HAFIZA-İ BEŞER: GÜVERCİNLER VE ŞAHİNLER, HRANT DİNK SUİKASTİ

Ümit ÖZDEMİR / 19.01.2026

Hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmam, hiç unutmayın… insan nasıl direnir başka hiç unutma. / Turgut Uyar

@masumlevrek

Perde Rahip Santoro cinayetiyle açıldı. Açılan perdede kökenleri 6-7 Eylül’e kadar giden milliyetçi-ır kçı bir teyakkuz kampanyasının izleri belli belirsiz görünüyordu. Kanlı ayak izlerini takip edebilen herkes, Seferberlik Tetkik Kurulu’nun Kıbrıs Türk’tür Derneği adı altında İstanbul’un orta yerinde taammüden tertiplediği bir pogromu görecekti. Memlekette Rum sayısı 1964’teki son sürgünden sonra iyice azaldığından, iş kilise papazı ve Malatya Zirve yayınevinde 5 kontrgerillacı tarafından düzenlenen saldırıda yayıevi çalışanı Tilman Ekkehart Geske katledilmesine kadar düşer. Azınlık karşıtı politikalar İncil basıp dağıtan bir yayınevinin varlığını “misyonerlik faaliyetleri”nden şüphelenilmesine kadar genişler. Bu paranoyak şüphe, kökenleri soğuk savaştan filizlenen büyük korkudan beslenir. Azınlıkların çökülen mallarından temin edilen haksız kazancın bir gün geri alınma ihtimali, Türk burjuvasının her dönem kabusu olmuş ve bu kabuslar nedir cemil sorusunu sordurtmuştur. O kabusa devletin çelik çekirdeği olan MGK saflarından verilen cevap kırmızı kitaba işlenir. 2004 ve 2005 yıllarındaki MGK toplantılarında misyonerlik ve bedava incil dağıtma faaliyetleri abartılarak güvenlik tehdidi olarak nitelemesi, “vatanseverleri” harekete geçirmeye yetti de arttı bile. 

MGK’nın emri ve milliyetçiliğin kavliyle sıradan bir rahip Santoro cinayetini “milliyetçi hislerle”, “galeyana” gelerek işlediğini öne süren 5 sanığın (Emre Günaydın, Salih Gürler, Cuma Özdemir, Hamit Çeker ve Abuzer Yıldırım) daha sonra ismi hiç duyulmamış (Türkiye Ulusal Stratejiler ve Harekat Dairesi) örgütüne üye oldukları iddia edilir. Fetö kumpas davalarında sıkça kullanılan taktiklerden birinin daha denendiği psikolojik harp operasyonu ile kamu oyu, devletin içinden ve toplumsal hayattan tasfiye edilmek istenen ulusalcı muhalefete doğru yönlendirilecektir. Milliyetçi histeri bir provokasyon olduğu çok açık olan Mersin’deki Nevruz kutlamalarında, Türk bayrağının yakılmasıyla alev aldı. Hemen ardından İstanbul, Mersin ve İzmir’de kilometre uzunluğunda Türk bayrağı ile düzenlenen bayrağa saygı mitingleri ile ortam iyice ısıtıldı. Milliyetçi “duyguların” köpürtülmesi için düzenlenen kampanyaya bir grup gencin parmaklarını delerek akıttıkları kendi kanlarıyla yaptıkları bayrak kampanyaları takip etti. Rahip Santoro ve Zirve Yayınevi katliamı işte bu milliyetçi histerinin eserleridirler.

Genetik Şifre: Hatun Sebilciyan mı, Sabiha Gökçen mi ?

Bizde her toplu katliam ya da kontrgerilla operasyonu kendini önce basında duyurur. Kendisi de bir Ermeni olan ve 1915 tehcirinden kurtulanların kökenlerini araştıran sosyalist gazeteci Hrant Dink, araştırmalarının bir yerinde şu bilgiye ulaştı: 1938 Dersim jenosidine katılan, aldığı talimatla havadan suçsuz insanları bombalayan pilot, Sabiha Gökçen’in aslında bir Ermeni devşirmesi olduğunu yazması köpürmekte olan milliyetçi histerinin tetikleyicisi oldu. 6 Şubat 2004’te yani Rahip Santoro ve Malatya Zirve yayınevi katliamı öncesinde yayınlanan “Sabiha Gökçen’in Genetik Şifresi” başlıklı habere göre, Sabiha Gökçen’in gerçek adının Hatun Sebilciyan olduğu iddia ediliyordu. Küçük bir solcu Ermeni cemaat gazetesinde yayınlanan bu haber, Genelkurmay tarafından oldukça sert bir bir bildiriyle yanıtlanır. Bildiride “Sabiha Gökçen, Türk kadınının Türk Hava Kuvvetlerindeki gurur dolu sembolüdür. Böyle bir sembolü tartışmaya açmak, milli bütünlüğe ve toplumsal barışa karşı bir cürümdür.” sözleriyle militerler suçun ne olduğuna işaret ederken, sivil faşistleri de göreve davet eder. Durumdan “vazife” çıkaran sivil faşistlerin Hrant Dink ve Agos gazetesi önünde başlattıkları protestolar, haberin bir iddia olmaktan öte, doğru olabileceği yolundaki şüpheleri besler nitelikteydi. Katliama katılan Sabiha Gökçen ise “Canlı ne görürseniz ateş edin emrini almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk.” sözleriyle katliamdaki suç ortaklığını gizlemeye bile gerek duymadı. Keçileri bile yok eden gaddarlık, bütün canlı yaşamına yöneliyordu.

Dersim Katliamı: Sırlar, İtiraflar ve Hrant Dink Suikastine giden yol

Acaba devlet, Dersim katliamına katılan askerlerin bazılarını devşirme Ermenilerden mi seçmişti ? Cumhuriyet tarihinin en karanlık günlerinde tertiplenen ve aslında ayaklanmacı Seyyit Rıza’yı değil bütün bölge halkını cezalandıran bu askeri operasyona katılan sonradan Amerikancı 12 Mart cuntacısı Muhsin Batur, 1985 yılında yayınladığı Anılar-Görüşler adlı kitabında katıldığı operasyonu şu sözlerle anacaktır. “Günlerden bir gün alayımıza emir geldi… Tren yoluyla Elazığ’a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. İki aya yakın Dersim’de görev yaptım. Okuyucularımdan özür diliyorum ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum…” sözleriyle anlatmaktan imtina ettiği Dersim katliamı, İletişim Yayınları tarafından basılan “Dağların Kayıp Anahtarı” ve “Hey Allahın Zalımları” adlı kitaplarda bütün ayrıntılarıyla anlatılır. Bu satırların yazarı olarak benim de Metin Erksan kütüphanesini düzenlerken bulduğum, Genelkurmay Başkanlığı tarafından bastırılan “Tunceli Harekatı” adlı kitapta, kesilmiş insan kafaları önünde poz veren askerlerin fotoğraflarını gördükten sonra merak ettiğim bu katliama, katılan askerlerin hiçbirinin kimlik, rütbe ve yazışmaları yer almıyordu ! Bir iç yayın olduğu her halinden belli olan kitap, sadece bir kitap kurdunun evrak-ı metrukesinde (gizli evraklarında) bulunabilecek türden bir yayındı. Midemin bulandığını itiraf etmemi mazur görünüz. Kimin olsa bulanmaz ! Araştırmalarım ve Yapay zeka ile sohbetlerim sonunda şu itirafları okudum: Dönemin Emniyet Müdürü ve eski İçişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil “Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden bunları fare gibi zehirlendi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu.” “Fare gibi zehirlenen” Dersim Kürtlerinin üzerinde daha sonra Nazilerin Yahudi pogromunda kullanacağı Zyglon B gazı mı kullanılmıştı ? Acaba Naziler pilot uygulama için Dersim katliamını mı beklemişlerdi ? Bu deli soruların bir cevabı henüz yok.

Kesin olan bir şey vardı ki mağaralara doldurulan halk üzerinde “boğucu ve zehirli gaz” kullanılmıştı. Bunların arasında Zyglon B’nin olup olmadığı bugün bile bir tartışma konusudur. Katliamdan 1 yıl kadar önce 7 Ağustos 1937’de Bakanlar Kurulu Resmi Kararı ile Nazi Almanya’sından 20 ton boğucu ve zehirli gaz satın alınmasına karar verilir. Katliam öncesi son hazırlıkların içinde önemli bir aşama olan bu kararda, Alman Heinkel uçakları da satın alınır. Bu kadar ayrıntının politik bir anlamı elbette olmalı. Nedir o politik anlam ? Derseniz devlet tedip ve tenkil harekatlarından birinde üstün Nazi savaş teknolojisi kullanmaktan imtina etmeyecek ve daha sonra tek parti dikta rejiminin bu Nazi hayranlığı, İsmet İnönü’nün bir tür Führer “Milli Şef” olarak anılmasıyla zirveye yürüyecekti. 2. Dünya Savaşı içinde Türkiye’de faşist Alman propagandasına verilen izin, Cevat Rifat Atilhan faşistinin Nazi dergisi Der Strümer’den kopya Milli İnkilap ve faşist Nihal Atsız ile Peyami Safa ve ekibinin kesintisiz saldırı ve provokasyonlarına verilen sessiz onaylarla biçimlenecekti. Tarihin bu kuyusunda biriken çelişkiler Nazilerin savaşı kaybedeceğinin anlaşılmasıyla dünün kullanılan faşistlerinin hapse gönderilmeleriyle tamamlanacaktı.

Hrant Dink’in gazeteci refleksiyle pandoranın kutusunu açması, sır olarak kalması istenen, böyle emredilen katliamın kökenlerine yaptığı sondaj, tragedya kahramanının sonunu hazırlayan Shakespearyen bir trajedi kahramanına dönüştürdü. Hrant, dönemin İstanbul Valisi ve daha sonra 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu’nun sanığı Muammer Güler’in makamıma davet edilerek uyarılır. Hazirunda bir MİT yekilisinin de bulunduğunu “Neden Hedef Gösterildim” başlıklı yazısında kaleme alan Dink’e yönelik operasyonlar gerçeği ortaya çıkarmasından ziyade, Ergenekon sanıklarını içerde tutmak adına düzenlenen tertip ve provokasyonlar zincirinin bir parçasıydı.

Meşhur 301. maddeye dayandırılarak “Türklüğü aşağılama” davası da açılan Hrant Dink, yazdığı yazıda Ermeni meselesinde barıştan ve adaletten yana tavır koyar. Bilmeyenleriniz için söylemek zorundayım hala Erivan’da Ermeni milliyetçiliğinin önemli ritüellerinden birinin Türk bayrağı yakmaktır ! Bölgeyi ziyaret eden tarih yazarı Özgün Uçar adlı arkadaşımın tanıklığı, yüzyıllarca bitmeyecek bir kin ve garezin ne olduğunu anlamamıza imkan veriyor. Hrant’ın “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak asil kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur” sözleri bağlamından koparılır. Hrant burada Ermenileri zehirleyen, Türk takıntısına bir son verilmesini, benzeyen olarak “Türk’ten boşalacak” benzetilen olaraksa “zehirli kan” cümleleriyle ifade eder. Mahkemeye bilirkişi raporu sunan dilbilimci Necmiye Alpay, bu sözlerin bir dil sanatı olan eğretileme (metafor) sanatı olduğunu ve cezai bir durumun söz konusu olamayacağını bildirse de, kampanya ve karar çoktan tertiplenmiştir. Aralarında Kemal Kerinçsiz’in de bulunduğu faşist bir grup tarafından kışkırtılan faşist güruh kesintisiz basın açıklamaları ve eylemlerle kamu oyunu “ısıtır”. Devletin kadim Ermeni karşıtlığının bütün doneleriyle sergilendiği söylem, kısa sürede Hrant Dink’i linç kampanyasına dönüştürülür. Kampanya boyunca artık ne gerçeklerin ne de mahkemeye sunulan bilirkişi raporlarının bir önemi vardır. Hüküm buyurulmuş, infaz için gerekli dekor, kostüm ve aktörler hazırlanmıştır !

Hrant Dink cinayeti Trabzon’da örgütlendi tetikçi Ogün Samast, Erhan Tuncel ve BBP kullanıldı. BBP’nin faşist bir parti olarak kullanıldığının çok sonra farkına varan 16 Mart katliamı sanığı Muhsin Yazıcıoğlu’nun sinik bir dille ifade ettiği “bizim tarlayı sürmüşler” sözleri, tarlayı sürenlerin kim ya da kimler olduklarını kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde ortaya koyuyordu. “Tarlaya” bakmaya giden, Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin şüpheli bir biçimde düşürülmesiyle hal edilmesi de kontrgerilla pratiklerine ne kadar benziyor ! Ogün Samast aldığı silah yardımı ve istihbarat desteğiyle hiç bilmediği bir kentte güpe gündüz, üstelik Osmanbey gibi kentin kalabalık ve güvenli olması beklenen bir mekanında işlediği siyasi cinayet sonrası söylediği “Vurdum Ermeni”yi sözleriyle taktığı beyaz bere, faşist kampanyanın diğer bileşenleriydi. Ogün Samat Samsun’da yakalandı, yakalayan emniyet kuvvetleriyle Türk bayrağı ile poz da verdirildi. 

BBP’li Yasin Hayal, MİT’çi olduğu iddia edilse de kendisinden Yardımcı İstihbarat Elemanı (YİE) olarak bahsedilen Erhan Tuncel ve Ogün Samast tarafından düzenlenen ama aslında yukarıda saydığımız nedenlerden ötürü bunlardan çok daha fazlası olan Hrant Dink suikastı, gerçeği aramanın, ifade etmenin resmi ideolojinin anlattığı tarihin dışına çıkmanın vahşi bir biçimde cezalandırıldığı bir cinayet olarak kayıtlara geçti. Hrant Dink, katledilmeden önce kaleme aldığı son yazısı “Ruh Halimin Güvercin Tedirginliği”nde1 “Doğrudur; kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmazlar. Güvercinler kentin ta içlerinde, kapı önlerinde, kalabalık insan sürülerinde dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet biraz ürkektirler ama bir o kadar da özgürdürler.” Hrant Dink’in kırılgan bir özgüven ile kaleme aldığı bu satırları, onun yaşadığı ülkeye bağlılığını da bildiren yurtsever tonlar taşıyordu…

Hrant Dink’in cenazesi büyük bir öfke patlaması ve adalet arayışının dile getirildiği bir gösteriye dönüştü. İstanbul tarihi günlerinden birini yaşarken meydanları, sokakları ve cenaze korteji güzergahı üzerinde her yeri hınca hınç dolduran kitle, kaybettiği masumiyetin yitirilmesine ağıt yakıyordu. Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi işleneceğini herkesin önceden bildiği bir cinayeti engelleyememenin öfkesi sokaklara taştı. Yazdığı yazıda kendisinin öldürüleceğini hissetmesine ve dostlarının uyarılarına rağmen Türkiye’yi terk etmeyen Dink’i koruyamamanın verdiği öfke ve hüzün, gerçeği dile getirenlere duyulan saygıda birleştiriyordu yığınları.. Dink’in kaldırımdaki cesedinin üzerine örtülen örtü ve tabanları delik ayakkabılarının fotoğrafı, halktan yana yoksul bir gazetecinin hal-i pür melali olarak toplumsal hafızaya silinmemek üzere kazındılar. Eşi Rakel Dink’in yapığı tarihi konuşmada naif çizgiyi terk eder ve şu tarihi sözleri söyler: “Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim” Hrant Dink bütün ömrü boyunca iki kez dışlanmasına devlet ve faşist cenah tarafından insan yerine konmamasına ve hiç anlaşılamamasına sebep olan Ermeni ve sosyalist kimliğine rağmen, ülkesini seven bir aydın olarak sızılı ve öfkeli yığınlar tarafından uğurlanırken, çatlağını arayan bir su gibiydi… Su çatlağını bulmuştu…2

Dink’in vasiyeti ve yaşarken görmeyi çok istediği eşi Rakel Dink ile tanışarak evlenmelerine vesile olan Tuzla Ermeni Yetimhanesi (Kamp Armen), katledilişinden 14 yıl sonra hizmete açıldı. Bir Ermeni yetim olarak büyüyen buna rağmen barışa, emeğe ve özgürlüğe yurtsever bir sadakatle bağlı Hrant Dink’in vasiyeti böylece yerine getirilmiş oldu.

Hrant cinayeti Fetullah Gülen AKP Ortaklığında kontrgerilla partisi BBP’nin de bu kirli operasyonun içinde yer aldığı bir cinayettir. Ortada Liberallerin kastettiği manada bir “milli mutabakat” cinayeti yoktur. Elbette Hrant Dink’i katletmenin hayalini kuran muhtelif çap ve ebatta faşist örgütlenmeler vardı. Ama bu cinayet, cinayet öncesi hazırlıklar ve istihbarat çalışmasıyla onların boyunu çok aşacak niteliktedir. Liberaller bu yanıltmacayla aslında yürütülmekte olan Ergenekon operasyonuna ideolojik-politik destek aradılar. İşledikleri cinayetler ve suikastlerle hazırladıkları zeminle “olağan şüphelilere” yönelik yönlendirmeyle ulusalcılara yönelik algı operasyonlarını Taraf adlı Fetöcü operasyon gazetesinden ve Fetöcülerin eline geçen Nokta Dergisi’nden yürütttüler. 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle iyice gerilen siyasi atmosferde derinleşen kutuplaşma, Hrant Dink cinayetinin bir başka dinamiğidir. Özellikle Cumhuriyet mitingleriyle AKP’ye meydan okumaya başlayan Ulusalcıların yarattığı rahatsızlık tarikat sermayesinin has partisi AKP ve Amerikan halifesi Fetulllah Gülen’e had safhada rahatsız ediyordu. İşte tüm bu nedenler Hrant Dink’e yönelik itibar suikasti ve karalama kampanyasıyla katline giden yolun politik güzergahlarıdır.

Ancak John Lennon’un dediği şey gerçekleşti ve hayat bir kere daha plan yapanlara ters köşe yaptı. Hrant Dink’in cenazesine yapılan kitlesel destek ve yıllara yayılan adalet talebi, bütün bu hain hesapları bozdu. Bu destek ve yıllarca süren hak arama ve adalet çabasına liberallerin cevabı, kurdukları vakıf faaliyetleri oldu. Böylece Hrant Dink için yapılan adalet arayışı ve mücadelesi sulandırıldı. O kadar ki AKP karanlığına rıza üreten ve bir ara efendileri tarafından hapse atılan Ahmet Altan liberali Hrant Dink Vakfı’ndan ödül alabildi. Bir başka liberal Etyen Mahçupyan Agos’un direktörü yapıldı. Agos’un içi boşaltılmakla kalmadı solcu, demokrat kimliğinden geriye pek de anlamlı bir şey kalmadı. Cinayet Ogün Samast ve birkaç daha başka faşistin cezalandırılmasıyla sınırlanan bir yeni liberal-muhafazakar ittifakıyla sonuçlanırken, davanın kontrgerilla ayağı asla soruşturulmadı.

Hrant Dink suikasti, kitlesel eylem dalgalarının ve sayısı azalmayan anmaların etkisiyle AKP-Fetullah Gülen çetesinin istediği siyasi sonuçları elde etmesine engel oldu. Ancak Hrant Dink’in katliyle, Türkiye’de gerçeği arama ve anlama çabalarına yönelik çabalar da aynı oranda sakatlandı. İTC yolsuzluklarını kaleme aldığı için şimşekleri üzerine çeken gazeteci Ahmet Samim’in Eminönü’nde vurulmasıyla başlayan kurşunla sansür pratiği, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Metin Göktepe ve isimleri bir kitap konusu olabilecek büyüklükte yüzlerce gazeteci ile kanlı bir gelenek haline dönüşürken, Hrant Dink bu kanlı tertiplerin uç halkasında sembolleşti…

Gerçek mi ? Nadiren saftır ve asla basit değildir !

1

2Sivasın bir kazasından yaşlı bir bey telefonla aradı. Dedi ki “Oğul aradık seni bulduk, burada bir yaşlı kadın var, herhalde sizden. Kadın Allah’ın rahmetine kavuştu. Yakınını falan bulursan gönder, gelip alsınlar ya da biz burada namazımızı kılıp gömelim. Peki amca ararım” dedim. Verdi adını soyadını; Beatris Hanım diye biriydi, 70 yaşında. Fransadan oraya tatile gitmiş. Aradım, 10 dakika içinde buldum yakınlarını, sonuçta biz birbirimizi biliriz, çok azız çünkü. Gittim dükkânlarına sordum “Böyle birini tanır mısınız?” Dükkândaki orta yaşlı kadın döndü, “O benim anam” dedi. Sordum “Annen nerede?” Fransa’da yaşadığını senede 3-4 kere Türkiye’ye geldiğini ama İstanbula ya uğradığını ya uğramadığını, doğrudan terkettiği köyüne gittiğini anlattı. Anlattım kızına durumu. O da kalktı gitti. Ertesi gün telefon açtı. Bulmuş ve tespit etmişti anası olduğunu, ama ağladı birden. Ağlamamasını istedim, naaşı getirip getirmeyeceğini sordum. “Abi” dedi “Ben getirecem ama burada bir amca var bişeyler diyor” dedi ve telefonu ağlayarak amcaya verdi. Kızdım amcaya “Neden ağlatıyosun kızı” dedim. “Oğlum” dedi “Bir şey demedim… Kızım anandır, malındır ama bana sorarsan bırak kalsın, burada gömülsün… ha Su çatlağını buldu” dedim. Ben işte o anda döküldüm. Anadolu insanının ürettiği bu deyişten, bu algılamadan döküldüm. Evet, su çatlağını bulmuştu. “Evet biz Ermenilerin bu topraklarda gözü var çünkü kökümüz burada ama merak etmeyin bu toprakları alıp gitmek için değil bu toprakların gelip dibine girmek için…

Diğer Yazılar

YAPAY ZEKANIN EKONOMİK GELİŞME ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ: YAPAY ZEKANIN EKONOMİ VE EMEK ÜZERİNDEKİ OLASI ETKİLERİ (VI -A)

Mustafa Durmuş /9 Mart 2026 2007-09 küresel finans krizi, ABD gibi gelişkin ekonomilerdeki finansal krizlerin; …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir