke olduğunun anlaşıldığı ABD’nin İran savaşı, İran’ın zamana yayılacak demokratik dönüşümünü bir seçenek olarak denklemden çıkardı. İran milliyetçiliğinin -Şiiizmin görülmemiş yükselişi ve Hamaney cenazesinde edilen intikam yeminleri, demokratik dönüşüm taleplerinin uzun süre erteleneceğini gösteriyor. İran gibi köklü bir medeniyetin yarattığı ulusun bu derece sefil hale getiren molla rejiminin radikal unsurları öne çıkmaya başladıysa, bunda mutlak surette emperyalizmin ve siyonizmin payı büyüktür.

Liberal muhalefetin partisi CHP, kendisini fiilen parçalayan butlan kararının NATO ve ABD emri ve saray rejiminin kavliyle alınmamış gibi “NATO için uygun bir muhatap oldukları” açıklamasında bulunarak neden ümitsiz bir vaka olduğunu bir kere daha teyit etti. Özgür Özel’in bu sözleriyle klasik Kemalizmin “emperyalistlerle hiçbir biçimde askeri ortaklık kurulmaması” biçimindeki vasiyetinin unutulduğu görülüyor. Türkiye’nin NATO’ya girmesinde ilk başvuruyu yapan parti olan CHP’nin sağ liberal çizgisinde üstelik Atlantik ittifakı güç ve hegemonya kaybederken en ufak bir değişiklik olmaması gerçekten çok şaşırtıcı ! NATO zirvesinin dolaysız bir etkisi de Silivri’de görülmekte olan İBB Davası’nda, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun bir günde 3 ayrı dava dosyasında savunma istenmesiyle yaşandı. İmamoğlu’nu fiilen savunma yapamaz hale getiren bu baskı, hakimler tarafından “dava dosyasına savunma yapmayı reddeti” notunun yazdırılma girişimiyle savunma hakkının fiilen gasp edilmesiydi. Sadece bu durum bile Türkiye’de saray istibdatı ile NATO arasındaki müttefikliği göstermesi bakımından son derece öğreticidir.

Sosyalist sol ise elindeki bütün kuvvetlerle olabildiğince NATO karşıtı, anti-emperyalist eylemlerle sesini duyurmaya ve anti-emperyalist bir kamu oyu yaratmaya çabaladı. NATO’nun bir soygun ve yağma örgütü olduğu gerçeğinin doğru kavratılması için ekonomik soygun ve sömürünün diğer örgütleri IMF, DB ile iltisakının daha net ortaya konması, NATO karşıtı anti-emperyalist cephenin karşı hegemonyasına can suyu olacaktır.

Ne var ki toplantıdan haftalar önce başlatılan devlet terörüne eşlik eden kısıtlı iletişim imkanlarının sosyal medya sansürüyle iyice sınırlandırılması, Ankara’da ilan edilen OHAL ve görülmemiş bir polis yığınına rağmen ısrarlı direniş, belki bugün değil ama yarına çok olumlu bir miras bıraktığı söylenebilir. Bu mirasın kökeninde hiç kuşkusuz, İzmir’in işgalinde düşmana ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin’in cüreti ve 6. Filo Protestolarının yarattığı kararlılık ve irade var. NATO toplantısı için estirilen bu terör, NATO düzenini savunanların nasıl bir ülke istediklerini net bir biçimde ortaya koydu.

NATO’nun basın özgürlüğü ile imtihanı: Sansür ve abartı

İnadın iradeye dönüştüğü bu siyasal evre, öğrenilmesi gereken derslerle dolu stand-up sanatçısı, komedyen ve artık bir fenomen Deniz Göktaş’ın ters kelepçeyle tutuklanarak verilmeye çalışılan gözdağı, esasen bir gerçeğin ortaya çıkmasıyla yakından ilgili. Göktaş’ın çoktan unutulmuş Burak Erdoğan’ın otomobiliyle ezerek ölümüne sebep olduğu ses sanatçısı Sevim Tanürek cinayetine yaptığı kinaye, gerçeğin ortaya çıkmasından dehşetli bir korkuya kapılan saray rejimi ve aparatlarının Göktaş’ı “dini değerleri” bahane ederek tutuklanmasıyla sonuçladı. Göktaş 2000’lere damgasını vuran radikal bir masumiyet söylemiyle geniş bir kitleye seslenme şansını sosyal medyada yakalayarak tarihe geçti. Bütün değerlerin alt üst olduğu, orta sınıfın hızla güç ve mevzi kaybederek proleterleştiği jokeryen çağın politik mizahçısı olarak ortaya çıkan Göktaş, korkuyu yenen politik mizahın sözcüsü oldu.

Korku ve kaygı o kadar büyük ki, toplantıda Türkiye’yi öven NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’ye Hollandalı bir gazetecinin sorduğu “Ev sahibi ülkeyi geniş bir şekilde övdünüz. Ama son birkaç günde, haftada; yine muhaliflere, gazetecilere, bir komedyene sıkı bir baskı görüyoruz. Ankara hâlâ liberal demokrasilerin zirve düzenlemesi için en iyi yer mi? Ve sizce bu zirve, liderlerin bu sorunları Cumhurbaşkanı Erdoğan’la konuşması için iyi bir fırsat olur mu” soruyu TRT canlı yayında “Ev sahibi ülkeye güzel sözlerle söze başladınız. Bu noktada Türkiye’de yargı ile alakalı eleştiriler var. Türkiye’de demokrasiyle alakalı neler düşünüyorsunuz? Ve Sayın Erdoğan’ın yönetimi ile alakalı neler düşünüyorsunuz” biçiminde çevirdi. TRT’nin bu “yumuşak” sansürü, korkunun gidebileceği noktaları göstermesi bakımından öğreticidir. Bütün Ankara’yı Ankaralılara yasaklayan bu korku, bir soruyla darmadağın olmamak için sansüre kadar gidebildi.

Korku ve biatın patetik bir abartıya neden olduğunun kanıtı ise İbrahim Karagül’ün köşe yazısıydı. Karagül Ankara’da düzenlenen zirveyi “NATO zirvesi değil, Türkiye zirvesi bu” sözleriyle abartırken, aynı zamanda alt emperyalist bir güç olma derdindeki siyasal islamcıların fantezisini dolaylı yoldan dile getirdi. Zirve sırasında Trump’ın “Erdoğan İran savaşına girmek istiyordu ben engel oldum” sözleri eğer bir yalan değilse, Türkiye’nin ABD-İran-İsrail savaşında “arabulucu ve barış yapıcı” olduğu yönündeki saray medyası iddialarını da boşa düşüren bir çıkıştı.

6.Filo protestoları sırasında 6. Filo’ya secde eden bir işbirlikçiliğin iktidarında başka türlüsü düşünülemezdi. NATO sonuç bildirgesi gösterdi ki, halkları yoksullaştırma pahasına yeni silah ihaleleri ve ortak savunma projeleri geliştirilmeye, Rusya’nın “tehdit olarak” dünya siyasal-ekonomik sisteminden dışlanması devam edecek. Yanı sıra İran’ın “nükleer silah geliştirme kapasitesinin durdurulması” ve bu bahaneyle İran’a yönelik saldırıların devam edeceğinin de altı çizildi. Sonuç bildirgesi gösterdi ki, 3. büyük depresyonda çöküşe sürüklenen kapitalizmin savaşlar ve çatışmalar dışında bir seçeneği yok. NATO 3.0 konsepti, NATO’nun katliamlarla dolu tarihinin teyidi ve güncellenmesidir. Dün BOP’un savunuculuğunu yapanların bugün NATO 3.0’ın şampiyonluğuna soyunmaları, kölelikte bir sınırları olmadığını kanıtlıyor.

NATO militarizmi ve sınıfsal tercih: Kapitalizm öldürür !

NATO zirvesi sonuç bildirgesinde duyurulan 50 milyar dolarlık savunma anlaşmalarıyla 3.3 milyon insana kalıcı iş yaratılabiliyor. BM’nin bir kişinin yılda 250-300 dolar bütçe ayırdığı temel gıda ve su paketiyle 165 ila 200 milyon insana bu paketlerden ulaştırılabiliyor. Ortalama 80 m2 bir evin maliyeti olan 8000 dolarla 4.1 ile 12 milyon kalıcı konut inşa edilebiliyor. Bu 16 -24 milyon aralığında evsiz insanın eve kavuşması anlamına geliyor. Görüldüğü üzere militarizm sadece ekonomik kaynakları heder etmiyor, insani gelişime ayrılması gereken bütün herşeyi bir kara delik misali silah şirketlerinin kasalarına transfer ediyor ! Gazze soykırımına silah ve mühhimat tedarik eden Alman silah tekeli Rheinmetall ve Lockheed Martin kapitalistlerinin temsilcilerinin NATO zirvesine katılmaları, bu kanlı silahlanma yarışında pay kapma kavgasından başka bir şey değildir.

Yine de bütün askeri varlığına, geniş istihbarat ve militarist bürokrasisine rağmen NATO’nun Atlantik ittifakının güç kaybı yaşaması kaçınılmazdır. NATO’nun bir savaş, saldırı ve yoksullaştırma örgütü olduğunu, suç ortakları arasında Pentagon, IMF ve DB olduğunu Fidel Castro: “NATO askeri bir mafya örgütüdür” sözleriyle ilan etti. Doğru söze ne denir ? Helal olsun !

Diğer Yazılar

HAFIZA-İ BEŞER: TÜRKİYE’NİN NATO ÜYELİĞİ: EMPERYALİZME YEDEKLENME VE SİYASİ SONUÇLARI

Ümit ÖZDEMİR / 28.06.2026 I. NATO’nun kuruluşu: Nazi artıkları göreve ! NATO dünya savaşı bitiminde …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir