Ümit ÖZDEMİR / 09.07.2025

Perde, Uğur Mumcu suikastiyle açıldı. Adına ağıtlar yakılan ve cenazesi büyük bir kitle eşliğinde defnedilen Gazeteci Uğur Mumcu’nun katli, daha sonra gerçekleşecek seri cinayetler, katliamlar serisinin ilk adımıydı. Mumcu cinayetinin kanlı ayak izleri, radikal islamcılarla kontrgerilla şeflerini buluşturdu. O buluşmayı Mehmet Ağar’a soran ve cinayetin aydınlatılması adına duvardaki tuğlayı çekmesini isteyen Güldal Mumcu’ya, Ağar’ın verdiği cevap örülmekte olan duvarı tarifliyordu: Duvardan tuğlayı çekersem duvar yıkılır ! Uğur Mumcu suikastini üstlenen İran Hizbullahı ile İbda-C üstlendi. Verilen bütün “namus” sözlerine rağmen, Mumcu suikastinin aydınlatılmaması üzerinde sessiz bir konsensüse varıldı.
Ağar ve arkadaşlarının ördüğü duvar, 1989-1993 aralığında 12 Eylül faşizminin ülkenin üzerine serdiği ölü toprağını atan işçi ve öğrenci eylemlerinin önüne set çekmek içindi. Kamu ve belediye işçilerinin başlattığı grev ve eylem dalgaları, 12 Eylül faşizminin yan ürünlerinden biri olan ANAP’ın siyasi haritadan silinmesine neden olacak olaylar zincirini başlattı. Yükselen eylem dalgası, öğrenci gençliği de harekete geçirdi ve 1980 darbesinden sonra ilk işgal eylemi İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Meslek Yüksek Okulu’nda örgütlendi. İşgal eylemi, polis baskınıyla bitirildiyse de, açılan yolda sosyalist solun öğrenci unsurları içlerinde 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak gibi bir cüreti de taşıyan yeni bir güzergaha girildi. 89 baharındaki işçi eylemleri ücretlerin % 140 oranında arttırılmasıyla sonuçlanırken, 12 Eylül darbesi sonrası hayata geçirilen neoliberal yoksullaştırma politikaları bir nebze de olsa geriletildi. Emekçi sınıfları mücadeleye ısındıran bu kazanım, 1990 Zonguldak Büyük Madenci Yürüyüşü’nü tetikledi. İşçilerin sağ önderliği Türk-İş ve Jaguar Şemsi Denizer’e rağmen başlattıkları yürüyüş ve yürüyüşe neredeyse bütün bir kentin katılmasıyla göze alınan mesafede atılan şu slogan her şeyi yerli yerine oturtuyordu: Çankaya’nın Şişmanı İşçi Düşmanı !

(1989 Bahar eylemlerinden bir kare yarı çıplak işçi protestosu-İstanbul Tarlabaşı)
Çankaya’nın “şişmanını” Cumhurbaşkanı yapan meclis azınlığına dayalı ANAP’ın son evrelerinde ortaya çıkan sınıfsal çelişkiler ve direniş çizgisi, devletin kadim karanlık yapılarını, kontrgerillayı harekete geçirdi. İlk uygulamalarını köy yakmalar ve boşaltmalarla ortaya koyan duvar inşası, çok geçmeden duvarın Batı’ya doğru örüleceğinin de haberini verdi. Tam bir kanlı tertipler ve suikastler yılı olan 1993’te Uğur Mumcu’nun katlinin ardından Jak Kamhi’nin evine lav silahıyla saldırı düzenlendi. Saldırıdan şans eseri kurtulan suikast girişiminin failinin Yaşar Polat olduğu tesbit edilecekti. Kamhi’ye neden bu suikastin düzenlendiği bugün bile bir sırdır. Kürt meselesi hakkında rapor hazırladığı bilinen ANAP bürokratı Adnan Kahveci’nin 5 Şubat’ta şüpheli bir trafik kazasıyla ölümü, duvarın giderek yükselmekte olduğunun deliliydi.
17 Şubat’ta bu kez Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in uçağı düştü. Tesadüfe bakın ki Eşref Bitlis, cephede görev yapmış bir komutan olarak Kürt meselesinin çözülememesinde ilk doğru teşhisleri yapmış ve İncirlik Hava Üssü’nden PKK’ye yardım edildiğini öne sürmüştü. Çekiç Güç’e de karşı çıkan Bitlis, asli failin emperyalizm olduğunu öne sürmese de ima etmişti. Eşref Bitlis’i taşıyan ve düşen ve Ankara’da buluşacağı militerle buluşturmaya götüren uçak o’nu Barzani ve Talabani gibi Kürt liderlerle PKK sorunu üzerinde görüşmeye götürecekti. Eşref Bitlis’in hayatını kaybettiği “kaza” ile ilgili herhangi bir kaza kırım raporu düzenlenmedi. Duvarcılar işi devletin militerlerine kadar uzatarak mesajı verdi. Mesajın ne kadar algılandığı, ne kadar doğru okunduğu tartışmasını akılda tutmakta fayda var. Çünkü bu mesaj, hem Orta Doğu’da söz sahibi olmak isteyen Türk sermayesine hem de yayılmacılığı ancak yeni bir 12 Eylül rejimiyle mümkün olabileceğini bilen Özal’a yönelikti.
İşçilerin ve memurların hakları için meydan okuması sonucu azınlıktaki partisinin oylarıyla Çankaya’ya çıkan Özal, hem partisini uzaktan yönetmeyi, hem de ülkeyi yönetecek yetkilerle donanmak istiyordu. Özal’ın bu istekleri kendi egosunu tatminden çok, tekelci sermayenin devletin daha da hızlanmasını talep eden ve hızlanma adına hukuk ve anayasa sistemi ortadan kaldıran yeni bir 12 Eylül rejiminin inşasıydı. Neo 12 Eylül, “bir koyup üç alacağız” sözleriyle Amerikan ambargosu tarafında saf tutar. Yeminli bir Amerikancı ve sağcı olduğunu bildiğimiz Özal için ambargodan Türkiye’nin zarar etmesi önemsiz bir ayrıntıydı. Öte yandan Orta Doğu’da Birinci Körfez savaşıyla oluşan krizli ortam sebebiyle iştahı kabaran Türk burjuvazisinin, Musul’a gözünü dikmesi ve Orta Doğu’ya yayılması talebini olumlu yanıtlayan Özal, bu uğurda savaşı bile göze alabileceğini gösterdi. Dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’ın istifasıyla sonuçlanan Musul krizi, Özal’ın taktik değiştirmesiyle sonuçlanacaktı.

(12 Eylül neoliberal yağma rejimini kusursuz biçimde tasvir eden karikatüriyle Bedri Koraman)
Türk sermaye sınıfının Orta Doğu’ya açılması adına yani yayılma adına İkinci Cumhuriyetçi liberallerle anlaşan ve Kürt olduğunu hatırlayan Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a sıra gelmek üzereydi. Özal, içlerinde Cengiz Çandar’ın da bulunduğu İkinci Cumhuriyet Platformu’na hazırlattığı raporlarda sermaye birikiminin hızlanması için bir tür diktatörlük de diyebileceğimiz başkanlık sistemini öneriyordu. Açılım, Özal’ın Orta Asya’da ziyareti sonrasında aniden rahatsızlanarak ölümüyle sonuçlandı. Yıllar sonra Abdullah Öcalan’ın “demokrasi şehidi” ilan ettiği Turgut Özal’ın ön gördüğü diktatörlük rejimi, İkinci Cumhuriyet Platformu tarafından Nokta dergisinin Özal’ı allayıp pulladığı özel sayısında yayınlandı. Özal’ın ölümünden sonra liberal düşünce kuruluşu İkinci Cumhuriyet Platformu tarafından basına servis edilen, Anayasa taslağında tarikat ve cemaatlere “hukuksal” statü tanınmasından, vergi borcunu ödeyemeyen herkesi hapse atmaya, bürokrasiyi ezerek daha hızlı çalışacak ve sermaye birikimini tekellerin lehine düzenleyecek otoriter bir başkanlık sistemi öngörülüyordu. Taslakta bugün Erdoğan’ın Türkiye’yi cendereye aldığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ana çerçevesi, % 51 oy alanın başkan seçilmesi ile çiziliyordu. Özal’ın hayalini kurduğu daha otoriter bir yağma rejimi, neoliberal şirket devlete uygun bir biçimde bakanların meclis içinden değil, meclis dışından belki de iş dünyasından seçilmesi ön görülüyordu. Böylece bakanların Özal çevresindeki iş adamlarından ya da sadık bürokratlardan seçilmesi de mümkün olabilir ve sınırsız bir nepotizmin kapıları sonuna kadar açılabilirdi. Bunların hiçbiri olmadıysa da duvar örülmeye devam etti. Duvarın, kanlı bir duvar olduğunu söylememiz mümkün ama en ağır parçasının Özal olduğunu bildiğimiz duvarın, anatomisi gereği bütün gözeneklerinden kan ve irin fışkıran tekelci sermayenin suçlarını gizlemek gibi bir işlevi vardı. Özal’ın şüpheli ölümü, hiçbir zaman ciddi bir araştırma konusu yapılmadı, otopsisi bile yapılmadan devlet töreniyle defnedilen Özal’ın ailesinin yıllar sonra yaptığı itirazlar sonuç verdi. Fethi Kabir yapılan mezardan alınan örneklerden somut bir bulgu elde edilemediyse de, Özal’ın şüpheli ölümü, tam da Orta Doğu’da yeni bir açılıma hazırlanan ve bu yolda Kürt feodalleriyle de anlaşma yolunu tutanlara verilmiş bir mesajdı. Adli Tıp Kurumu yaptığı incelemede Özal’ın cesedinde etkili bir zehir olarak bilinen Striktin Keratin maddesinin olmadığını duyurdu.1 Striktin Keratin maddesinin bulunduğunu öne süren Bugün gazetesinin bu bilgiyi nerden aldığı, yani istihbaratı bugün bile bir sırdır. Özal’ın şüpheli ölümünü, 25 Mayıs 1993’te tezkere almış 33 silahsız askerin Bingöl-Elazığ yolunda PKK tarafından katledilmeleri izledi. Sıradan bir intikalde bile askerlerin can güvenliğini gözeten askeri disiplinin 33 askerin şehit edilmesiyle bir anda unutulması mümkün olabilir mi ? Besbelli ki Özal’ın Nisan 1993’te şüpheli ölümüyle başlayan kanlı provokasyonlar zinciriyle biçimlenen duvar inşası, 33 askerin katledilmesiyle yeni bir evreye ulaştı. Ateşkes fiilen biterken, çatışmalar yeniden başladı.
Burada bir ara verip genel manzaraya göz atmakta fayda var. Hiçbir suikast, kanlı tertip ya da operasyonun sebepsiz olmadığını mutlaka bir ekonomi-politiği olduğunu bilebilen herkesin 1993’te Türkiye üzerinde birikmeye başlayan yoğun şüphe bulutuna yakından bakmak zorunda olduğunu görebiliriz. Özal’ın ölümü, Türkiye’de rejimin gerici restorasyon çalışmalarında yeni bir aşamaya gelindiğini ilanıydı. Bugünden bakıldığında iyice somutlaşan bu şüpheli ölüm ve sonrasında yaşanacak olanlar 1993’ü neden sessiz bir darbe yılı olduğunu anlamamız açısından kritik önemdedir. Şüphe mi ? Bir nura doğru koşmaktır.. Hasan Ali Yücel’den biliriz bunu.. Özal’ın iktidardan indirilmesi aynı anlama gelmek üzere Demirel’in Cumhurbaşkanı seçilmesiyle sonuçlandı. Demirel, Başbakanı Tansu Çiller ve Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ile yeni bir konsept geliştirecekti. Sessiz darbe adını verdiğimiz bu konsept, rejimin gerici restorasyonundan başka bir şey değildi. Böyle bakınca Türkiye’de olası bir sol seçeneğin engellenmesi meselesinde oldukça tecrübeli bir sağcının Demirel’in, müteveffa Özal’ın yerine Cumhurbaşkanı seçilmesiyle yürüyen darbe süreci, Sivas katliamına doğru giden yolun taşlarını döşeyecekti. Hiç kimsenin tanımadığı adını bile duymadığı Tansu Çiller büyük medyanın geniş desteğiyle adeta bir paraşütle indirildi, DYP Genel Başkanı ve arkasından Başbakan yapıldı. Tansu Çiller’in Başbakanlık dönemi neoliberal saldırı dalgasının ikinci fazının bütün şiddetiyle devam ettiği bir dönem olarak kayıtlara geçti. “Son komünist devleti yıktıklarını” büyük bir cahil neşesi içinde açıklayan Tansu Çiller döneminde enflasyon, yani halkın tekellere soydurulması görülmemiş bir seviyeye ulaştı..
Matruşka’nın Çirkini: Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı Anlaşması.
Anahtar kelime elbette hidrokarbon savaşlarıdır, hidrokarbon yatakları üzerinde hakimiyet kurmak, mümkün olabiliyorsa buradan pay almak isteyen Türk sermaye sınıfı onunla çıkar çatışması halindeki başka ülke burjuvazileriyle kavga ve çekişme içindeydi. SSCB’nin dağılmasının ardından Azeri petrolünün Bakü ve Tiflis üzerinden Ceyhan’a indirilmesi, Kerkük’ten gelen Irak petrolleriyle bu hidrokarbon şebekesiyle birleştirilmesi durumunda Türkiye Batı için önemli bir enerji koridoru haline gelecekti. 5 Mart 1993’te Bakü-Tiflis-Ceyhan boru anlaşmasının protokolü imzalandı. Mayıs ayında Bakü’de imzalanacak anlaşmayla enerji koridoru hayata geçecekti. MHP’liler tarafından selamlanan anlaşmaya, PKK’de 18 Mart’ta ateşkesle selam durdu. PKK’nin selamında Abdullah Öcalan’ın PASOK vekili ile Bekaa vadisinde yaptığı görüşme sonucu, Orta Doğu ve Transkafkasya petrollerinin Elazığ-Bingöl güzergahı üzerinden Yunanistan’a sevk edilmesi anlaşması vardır. Bütün bu uzlaşmalar, hidrokarbon pazarında ortaklarıyla birlikte söz sahibi olmaya çabalayan Türk, Azeri ve Kürt burjuvazisinin taraflarını bir araya getirdi. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, aynı anlama gelmek üzere projeyi engelleme ve Türkiye’nin destabilizasyonu (istikrarsızlaştırılması) için duvarın örülmesi gerektiğini ara tuğlalarının neler olduğundan bahsettik, bahsetmeye devam edebilmemiz adına Murat Yetkin’in anlattıklarına odaklanalım. Azeri petrolünün Türkiye üzerinden Batı pazarlarına sunumu aynı anlama gelmek üzere hem Irak, İran, hem de Rusya’nın hidrokarbon pazarındaki paylarına darbe indiriyordu. Projenin bu haliyle engellenmesi her şeyin fevkindeydi.
Bingöl’de 33 silahsız askerin katledilmesiyle Türkiye ile Azerbaycan arasında imzalanması beklenen hidrokarbon anlaşması ileri bir tarihe ertelenir. Tesadüfe bakın ki o esnada Azerbaycan’da da ayaklanma çıkar ! Suret Hüseyinov darbesiyle koltuğundan olan Ebufeyz Elçibey’in yerini politbüronun eski üyesi ve Rus yanlısı Haydar Aliyev alır. Rus yanlısı Haydar Aliyev Bakü-Ceyhan protokolünü iptal eder. Protokolün iptali üzerine dönemin Dış İşleri Bakanı Hikmet Çetin Türk Petrolleri Başkanı Okan Özdemir’le bir görüşme yapar. Türkiye ve Azerbaycan arasındaki anlaşmanın Azerbaycan tarafından feshi sonucu gerçekleşen görüşmede Okan Özdemir, Hikmet Çetin’e kendisine İngilizler tarafından verilen bir harita gösterir. Haritada “terör” bölgeleri olarak gösterilen üç bölge vardır. Bir bölge Diyarbakır bölgesidir ki PKK’nin terör saldırıları düşünüldüğünde normal karşılanabilirdir. Haritanın diğer bölgesi Kars-Ardahan Erzurum bölgesidir soru işaretleri yaratan bu bölgeyi, Hikmet Çetin’in irkilmesine neden olacak bölge takip eder: Sivas ! Sivas’ta hiçbir çatışma olmamasına rağmen bölgenin “terör bölgesi” olarak gösterilmesinin nedeni bambaşkadır !
İptal edilen Bakü-Tiflis-Ceyhan protokolüyle Azeri petrolünün güzergahı Nahçivan-Bingöl-Elazığ güzergahı üzerinden Ceyhan olarak tasarlanmıştı. Tesadüfe bakın ki Bingöl-Elazığ yolunda 33 silahsız askerin katledilmesi, katliamın ekonomi-politiği hakkında bir fikir veriyor. İstikrarsızlaştırma adı da verilen bu operasyonla bu güzergah bir seçenek olmaktan çıkarıldı. Katliamdan üç gün önce çeşitli illerden gelen militanların Sivas’ta toplanarak bölgede kılınacak cuma namazı ardından yığının kışkırtılacağını ve çok büyük olaylar yaşanacağı yolundaki MİT istihbarat rapor da sümenaltı edilir.
Sivas bölgesi katliamın bir yıl öncesinde, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin köylerde kutlanmasıyla başlayan Alevilerin kimliklerine sahip çıktığı şenliklerle sesini duyurur. Şenliklerin köylerden kentlere taşınması, şenliklere katılan yığınların kitleselleşmesi sonucu kendiliğinden ortaya çıkan bir taleptir. 2 Temmuz Sivas katliamına giden yolun taşları böyle döşenmeye başlar. Aralarında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin yer aldığı alevi örgütlenmelerinin Sivas merkezde yaptığı şenlik başvurusu kabul edilir. Alevi toplumunun kendi içinde başlattığı tartışmada itirazlardan biri, şenliğin Sivas merkezde kutlanması için henüz erken olduğu, Sivas merkezde yoğunlaşan mezhepçi anlayışın reaksiyon gösterebileceği yolundaki haklı endişelerdi. Sonunda ağır basan görüş, Pir Sultan Abdal Kültür Şenliği’nin Sivas merkezde valilik ve kültür bakanlığı desteğiyle kutlanması yönündedir. Şenliğe katılan ve katliamdan sağ kurtulmayı başaran sanatçı ve dernek çalışanları, Ümit Kıvanç’ın hazırladığı Çok Kötü Bir Şey Oldu Madımak Belgeseli’nde şenlik için Sivas sokaklarına asılan afiş ve pankartlara müdahale edilmediğini, ancak kentte garip, adı konulamaz bir gerginlik hali sezdiklerini söylerler. Şenliklerin ilk günü spor salonunda yapılan semah gösterisi ve halk müziği konserine ilgi ve katılım yüksektir.
Sivas Katliamı
Katliam öncesi evlere dağıtılan imzasız bildirilerde “müslüman halkın yaşadığı bu ülkede, islam için binlerce şehit verilmiş bu topraklarda, bir kesim tarafından, ‘basın özgürlüğü, düşünce hürriyeti’ adı altında, müslümanlar’ın kutsal değerlerine sözlü veya yazılı olarak kimse saldıramaz.”2 cümleleriyle Aziz Nesin’in Aydınlık Gazetesi’nde Doğu Perinçek’in kimseye haber vermeden, Salman Rüşdi’nin kitabı Şeytan Ayetleri kitabını yayınlaması hedef alınır. İmzasız bildirilerin dışında, katliamın psikolojik operasyonunda ikinci perde 2 Temmuz günü camide toplanan bir kalabalık, Amerikan bayrağını ateşe verir. Provokasyon bununla da sınırlı değildir. Esnafa dağıtılan son bildiride “Verilecek canlarımız vardır. Gün; müslümanlığımızı yerine getirme günüdür. Gün; çirkin küfürlerin hesabının sorulma günüdür. Şeytanın dostlarıyla savaşın” cümleleriyle biten bildiri, açık cihat ve ayaklanma çağrısı içermektedir. Katliama katılan ve suçunu itiraf eden bir itirafçının sözlerine göre, 12 kişilik bir grup katliamı yönlendiren kontrgerilla çetesinin içindedir. Aynı günlerde Sivas Milli Gençlik Vakfı tarafından düzenlenen “Hicret Koşusu” adlı etkinlikle çevre illerden islamcı militanların toplanmasına aracılık edilir. Sivas’ta güvenliği zaafiyete uğratmak adına yapılan tertipler bunlarla da sınırlı değildir. Günlerdir Sivas’ta büyük olaylar yaşanacağı yolundaki bilgiye rağmen, Tugay komutanı, vali, emniyet müdürü, istihbarat başkanı olaylar sırasında askeri birliğin yemin törenine katılırlar. Kontrgerilla tertibi, Sivas dışından yapılan sahte bir terör istihbaratıyla kentteki Jandarma kuvvetlerinin de şehir dışına Zara ve Hafik kırsalına çıkarılmasıyla kentte anlamlı bir güvenlik kuvveti kalmaz.
Provokasyonun ilk işareti Buruciye Medresesi’nde imza günü için toplanan Aziz Nesin, Behçet Aysan, Metin Altıok, Uğur Kaynar ve Asım Bezirci’nin katıldığı imza günü ve söyleşi, Aziz Nesin İhlas Haber Ajansı muhabirine yerel gazete Hakikat’in “Müslüman Mahallesinde Salyangoz Sattılar” manşetinden yakınır. Röportaj tartışmaya döner ve ortam gerilir, 2 Temmuz günü sabah saatlerinde yaşanan bu gerilim ve tartışma, o gün yaşanacakların habercisi gibidir. Can Şenliği Oyuncuları’nın şenlik kapsamında sergiledikleri sokak tiyatrosu, cuma namazı için toplanan kalabalıkta gerginliğin bir doz daha artmasını tetikler. Namaz çıkışı “Sivas Aziz’e mezar olacak” sloganlarıyla, valiliğe doğru yürüyüşe geçen 1000 kişilik kalabalık giderek çoğalır. Kültür merkezine doğru hücum eden öfkeli kalabalık, kültür merkezinde Arif Sağ konserini dinlemeye gelenlerle taşlı sopalı çatışmaya girer.
Buruciye Medresesi’nde Aziz Nesin ile İHA muhabirinin tartışmasıyla fitili ateşlenen gerilim, dağıtılan bildirinin basılı olduğu ve bedava dağıtıldığı bir gazeteyle tertibin bir üst aşamasına dönüşür. Bildiriyle ve kara propagandayla alarme edilen esnafların yürüyüşe geçmesiyle gerilim bir üst seviyeye çıkar. 2 Temmuz öğle saatlerinde yürüyüşe geçen gerici güruh, kültür merkezini basmaya kalkışır. Kültür merkezindeki direniş ve çatışma güruhu geri püskürtür.Gerici güruhu yatıştırmak için dönemin Sivas belediyesi başkanı Temel Karamollaoğlu’nun yaptığı konuşma, etkili olur ve toplanan kalabalık dağılmaya başlar.
Otel önünde biriken kalabalığın yarattığı tedirginlik, otelin içinde mahsur kalanların otobüslerle tahliye edilmesi teklifini doğurur. Valilik tarafından yapılan bu teklif, yaratılan güvensizlik ve endişe atmosferi sonucu reddedilir. Güvenlik krizi, İçişleri Bakanı, Vali ve Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu arasındaki telefon trafiğiyle derinleşir. Toplanan kalabalığın bağırıp çağırıp dağılacağı yönündeki beklenti ve olayların gidişatını kestiremeyen problemli yaklaşım, askeri birliklerin takviye edilememesi sonucunu doğurur. Yatıştırma mesajlarıyla dağılmaya yüz tutan kalabalık, kışkırtıcıların araya girmesiyle saat 16:00 sularında bu kez Madımak Oteli’ne yönlendirilir.
Kışkırtılmış güruhların elinde gaz tenekelerinin görülmesiyle başlayan katliam , “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” sloganlarıyla gericiliğin tarihsel öfkesinin kökeninde ne olduğunu gösterir. Aziz Nesin çaresizlik içinde dönemin Başbakan yardımcısı Erdal İnönü’yü telefonla arar ve gerici kalabalıklar tarafından kuşatıldıklarını, otelden çıkabilmek adına yardımcı olmasını ister. Nesin’e her defasında “yardım geliyor, sakin olun” cevabını veren Erdal İnönü’nün yapabileceği bir şey yoktur. Gazeteci Miyase İlknur, 26 yıl sonra Cumhuriyet Gazetesi’ne verdiği röportajda, gericilerin dağıttığı bildirilerin çoğaltılması için Sivas emniyetinin fax makinalarının kullanıldığını söyler. Bu vahim iddiayı öne süren Cumhuriyet Gazetesi’nin bölgedeki muhabiriydi. Muhabir bu haberin kendisi tarafından yayınlanması durumunda başının belaya girebileceği endişesiyle o esnada Nokta Dergisi’nde çalışmakta olan Miyase İlknur’a bu bilgiyi geçer. Miyase İlknur, bilgiyi teyit etmek için Emniyet Genel Müdürlüğü’nü arar ve kendisini İçişleri Bakanlığı’ndan aradığını ve Fax numarasının doğru olup olmadığını sorar. Nokta Dergisi’nin o haftaki sayısına kapak olan haber, savcılar tarafından ihbar kabul edilmez ve katliama fax ile destek sağlayan emniyet personelinin kimler olduğu, soruşturma konusu dahi yapılmaz. Tahmin edebileceğiniz üzere bu bilgi Sivas Katliamı ana davasında da soruşturma konusu yapılmaz. Sivas katliamında kontrgerilla özel harp dairesinin varlığını H.Ç adlı bir kontrgerilla mensubunun t24 sitesine verdiği bilgilerden öğreniriz. H.Ç, Sivas katliamında yaptıklarını şöyle anlatır: “Olay olduğu gün ateş eden insanlardan birisiydim. Bir çatışma esnasında ele geçen 9 mm’lik bir silah. O silahla ateş edildi, hatta Madımak Oteli’nin camlarından bazı kurşunlar çıkarıldı, balistik incelemede gene kayboldu. Çünkü hayalet bir silahı tespit etmeniz kolay değil. Silah tekrar ordu içerisinde kullanıma geçti. Ve en son hatırladığım bu silah gene birkaç olayda kullanıldı. Biz yapmamız gerekeni yaptık. Halkı ateşledik, halk olaya girdi ve timler bir anda geriye çekilmeye başladı. Ve geldiğimiz yoldan aynı şekilde geri dönüşümüz yapıldı. Bizim görevimiz sadece kargaşayı çıkartmaktı ama dediğim gibi kargaşa bizim beklediğimizin üzerine çıktı. Yani böyle bir kargaşayı biz bile beklemedik.”3

(Cumhur Gazioğlu’nun Sivas katliamında Asaf Koçak’ı tasvir ettiği karikatürü)
Aydın ve sanatçıların sığındığı Madımak Oteli’nde gericilerin çıkardığı yangından önce son bir müdahale için askeri birlik gönderilse de, askeri birlik ayaklanmayı bastırmak için yeterli değildir. Otel önüne gelen bir grup asker şaşkınlık içinde bir süre bekletildikten sonra geri çekilir. Bu katliamcıları daha da cesaretlendirir. Katliamda otel önüne gönderilen askerlerden 5. Piyade Er Eğitim Tugayı’nın Madımak Oteli’ne mesafesinin 5 dakika olduğu düşünüldüğünde tam bir basiretsizlik örneği ile karşılaşıldığı görülür. Mesut Figançiçek, tam bir şaşkınlıkla hareket ettiklerini, olay yerine yanlarında içinde mermi bile olmayan boş tüfeklerle gittiklerini, emir aldıkları anda otelin gerici kalabalık tarafından çoktan kuşatıldığını, DW Türkçe’ye verdiği röportajda anlatır. Figançiçek bölgeye gönderilmelerinin nedenini, askerin katliamı izlemesi olduğunu da röportajda anlatır. Otelin önündeki araçların yakılmasıyla başlayan yangın, kısa sürede otele sıçrar ve ahşap malzemeden yapılmış otelin kısa sürede yanmasına neden olur. İtfaiyenin de gelmemesi sonucu, can havliyle yan binaya geçen birkaç insan hariç hiç kimse kurtulamaz. Kurtulmak için yandaki BBP ilçe binasına geçmek isteyenlere de BBP’li faşistler engel olur. Sonunda aklı selim galip gelir ve araya giren bir kişinin yardımıyla yan binaya geçebilenler hayatlarını kurtarırlar. Aziz Nesin ve Lütfi Kaleli ise son anda binaya gelen bir itfaiye arabasının merdivenlerinden inerek canlarını kurtarmaya çabalarlar. Refah Partili Belediye Meclis Üyesi Cafer Özçakmak, Aziz Nesin’i teşhis eder ve kalabalığı Nesin’i öldürmesi için “esas öldürülecek hayvan burda” sözleriyle kışkırtır. İtfaiye erinin kendisini merdivenlerden itmesiyle yere düşmek üzere olan Aziz Nesin can havliyle merdivenin kenarına tutunur. Cafer Özçakmak ve çevresindekilerden dayak yiyen Aziz Nesin, koruma polisinin yardımıyla canını kurtarır.

(Katliamdan geriye kalan bir not)
Hızını alamayan gerici güruh bu kez Valilik binasına doğru yürüyüşe geçer, hava karardıktan sonra valilik binasını kuşatan gerici kalabalık binayı taş yağmuruna tutarken “vali istifa” sloganları atar. Valilik önüne saatler süren kuşatma ve kalabalık artarak devam ederken, dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nu telefonla arayan dönemin Sivas Valisi, Ahmet Karabilgin, “tabancamı kafama dayadım, intihar edeceğim”4 cümlelerini sarf eder. Valiyi intiharın eşiğine getiren güvenlik zaafına ve acze, İçişleri Bakanı’nın hiçbir çözümü yoktur. Son anda araya giren ve ateş açarak vali ve ekibini kurtaran 18 Jandarma eriyle birlikte katliam günü büyük bir karanlıkla sona erer. Katliamda, Sivas’a konuk olarak gelen aralarında 14 yaşında biri çocuk, İsveçli bir misafirin olduğu 33 aydın ve sanatçıyla iki saldırgan ve iki otel görevlisi can verir. Sivas katliamı 1993’te gerçekleşen sessiz darbenin zirve noktalarından biridir. Sivas Katliamı sonrasında katliamdan sağ kurtulanlardan şair Zerrin Taşpınar, Sivas’ta hiçbir şeylerini bırakmak istemediklerini, kayıplarıyla ve yaralılarıyla oradan ayrıldıklarını anlatır. Sivas’tan geriye kalanlar bir şenlik için kente giderken, katliamda canlarını yitirenlerin acı dolu anıları ve kalanları bir acıya kiracı yapan trajik sonlarıydı…
Katliam sonrası Cumhurbaşkanı Demirel, sıradan bir siyasal islamcı ne dediyse aynısını “Olay münferittir, ağır tahrik var, bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş, güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır” sözleriyle tekrar etti ve katliamı meşrulaştırdı. Gerici ayaklanmada bir numaralı sorumlusu dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstetmiştir” sözleriyle katliamı meşrulaştıran açıklamalara bir yenisini ekler. ANAP’lı bir başka sağcı “muhalefet” lideri Mesut Yılmaz “Olayı bu kadar büyütmek yanlış, bir futbol maçında da bu kadar insan ölebilirdi” sözleriyle kaybı küçümseyip, katliamcılara desteğini sundu. En kötü açıklamanın şampiyonluğunu ise, herhangi bir idrak kapasitesi olmadığını “Çok şükür otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir” sözleriyle gösteren dönemin Başbakanı Tansu Çiller yaptı. Dönemin Hükümet ortağı SHP Genel Başkanı Erdal İnönü ise “Ne yapayım yetkim yoktu” açıklamasıyla sorumluluktan kaçınan bir açıklamayla eleştirilere yanıt verdi. Fetöcü Fehmi Koru ise tam kendisine yakışan “Komik hikayelere imza atan yazar Aziz Nesin, bu defa izleri uzun yıllar kalacak bir trajedinin kahramanı oldu. Sivas’ta ilk elde 35 kişinin ölümü, çok sayıda kişinin de yaralanmasıyla sonuçlanan arbede, onun merkezinde bulunduğu yoğun tahriklerle meydana geldi” açıklamasıyla kurbanı suçlayan sağcı koroya katılır. Hepsi yaralar sonuncusu öldürür, şairlikten siyasal islamcı bir cinnetle istifa eden İsmet Özel katliamı aklamak ve şeriat rejimini savunmak adına şunları yazabildi: “İslamî dönüşümün Türkiye için ideal toplum tasarımı olmaktan ziyade bir zaruret haline geldiği günden güne daha belirginleşiyor. Ülkemizde dünya sistemine teslimiyeti ifade eden bütün politikalar iflas etmiştir. Daha gerçekçi dille söylemek gerekirse, Türkiye İslam’dan uzaklaşmanın rantını yiyememiştir. Batılılaşma ülke insanı için bir tuzak yemi olarak kullanılmış, İslam kimliğinden kopma karşılığında vaadedilen ücret ödenmemiş, Türkiye elini verdiği için kolunu kurtaramamıştır. Millet olarak İslamî bir kararlılık gösterememenin cezasını çekiyoruz. Başımızda dolanan belayı defetmenin yolu Sivas (veya Kayseri) semalarına Sırp uçaklarını davet etmekten geçmez. 5Özel’in bu demagoji dolu hamasi cümleleri, onun FKF marşını da yazan sol geçmişini inkar etmekle kalmadığını, içinde solcular da yer almak üzere bütün herkese ve herşeye nefretini kusarak adeta yeni bir hınç küpü Necip Fazıl olarak belirdiğini gösterir.
Bütün bu açıklamalardan süzülen bilgi, katliamcıların önemli bir kısmının adli soruşturmaya konu dahi edilmeyeceği, edilenlerin ise yıllar sonra affedilerek siyasete gireceklerini gösteriyordu. 15 bin saldıgandan sadece 124’ü hakkında açılan Sivas Katliamı davasında saldırganların pek çoğuna, mahkemede herhangi bir pişmanlık belirtisi göstermeyen davranışlarına rağmen ağır tahrik indirimiyle hafif cezalar verildi. 33 sanık hakkında verilen idam cezası müebbet hapse çevrildi. İdam cezası alan sanıklardan 8’inin 4 yıl sonra 1997’de tahliye edilir ve bu kişiler kayıplara karışırlar. Mahkeme 2012’de yakalanamayan 5 saldırgan hakkında zaman aşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verdi. 2025 yılı başında 3 saldırgan üzerinden devam eden dava aynı neticeyle sonuçlandı. Sivas katliamı davasında mahkeme evrensel bir hukuk ilkesi olan “İnsanlığa karşı işlenen suçlarda zaman aşımı olmaz” ilkesini de çiğneyerek verdiği zaman aşımı kararını dönemin Başbakanı Erdoğan “Milletimiz için ülkemiz için hayırlı olsun” sözleriyle karşıladı. Katliam esnasında görevli olan idari veya mülki amilerin görevden alınma dışında hiçbirinin ciddi bir ceza almadığı Sivas Katliamı, devletin kendi kadrolarını cezalandırmaktan imtina ettiği katliam davalarından biri olarak tarihe geçti. PSAKD Yöneticisi ve sonradan CHP Sivas Milletvekili Mahmut Işık, Çok Kötü Bir Şey Oldu / Madımak Katliamı belgeseline verdiği röportajda, dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in vekil seçildikten sonra kendisine “Dediğiniz doğru, belki o mevkide bunu söyleyemezdim ama Genelkurmay isteseydi bu olayları önlerdi” dediğini aktarır.

Katliamda sorumluluk mevkiinde bulunan dönemin Başbakan yardımcısı Erdal İnönü, yıllar sonra kendisiyle röportaj yapan Oral Çalışlar’a “Bir MİT yetkilisine kendisinin de neden geç kalındı ?” sorusunu sorduğunu, MİT yetkilisinin “bazen bazı kuvvetlerin gazının alınması için olayların gelişmesi kendi haline bırakılır” sözleriyle cevap verdiğini aktarır. 6 MİT görevlisinin verdiği cevap ve H.Ç’nin itirafları, polis telsizlerinden yükselen “müdahale etmeyin” anonslarıyla beraber düşünüldüğünde, alevler içinde mahsur kaldıkları otelde kurtarılmayı bekleyen insanların neden diri diri yakılmasına göz yumulduğu daha kolay anlaşılır.
Büyük protesto gösterilerine sebep olan Sivas Katliamı anmaları, Alevi siyasallaşmasını ve rejime yabancılaşmasını daha da derinleştirir. Merkezi devletle tarih boyunca dışlanma, tanınmama ve ayrımcılık siyaseti üzerinden her dönem çatışmalı bir öyküsü olan Aleviler için Sivas Katliamı, kendi kültürlerine ve varlıklarına karşı bir saldırı olarak algılanır. Bu algılamada, tarih boyunca sürdürülen kesintisiz dışlama ve saldırı pratikleri olduğu kadar, katliam sonrası sanıkların pek çoğunun doğru düzgün bir ceza almamasının da büyük payı vardır. Katliam sonrası düzenlenen cenaze töreninde bir konuşma yapan yazar Yaşar Kemal katliamdaki devletin sorumluluğuna işaret eder ve “Bu hikaye 40 yıl önce başladı ve bu bir birikimin sonucudur ve Türkiye’nin tarihindeki alnındaki en büyük kara lekedir bu. Türkiye’ye onlara devrimciler ezdirmeyecekler. Türkiye’nin alnındaki bu kara lekeyi sileceğiz. Türkiye’yi yok ettirmeyeceğiz onlara ve bu işte Türkiye’ye yazık oldu, hepimize yazık oldu. İnsanlığın yüzüne bugün çıkıp ne söyleyeceğiz ? Utancımızdan başka neyimiz kaldı elimizde ? 36 tane yazarını yakan bir ülkede hayır beklenir mi ? Ama Türkiye’nin alnındaki bu kara lekeyi yine biz sileceğiz” sözleriyle moral vermeye çalışır. Sivas Madımak Oteli’nin müzeye dönüştürülmesi talebi de hafızanın egemen sınıflar tarafından belirlenen otoriter yaklaşımı nedeniyle yerine getirilmedi. Hatta tam aksine yanan otelin altına açılan “Sebatibey İskender Salonu” ile katliamda hayatını kaybedenlerin anılarına yapılan saygısızlık, son aşamaya taşındı. Alevi Bektaşi Federasyonu’nun Kültür Bakanlığı nezdindeki girişimleriyle lokanta sahibi tarafından taşındı. Devlet Denetleme Kurulu Raporlarına da yansıyan Sivas Katliamı’nın falinin kim ya da kimler olduğu sorusu “Sivas olaylarının bir komplo ve / veya provokasyonun neticesinde gerçekleştiğine dair herhangi bir illiyet bağı kurulamamıştır”7 cümlesiyle yanıtsız bırakılır ve katliamın soruşturulmaması üzerine devlet katında geliştirilen konsensüs tamamlanır. 1993 biterken tam 467 fail-i meçhul cinayetle, tüm zamanların fail-i meçhul cinayet rekoru kırılır !
Sivas Katliamı içinde hidrokarbon ekonomi-politiğinin de olduğu ancak son analizde, sosyalist aydın ve sanatçıları hedef almasıyla olası bir Türk-Kürt emekçi halk ittifakına engel olunması operasyonuydu. 1989’da bahar eylemleriyle yükselişe geçen sol dalga, 12 Eylül sonrası ölü toprağı serpilmiş Türkiye toplumunu uyandırmış ve başta işçiler ve memurlar olmak üzere toplumun geniş kesimlerinin moral tazelemesine neden olmuştu. Solun yükselişinin önüne geçilmesi için tertiplenen Sivas katliamı, her darbede gelenek haline geldiği üzere büyük bir aydın tasfiyesiyle tamamlandı. Tabandan gelen ve belli ölçülerde Alevileri de içine alan değişim, katılım ve tanınma talebi, katliamla birlikte bastırıldı. Böylece sessiz darbede, yine halktan yana aydınların kanının dökülmesi geleneği devam ettirildi. Bu kanlı, karanlık gelenek Sivas katliamından 5 gün sonra PKK’nin tertiplediği Başbağlar katliamında bu kez sivil, silahsız halkı hedef alarak iç savaşı zorladı. Ekilen kin ve nefret tohumlarının halkları birbirine düşürmeye yönelik provokasyonlar olduğu bugün daha net anlaşılıyor. Sivas katliamıyla zirvesine ulaşan sessiz darbe, 1993’te devlet içindeki tasfiyelerin mantık sınırını gösterir.
Sivas katliamıyla yaşanan aydın kırımının gideceği menzil belliydi: Lümpenleşme ve lümpen islamcılığın önünün açılması. Toplumların diyojen feneri niteliğindeki aydınların ve halktan yana sanatçıların kırımıyla yaşanacak olan lümpenleşme süreci, diyojen fenerinin yokluğunda 1990’ların ikinci yarısında, bu kez mafya baronlarının ihalelere ve siyasi partilere müdahale edebilecek bir güce ulaşmasına zemin hazırladı. Rejim açısından sola, sosyalizme ya da demokratikleşmenin herhangi bir biçimine karşı örülen duvarın yeni tuğlaları, “adil düzen” aldatmaca sloganıyla iktidara taşınacak olan Refah Partisi ve lümpen liderliğinden gelecekti. Sivas katliamını takip eden Gazi Mahallesi katliamı, kontrgerillanın tertiplediği İstanbul’un en yoksul semtlerinden birinde bir kahvehane baskınıyla başlatıldı. Karanlık koridorun sonunda, Susurluk’ta sergilenen kaza görünümlü tasfiyede, karanlığın suç ortaklarından Refah Partisi’nin lideri Erbakan, Türkiye’nin çetelerden temizlenmesi adına sürekli aydınlık için bir dakika karanlık eylemi için sokağa çıkarak protesto gösterilerine katılan vatandaşlara, sıkılmadan “glu glu dansı yapıyorlar” sözlerini sarf edebildi.
Bir başka açıdan Sivas katliamı, SSCB’nin dağılmasıyla birlikte anlamsızlaşan ve pek çok NATO üyesi ülkede tasfiye edilen kontrgerilla ve derin devlet yapılanmasının Türkiye’de varlığını, çatışma ve terör ikliminden devşirdiği rant ekonomisinden beslenen çeteleşme adına daha uzunca bir süre devam ettireceğini gösteriyordu. Derin devletin duvarcılarının sığındığı gerekçe ise Kürt meselesiydi. “Düşük yoğunluklu çatışmayla” diri tutulan güvenlikçi-faşizan devlet yapısı, yoksulların daha fazla soyulması anlamına gelecek olan militarist harcamaların ve lobilerinin Türk siyasetinin hakim unsuru olmasını sağladı. Çatışmaların devamı ve çatışmalardan elde edilen siyasi ve ekonomik nüfuz alanlarının bekası adına, Süleyman Demirel’in ifadesiyle “devletin rutin dışına çıkma aracı olarak” tasarlanan bu yöntem, yani provokasyon yöntemi, giderek devletin “rutinlerinden” birine dönüştürüldü. Sivas katliamı, siyasal islamcılardan kadro devşirilmesiyle politik-ideolojik anlamını bulur. Katliam mahkumlarının pek çoğu, yıllar sonra RP’li belediyelerde işe yerleştirilirken katliam sanıklarını savunan avukatların, Washington koridorlarında kurdurulan siyasal islamcı neoliberallerin yeni partisi AKP’de buluşması tesadüf değildi. Katliamdan sonra Sivas, tamamen yalnızlığa ve izolasyona gömüldü, katliamcıların dış dünyayla herhangi bir bağ kurmasına engel oldukları Sivas, giderek fakirleşen bir kente dönüştü. Güvenlik endişesiyle başlayan göç dalgası, ticari hayatın da zayıflamasına neden oldu. Kültürel çeşitliliğin ve zenginliğin yerini kültürel bir çölleşme alırken, ekonomik açıdan da sürekli gerileyen kent, artan oranda göç vermeye devam etti…
Pek çok sanat eserine konu olan Sivas katliamı Dostlar Tiyatrosu ve Genco Erkal tarafından Sivas 93 oyunuyla sahnelendi. Soner Yalçın imzalı “Menekşe’den Önce” belgeseli, katliamda kardeşini kaybeden Menekşe’nin büyüme ve kökenlerini arama öyküsüdür. Ümit Kıvanç imzalı Avrupa Alevi Birlikleri Federasyonu’nun desteğiyle gerçekleşen “Çok Kötü Bir Şey Oldu / Madımak Belgeseli” katliam hakkında gerçekleştirilen en kapsamlı belgeseldir. Moğolların Issızlığın Ortası’nda şarkısı, Sivas Katliamını Türkçe sözlü Rock müziğinden seslendiren çalışmasıydı. Bunların haricinde Sivas Katliamı farklı tarzlarda tam 30 şarkıya konu olarak8, bu konuda hayli büyük bir külliyatın oluşmasına neden oldu. Sivas Madımak Oteli’nin müze olması için verilen mücadele henüz bir başarıya ulaşamadıysa da Madımak Katliamı Hafıza merkezi, (madimak.info) katliam hakkında en derli toplu bilgileri, tanık ifadelerini, belgeleri, fotoğrafları sunan sanal müze çalışmasıdır. Toplumsal travmalar, sadece onu doğrudan yaşayanları değil, uzaktan olan bitene şahit olanları da derinden etkileme kapasitesine sahiptirler. Gerçeklikle yüzleşmekten, başkasının acısına ve o acıdaki kendi suç ortaklığının siyasal, kültürel kökenlerine inmekten kaçınan her toplum gibi Türk toplumunun Sivas Katliamı benzeri yeni felaketler yaşaması kuvvetle muhtemeldir. Katliamda hayatını kaybeden şair Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan’ın “genişlemesini hiç istemediğim büyük bir ailem oldu, bu ülkede siyasi cinayetlerde yakınlarını kaybedenlerin aileleri” sözleri, acı bir itiraf olmanın ötesinde, bu gerçekliğe işaret eder. Bir arada yaşamanın ön koşulunun faili gizlemekten, faili başka yerlerde aramaktan değil, tam tersine failliğe neden olan siyasal, kültürel, dinsel dışlama pratiklerinin kökenlerinin samimi eleştirisinden yürümesi gerekiyor. Bunun tarihle ve devletin işlediği, işlettirdiği suçlarla hesaplaşmaya eşlik eden, sağlıklı bir bakışın oturmasına hizmet edeceği kesin. Böylece belki de devletin dinsel, kültürel, siyasal, etnik ayrımcılıklarından kökenlenen insan toplumunu bu dar çerçevenin içine oturtmaya çalışan patetik vatandaşlık tanımından kurtulur, kendimiz ve “biz” oluruz. Kültürel çeşitliliği bir ayrımcılık olarak görmek yerine, bir zenginlik olarak kavramanın ön şartının bu patetik tanımlardan azade, yeni ve özgün bir tanımla mümkün olabileceğini düşünüyorum. Patetik tanımlara sıkışıp kalmanın verebileceği zararlar konusunda yeterince deneyim sahibi olduğumuz kesin.
Kapanmayan bir yara olarak Sivas Katliamı, dinsel nitelikli kışkırtmanın körleştirdiği ve lümpenleştirdiği bir yığının kara propaganda teknikleriyle tahrik edildiğinde, nasıl vahim sonuçlara neden olabileceğini gösteren örneklerden biridir. Sivas Katliamı ne yazık ki son örnek olmayacağını da, geçtiğimiz günlerde yaşadığımız Leman dergisi provokasyonuyla da göstermiştir. Sivas katliamında hayatını kaybedenlerin pek çoğunun özel bir yeteneğe sahip olması, şiir, müzik, edebiyat, tiyatro, fotoğraf ve sinema gibi insan ruhunu besleyen alanlarda eserler vermeleri, ya da henüz çiçeği burnunda birer öğrenci olmaları, yaşasalardı kimbilir daha ne eserler verebilirlerdi sorusunu ister istemez sorduruyor…
1Elektronik Erişim: https://www.ntv.com.tr/turkiye/ozal-zehirlendi-iddiasina-adli-tiptan-yanit,DX9xgq82zEyKsslD_2eNGg
2Elektronik Erişim: https://eksiseyler.com/adeta-birer-cagri-niteliginde-sivas-katliami-oncesinde-halka-dagitilan-bildiriler
3Elektronik Erişim: https://t24.com.tr/haber/eski-zel-harpci-ustegmenin-iddiasi-madimak-katliamini-biz-kiskirttik,154288
5Elektronik Erişim: https://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/IcerikDetay?Id=1046&IcerikId=1661&PageId=1
6Elektronik Erişim: https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/sivas-katliaminda-erdal-inonu-ve-devlet-134680/a
7Elektronik Erişim: https://bianet.org/haber/ddk-madimak-ta-devlet-de-kusurlu-157218
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır