SEYRELTİLMİŞ LAİK PARLAMENTER DESPOTİZMDEN SEYRELTİLMİŞ TEOKRATİK TEK ADAM DESPOTİZMİNE

Murat Utkucu / 21.01.2022

Sakallı’nın, Hegel’den alıp ruhundan üflediği “tez antitez sentez” teslisi her şeyin karşıtıyla  dövüşüp sonra,-bir anlamda- ona dönüşerek bir başka ve –yüksek- hâl aldığını anlatır.  Mazlumun zalime ezilenin ezene dönüşmesi “Teslis” ile pek ilgili değilse de ütopyayı hücrelerinize kadar temsil ederken sonrasında yıkmaya çalıştığınız şey haline gelmek nasıl bir trajedidir.

Hakkını yemeyelim. Tarihsel İslam İdeolojisi,tersini iddia etse de hiçbir zaman herkes için adalet talebinde bulunmadı. İnsanlığı “Müslim-Gayrimüslim” olarak ayıran ve Allah’ın iktidarını bu niteliksel ayrım üzerinden yeryüzünde kurmaya kalkan bir dinin adaleti tam olarak, sahi, neyi temsil eder ki? Hukuktan ticarete siyasal haklardan gündelik hayata eşit olmayan iki âlem. Ama İslam’ın da hakkını yemeyelim: Herkes için adalet talebi gibi zaman ve mekan dışı ütopik talepler, çok az insan ve “seçkin” ideoloji tarafından savunuldu. – Tarihte saygı duyulan fikir ve siyaset insanlarının çoğu hiç de ideali temsil eder gibi  durmuyor.  George Washington’un o kafayla bugün Kongre üyesi olması mümkün değil mesela. Oysa kendisini “iyi” biliriz değil mi? –

Rönesans sonrasında;  farklı fikirlere hayat hakkı, özgürlük, eşitlik, dil din ırk sınıf farklarının yok edildiği, hukuk karşısında eşit bir insanlık ülküsü standart ütopya haline gelse de  modern ideolojiler bu kavramların hepsiyle oynayarak “kendilerine benzetmeyi becerdiler. Yani söylem düzeyinde hepsi birer özgürlükçü ve insanın yüceltilmesi üzerinden hümanist; pratikte ise sınıflar ırklar uluslar bölgeler kıtalar üzerinden yaratılan hiyerarşi. Ekonomik kültürel siyasal sosyal ast-üst ilişkisi. Dolayısıyla sömürü ilişkisi.

 

Türkiye’de Sünni dindarlık; sınırlamalara maruz kalsa da bırakın hırpalanmayı mesela hiçbir zaman Alevilik kadar ezilmedi. Aksine Devlet Dini olarak Sünnilik –Hanefi mezhebi- yüceltilirken Alevilik kriminal hale getirildi. Üstelik seküler iddiasındaki devlet tarafından. Peki, devlet laik miydi?  Hayır, değildi. Ama “Allah için”  Allah’ın iktidarıyla da ilgisi yoktu Devlet-i Âli’nin! Din, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mütemmim cüzü bir aparattı. Bekası için kullandığı bir aparat.  Bu kadar değil ama. Devletin dini varsa aynı devletin kurucu ideolojisinin de bir dini olduğundan söz etmek gerekir. Kemalizm, Sünni bir ideolojidir.  Hukukal alan ve gündelik hayatın işleyişinde dinsel aklı dışarıda bırakan, bununla birlikte  yurttaşını açıkça Hanefi dinine göre modifiye etmeye kalkan,  karşı çıkanı toplum dışına çıkaran, dayattığı din üzerinden makbul yurttaş tanımı geliştiren bir tuhaf “Laikimsi Devlet.” Buna Seyreltilmiş Laiklik diyoruz. Belki bu nedenle Türkiye’de çoğunluğu oluşturan Sünniler ile Devlet arasında, liberal tezler ve Sinan Çetin’in propagandif filmleri hilafına, organik bir ilişki her daim mevcut oldu. Kuran’ın Türkçe’ye çevrilmesine yönelik Müfessir  Muhammed Hamdi Yazır (Elmalılı) ile imzalanan protokolde İ’tikat‘ta Ehl-i Sünnet ve amelde Hanefî mezhebine bağlı kalınmak üzere ayetlerin ihtivâ ettiği dini, şer’i, hukûkî, içtimaî ve ahlâkî hükümler açıklanacak.” Hükmü bu sıcak ilişkinin temeline ışık tutabilir. Peki, tarikat ve cemaatlerin yasaklanması ile bu teşkilatların yer altına inmesi meselesi? Üç halifenin ve dahi Peygamberin torunlarının suikast ve katliamla ortadan kaldırıldığı bir dinden söz ediyorsak bu durumu Laik devletin şiddeti üzerinden değil Tarihsel İslam’a içkin bir iç savaş, dinsel odaklar arasında bir mücadele olarak düşünmek uygun olabilir. Farkı ise taraflardan birinin dinsel alana Aydınlanma ideolojisini dâhil etmesi. Bunun basit bir yönelim olmadığı vakıa. Lakin ülkenin bugün Seyreltilmiş teokrasiye geçme aşamasına geldiğini gördüğümüzde bu kritik unsurun devletin ruhuna pek de sirayet etmediğini ya da Laiklik olarak anayasaya içine alınan kurumun içerik olarak bir başka şeye tekabül ettiğini anlayabiliyoruz. Kurucu kadronun radikal atağının büyüklüğü vakıa olmakla birlikte II.Mahmut ile başlayan seküler Batı ile uyumu yakalayarak yıkılmayı engelleme çabası,  Cumhuriyetin yapmak istediğinin İmparatorluğun son yüzyılında birçok reform ile adım adım hayata geçirilme inadıydı aslında. “Kemalist Devrim”in yaptıkları İmparatorluk entelejisansiyası ve Devlet kadrolarının–bir bölümünün- yapmak istedikleriydi. Panislamist Abdülhamit ve Osmanlı Hanedan üyelerinin Avrupa aristokrasisinden pek de farkları yoktu.  Aynı zamanda ressam olan Son Halife’nin Dolmabahçe Sarayı’ndaki ikametgahını gören İslamcıların nasıl hayal kırıklığına uğradıklarına şüphe yok. Saray odalarında klasik batı müziği icra edilen, odaları nasıl sindirebilirler ki? Denebilir ki Osmanlı yıkılmasaydı seküler düzenlemeler dahil Cumhuriyet reformları yine de hayata geçecekti. Devlet dinli Laik Cumhuriyetten pek de farklı olmayacağı söylenebilir. Hatta Halife’den icazet alan bir Medeni Kanun ve dinsel alanın devletle ayrışmasına yönelik uygulamalar rebus sic stantibus- belki yumuşak bir geçişle toplum hayatında yerini alacaktı. Ancak tarih bir klavyenin tuşlarına basarak yazılmıyor ve sayısız özne ve olayın birbiriyle karşılaşması ve çatışması ile oluşuyor.  Nasıl olacağını sahi kim bilebilir?

 

Bugün İktidardaki Partinin son dönem Osmanlı Hanedan üyelerini mezarlarında ters çevirecek şekilde Teokratik Cumhuriyet kurmak üzere olduğunu biliyoruz. Henüz kurulmadı. Çünkü “Şubat Devrimi” karmaşası halâ sürmekte. Önümüzdeki 24 ay araftaki cumhuriyetin ne olacağını bize gösterecek. Peki, bugüne kadar yaşadığımız neydi? Anlamak için tarihi kompartımanlara ayıralım. Ve Türkiye tipi  Laiklik Tarihine göz atalım:

 

1.Belirsiz Hazırlık Dönemi:22 Haziran 1919 (Amasya Tamimi-3 Mart 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu: Osmanlı’yı Kurtarma Projesi olarak Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Konfederasyonu’ndan Meclis’e evrilen süreçte Hanedanın bu mücadelenin dışında kalmak bir yana düpedüz işgal kuvvetleriyle işbirliği ve nihayetinde savaşın alternatif hükümetin yönetimde ve lehine sonuçlanması sonucu Saltanat ve Hilafetin tasfiyesi ile devletin laik dönüşümüne ilişkin ilk  köklü adımın atılması.

  1. Laikliğin inşası:1924 – 14 Mayıs 1950: Laik devlet yapılanmasına yönelik hukuksal bürokratik ve siyasal kurumların inşası ve kapsamlı yasal düzenlemeler. Devlet Dini olarak genel olarak Sünnilik özel olarak Hanefilik tanımlanırken bir yandan Sünniliğin sosyo-tarihsel kurumlardan devlet merkezine kısaca devlet kontrolüne alınması. Dinde neyin ne olacağına devletin karar vermesi. Dolayısıyla tekke ve zaviyeler yasaklanması dışında Hanefilik dâhil devlet dışı tüm tarikat ve cemaatlerin baskılanması. Öte yandan devletin resmi dini olması hasebiyle Hanefilik ideolojisinin diğer Sünni mezheplere dayatılırken Alevilik inancının düpedüz tarih sahnesinden silinmeye kalkılması. Alevi ibadetlerinin bir tür terör faaliyeti kapsamında ele alınması. Kürtlerle birlikte Alevi halkının da  yok sayılması. Bir proje olarak Aleviliğin  resmen aşağılanması, antropolojik olarak ilkel, dinen sapkın bir inanç olarak damgalanması ve Alevi halkının Hanefileştirilme operasyonu.  (Resmi İdeoloji’nin başarılı olduğu bir alan Alevilik Meselesidir. Alevi halkına inançları unutturulmuş ve aynı operasyonun parçası olarak Sünni söylem Alevi inancı içine yerleştirilmiştir. Alevi halkı Ali’nin kim olduğunu –Alevi inancında-  bugün hatırlamıyor.

3.1950-27 Mayıs 1960: Laiklik kemerinin Çok partili dönem ile gevşetilmesi: Rejimin yerleşmiş olduğuna dair inancın da verdiği güvenle baskı altına alınan Sünni Cemaatlerin hükümetle siyasi yakınlık ve oy desteği bağlamında görece serbest bırakılması.

(1960’larda emekçi sınıfların bir bütün olarak sahaya inmesi ve kendi meşru taleplerini siyaset sahasına sokmaları, Türkiye’nin modernleşmesine katkıda bulundu. Böylece laisizm emekçi sınıfların taleplerinin başında yer almasa da siyasi alanı demokratikleştirmeye yönelen ilerici hareketlerin hegemonya kurmasına katkıda bulundu-Fotoğraf 1961 Saraçhane mitinginden-editör)

4.1960-12 Eylül 1980: Türkiye tipi devlet dinli laiklik modelinin laikliğe en fazla yaklaştığı dönem. 61 Anayasası’nın görece özgür altyapısı üzerinden dünyada yükselen sol dalga ve Türkiye’deki sınıfsal değişimin de etkisiyle ülkede sosyalist fikriyatın öne çıkması. Bu dalga, Anti emperyalist etiketli Kemalizm’i sola taşırken Sosyalizm üzerinden seküler dünya görüşünü de  emekçi sınıfların düşünsel hayatına sokarak  Laisizmi aşağıdan gelen bir siyasal mücadele ile ideolojik bilinç seviyesine çıkardı. Devlet’in tepeden inmeci şahsına münhasır laisizmi sosyalistlerin aşağıdan örgütlediği emek mücadelesi üzerinden halkta karşılık bulacaktı. Kürt halkının milli nitelikli demokratik mücadelesi ise yine Sosyalizm üzerinden halkın gündelik hayatını etkileyecek, bu etki, Kürt Özgürlük Hareketi’nin halk hareketine dönüşen uzun soluklu mücadelesi ile Kürt halkını da sonraki yıllarda hızla dönüştürecekti . Öyle ki  Türkiye Tipi Laik Devlet, ülkenin erken dönem IŞİD’İ olan Kürt Hizbullahı’na her türlü desteği vererek seküler Kürt Özgürlük Hareketi’ni cinayet ve katliamlar ile engellemeye çalışacak ancak ne yaparsa yapsın Hareketin sadece ülkede değil Ortadoğu’ya yayılan etki sahası içinde seküler siyaseti geniş bir coğrafyada hayata geçirmesine engel olamayacaktı. Bugün Kürt Hareketi Ortadoğu’da seküler ideolojinin başat temsilcisi. Hareketin otoriter kimliğine rağmen bu sekülerizmin özgürlükçü olduğunu söylemek gerekiyor.

4.1980-28 Şubat 1997: Ortadoğu gibi dinin etkisi altındaki coğrafyalarda Sekülerizm,  solu yükselten bir kaldıraç görevi görüyor. Elbette bu bir fizik yasası değil. Ki Baas Partileri de laikti.  Gerçek şu ki, kadın erkek eşitliği ve toplumsal sorunlara dini oyuncak etmeden dünyevi bakış, bu topraklarda solu güçlendiriyor. Devletin bir numaralı ideolojik aygıtı Ordu, bu gerçeğin farkında olduğu için  Eylül Faşist Darbesi ile Seyreltilmiş Laisizm’i daha da seyrelterek Sünni dozu artırdı. Amaç zaten işkence hapis ve infaz ve binbir türlü yasak ile fiziken ezilen solun, halktaki potansiyel karşılığını ideolojik olarak kurutmaktı. Sol damarı kurutmak.  Toplumu cemaatlerin etki alanına teslim edecek şekilde Sünnilik dozu yükseltilmiş Laiklik, devlet politikası olarak hayata geçirildi. Tabii ki devlet istihbaratlarının güdümünde. Cemaatlerin devlet için kullanılması yeni bir şey değildi elbette. 68 Kanlı Pazar’ında can siperane Sam Amca’nın askerlerini savunan İslamcılık sadece  sözümona “kâfir Laik Devletle işbirliği yapmakla kalmadı “Hıristiyan NATO’nun  yerel aparatı olmayı da  kabul etti. Bu çizginin dışına çıkan sosyalist sola sempati besleyen İslamcılar vardı elbette. Hatta Kanlı Pazar’ın aksine yetmişli yıllarda kayıtlara geçmiş tek bir İslamcı-Sosyalist cinayetin olmaması da dikkat çekici aslında. Tepede cemaat liderleri ile temas halinde olsa da devlet mesela Akıncılar teşkilatı ile Sosyalistler arasındaki dokunmama ilkesini pek bozamadı. Belki bunda devletin sivil vurucu gücü olarak Ülkü Ocaklarının öne çıkması ve başka bir teşkilata o kadar ihtiyaç duyulmaması etkili olabilir.  Faşist Cunta Kemalist Devlet İdeolojisinin otuzlu yıllardan kalma  toplumsal mühendislik başarısından feyz almış olabilir. Ancak Seyreltilmiş de olsa Laikliğin güvencesi ordu değil ancak halk olabilirdi. Bu gerçeği es geçerek, halkın da ancak sol damar ile Laisizmi benimseyebileceğini göz ardı ederek bir yandan Komünizm ve devrim tehlikesine karşı solu ezdi öte yandan İslamcılığa olabilecek her şekilde yol verdi. Sonuçta devlet dışı ve bu anlamda “Sivil” Siyasal İslam’ın devlet aparatı olmaktan çıkarak kendi başına iktidara yürüyebilecek kadar güçlenmesinin yolunu kendi elleriyle açtı. Ülkede bugün yaşadığımız , de facto teokratik devletin temelleri, tarihin ironisi olarak  Eylülist Cunta Karargâhında,  Resmî Kemalist generallerin eliyle atıldı dersek abartmış olmayız. Ve bu nasıl bir tarihsel ironidir!  Eylül zorbalığının sonuçlarına bakıp kendilerini o kadar dev aynasında gördüler ve öylesine vizyonsuz bir aklın temsicisiydiler ki darbeden onyedi yıl sonra kontrolden çıkan Siyasal İslam’ı basit bir müdahale ile engelleyebileceklerini ve  bin yıl sürecek “laikliği” koruma projesinin tutacağını sandılar. Emek sermaye çelişkisi ile Kürt Meselesini es geçen plan altı yıl içinde ellerinde patlayacak ve güçlü hükümet formülü ile düzenledikleri yasalar eliyle Siyasal İslamcı parti neredeyse meclisteki tek parti olacaktı.

(12 Eylül faşizminin belirgin niteliği, islamizasyonu bir devlet politikası haline getirip devletin bütün kurumlarını buna göre şekillendirmekti.-editör)

5.2002-25 Temmuz 2008.Siyasal İslam’ın özgürlük eşitlik ve adalet ile ilişkisi yoktur. Ortadoğu tarihi bunun delili. Siyasal İslam’ın dayandığı Reel İslam İdeolojisi (Tarihsel İslam da denebilir. İktidar olmuş, imparatorluklar kurmuş, yönetmiş ideoloji olarak İslam) insanlığı kucaklayacak ütopyadan yoksundur. Tarihe bakarken böyle mutlak ifadeler kullanmanın sorunlu olduğunun farkındayım. Her fikir çağını yaşar. O çağı aşarken bile mevcudun üzerine yeniyi kurar. Haksızlık etmek istemeyiz. Lakin din gibi zaman ve mekândan münezzeh olduğu ve mutlak iyilik-adalet nizamını getireceğini iddia eden ideolojiler için bu tür cümleler kurmaktan kaçınmamak şart. Şart çünkü propaganda makinası diğer ideolojilerin aksine çok daha etkili çalışır dinlerde. Sırtını semaya dayayıp Bir İlahın manevi desteğini almak ve tarihsel olarak önünde kendine inanacak hazır kıta halkları bulmak her ideolojiye nasip olacak nimet değil. Hele Sol’a hiç değil. Selefi Refah Partisi’nin  sol jargondan devşirdiği kavramları rahatça kullanarak hazırladığı yolda AKP gömlek değiştiriyoruz diyerek postmodern darbeye karşı Postmodern İslam ile çıkarak iktidara geldi. İktisadi çöküşe karşı mevcut partilerin sıfırlanan prestijleri karşısında yeni bir şey söylemek iddiası da  çekim kuvveti yaratmıştı tabii. Postmodern İslam; herkesi kucaklama,  barış içinde bir arada yaşama, Cihadizm reddiyesi ve Seküler İdeoloji’ye tarihsel üstünlük veren ne kadar argüman varsa sahiplenme,  ifade özgürlüğü, farklılıklara hayat hakkı,  herkese eşit uzaklıkta bir adalet ve bu adaletin Seküler kodlarla tanımlanması –Dinin adaletin dışına çıkarılması, –Ali Erbaş’ı hatırlayın  ‘İnanç insan ile Allah arasında olsun, ticarete, siyasete, yargıya yansımasın’ diye ortalığı ayağa kaldırıyorlar!”- gibi Tarihsel İslam’a ters ne varsa kendisini tanımlamak için kullanıyordu. Bildiğimiz İslam’ın reddi anlamına gelecek tüm bu siyasal paket, Milli Görüş Gömleği”nin çıkartılmasıyla  birlikte deri değiştirmiş yenilenmiş bir Siyasal İslam üzerinden Türkiye’yi geleceğe taşıyacaktı. Bizzat Erdoğan, Washington’a bu Made in USA  Mutedil İslam paketi ile Atlantik’i aşacak ve Washington’dan vize alacaktı.  Ülkede bu Reformist İslam’ı anlatmak çok da güç olmadı. Çünkü pakette ifade edilen ve edilmeyen ne varsa Avrupa Birliği kriterlerinde zaten mevcuttu. Yani Türk Tipi Siyasal İslam’ın bir Ali Şeriati gibi teorisyene ihtiyacı yoktu.

(28 Şubat sürecinden önce  Türkiye’nin çetelerden kurtulması için verilen demokratik halk muhalefetini sönümlendirmek ve mevcut siyasal islamcı Refah Partisi’nden daha piyasacı ve neoliberal bir yeni parti yaratılması için egemen sınıfların müdahalesi ile yönlendirildi.-editör)

Yapılacaklar, zaten AB müktesebatında yazıyordu. Ve AKP fanatik bir AB taraftarıydı o günlerde. Bugün biliyoruz ki tüm bu AB hayranlığı da adalet ve hürriyet talebi de farklılıklarla bir arada yaşama ve ülkenin sorunlarını çözme arzusu da sadece mutlak iktidar talebine ulaşmak için aşılması gereken köşe taşlarıydı. Bugünkü Tek Adam Rejiminde yaşadığımız için geçmişi bugünden bakarak kurguladığımız için bu sonuca ulaşmıyoruz. Doksanlarda asgari burjuva demokrasisini hedefe ulaşmak için bir araç olarak gördüğünü beyan eden kişi bugün rejimin tek adamı.  Arada değiştirilen “gömlek” atılmamış gardıroba kaldırılmıştı anlaşılan. Siyasal İslam, ülke içindeki devlet içindeki siyasi güç odaklarının, önüne taş koymasına engel olmak için aynı devletin elli yıllık AB hedefini kullanacaktı. Fakat sözü edilen diğer siyasi güç odakları  cuntalardan güç alan Seküler iddialı bir zorbalığı dayattığı, yurttaşlarına sözde diyecek kadar akıllarını peynir ekmekle yedikleri ve ülkeyi kilitleyen meselelere dair adım atacak bir vizyona sahip olmadıkları için AKP rahatça ön alabildi. Siyasal İslam’a zerre güven beslemeyen kesimler en azından AB ile kurumları senkronize etmiş bir devleti ehveni şer saydılar. Bu dönem, Baykalcı CHP’nin  başta polisin yetkilerinin kısıtlanması olmak üzere ne kadar demokratik yasa varsa itiraz ettiği İslamcıların zinayı suç olmaktan çıkardığı ve insanların “galiba bundan sonra alacağımız nefes biraz daha güzel olacak” algısına kapıldığı  bir araf zamanıydı. Laisizm adına risk yaratacak bir durum görünüşte yoktu. Ama başta Fethullah Gülen Cemaati olmak üzere AKP destekli olsun olmasın tüm Sünni cemaatler güç biriktirmeye ve ticaret sermayesi üzerinden zenginleşmeye ve devlet içinde viral olmaya hızla devam ediyorlardı. Laikliğin “bekçisi” ordu laiklikle ilgili yapılanlardan öte ülkedeki demokratik tartışma ortamından çok daha rahatsızdı sanki.  Zaten Kürt Meselesinde en küçük bir ileri adımı bile ihanet olarak görüyor, Alevi açılımı olarak yapılan çalışmaları bile Cumhuriyete tehdit olarak algılıyordu. Çünkü devletin dini Alevilik değildi.  Ve 2008 yılında Ergenekon davaları ile AKP ve Gülen Cemaati mutlak iktidarları önünde engel gördükleri kendini devletin asli sahibi gören güç odaklarına karşı düğmeye bastı. Öylesine hukuk dışı yollarla ve bugünkü gibi adaleti infaz eden iddianameler hazırladılar ki içlerinde kontrgerilla yöneticileri de olmakla birlikte  ilgili ilgisiz binlerce insanın hayatlarını kararttılar. İlgili de diyoruz çünkü Adalet ve Hukukun  ilga edildiği yerde suç da itham da boşa düşer. Bu süreçte Ergenekon adının tılsımlı kötülüğü üzerinden Sol liberal çevreler ve aslında genel olarak Kronik milliyetçi seyreltilmiş laik despotizmin sillesini yemiş muhalif kesim şüpheyle yaklaşsalar da bu davaları zımnen destekledi. Kafalar karışıktı. Gülen Cemaati devasa bir kötülük olarak örgütleniyor, bu arada Kürt Meselesinin halline ilişkin olumlu gelişmeler yaşanıyordu. Bu belirsiz ortamda hissedilen tek güvence ise devam eden AB süreciydi.

  1. 2008-15 Temmuz 2016 Enternasyonal Sola gönül vermiş muhalif kesim için ülkenin tarihi kritik açmazı Kürt Meselesi idi. Bu meselenin bir şekilde halli ile eskisinden daha demokratik bir yola girileceği düşünülüyordu. Çünkü Türkiye’de demokrasinin yolu Amed’den geçer. Çünkü Türkiye Kürdistanı olarak ifade edilen coğrafya ne kadar demokratik ise Ankara’da o kadar demokrasi vardır. 2010 Referandumu’na adına barış süreci denilen Kürt Özgürlük Hareketi ile müzakereler sürerken girildi. Gülen Cemaati’nin iktidara tam destek verdiği bu referandum ile devletin adalet teşkilatındaki güç dengeleri İktidar ve ortağı Cemaat lehine  kesin olarak değişecekti. Değişen sadece yargıyı yargı olmaktan çıkaracak bu durum olmadı ama. Erdoğan’ın o güne kadar siyasi güç dengelerini gözeten ve AB dünyasından uzak düşmemeye çalışan dili bir anda değişecek, yirmi yıl önce haber verdiği  durağa -demokrasinin zamanı geldiğinde inilecek ve o süreçte kullanılacak bir araç olduğu- nihayet referandum ile gelmiş olacak ki Kars’taki Barış Anıtı’nı put olduğu gerekçesiyle yıktıracak, Kürtaj’ı İslami jargonla mahkum edecek ve artık dinsel referanslarla ülkeyi yönetmek istediğini açıkça ortaya koyan sözler söylemeye başlayacaktı. Söylem ve eylemdeki İslamizasyon o denli beklenmedik bir sertlikteydi ki referandumdan iki yıl sonra bu dile karşı Ülkede Gezi İsyanı patlak verecekti. Gezi aslında tam bir Erken dönem Z Kuşağı eylemidir. Eylemciler, toplumu ve devleti dönüştürmek istemiyorlar ama seküler hayat, kadın erkek eşitliği, bireysel özgürlükler üzerinde yükselen Siyasal İslam karanlığını reddediyorlardı. Bunu yaparken başkasının nasıl yaşaması gerektiğini  de dayatan yoktu. Gezi seküler faşistler dahil her türden fikrin katıldığı bir eylem olmakla birlikte baskın siyasal eğilim Gezi’de budur.

Şahsi hayatlarımızda olduğu gibi iktidar oyununda da yapılacak  en büyük hata güç yanılgısı. Eksik ya da fazla, gücü hakkında yanlış tespitlerde bulunan oyuncu kaybetmekle kalmaz bunun ayırdına da  kolay varmaz. Cemaat, Referandum sonrası yargıyı ele geçirince iktidarı da ele geçireceğini düşündü. Polis İstihbaratı elindeydi. Ordu içinde de o zaman çok az kişinin bildiği üzere gücü vardı. Düğmeye bastığında iktidarın kucağına düşeceğini sandı. Büyük yanılgı! Kürtlerle barışa da karşı olan cemaat mutlak gücün peşindeydi. Aralık Operasyonu ile AKP’nin kirli çamaşırlarını ortaya dökerek yola çıkacak ancak ne Erdoğan ve MİT şefini tutuklatmayı başaracak ne de bu kadar kirli para ağı üzerinden hükümeti düşürebilecekti. Erdoğan bu süreçten her zamanki gibi başarıyla çıktı yılların müttefiki Cemaat üyelerine karşı ilk sürek avını başlattı. Bu arada barış sürecinin HDP ve parlak lideri Selahattin Demirtaş’ı yükseltiğini görünce masayı devirmekle kalmayacak 2015 seçimlerinde Türkiye partisi olma yolunda kritik virajı dönen HDP’nin önünü kesmek için Başbakan Davutoğlu’na savaş emrini verecekti. Bu savaşta, miting meydanlarında yüzlerce genç yaşlı çocuk, IŞİD bombacılarının eliyle katledildi. Bu süreçte Suriye Savaşı ile yükselen cihadist İslam, halen Laik sıfatını taşıyan Türkiye’nin bir numaralı müttefiki olacak, içerde ve dışarıda iktidarın elini güçlendirecek her türlü operasyonda yer alacaktı. 2016 yılına gelindiğinde mutlak iktidarın peşinde Erdoğan, Başkanlık sistemini dayatırken  Kürt Meselesi’ni çözmekten çoktan vazgeçmiş ve savaş politikasına geri dönmüştü. Kitle desteğine sahip AKP’yi  mlli beka için uygun enstrüman gören Devlet içindeki milliyetçi güç odakları, Erdoğan’ı başkan yaptırmak üzere, AKP ile ittifak ilişkisine girdiler. Meydanlarda ağza alınmayacak sözleri AKP liderine sıralamakta beis görmeyen Bahçeli MHP’si yani devletin sivil partisi, bu ittifakın görünürdeki partneri olarak rol aldı. Bu sırada Gülen hareketine karşı devam eden operasyonların Ordu yapılanmasına sıçrayacağını haber alan Cemaat, bir takım ittifak ilişkilerine girerek darbe ile iktidarı almayı plandı. Anlaşıldığı üzere bu teşebbüsü önceden haber alıp kendi kontra planını uygulamaya koyan AKP kalkışmaya erken doğum yaptırarak kolay bir zafer kazanmakla kalmadı, yıpranmış iktidarını kendince temize çekerek başta CHP olmak üzere devlet partilerini kendi çevresine hizaladı ve despotizmini kurmak üzere harekete geçti. Tüm siyasi güç ve devlet kurumlarının tek elde toplandığı kontrolden ari bir Başkanlık sistemine, sandıklarla oynanmış bir referandum ile geçilmesinden sonra Seyreltilmiş Laisizmin tasfiyesi için artık her şey hazırdı.

  1. 2016-…..Ve artık yola tam olarak çıkıldı: Doksan beş yıllık Seyreltilmiş Laisizm’in parlamenter Nasyonal despotik yarı aydınlığından Seyreltilmiş Nasyonal Teokratik tek adam despotik karanlığına. Bu karanlık o kadar dehşet verici görülüyor ki önceki yarı despotik Laisizmin loşluğu bile spot lambası geliyor muhalif kesime. Nihayetinde Ortadoğu Coğrafyası’nda kadın erkek eşitliği ve pozitivist felsefenin öyle ya da böyle hayat bulduğu üstelik halkta da karşılık gördüğü bir ülke kurabilen Kemalizm’in Batılılaşma ideolojisi, bu çerçevede olumlu işlere de imza atmıştı. Ama aynı milliyetçi Resmi İdeoloji Türk İslamcı monizmini tesis etmek için Kürde Aleviye ve Sol’a düşmanlıkta sınır tanımayıp Sünniliğinin üzerine kabartma tozu serpince ülke Siyasal İslam’ın eline düşmüş oldu. Laisizmin yerini bugün embriyo halinde Seyreltilmiş Teokrasi aldı. Anayasa’da laiklik ilkesinin bulunması bu duruma engel teşkil etmiyor. Erdoğan’ın ekonomiyi Kuran’a göre yönettiğini açıkça beyan ettiği bir rejimde var bugün. Ve bugün Türkiye halen bir araf hali yaşıyor. Bunun tarihte bir tür tersten Şubat Devrimi’ne tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Araf’tan çıkış ya  Seyreltilmiş Teokrasi istikametinde olacak Ya da tekrar Parlamenter Seyreltilmiş Laik Rejime dönülür. Tarihte hiçbir restorasyon ancient regime’i inşa etmediğine göre bu dönüşün Laikliği daha özgür kılma ihtimali var mı? İçindeki teokrasiyi söküp atmış bir Laikliğin devlete zihinsel format atmakla mümkün olacağını bunun da kimilerinin devrim diyeceği bir reformlar dönemi ile gerçekleşebileceği vakıa.  Kürtlerin anayasal vatandaşlık statüsü ile katılacağı, devletin hiçbir din ile ortaklık kurmadığı ve bu anlamda gerçek bir dinsiz olarak örgütlendiği Alevilerin  A sınıfı yurttaş kabul edildiği zaten başka bir sınıf yurttaşlığın tesis edilmediği bir ülke. Restorasyon sürecinde böyle bir ülke kurmak mümkün. Ancak, tek adam rejiminin devamı için seçimlerin iptal ve ya da ilgi edildiği ya da hileli bir seçimde sonuçların içeride ve dünyada gayrimeşru ilan edildiği bir ülke ile yola devam etmek de mümkün. Dışarıda savaş içeride sıkıyönetimlerle yönetilen ekonomisi çökmüş bir ülke ile. Ve bu ülkenin Suriye olma ihtimali de… Belki de o formatın atılabilmesi için bir musibet gerekiyor. Bin reformdan daha hayırlı bir musibet.

Türkiye hiç bu kadar bıçak sırtında olmamıştı.

 

Diğer Yazılar

HAFIZA-İ BEŞER: 24 OCAK KARARLARI YA DA SERMAYE SINIFININ DARBE ÖNCESİ SAVAŞ İLANI

(Yazı daha önce fabrikadergisi web sitesinde yayınlandı, birkaç eklemeyle yeniden yayınlıyoruz.) Ümit ÖZDEMİR /24.01.2023 12 …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir