HAYATA DÖNÜŞ OPERASYONU VE “ZAMAN AŞIMI”: MAHKEME BİR İKTİDAR ORGANI MIDIR ?

Ümit ÖZDEMİR / 20.12.2025

HAYATA DÖNÜŞ VE ZAMAN AŞIMI: MAHKEME BİR İKTİDAR ORGANI MIDIR ?

Ümit ÖZDEMİR / 20.12.2025

Aceleleri vardı ! Saldırı için iddianameye falan gerek yoktu. Emirleri altındaki medyada attırdıkları utanç dolu manşetlerle hücuma kalktılar.Hayata dönüş operasyonundan bahsediyoruz. Hayata Dönüş, ya da devletin daha sonra açıkladığı ismiyle Tufan ve Bora 12 Eylül darbesinden bu yana hatta onu da aşan bir vahşetle dayatıldı. Neoliberal kuralsızlaşma, anayasızlaşma süreci kendini en önce örgütlü sosyalist solun cezaevlerindeki varlığını yok ederek dayatabilirdi. Egemen sınıflar açısından bu hakikatin kavranması, Hayata Dönüş operasyonunu bir seçenekten çok, bir zorunluluğa dönüştürüdü. Alev topuna dönmüş koğuşlardan, nasıl olduysa sağ kurtulabilenlerin, fosfor bombası ve benzine bulanmış battaniyelerle, bomba kurşun biber gazından kaynaklı perişan halleri yansıtıldı kameralara.. Kadın bir tutsağın diri diri yaktılar feryadı, yaşanan vahşetin özeti gibiydi. Tutsak Hacer Arıkan “devrim yaptığımız zaman çok güzel olacak çünkü ben devrime güzelliğimi verdim” özlerini sarf ederken, karşı devrim saldırısını kesintisiz bir biçimde devamettirecekti. Bir de tabi manşetler ve rotatifler yalan kusmalıydılar: “Sahte oruç, kanlı iftar” manşetiyle Milliyet bu konudaki yalan şampiyonluğunu kimselere bırakmıyordu. Vaziyetten hicap eden dönemin genel yayın yönetmeni gazeteci Umur Talu’nun istifasıyla sonuçlanan bu utanmaz yalan manşeti atabilenler, akıllarınca katliamı meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Katliamı meşrulaştırmak adına dava dosyasına eklenen uydurma delillerde mahkumların birbirlerine ateş ettiği iddia edilirken, yayınlanan balistik raporlarda mermi kovanlarının en az 100 metre mesafeden ateşlendiğini kanıtlar nitelikteydi. İstanbul Başsavcısı Ferzan Çitici’nin şüphelenerek imza atmadığı tutanak sahteydi. T24’den Gökçer Tahincioğlu’nun kaleme aldığı yazıdan öğrendiğimize göre, sahte olay yeri inceleme tutanağında öne sürülen delillerin tamamı uydurmaydı. Somut gerçek şuydu: Devlet cezaevlerini yakmış, içerde zaten bir yere kaçması imkansız mahkumların üzerine fosfor ve sinir gazı bombaları atmış makineli tüfeklerle tarayarak 32 kişiyi katletmiş, 600’ünü yaralamıştı. Yöntem olarak Nazilerin Auschwitz’de uyguladığı yöntemden bir farkı olmayan katliamı, “devletin şefkatli eli” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışan dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk ve Başbakan Bülent Ecevit’in iktidarda bulunması, faşizmin sosyal demokrat kisveye de bürünebileceğini gösteriyordu. Katliam kökenlerini Nazi işgali sırasında faşist ordunun toplu imha pratiklerinden alan ve öncülü Sivas katliamıyla başlayan kıstırılmış insanları yakma pratiğinin daha profesyonelleşmiş bir versiyonuydu.

Hayata Dönüş operasyonlarıyla önce F Tipi sonra aslında mahkumların ölmeden mezara konulduğu Kuyu Tipi hapishanelerin dayatılması, yani mahkumların bütün haklarından mahrum bırakılmaları arasında net bir bağ var. Dönemin iktidardaki partisi DSP-MHP-ANAP koalisyonu, yarı sömürge bağımlı ekonomiyi tam sömürgeleştirmek için IMF Valisi Cotarelli ile başlayan IMF-DB ile görüşme trafiğini, bir tür sömürge valisi de diyebileceğimiz Mister Kemal Derviş’i hükümet ortağı alarak zirveye taşıdılar. Derviş planlaması IMF-DB tarafından yapılan 15 günde 15 yasa ile tarım ve hayvancılığı tasfiye ederek, Türkiye’yi gıdada da tam sömürge haline getirecek anlaşmalara onay verdi. Devlet ve aynı anlama gelmek üzere kontrgerilla, anlaşmalara olası itirazların yükselebileceği merkezlerden biri olan cezaevlerindeki radikal, sosyalist sol grupların varlığını tehdit olarak algıladı. Eşyanın tabiatına, akla ve mantığa aykırı bir biçimde zaten tutsak durumda olan devrimcilerin cezaevlerinden örgüt yönettiğini iddia ederek, saldırıyı meşrulaştırmaya çalıştılar. Gerçekte mahkumların iletişim araçlarına sahip olmadığı ortadaydı. Ancak yine de küle dönmüş, içindeki insanlarla birlikte yanmış harap olmuş koğuşlara, plastik bir telefon konularak mizansen yaratmaya çalıştılar. Burjuva basının mizansen ve kurgu haberciliğe çanak tutan yapısıyla servis edilen haberlerle örgüt üyelerinin bu telefondan, dışarıya “talimat yağdırdığı” ve atılan fosfor bombalarının yarattığı tahribatı ört bas etmek için örgüt liderlerinin “kendinizi yakın” talimatı verdiği yalanı söylenebildi. Ancak ne hikmetse, telefonu oraya yerleştirenler plastik telefonun neden yangın çıkan koğuşlarda zarar görmediğini açıklamayadı !

Yalanın kardeşi korkuyu egemen kılmak için gerçekleştirilen saldırıyı yaşayan Hacer Arık katliamı şöyle anlattı: “Dokuz yıldır tutukluydum. 34 yaşındaydım. Sınıf öğretmeniydim. 146/1 ile yargılanıyordum. Adalet bakanı, uzlaşma sağlanacağı konusunda açıklamalar yapıyordu. Saat gece üç buçuk gibi içerden heyet çıktı. Abim C-15’de kalıyordu. Koridorda karşılaştık, ayaküstü konuştuk.  Koğuşuma giderken gardiyanların olduğu odanın boş olduğunu fark ettim. Bir saat kadar sonra, uyur uyanık arası silah sesleriyle yataktan fırladım. Üstümü giyinmeye başladım. Tüm koğuş kalktık. Asker kapıda barikat kurmuştu. Bir süre sonra tavan delindi. O tavan iki ay önce tadilat yapılıyor diye delinmişti zaten, demek hazırlıkmış. Oradan gaz bombaları atılmaya başladı. Askerlerin yüzünde gaz maskeleri vardı ve sürekli koğuşa bomba atıyorlardı, yuvarlak, silindir şeklinde bombalar. Savunmasızdık. Sadece içeri atılan bombaları havalandırmadan dışarı atmaya çalışıyorduk. ‹stem dışı hareketler yapmaya başladık, kaslarımızı kontrol edemiyorduk, nefes alamıyorduk. Sinir gazı bombasındanmış tüm bunlar. ‘Çıkıyoruz’ diye bağırdığımız anda tavandan bir hortum sarkıtıldığını gördük. Yatağın üzerine bir alev topu düştü. Hortumdan siyah bir gaz verilmeye başlandı. Her taraf simsiyah oldu. Şebnem önümde yanarak öldü. Nilüfer ‘Yanıyoruz!’ diye bağırıyordu. Gözlerimi kapattım. Yanarsam gözlerim kör olmasın diye düşünüyordum. Yumuşak bir şeye bastım. Bomba diye düşündüm, meğer Gülser’miş. Şefinur’un ise yüzü dökülüyordu. Akıyordu yere. Kalçama bir darbe aldım, bir bombaydı sanıyorum. Kalkamadım.” 1 Tam bir can pazarının yaşandığı anlaşılan katliamdan sağ kurtulan Arık, onlarca ameliyat geçirdi. Katliamda delillerin gizlendiğini ise Celalettin Can’ın Independent Türkçe web sitesindeki yazısından öğreniyoruz. Jandarma ve Özel harekat timlerinin katlettiği üç tutsak Murat Ördekçi, Mustafa Yılmaz ve Cengiz Çalıkoparan’ın adli tıp raporunda yer aldığı biçimiyle ölümlerine neden olan mermi yaralarının varlığına rağmen, delil niteliğindeki mermi çekirdeklerine yok edildiği ortaya çıktı.2

Bu kapsamda bir saldırı, saldırıyı ezilenlerin açısından yorumlanmasında öncü bir rol üstlenen Grup Yorum’un Feda albümünde Diri Diri Yaktılar adlı şarkıya da yansıdı. Ölüm orucu direnişindeyken fosfor bombalarıyla katledilen altı kadın direnişçinin mücadelesinin öykülendiği şarkı “biz altı kadındık mahpus damında / açlığımızla yürüyorduk halkın bağrına / yüreğimiz yanarken vatan aşkıyla / bedenimizi yaktılar kahkahalarla” şarkı sözleri, katiamı bütün gerçekliğiyle ortaya koyar.Ruhi Karadağ imzalı Simurg belgeseli ile 1996-2001 arasında cezaevlerinde devletin neoliberal saldırı ve terör kampanyasına karşı direnenlerin öyküsü belgeselleştirildi. Karadağ, belgeseli için “filmdeki hiç kimsenin rol yapmadığını” tam aksine başlarından geçenleri, yaşanan somut gerçekleri anlattıklarını ifade ediyor. Sena Şat’ın Yeni Dönem Yayıncılık’tan çıkan Hayata Dönüş adlı politik grafik roman, Hayata Dönüş operasyonundan önceki süreci de çizgi roman tekniğiyle anlatan bu alanda bir başka öncü çalışmaydı. Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi Güçlü Sevimli imzalı Hayata Dönüş: Koğuştan Hücrelere adlı çalışma, direnişe yönelik burjuva basının karalama kampanyasına kitap yoluyla verilmiş bir cevaptı.

Büyük bir yalan kampanyasıyla başlatılan saldırıda, devrimci tutsakların açlığın yarattığı ağır klinik tabloyla hayatlarını kaybetmelerine karşın “gizli gizli yemek yediğini” öne sürecek kadar akıllarını sermaye sınıfına satmışların, gazete çıkardığı ve yalan hamurunu kardığı ülkede, hukuk düzeninin de saldırıya uğrayanın yanında yer almayacağı kesinleşmişti. Saldırı sonucu bir tür tecrit ve izolasyon mekanı olan F Tipi cezaevlerine geçildi. 2000’lerle birlikte başlayan bu çok kapsamlı sınıfsal saldırı, Türk sermaye sınıfının “dikensiz gül bahçesi” ve muhalefetsiz tek adam ve tek parti diktatörlüğünü arzulayan yapısının ilk ve en kapsamlı saldırısıydı. 2000’lerde sermaye sınıfı adına ertelenemez bir görev haline getirilen, tarımsal yapıların tasfiyesi ve Türkiye’yi emperyalizmin gıda pazarı haline dönüştürülmesi, debtokrasiye yani borçlanmaya dayalı yeni neoliberal saldırının bütün ilk doneleri, Hayata Dönüş adı verilen saldırıda mevcuttu. Toplumsal muhalefete cezaevlerine yönelik saldırı kampanyasıyla 12 Eylül faşizmini bile geride bırakacak bir terörle verilen mesaj çok açıktı: Yarı sömürgeleşmeye olası bütün itirazın ve muhalefetin susturulması, Orta Doğu’nun yeniden yağmalanmasında Türkiye’ye verilecek rollere hazırlık… Dolayısıyla Hayata Dönüş operasyonunu örgütlere yönelik bir harekat olarak okuyanlar, sadece bu dar kapsamda ele alanların tamamı büyük bir yanılgı içerisindeydiler. Kürt siyasi hareketi de bütün unsurları ile böyle bir operasyon yapılmamış gibi apolitik bir tutum aldılar. F Tipi tecridin insanı insan olmaktan çıkaran ve iradesini kırmaya yönelik yapısına gösterilmeyen itiraz, kuyu tipi hapishanelerin önünü açacaktı.

2000-2003 arasında sermaye sınıfının iç darbeler ve yönlendirmeler eşliğinde gerçekleştirdiği yeni tasarımın , medüzü ise AKP olacaktı ! Siyasal islamcıların daha milli bir kolu olan RP-FP çizgisinin emperyal merkezli bir operasyonla hizaya getirilmesi bir zorunluluk haline gelmişti. Erbakan ve siyasi heyetinin, 11 Eylül saldırısı sonrası Orta Doğu’ya düzenlenecek emperyalist saldırıya ayak diremesi, “millicilerin” böldürülmesinin temel nedenidir. Washington’da Amerikancı islamcı kliklerle at pazarlığı yaparak, at değiştiren emperyalizm, intikam saldırısı için sahayı yeniden dizayn ederken, faşist rejimin eşik bekçisi anti komünist ve gerici Ecevit’in alaşağı edilmesi kumpasıyla eş zamanlı olarak siyasal islamcıların “gelenekçi”-”yenilikçi” olarak bölünmesi tesadüf değildi. Bu diyaklektik, ister istemez sahneye yeni emperyal aktörlerin çıkarılmasını zorunlu kılıyordu. Washington’da kurdurulan emperyalizme tam biat edenlerin ve Orta Doğu’da yeni görevler bekleyenlerin örgütü AKP’nin iktidara taşınması, Türk ekonomisi ve siyasetine bütün 2000’li yıllar boyunca damgasını vuracak olan neoliberalizme itirazın kanlı bir biçimde bastırılması ve “sahanın” dümdüz edilmesiyle mümkün olabilirdi.

Böylece sermaye adına verilen sınıf mücadelesinde, Birikim, Radikal Gazetesi, Medyascope foncularının ve TESEV gibi vakıfların rolleri daha belirginleşir. Soros sermayesinin de katkısıyla gerçekleştirilen turuncu karşı devrim, bütün bu yaşanan süreç yeniden yorumlandığında yerli yerine oturur. Sermayenin silahlı kanadı cezaevlerini yakıp devrimcileri katlederken, liberal kanadı ise “muhafazakar devrim” diyerek güzellediği neoliberal karşı devrime methiyeler düzerek titanik kemancılığını yapıyordu. Titanik kemancılığı mı ? Batmakta olan bir gemide vaziyeti kabul edip pasifize olmanızı sağlayan berbat bir iştir. Titanik kemancıları, gemi batarken keman çalar ve can havliyle sağa sola kaçışarak canının derdine düşenlerin bu durumu kabullenmesine, tevekkülle boyun eğmelerine hizmet eder !

Sermayenin ne demokrasiyle, ne de laiklikle ne de en temel insan haklarıyla bir işi olmadığını gösteren Hayata Dönüş operasyonu, bu yönleriyle ve yukarıda tarif etmeye çalıştığım biçimde ders almak isteyenler için oldukça öğreticidir. İşte geçtiğimiz günlerde gazetelerin iç sayfalarında yayınlanan bir haberle Hayata Dönüş operasyon davası -aslında hayatları söndürüş operasyonu da diyebiliriz- zaman aşımından düştüğünü okudum. Göstermelik yargılama sonucu 39 güvenlik görevlisinin beraat ettirilmesiyle sonuçlanan dava dosyasının kapatılması, mahkemenin bir iktidar organı olduğunu unutanlara ders niteliğindeydi. Bilinen bütün insan hakları ihlallerinin tamamının işlendiği Hayata Dönüş Operasyonu’nun asli failleri, zamanaşımı kararıyla cezasız bırakıldılar. Mahkemenin bir iktidar organı olduğunu bilenler için hiç de şaşırtıcı olmayan Hayata Dönüş operasyonunun sınıfsal ve toplumsal analizini dilim döndüğünce yapmaya çalıştım. Faşist barbarlığın herhangi bir engel tanımadığını, gerekirse kendi koyduğu yasaları da çiğneyebileceğini, en utanmaz manşetleri atabileceğini, suçlamak için uydurma deliller ve yalancı tanıklara dayalı iddianameler düzenleyebileceğini bugünlerde yaşananlar da kanıtlıyor. Yalan ve riyada hiçbir sınırının veya kendini bağlayan bir kuralının olmadığını en iyi anlatan örneklerden biri olan Hayata Dönüş Operasyonu, Türkiye’de neoliberal güvencesizliğin kurucu saldırılarından biri olarak tarihe geçti..Yazının başında sorduğumuz soruya geri dönersek, usta yoldaş Lenin’in cevabı hala geçerlidir: Mahkeme bir iktidar organıdır, bir liberal bunu unutabilir ama bir Marksistin bunu unutması suçtur !

2Elektronik Erişim: https://www.indyturk.com/node/106841/türkiyeden-sesler/“hayata-dönüş”-mü-“hayatı-yok-ediş”-mi-1#google_vignette

Diğer Yazılar

İRADE VE UZLAŞMA : İKİ 1 MAYIS

Ümit ÖZDEMİR / 03.05.2026 2026 1 Mayıs’ı sınıfsal ve sosyal saflaşmaların giderek ve daha belirgin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir