Ümit ÖZDEMİR
02.08.2026

Çöküş 24 Mayıs tarihinde CHP Genel Merkezi’ne düzenlenen operasyonla başladı. Butlancı, faşist CHP’lilerin saray rejiminin aparatına dönüştüğü ve kimi pop milliyetçiler tarafından Guguk Kuşu benzetmesi yapılmasıyla CHP, saray rejimi tarafından fiilen darbelendi.
Müesses nizamın kurucusu, CHP’nin butlan darbesiye tasfiyesi, Cumhuriyetin temel değerlerinin askeri-sivil darbeler, emekçi halka kapalı üst yapısal reformlara dayalı yapısının kaçınılmaz bir sonucuydu. Cumhuriyeti kuran kadro, üstyapıdaki bir dizi reformun, yasal düzenlemelerin modern bir toplum oluşumuna yeteceği yanılgısına düştü. Biçim olarak laik Cumhuriyet, burjuva bir cumhuriyet olması sebebiyle sömürünün devamı için kendi reformlarından da vaz geçerek biçimsel demokrasi oyununa geçeceğini DP’yi kurdurarak ilan etti.
1946 sonrası CHP’si bu rejimin sigortası, emniyet sübabı ve yönlendiricisi olarak konumlandırıldı. Süratle laiklikten vazgeçildi ve Şemsettin Günaltay adlı bir islamcı başbakan CHP’nin lideri yapıldı. Bu siyasi yapı, adı Cumhuriyet ama kendisi bir elitler rotasyonu olan mimariye inşa edilirken, dar tabalı dayalı yapısı burjuva partilerin de içini boşalttı. Darbeler ve karşı darbelerin, emperyalizmle kurulan bağımlılılık ilişkileri nedeniyle ekonominin sıkça krizlere girmesi, montaj sanayisine dayalı yapısıyla sürekli döviz açığı yaratan ve borç dağlarına sebep olan bu patetik kapitalist yapı, neoliberalizmin kesintisiz saldırılarıyla çöktü. Çöken sadece CHP değil, esasen bir rejim ve hegemonya biçimiydi.
Butlancılara ağır darbe Bir gün gazetesi muhabiri Ebru Çelik’in figüran kiralayan bir cast ajansına figüran gibi sızarak yaptığı haberle ortaya çıktı. Kendisi kukla olan butlancıların içine düştüğü hazin durum, aparat olarak kullanılmanın menziline işaret ediyordu. Partinin bütün mali kaynaklarına çökenler halkı aç ve işsiz bırakan AKP ile yoksullara reva gördükleri 950 lirayla kiraladıkları adamlarla parti toplantısı düzenleyip rozet şov yapacaktı. Bütün plan ellerinde patladığında haberi yapanları Fetöcülükle suçlayarak rezillikte bir sınırlarının olmadığını gösterdiler.
Yeni Parti işte bu sosyal-siyasal koşulların ürünü olarak ortaya çıktı. Yeni Parti ve lideri Özgür Özel’in tek şansı bu arkaik siyaset anlayışını, bu soğuk savaş kumpasçılığını reddetmesidir. Ancak öyle görünüyor ki yerel yönetimler özerklik şartını parti programına yazarak liberal Avrupa Bayrağı’nı sallayacaklarını, görünüşte sosyal demokrat ama özünde sosyal liberal sentezden yürüyeceklerini ilan ettiler. Bizim sahte muhalefet diyerek altını çizdiğimiz ve her yeni adımda hayat tarafından bir kere daha teyit edilen bu muhalefet tarzı, emekçi halkın hiçbir sorununa çözüm olmaz. CHP’lilerin CHP’den kurtulması, zaten çökmesi kaçınılmaz olan yanlış Cumhuriyetin doğru bir Cumhuriyet anlayışıyla, devrimci Cumhuriyete dönüşmesine vesile olabilir. Bu yöneliş kuşkusuz geçmişte yapılan ve bütün kuşakları derinden etkileyen halkı siyasal denklemlerin dışında konumlandırma hastalığına son verilebilirse mümkündür.
Yeni Parti’nin önünde bir seçenek belirdi, ancak bu bile daha şimdiden liberaller ve sol liberaller tarafından aşındırılmaya, “4 eğilimi birleştirme” sevdasındaki ANAP söylemini yeniden üretmeye yönelik çabaları ortaya çıkardı. CHP’nin içinden sol ve kemalist unsurların Yeni Parti’ye geçmesine karşı yaratılan bu hamle, dünya kapitalist sisteminin İran savaşıyla iyice belirginleşen çelişkileri nedeniyle de sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Liberallerin yakalandıkları körlük ve gerçekleri görememe hastalığı, piyasa toplumuna tapınmalarıyla sonuçlandı. Neoliberal kuralsızlık ve piyasacılık, Türkiye laboratuvarına çöktü. Ortaya çıkan karadelik o kadar büyük ki bu karadeliği kapatacak herhangi bir vergi ve zam yetmeyecektir. Bu durumda yapılacak en iyi şey, borçların reddedilmesi ve borcun sömürünün bir başka biçimi olduğunun ilan edilmesidir.
Yeni Parti’nin halkta karşılık bulması, dipten gelen dalganın bir çıkış yolu aramasıyla yakından ilgilidir. Bugüne kadar hepsinin devlet tarafından finanse edilen ve devletin birer şubesi durumundaki siyasal partilerin yapısal bir değişime zorlamaya adaydır. Aidat bağının örgüt bağı olduğunun bilince çıkarılması, mecburiyetten oluşan şartların neticesidir. Nihayet siyasi partilerin halk tarafından finanse edilmesi gerçeğinin öğrenilmesi, söz yetki ve karar alma mekanizmalarının halka açılması için yeni yöntemlerin üzerine düşünülmesi tartışmalarını kışkırtabilir. Devletin Bahçelisi’nin bir anda ortalara dökülüp, Yeni Parti’ye hazine yardımı teklif ederek “iyi polisi” oynaması, müesses nizamın bir diğer partisi olan MHP’nin kontrol çabası olarak okunabilir. Bu siyaset tarzı, yani baskı ve kontrol doğmakta ve gelişmekte olanın tasfiye edilmesini zorunlu kılan ve kökenleri Fatih Kanunnamesine kadar giden patetik-faşist bir siyaset tarzıdır.
Her siyasi partide hizipleşmenin olması, siyasal alanda parti içi muhalefetin mevcudiyeti, eleştiri özgürlüğüyle karşıt görüşlerin çarpışması kuşkusuz iyi bir şeydir. Sosyalistlerin atılım yıllarında tam olarak gerçekleşen buydu. Bu zenginleşme siyasal olanın tabiyet ve eşitsizlik ilişkilerinden arındırılması mücadelesi olup, yerini ve anlamını bulduğunda hiç kuşkusuz, neoliberal-muhafazalar durağan toplum yapısına son verecektir. Türkiye ve doğu despotizmi rejimlerinde olmayan bu nitelik, 1991’de SSCB gibi devasa bir ülkeyi içten içe çürüterek dağıtmaya yetti. Bürokratları kızıl baronlara ve burjuvaya ve kanserin son evresinde oligarklara çeviren bu yöneliş, reel sosyalizmin canına okumakla kalmadı, 2. Dünya Savaşı’ndan büyük bir prestijle ayrılan Stalin’i bile kendine tutsak etti.
Otoriterizmin bütün başarısızlığını kurbanlara (Troçkist, Sosyalist Devrimci vb). yükleyen bu patetik zihin yapısı, baktığı her yerde bir “hain” görmesiyle esasen sağcılığın ta kendisine dönüştü. Bu iç içe geçen çelişkilerin çözülememesi, reform yapmak isteyenlerin de “hain” damgası yemesiyle korkunç bir tutuculuğun ve Putin diktatörlüğü’nün altyapısını döşedi.
Benzer bir durum Türkiye siyasetinde de var. Gündelik hayatta eleştirel bir tutum takınan kim varsa ortadan kaldırılması, hapislerde süründürülmesi, işinden edilmesi yaygın ve patetik bir sağ politikadır. Bu sağcılık, kaçınılmaz çöküşü tetiklemekle kalmadı aynı zamanda siyasal islamcı sosyal çürütmenin temel yakıtı oldu. Rüzgar eken fırtına biçer. Butlan planının figüran yoksulların günlük 950 lira ücret reva görülerek çökmesi, saray rejiminin de çöküşünü hızlandırdı. Sadece hızlandırmakla kalmadı, butlancıların siyasi işlevini bir kere daha teyit etti. Son kurbanın Cem Küçük adlı iftiracı, tetikçi kumpasçı gazeteciden başka her şeyin olması, bu otoriter rejimlere biat edenlerin neye benzediğini göstermesi bakımından son derece öğreticidir.
Bize gereken devrimci bir cumhuriyet, halkın söz, yetki ve karar sahibi olduğu, örgütlendiği artık “kahramanlara” ve “şeflere” ihtiyaç duymadığı bir yeni özyönetim modeli. Bunun objektif şartlarının olgunlaştığı, teknik altyapısının ortaya çıkmaya başladığı bir sürecin içinden geçiyoruz. Halk değişimi sol, halkçı bir temelde isterken Cumhuriyeti kuranlara saygıda bir kusur etmiyor. Bir tür folk kemalizm diyebileceğimiz bu tutum, devletin Kemalizmle oyun hamuru gibi oynadığı ve soğuk savaş döneminde bağımsızlıkçı ideallerden NATO üyeliği ile vazgeçmesiyle sonuçlandı. Kontrgerillla yönteminin benimsenmesi, burjuva siyasi partileri bile terörize ederek siyasal alanı sakatladı. Yeniden bağımsızlık için mücadeleye atılan gençlik kuşaklarını “terörist” diye yaftalanması, bu gerçeğin üzerini örtmeye yetmedi. 71’in devrimci atılımını yapan devrimciler, bağımsızlık ve emekçi iktidarının ne kadar kıymetli bir şey olduğunu yaşamlarıyla ve mücadeleleriyle ispatladılar. Folk Kemalizm, Kemalizmin bağımsızlıkçı ideallerinin, kalkınma hedeflerinin içini boşaltarak sağcıların hizmetine koştuğu devletlü kemalizme yönelen bir tepki olarak da okunabilir. Bu yöneliş ister istemez sosyalist sol ile tartışmayı yer yer sentezlenmeyi ve kültürel-siyasi karşı hegemonyayı kurmaya yönelebilir.
Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin eskisi gibi yönetilmek istemediği bir çıkış yolu aradığı, ancak henüz yeterince örgütlü de olmadığı bu siyasal aşama bir kırılma noktasıdır. Siyasal tarih boyunca örneklerine sıkça rastladığımız bu kırılma anı, eski rejimin bütün lekelerini üzerinde barındıran yeni filizlenmeleri kışkırtacaktır. Otoriter, geç faşist yönetimlerin birer ikişer iflas ettiği bu süreç için ne aşırı karamsar, ne de çok iyimser olmak gerekiyor. Nesnel olmak yaşananların iç bağlantıları üzerine kafa yorarak çözümler üretmek şart. Böylece sorunun değil, çözümlerin bir parçası olmak sol siyasetin de görünürlüğünü ve meşruiyetini arttıracaktır. Çıkış yolu arayanlara yani neoliberal kureyşi kara yağma rejimiyle halkı ,emekçileri ve esnafları iflas ettiren rejime karşı sosyal adalete, evrimci bir mantıkla belli bir plana dayanan kurtuluş yolunu önermek şart. Ötesi çürümüş ve çökmüşlerin siyasi ortaklığı durumuna düşüp debelenmektir. Bütün güçlerine ve yargı sopalarına rağmen, halk desteğini yitirerek halk düşmanı bir rejime dönüşmeleri, gücün mutlakiyetle karışık biata dönüştüğünde nasıl bir çürümeye dönüştüğünü gösteriyor. Otoriterizmden öğrenenlerin özgürlük bedeliyle öğrendiğini söylemişti Arthur Miller, Miller’ın yaşanan deneyimlerden süzdüğü bu bilgi, herkesin, hepimizin kulağına küpe olmalı…
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır