LİBERALİZMİN HALLERİ

Mahir Konuk / 09.03.2026

Siyaset ve düşünce literatüründe liberalizmin en az üç halinden bahsedilebildiğini, sözlerimize başlarken de belirtmiştik: Klasik dönem (klasik liberalizm), neoliberalizm ve Bernard Stiegler’in tabiriyle “ultra-liberalizm”. Adam Smith’in düşüncesinin mahsulü olan “klasik dönem” liberalizminin zamanı ve içeriği konusunda aşağı yukarı bir görüş birliği mümkün olsa bile, aynı şey neoliberalizm için söylenememektedir. Tam olarak ne zaman doğduğu, hangi düşünürlerin ürünü olduğu ve içeriğinin kimler tarafından nasıl doldurulduğu gibi sorularda tam bir fikir birliği pek mümkün görünmemektedir. Tıpkı ileride eleştirisini sunacağımız B. Stiegler ile bu bölümde çalışmasına başvuracağımız Haluk Levent ve onunla benzer düşünceleri geliştiregelen bizler arasında temelli ve kısmi bir ayrılık olduğu gibi… Yine Stiegler’in kendi tezini gerekçelendirmek üzere ileri sürdüğü “ultra-liberalizm” kavramının birçok düşünür tarafından tercih edilmemesi; üzerinde fırtınalar koparılan neoliberalizm kavramının, diğer bütün kavramlar gibi, “sınıf farklılaşmasından” kaynaklandığı açıkça görünen ideolojik ve siyasi ayrılıkların mücadele alanı olduğunu göstermektedir.

Belirttiğimiz bu ayrılıklarda yolumuzu bulabilmek için, üzerinde genel bir mutabakat sağlanan klasik liberalizm kavramının ortaya çıkışından sonraki dönemi de kapsayan, uzun erimli toplumsal zaman ve mekânda bıraktığı olgusal izi takip edeceğimizi tekrar belirtmemiz gerekir. İdeolojik tabiatlı liberalizm kavramına ve ondan “neo” veya “ultra” ön ekleriyle türetilen diğer kavramlara baktığımızda; bunların, ekonomik ve toplumsal tabiatlı “kapitalist sistemin” zaman bütünlüğü içindeki —iniş-çıkışlarla, süreklilik ve kopuşlarla dolu— evrimi ile örtüştüğünü gözlemleyebiliriz. Bu durumda klasik liberalizmi ve genel olarak liberalizm kavramını; tarihsel olarak belirlenmiş bir üretim ve toplumsallaşma biçimi olan kapitalizmin, ideolojik plandaki varoluş biçimlerinden biri olarak tanımlayabilmekteyiz.

O halde, liberalizm ideolojisinden türeyen ve onunla aynı tabiata sahip olan neoliberalizm de, en genel biçimiyle, kapitalizmin yapısal farklılaşma sürecinde belli bir tarihsel dönemi kapsayan süreklilik halinin varoluş biçimidir. Bu durumda kapitalizmin halleri ile liberalizmin hallerinin örtüştüğü —veya örtüşmesi gerektiği— kendiliğinden anlaşılacaktır: Serbest rekabetçi kapitalizmin liberalizmi olan “klasik dönem liberalizmi”; emperyalist dönem liberalizmi olan “neoliberalizm” ve kapitalist sistemin bir kara deliğe dönüştüğü yarım asırlık yok oluş döneminin karşılığı olarak —ultra-liberalizm yerine— “liberal faşist” diye adlandırmayı uygun gördüğümüz dönem. Klasik dönem sonrasının liberalizmi, kapitalist sistemin en mükemmel biçimini alışından sonra, Marx’ın öngördüğü şekilde toptan ve geri dönüşsüz bir çöküşe geçişinin izlerini taşımaktadır.

Serbest Rekabet” veya Klasik Dönem Liberalizmi

Liberalizmden bahsettiğimizde aklımıza hiç şüphesiz İngiliz-İskoç Aydınlanmasının sözcüsü Adam Smith ve onun ünlü “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler!” önermesi gelecektir. Yüzyıllar boyu başkalaşarak süregelen bu ideolojinin toplumsal karşılığına baktığınızda ise “kapitalist sistem” ve onun “serbest rekabetçi” dönemi ile karşılaşırsınız. Smith ve onun önceli olan, “İnsan insanın kurdudur” sözüyle özdeşleşen Thomas Hobbes’un öğretisine, “YOL AYRIMI: Ya İnsanlık Ya Kapitalizm” adlı çalışmamızda değinmiştik. Burada kısaca şunları söyleyebiliriz:

  1. Serbest rekabetçi dönemle birlikte, sınıfsal toplumsal yapılanma sürecinde bir “kapitalist dünya sistemi” oluşturmak üzere inisiyatifi ele geçiren sermayedar sınıfı; liberalizm ideolojisinin kılıcına sarılarak bireysel ilişkilerdeki feodal kalıntıları tasfiye etmiş ve “libre entreprise” (serbest müteşebbislik) ilkesini insani ilişkilerde hakim kılmaya çalışarak tarihin çarkını ileri döndürmede bir rol oynamıştır.

  2. Ancak feodal zincirlerinden koparılan bireylerin özgürlük ölçüsünün, sahip olunan sermayeye eşit olduğunu belirtmemiz gerekir. Aksi takdirde bu “özgürlük”, emekçi yığınların çocukluktan başlayıp vahşice sömürülerek yok edilmesi anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, serbest rekabetçi döneme ezilen emekçi kitleler açısından bakınca, karşımıza Hobbes’un Leviathan’da sergilediği “insan insanın kurdudur” panoraması çıkmaktadır.

  3. Birbirlerini vahşice yok ettikleri bir ortama -sermaye düzenine- fırlatılmış “libre” (özgür) insanlar, bir yanıyla “hayvan gibi” güdülerine terk edilmiş şeklinde davranan, diğer yanıyla sadece “aklını kullandığı” için daha çok insana benzeyen bir “chimere” (şimer) şeklinde adeta “hortlayarak” ortaya çıkmaktadır. İşte tam da bu: Yeniden yapılanma sürecinde ortaya çıkan tarihsel bir özne; kendinden önceki sınıflı toplumsal yapılanma boyunca süregelen “hayvanlığı” titizlikle korumayı ilke edinmiş, sermayenin rantından -yani işgücü sömürüsünden- beslenerek var olan burjuva birey ve onun sınıfsal ifadesi olan burjuvazi bir “hakim sınıf” olarak tarih sahnesine çıkmaktadır.

    4) Böylece, özgürleştirilmiş insanı sınıfsal varoluşun en ideal biçimi olan “aşırı bireycileşmeye” taşıyan ve “kraliyeti” satın alarak kendi varlığıyla uzak geçmiş arasında “kan bağı” kurmaya çabalayan İngiliz burjuvazisi, aynı zamanda kendi türünün en ideal örneğini oluşturmaktadır. “Kapitalizmin anavatanı” olarak kabul edilen İngiltere ve İngiliz burjuvazisi, “mutlak eşitsizlik” üzerine inşa edilmiş bir toplumsal sınıf olarak; kendi kralının başını giyotinle koparan, özgürlük ilkesini “eşitlik ve kardeşlik” ilkesine bağlı olarak düşünen Fransız burjuvazisinden kökten farklılaşmaktadır.

5) Kapitalist sistemin bekası adına, bir bütün olarak —veya en azından ulus çapında— bireylerin davranışlarını yapılandırma faaliyetinin özneleri olan burjuvalar; hangi toplumsal geleneğin sosuna batırılmış olurlarsa olsunlar, dönemden döneme farklılık gösterseler de belli yasalara göre işlerler. Hayatını bu yasaların bilimsel bir tarzda çıkarımına adamış olan Marx’tan, “serbest rekabetçi döneme” ait olan —ancak diğer dönemlerde de başkalaşarak varlığını sürdüren— bu ilkelerin neler olduğunu öğrenmekteyiz:

  1. Burjuva anlamda “özgürlük”, her şeyden önce “sermayedarların özgürlüğü”dür; yani emekçi halk kitlelerinin hunharca sömürülmesi hakkıdır. Bu vahşi eylem, “insanlık adına” ve ancak bir kralın sahip olabileceği bir güçle yerine getirilme hakkına dayanan bir özgürlüktür.

  2. Burjuva anlamda “özgürlük”, sömürüyü mekân içinde mümkün kılan ve onun zaman içinde sürekliliğini sağlayan üretim araçları üzerindeki “özel mülkiyet” hakkına dayanan özgürlüktür.

  3. İçinde sömürünün ve her türlü zenginliğin yegâne yaratıcısı olan iş gücünün; kullanım değeri taşıyan bütün metaların serbestçe alınıp satıldığı ve böylece “artık değerin” gerçekleştirildiği bir pazarın varlığıdır. Bu pazar, her türlü ticaretin (libre circulation / malların serbest dolaşımı) garanti altına alındığı, hukuksal ve yaptırım gücü olan bir düzendir.

  4. Bir seri devrimle yerleşik hale getirilmiş olan bu pazarın siyasi karşılığı “ulus-devletler”dir. Siyasi olarak belirlenmiş bir toplumsallık biçimi olan ulus-devletler; aynı zamanda sermayenin toplumsallaşarak parazit bir sınıf olan burjuvaziyi yaratmasına önayak olmaktadır. Bunun yanındaki diğer görevi ise; sermayenin ve kapitalist sistemin bekasının başlıca koşulu olan “sonsuza dek temerküz” (yoğunlaşma) faaliyetini mümkün kılmak üzere, proletaryayı üretim faaliyeti içinde toplumsallaştırarak sömürü karşılığında sisteme entegre etmektir.

6) “Ulus-devlet” formasyonu, Durkheim gibi burjuva sosyologlarının iddia ettiğinin aksine, sermaye ile emekçinin “dayanışması” üzerine değil; toplumun bütün bireylerinin —aşırı bireyciliğin ve “insan insanın kurdudur” ilkesinin galebe çalmasıyla— amansız rekabeti üzerine kuruludur. Diğer bir deyişle bu tür toplumsal yapılanmalarda, sermayenin varlık alanı olan “kapitalist sistem” ile “insan toplumu”, her sınıflı toplumda olduğu gibi zaman-mekânda örtüşen bütünler değildir. Nasıl ki İngiliz Aydınlanmasının öncüsü Adam Smith, “sınıfsallık” gerçeğini “özgürlük” kavramı içinde tıpkı bir asit havuzunda eritme çabası güttüyse; Fransız Aydınlanmasının devamcısı Durkheim da aynı operasyonu, nesnel bir gerçekliğe sahip iki zıt kutup olan burjuvazi ile proletarya arasına bir “eşit” işareti koyarak ulus-devlet havuzu içinde gerçekleştirmeye çalışmıştır.

      1. Ulus-devlet formasyonunun olduğu gibi, tek başına burjuva toplumunun da ön koşulu; insandaki hayvani güdülerin üretim süreci boyunca emekçi bireylerin yaratıcı eylemlerine baskın gelmesinin ifadesi olan “rekabet”tir. Sömürüdeki hayvani vahşetin burjuvazide en üst düzeye ulaşması, aslında bu vahşetin toplumun bütününe yaygınlaştırılmasıdır. “Serbest rekabet” ilkesine emekçi sınıflar açısından baktığımızda; bu durum “ilişki yokluğu” ve “toplumsallık azlığı” anlamına gelmektedir. Bunun başlıca nedeni; insanlaşmanın ön şartı olan toplumsallaşmanın rekabet ile sürekli kesintiye uğraması ve üretici faaliyetin sürekli biçimde soyut değeri temsil eden sermayenin temerküzüne akıtılmasıdır.

        8) İşte bu yüzdendir ki “serbest rekabet”; toplumsal tarihte ve pratikte, sistemi tehdit eden sınıf savaşını tetikleyen bir “krizler silsilesi” anlamına gelmektedir. Krizler, sermaye sınıfını sistemin işleyişi adına yeni yapısal değişikliklere zorladığı ölçüde, serbest rekabetçi dönemin son bulmasını da gündeme getirmektedir. Böylece, “tekelci sermayenin” (finans kapital) toplumsal yapılanmayı belirlediği yeni bir evreye geçiş başlamaktadır. Bu yeni dönemde, bireyler arası ilişkilerdeki “rekabet” son bulmadığı gibi, proletarya ile ilişkilerdeki “sömürü” de ortadan kalkmamıştır. Aksine, bu iki unsurun niceliksel olarak daha da artırılması söz konusudur.

9) Sermaye sınıfı, kendi içinde bir bütünleşmeye giderek tekelleşme yolunu tutmuştur. Bu durum, başlangıçta krizlerin ertelenmesini kolaylaştırmış; hatta işçi sınıfının bir kesimini “burjuvalaştırarak” kendi yanına çekmeyi kısmen başarmıştır. Ancak bu yeni tabloda ne “serbest teşebbüs” (libre entreprise) hakkı yaygınlık kazanmış ne de işçi sınıfının mücadeleyle elde ettiği kazanımlar uzun ömürlü olabilmiştir. Bir başka deyişle, liberalizmin kendi tarihsel şartlarından uzaklaştığı bu dönemin hâkim ideolojisi artık başka bir isimle anılmaktadır: Neoliberalizm.

      1. Sonuç olarak; serbest rekabetçi dönemden geriye sadece sermaye birikiminin (temerküz) zoraki yollarla bir üst düzeye çıkarılması kalmayacak;1 aynı zamanda sistemin bekası için Marx’ın vurguladığı “üretim araçlarının sürekli devrimleştirilmesi” ilkesinin teorisi ve pratiği de miras kalacaktır.

        EMPERYALİZM: KAPİTALİZMİN SON AŞAMASI

Kapitalizmin tekelci aşamasına tekabül eden emperyalizm dönemi hakkındaki görüşlerimizi; Lenin’in Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı eserindeki tanımlardan yola çıkarak açıklayacağız. Belirtmek gerekir ki; Lenin’in kullandığı “son aşama” başlığı, dünün gerçekliğini yansıttığı kadar, kapitalizmin küreselleştiği bugünü de isabetle tanımlamaktadır. Bu noktada, kapitalist sistemin tekelci aşamaya gelene kadar iç çelişkilerinin nasıl derinleştiğini ve yarım asra yayılan o kaçınılmaz “yok oluş-yok ediş” sürecine nasıl evrildiğini, Lenin’in tanımları üzerinden yeniden ele alacağız.

Günümüzde, emperyalizm olgusuna yaklaşımda iki temel sapma gözlemliyoruz:

  1. Neoliberal Sapma: Bir fosseptik çukuruna batar gibi neoliberal ideolojinin etkisine girmiş; “emperyalizm iyidir ve ilericidir” diyen sözde solcu ama özde karşı-devrimci anlayış.

  2. Ulusalcı Sapma: Sınıf savaşımının günümüzde anlamını yitirdiğini iddia eden; “anti-kapitalist olmayan bir anti-emperyalizm” hayali kuran ulusalcı kesimin yaklaşımı.

Tekelci Kapitalizm Ne Demektir?

Lenin, serbest rekabetçi sermayeyi tekelleşmeye taşıyan dört ana yoldan bahseder:

  1. Üretimin Temerküzü: Üretimin yüksek düzeyde yoğunlaşmasından doğan tekeller.

  2. Ham Madde Hakimiyeti: Temel ham madde kaynaklarına el koyma süreci.

  3. Bankaların Dönüşümü: Mütevazı aracıların, finans sermayesinin tekelini ele geçirmesi.

  4. Sömürge Politikası: Finans sermayesinin; ham madde, sermaye ihracı ve “nüfuz bölgeleri” için yürüttüğü küresel mücadele.

Bu tanımları bugünün diliyle şu şekilde yorumlayabiliriz:

  1. Bireysel müteşebbislerin krizlerle sarsılan sınırlı üretim kapasitelerinin yerini; sömürüyü ve kâr oranlarını maksimize eden devasa örgütsel yapılar almıştır. Sonuç: Daha az özgür teşebbüs, daha fazla sömürü.

  2. Üretimin olmazsa olmazı olan ham madde kaynaklarının mülkiyeti tekelci işletmelere geçmiştir. Bu durum, doğanın sınırsızca yağmalanmasına ve ekosistemin bir “yok oluş” ortamına sürüklenmesine neden olmuştur.

  3. Eskiden sadece bir “depo” veya “korunak” görevi gören bankalar; artık üretim sürecine doğrudan müdahale eden, finans-kapital ağlarının kavşak noktası olan birer Leviathan’a dönüşmüştür. İşçinin maaşından çocuğun kumbarasındaki bozukluğa kadar her kuruş, artık bu devasa sömürü mekanizmasının yakıtı haline getirilmiştir.

  4. Sermayenin tekelleşmesi, “Ulus-Devlet” sınırlarını aşan bir yeniden yapılanmadır. Emperyalist ülkeler artık sadece mal ihraç edip ham madde yağmalamakla yetinmemekte; sermaye ihraç ederek “yarı bağımlı” ve “yarı sömürge” ülkeler yaratmaktadır. Bu hareket, küresel “yok oluş” sürecinin de başlangıcıdır.

Özetle; Kapitalizm, tarihsel olarak sınırlı bir varoluşa sahip, “sınıflı” bir toplumsal yapıdır. Kendi dinamikleriyle mekân içinde yayılan bu sistem; bir yandan finans sermayesi aracılığıyla ulus-devlet içindeki sanayiyi ve toplumsal kurumları yutarken, diğer yandan ulusal pazar dışındaki eski sömürgelerin yapılarını değiştirerek (“yeni sömürgecilik”) küresel bir tahakküm ağı kurmaktadır.

Toplumsal İlerleme ve Tekelci Tahakküm

Lenin, tekelci genişleme ve tahakküme giden sürecin başlangıcını şöyle açıklar: “Rekabet, tekele dönüşmektedir. Bu da üretimin toplumsallaşmasında muazzam bir ilerleme sonucunu vermektedir. Bunun yanı sıra, yetkinleşme ve teknik buluş süreci de toplumsallaşmaktadır.” Lenin’in bu birbirini bütünleyen önermelerinden şunları anlayabiliriz:

  1. Sınıf Hakimiyetine Geçiş: Serbest rekabetin parçalanmışlığından kaynaklanan göreceli güçsüzlük yerini; sermayenin rasyonel bütünleşmesi (tekelleşme) ve birikimiyle (temerküz) katlanarak artan, neredeyse mutlak bir sınıf hakimiyetine bırakmaktadır.

  2. Sömürünün Bilimselleşmesi: Sermaye “toplumsallaşırken”, sömürü oranını da iş gücü verimliliği üzerinden artırmaktadır. Bu süreç; üretim aletlerinde ve iş yeri organizasyonunda (OST-İşin Bilimsel Organizasyonu) bilimsel-teknolojik uygulamaların doğrudan sermaye birikiminin hizmetine sunulmasını öngörür.

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Sermayenin üretim faaliyetini ve dolayısıyla işçi sınıfını göreceli olarak kapsayan bu “toplumsal ilerleme” tespiti, nesnel bir gerçeklik içerse de büyük bir yanılgının kaynağıdır. Burjuva iktisatçılar, bu “sistem içi” gelişmeyi sanki kapitalizmin tabiatı değişmiş gibi sunarak Marksist analizi “çürütülmüş” ilan etmeye çalışırlar. Oysa olgular direngendir; kapitalizmin evriminde tekellerin doğuşu, bu aşamanın genel ve temel yasasıdır.

Sistem İçi İlerleme vs. Sistem Dışı Devrim

Burjuva bilim insanları, tekelleşme olgusunun sistemin ölümlü olduğuna dair kanıtlarını tartışmak yerine “emperyalizm güzellemeleri” yapmayı tercih ederler. Ancak rekabetin tekele dönüşmesi, sadece “sistem içi” bir ileri adımdır. Bu durum, insan toplumunun bir üretim biçiminden diğerine geçişini ifade eden “sistem dışı” gerçek ilerlemeyle karıştırılmamalıdır. Gerçek ilerleme; üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vererek, bireycilik ve amansız rekabet üzerine inşa edilen tüm toplumsal ilişkileri kökten değiştirecek o tarihsel kopuştur.

Bununla birlikte, özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında ağırlık kazanan bir “toplumsal ilerlemecilik” olgusu daha mevcuttur. Bu, işçi sınıfının burjuva toplumuna karşı geliştirdiği özgün yaşam biçimi ve dünya görüşünün, sınıf mücadeleleriyle kazandığı mevzilerdir. Örneğin; Nazi işgaline karşı en önde savaşan Fransa Komünist Partisi (FKP) ve Komünist Bakan Ambroise Croizat’nın hayata geçirdiği Sosyal Sigortalar Sistemi, geleceğin toplumunun bugünden kurulmaya başlandığının somut kanıtıdır. Sosyolog Bernard Friot’nun da belirttiği gibi; kapitalizmin “finans kapitalizmine” dönüştüğü emperyalist çağda da sınıf savaşları hız kesmemiş, toplumsal alanı belirlemeye devam etmiştir.

Neoliberalizmin Metafizik Rasyonalizmi

Klasik liberalizmin neoliberalizme dönüşmesiyle birlikte; aşırı bireycilik ve insanın “hayvani” yanının ön plana çıkarılması süreci yeni bir evreye girmiştir. Sanayi ve banka sermayesinin birleşmesinden doğan “finans kapital”, sömürüyü katmerlendirirken sürece metafizik bir “rasyonalizm” enjekte etmiştir. “Kapitalizmin ezeli ve ebedi bir sistem olduğu” prensibinden hareket eden bu ideolojik taarruz, neoliberal dönemin başlangıcında hâkim konuma gelmiştir.

Bu süreç, ideolojik bir başkalaşımı da beraberinde getiren tarihsel bir dönüşümdür. Lenin, tekeller tarihinin belli başlı evrelerini şu şekilde özetler:

  1. 1860-1870: Serbest rekabetin doruk noktasıdır; tekeller henüz fark edilmesi güç “embriyon” halindedir.

  2. 1873 Bunalımı Sonrası: Kartellerin uzunca bir gelişme dönemidir; ancak henüz istikrarsız ve geçici fenomenlerdir.

  3. 19. Yüzyıl Sonu ve 1900-1903 Bunalımı: Karteller artık ekonomik yaşamın temeli haline gelmiş, kapitalizm emperyalizme dönüşmüştür.

Bu evrelerde karteller; satış koşullarından ödeme vadelerine, üretim miktarından fiyat saptanmasına ve kâr bölüşümüne kadar her alanda anlaşarak piyasayı aralarında paylaşmaya başlamışlardır.

Finans Kapital ve Tahakkümün Katlanışı

Lenin’in tarihsel evrim üzerinden adım adım izlediği bu “emperyalizme dönüş” süreci; ekonomik alandaki tekelci birikimin ve üretimin rasyonel düzenlenmesinin, toplumsal ve siyasi alanda açık bir tahakküme dönüştüğünü ilan eder. Daha açık bir ifadeyle; kapitalist sistemin yeni varoluş biçimi olan “finans kapital” döneminde, insan toplumu üzerindeki sınıfsal baskı, sermaye birikim hızına paralel olarak katlanarak artmıştır. Sermayenin bu tahakküm artışı, eserin sürece yakından baktığı ilerleyen bölümlerde çok daha net bir şekilde hissedilecektir.

Finans Kapital ve Topyekûn Kapitalist Tahakküm

Lenin’in aşağıdaki görüşleri; üretim süreci ile bu sürece tekelci bir birleşmeyle (füzyon) müdahale eden sermaye arasındaki tahakküm ilişkisini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serer:

  1. Mülkiyetin Tekelleşmesi: Üretim toplumsallaşırken, mülkiyet az sayıda insanın elinde kalmaya devam eder. Kağıt üzerinde varlığını sürdüren “serbest rekabet” çerçevesi içinde, bir avuç tekelcinin halk üzerindeki boyunduruğu her geçen gün daha ağır ve çekilmez hale gelir.

Bu tablo şunu netleştirir: Serbest rekabet döneminde parçalı olan “özel mülkiyet”, finans kapital döneminde önüne çıkan her şeyi yutan bir “büyük balığa” dönüşmüştür. Finans kapital, sadece emekçi kitleleri değil, kendine bağlanmayı reddeden tüm “küçük balık” (küçük teşebbüs) yapılarını da ezip yok eder. Bu geometrik artış gösteren tahakküm gücü, gerekirse savaş ve kan dökme pahasına uygulanır. Bugün “liberal faşist diktatörlük” olarak adlandırdığımız süreç, finans kapitalin bu sınırsız tahakküm pratiği sayesinde mümkün olmuştur.

Spekülatörlerin Dehası ve Post-Modern Gestapo

Lenin, finans kapitalin üretimle hiçbir doğrudan bağı olmayan yeni bir asalak sınıf yarattığına işaret eder:

  1. Asalaklaşma ve Spekülasyon: Mal üretimi hâlâ ekonominin temeli gibi görünse de aslında sarsıntıya uğramıştır. Kazançların büyük bölümü, finans alanında dolap çeviren “dehalara” akmaktadır. İnsanlığın ulaştığı muazzam toplumsallaşma düzeyi, artık sadece spekülatörlere yarar sağlamaktadır.

Banka ve sanayi sermayesinin evliliğinden doğan finans kapital; sanayi üretiminin ötesinde, tamamen spekülasyona dayalı bir birikim alanı yaratmıştır. Bu alanın özneleri, insandan çok “köpek balıklarına” benzeyen ve bugün sayıları kanser hücresi gibi artan **”trader”**lardır. Günümüzün küresel sermaye tahakkümü altında bu “traderlar” ve “managerlar”, elit Nazilere benzeyen postmodern bir “gestapo ordusu” teşkil etmektedir.

Şiddetin Yeni Biçimi ve “Şanlı Otuzlar”

  1. Mutlak Erk ve Şiddet: Hakimiyet ilişkileri ve bunların kapsadığı şiddet, kapitalist gelişmenin bu yeni aşamasının ayırt edici özelliğidir. Ekonomi alanında mutlak güce sahip tekellerin oluşumu, kaçınılmaz olarak bu şiddeti doğurur.

Emperyalizm dönemindeki bu şiddet, dünya çapında bir “kasaplık eylemi” olan paylaşım savaşlarına (I. ve II. Dünya Savaşı) dönüşürken, proleter saflarda da “devrimler çağını” başlatmıştır. 1929 Büyük Buhranı ve ardından gelen faşist diktatörlükler, milyonlarca insanın canına mal olan bir kan denizi yaratmıştır. Ancak 1945-1975 arasındaki “Şanlı Otuzlar” dönemi, emek cephesinin kazandığı güç dengesi sayesinde geçici bir iyileşme sağlamıştır. Bugün ise bu süreç, siyasal alandaki tek yönetim biçimi olan Liberal Faşist Diktatörlüklere evrilmiştir.

Karadelik: Toplumun Yok Edilişi

  1. Sermayenin Ayrışması: Bir tekel milyarlarla oynamaya başladığında, politik düzen ne olursa olsun toplumsal yaşamın tüm alanlarına sızar. Emperyalizm; sermaye mülkiyetine sahip olan (rantiye) ile sermayeyi üretime sokanların, yani para sermaye ile üretken sermayenin birbirinden tamamen koptuğu son aşamadır.

Bizim “karadelik” olarak adlandırdığımız ve günümüzde kapitalizmin altyapısını oluşturan bu durum, sistemin insan toplumundan tamamen kopmasıyla ortaya çıkmıştır. Kapitalist sistem bugün “bitkisel hayatta” bir organizmaya dönüşmüştür. Bir karadeliğin “olay ufku” (horizon) çizgisi gibi, bu sistem de dışında kalan her şeyi yok ederek hayati fonksiyonlarını korumaya çalışmaktadır.

Ölüm ile Hayat Arasındaki Ayrışma

Kapitalist sistemin insan toplumundan kopuş süreci, finans-kapitalin her şeyi çürüttüğü emperyalist çağda filizlenmeye başlamıştır. Bu ayrışma, 1975 krizinden sonra hız kazanmış ve günümüze dek varoluşsal bir keskinliğe ulaşmıştır. Lenin’in işaret ettiği bu diyalektik kopuşu şöyle formüle edebiliriz:

  • P (Para) unsuru ile M (Mal/İş Gücü) arasındaki denge, tamamen P lehine bozulmuştur.

  • “Değişim değeri” ($P$), “kullanım değerini” ($M$) sistem dışına itmiş; bu durum sermaye düzeni ile üretim üzerine yükselen insan toplumu arasında geri dönülmez bir çatışma yaratmıştır.

Günümüzde bu “yok oluş” sürecinin özneleri, finans oligarşisinin etrafında keneler gibi kümelenmiş rantiyelerdir; yani daha önce tanımladığımız post-modern gestapolardır.

Emperyalizm ve “İlericilik” Masalı

Finans oligarşisinin en keskin silahlarından biri de “sınıf işbirliği” savunucusu dönek solcu güruhtur. Bu kesimin en büyük safsatası, emperyalizmin “ilerici” bir nitelik kazandığı iddiasıdır: “Emperyalizm kaçınılmazdır, o halde ilericidir; öyleyse önünde diz çökmek gerekir!” Yazar, bu anlayışın insanlığın kaderini kapitalizmin kaderine bağladığını ve proleter devrim ateşinin yandığı her yerde “sistem itfaiyeciliğine” soyunduğunu vurgular. Oysa nesnel gözlemler bu iddiayı çürütmektedir:

“Tekel, kaçınılmaz olarak durgunluk ve kokuşma eğilimi doğurur. Tekel fiyatları oluştuğunda, teknik ve toplumsal ilerlemenin uyarıcıları ortadan kalkar. Bu durumda, teknik ilerlemeyi kasıtlı olarak geciktirmek ekonomik bakımdan olanaklı hale gelir.” (Lenin, s. 118)

Teknoloji ve Toplumsal Refahın Sınırı

Emperyalist dönem, serbest rekabet dönemine kıyasla yaşam alanlarına daha fazla müdahale ve tahakküm demektir. Toplumsal refah, her durumda sermayenin varoluş sınırları içinde tutulur. Eğer teknolojik gelişim bu sınırları zorlayacak hale gelirse, sermaye bu ilerlemeyi bizzat durdurur veya yavaşlatır.

Bugün cebindeki akıllı telefonu çıkarıp “Bunu sen mi icat ettin?” diye soran neoliberal “solcu” güruh, aslında kullanım değerinin hangi şartlarda ve kimin tarafından üretildiğini sorgulamaktan acizdir. Sermayenin, potansiyel toplumsal fayda içeren bilimsel buluşları kasasında sakladığı gerçeğini görmezden gelerek, sadece sistemin sunduğu vitrinle yetinmektedirler.

Asalak Devlet ve Çürüyen Kapitalizm

Lenin, dünyanın en büyük ticaret devleti olan İngiltere’de rantiye gelirlerinin dış ticaret gelirlerinden beş kat fazla olduğunu vurgularken, yeryüzünün bir avuç “tefeci-devlet” ile muazzam bir “borçlu devletler çoğunluğu” olarak ikiye bölündüğünü belirtir. Bu “rantiye devlet”, asalak ve çürüyen kapitalizmin somutlaşmış halidir. Finans sermayesi üzerine yükselen bu devlet yapısı; üretimden ve değer yaratmaktan uzaklaşarak tefecilikle beslenen bir Leviathan’a dönüşmüştür.

Neoliberal ahmaklar, ceplerindeki akıllı telefonları “kapitalizmin mucizesi” olarak görse de gerçek şudur: Tekelci kapitalizm, üretime yabancılaştığı oranda insanlığı özgürleştirme vaadine ihanet etmiştir. Bu sistem artık üretimle değil, yarattığı finansal illüzyonlarla ve borçlandırma mekanizmalarıyla ayakta kalmaktadır. Bu durum sadece devletleri değil, proletaryanın bir kesimini de ideolojik olarak çürütmektedir.

İşçi Aristokrasisi ve Burjuvalaşan Proletarya

Lenin’den öğrenmeye devam edelim. Lenin’in en can alıcı tespitlerinden biri, proletaryanın bir kesiminin kendi sınıfına yabancılaşarak “burjuvalaşması” olayıdır. Bu süreç, sömürgecilik tarihiyle özdeşleşen İngiltere’de başlamıştır. Burjuvazisi aristokratlaşan bu ülkede, proletaryanın üst tabakalarına “rüşvet” yedirilerek bir işçi aristokrasisi yaratılmıştır. İngiliz emperyalizmi, sömürdüğü dünyadan elde ettiği kırıntıları kendi işçisinin bir kısmına dağıtarak oportünizmi beslemiş ve sağlamlaştırmıştır.

Ancak burada bir ayrım yapmak gerekir: İnsanlık tarihi, milyonlarca yıla yayılan kolektif bir bütünleşme çabasıdır; burjuva toplumunun sınırlı ve geçici yazgısı bu büyük yürüyüşle karıştırılmamalıdır. Bugün karşımıza çıkan “ultra-emperyalizm” teorileri, işte bu kafa karışıklığından beslenen birer siyasi sapmadan ibarettir.

Dönek Kautsky’den Günümüzün Neoliberallerine

Lenin, emperyalizmin temellerini reformlarla onarma çabasını sertçe eleştirir. Karl Kautsky gibi isimlerin savunduğu “barışçı demokrasi” veya “sadece ekonomik unsurların işleyişi” tezi, aslında tekelci kapitalizmin çelişkilerini yumuşatmayı hedefleyen bir aldatmacadır. Günümüzün neoliberal dönekleri ile bir asır önceki Kautsky arasında platonik bir sevda ilişkisi vardır. Her iki güruh da akıllı telefon gibi metaların kullanım değerini “sermayenin mucizesi” sanırken; bu mucizeyi yaratan asıl öznenin, yani emekçinin yaratıcı gücünü görmezden gelirler.

Bu yönünü kaybetmiş kitle, emekçileri sadece tüketen bir “sürü” olarak görmekte ve onlara burjuvazi adına çobanlık yapma misyonunu üstlenmektedir. Oysa gerçekler inatçıdır. Emperyalizm; can çekişen, yok oluşa doğru ilerleyen bir “geçiş kapitalizmi”dir.

Ekim Devrimi: Bir Zekâ ve İrade Sıçraması

İşte bu can çekişen sistemin karşısında, Rus proletaryasını muzaffer bir devrime taşıyan Bolşevik irade durmaktadır. 1917’de gerçekleşen Ekim Devrimi, döneklerin iddia ettiği gibi basit bir “devlet darbesi” değil; tarihin gördüğü en büyük toplumsal sıçramadır. Bu devrim, emperyalist paylaşım savaşının “insanlık suçuna” katılmayı reddeden emekçilerin, kendi kaderlerini ellerine alışının kahramanca sergilenişidir.

Evet, Ekim Devrimi her şeyden önce, işçi sınıfı ve komünistlerin sınıf mücadeleleri içinde ustalaşarak gerçekleştirdiği bir “devrim mühendisliği” dehasının ürünüydü. Lenin ve Bolşevik Parti’nin bu olağanüstü başarısının sırrı, onların “nesnel gerçeğe” olan yakınlığı ve buna bağlı olarak da bu toplumsal nesnelliği yaratan emek dünyasının içinde saf tutmuş olmasıydı. Bu şekilde konuşlanmış olan siyasi bir gücün, kendi çizdiği ve düşmanınınkinin dışında bir gözleme noktası, buna bağlı olarak da kendi ajandası bulunmaktadır:

Marksistler için, devrimci ortam olmadan devrimin imkânsız olduğu tartışma götürmez bir gerçektir; hatta her devrimci ortam da devrime yok açmaz. Genel olarak devrimci ortamın belirtileri nelerdir? Aşağıdaki üç ana belirtiyi sayarken mutlaka yanılmış olmayacağız:

1) Hâkim sınıfların herhangi bir değişiklik yapmadan yönetimlerini sürdürmenin imkânsız olduğu durumlarda; şu veya bu biçimde “üst sınıflar” arasında bir kriz, hâkim sınıfların politikasında, ezilen sınıfların hoşnutsuz ve öfkelerinin patlayabileceği bir çatlağa yol açan kriz olduğu zaman. … 2) Ezilen sınıfların ıstıraplarının ve isteklerinin normal zamanlardan daha keskin olduğu durumlarda; 3) Ve yukarıdaki nedenlerin sonuç olarak “barış döneminde” kendini şikâyet etmeden saydıran, ama çalkantılı dönemlerde hem krizin şartlarının hem de üst sınıflar tarafından bağımsız tarihi eyleme itilen kitlelerin hareketlerinde kayda değer bir artış olduğu hallerde.” (S. 181)

Lenin’in aktardığımız alıntıda yaptığı devrim tanımı, benzer ülkelerde tekrarlanıp içeriği yeni deneylerle güncellenip zenginleşerek, günümüzün siyasal pratiğine ışık tutacak niteliktedir. Onun bu yıllara meydan okuyan aydınlatıcı etkisi, zaten Emperyalist dönemde kendisini pratik olarak zaten ispatlandığı da herkesin malumudur. Ama, emekçi yığınların kapitalizmin yok-oluş ve yok-ediş gerçeğiyle karşı karşıya olduğu günümüzde de, devrim olayı olarak ağırlığını özgün bir nesnel gerçekliğin çekim gücü ve bir kavrayış biçimi olarak hissettirmektedir. İleride üzerine tekrar eğileceğimiz emek eksenli devrimci ileri atılışlar olan 2013 Haziran Ayaklanması ve 2018 Fransa’sında yaşanan ve bir “Doğrudan Demokrasi” manifestosu ile sınıf mücadeleleri tarihinin hafızasına yazılan “Sarı Yelek İsyanı”, Lenin’in “Devrimci Durum Teorisinin” güncellenmiş biçimlerinden akılda kalan iki örneğidir.

İçinde yaşadığımız kapitalist sistemin; insan varlığı ve toplum için bir “karadeliğe” dönüştüğü bu yok ediş-yok oluş döneminde, olup bitenleri yakından gözlemleyerek devam edelim. Neoliberalizmden bahsederken, bir önceki dönemin emperyalist-kapitalizminin aslında sistemin bekası adına toplumsal hayata tam bir müdahale ve tahakküm anlamına geldiğini bir an olsun akıldan çıkarmamalıyız.

Kapitalist sistemin karadeliği ve neoliberal yok oluşu.

Ulus-Devlet biçiminde siyasi olarak şekillendirilmiş bir “burjuva toplumunda”, “kapitalist sistemin” kendi iç işleyişinin -çelişkilerinin- sonucunda ve tarihsel evriminin belli bir anında bir zorunluluk olarak ortaya çıkmasında ve günümüzdeki haliyle başlıca “yaşam alanımızı” oluşturan toplumu, insanlar arası ilişkiden soyutlayarak anakronik kompakt bir yapı haline getiren “karadelik” olayının ekonomik faaliyet alanındaki görünümleri ve aldığı biçimler nelerdir? Bu sorunun cevabının en azından esasa dair olanını, sistemin işleyişini, mevcut durumda oluşan şartların irdelemesini yaparak güncelleyen, değerli ekonomist Mustafa Durmuş vermekte:

Kapitalist sistem özü itibarıyla bir sermaye birikim sistemidir. Sermaye birikiminin kaynağı ise kâr ve bunun da kaynağı işçilerden gasp edilmiş olan artı değerdir. Bir kapitalist ekonomide sermaye birikimin hızlanması onun “gayrisafi yurt içi hasıla” adı da verilen ulusal gelirinin düzenli bir biçimde büyütülmesiyle mümkün olabiliyor. Bu anlamda ekonomik büyüme, kapitalizm için kaçınılmaz bir gerekliliktir. Öyle ki sermaye birikimini sürdüremeyen, yani yeterince büyüyemeyen bir ekonomi krize girer.

Bu çerçevede dünya ekonomisini ele aldığımızda; 2008-2009 ve 2020-2021 gibi yıllar dışında dünyadaki ortalama ekonomik büyümenin pozitif olduğu ancak bunun 1990’ların ortalaması olan yıllık yüzde 4-5’in oldukça gerisinde kaldığı görülüyor. Yani dünya kapitalizmi, ikinci en büyük krizi olan 2008 ‘Büyük Resesyonundan (daralma) hala tam anlamıyla çıkamadı. … / … Çünkü kapitalist sistemin damarlarındaki kan gibi zaruri olan kâr oranlarının azalması (kârlılığın azalması) (abç) büyük ekonomik krizlerin asıl nedenini oluşturuyor. Kârlılık azalınca yeni yatırımlar azalıyor, bu da üretimin ve tüketimin yavaşlamasıyla sonuçlanıyor. (YP, 9 Şubat 1926)

Mustafa Durmuş, “Yapay Zeka” sektöründe oluşturulmakta olan yeni bir “finans balonunu” nedenleri ve olası sonuçlarıyla (Resesyon) irdelerken, “kar oranının azalması” süreci konusunda bize şunları söylüyor:

Teknoloji geliştikçe ve sermaye yatırımlarının emeğe göre oranı arttıkça uzun vadede kâr oranlarında azalma eğilimi görülür. Çünkü kârı yaratan sadece emektir. Bu durum kapitalizmin doğasında (sermayenin hareket kanunlarında) mevcut.

Sonuçta (sermayenin değerine göre), kâr giderek azalır. Kâr oranı düştükçe ve yatırım fırsatları azaldıkça, ‘aşırı birikmiş’ sermaye ortaya çıkar (kârlı bir şekilde yeniden yatırılamayan para fazlası, tam kapasiteyle kullanılamayan fabrikalar gibi).” (21 Şubat 2026)

Bu alıntıda iki ana fikir gözlemlemekteyiz. Birinci kısım, ulusal gelir büyümesine rağmen toplumsal refahın düzenli olarak gerilediğine işaret etmektedir. Günümüzdeki kapitalist sistem, kendi iç çelişkileri nedeniyle işlevini yitirerek daralmakta; artı-değer üretmek yerine 1990’lardan 2026’ya uzanan süreçte süreklilik arz eden bir biçimde “artık nüfus” üretmektedir. İşte bu yok oluş-yok ediş sürecinde, sistemin bir karadeliğe dönüşerek insanlığı yutan asıl mekanizması burada gizlidir.

Yaptığımız bu ilk alıntıda iki ana fikir öne çıkmaktadır. Birinci paragrafta sunulan düşünce, Ulus-Devletlerde toplumsal refahın GSMH büyümesine rağmen düzenli olarak azaldığını göstermektedir. Günümüzde kapitalist sistem, kendi iç çelişkileri nedeniyle toplumsal yapıya biçim verme işlevini yitirerek daralmaktadır.

Yaptığımız ilk alıntıda iki ana fikir gözlemlemekteyiz. Birinci paragrafta sunulan düşünce, Ulus Devletlerde toplumsal refahın düzenli olarak -GSMH ile birlikte- azaldığına şahit olmaktayız: Günümüzdeki, kendi iç çelişkisinden dolayı, toplumsal yapılanmaya biçimini veren kapitalist sistem, işlevini yitirerek daralmaktadır.

Kapitalizm artık “artı değer” üretmek yerine; 1990’lardan 2026’ya uzanan süreçte sürekliliği sağlanmış bir biçimde “artık nüfus” üretmektedir. Toplumu “kompakt hale” getirerek insan ilişkilerini sıfırladığını söylediğimiz tanım tam olarak budur. Aynı zamanda neoliberal kapitalizm, aktif nüfusun önemli bir bölümünün yaşam şartlarını sistematik olarak kötüleştirmektedir; “yaşam alanının daralması” olayının temel nedeni de budur.

Bizce bu olaylar bütünüyle birlikte ortaya çıkan şeye “kriz” adını vermek güçtür. Yaşanan bir yok oluş (sermayenin kendi ülkesinde artı değer yaratamaması ve üretimin düzenli bir şekilde azalma eğilimi ile birlikte) olayıdır. Yani, sistemin kendi üzerine çökerek bir karadelik halini alması, kendisiyle birlikte yoksullaştırdığı toplumu da kendi kara deliğine sürüklemesidir ve bu durum aynı zamanda bir “yok ediş” olayıdır.

İkinci paragrafta ileri sürülen ana fikir ise, bu yok oluş-yok ediş sürecinin nedeni üzerinde durmaktadır: “Kar oranının azalması” veya “sanayi sermayesinin karlılığının azalması” olgusu. Biz bu olguyu, Marks’ın -ve Durmuş’un-, “değişen” -veya işgücü alımına yatırılan- ve “değişmeyen” -iş araçlarına yatırılan- sermaye arasındaki oranın, toplam sermaye içinde sürekli bir şekilde “değişmeyen sermayenin” artması ile değişmesinden doğan, “kapitalist rantın tarihsel azalması” yasası üzerinden bilmekteyiz.

Kapitalist sermayenin bu kaçınılmaz eğilimi; Fransa örneğinde bizzat gözlemlediğimiz gibi, sanayinin tasfiyesi pahasına “sermaye ihracını” tetiklemektedir. İş gücünün ucuz ve kârlı olduğu ülkelere yönelen bu akım, arkasında devasa bir karadelik açtı: Üretim dışına itilmiş, geri dönüşü olmayan bir yoksulluğa mahkûm edilmiş bir halk ve artık sermaye için sadece bir yükten ibaret olan koca bir “artık nüfus” bıraktı.

Nitekim Mustafa Durmuş’tan yaptığımız ikinci alıntıda gördüğümüz üzere; sürekli artan ve kâr oranlarının tarihsel azalma eğiliminden dolayı büyük oranda üretime geri dönmeyen para-sermaye, toplumsallaşmaz. Bu durum; insanlar arasındaki ilişkileri, tıpkı soyut bir değer ihtiva eden paranın tabiatına uygun şekilde birbirinden kopararak soyutlar. Sonuçta bu olgu insan toplumu, “kompakt bir yapılanmaya”, yani bir karadeliğe dönüştürür.

Görüşlerine başvuracağımız ikinci ekonomistimiz Haluk Levent olacak. Onun yok oluş-yok ediş sürecinin son yarım asrını, teknolojik gelişmeleri irdelerken sergilediği bilgilendirmeler yol haritamızı oluşturuyor. Bilgi kaynağımız ise kendisinin internet yayını üzerinden düzenli aralıklarla yayınladığı “Teknoloji ve Toplum” seminerleridir. H. Levent’in görüşlerinden doğrudan alıntı yapmak yerine; onun şemalarla desteklenen sözlü anlatılarını özetlerken, kendi anlayışımızdan süzülen analitik yorumlar sunacağız.

Bu bölümde, H. Levent’in ABD kaynaklı bir bilimsel veriden ve aynı zamanda onun son elli yıllık gelişim sürecini konu alan bir grafik üzerinden yaptığı açıklamaların üzerinde durmakla yetineceğiz. Ancak, bütün seminerlerinde olduğu gibi, aktardığımız bölümün içinde yer aldığı üçüncü seminerin (Ocak, 2026) izlenmesini okuyucumuza salık vermekteyiz. Haluk Levent, kendisinin neoliberal dönem olarak adlandırdığı ama bizim neoliberal ideolojinin kapitalizmin yok oluş-yok edişine tanımladığımız dönemdir. Haluk Levent, başlangıç aşamasını da katarak, üretim sürecinde grafikte de yansıyan dört eğilim tespit ediyor:

Birinci eğilim, Levent’e göre neoliberal sürecin “sıfır noktasını” oluşturan 1975 krizi öncesindeki dönemi kapsar. 1945 sonrası süregiden ve literatürde “Les Trente Glorieuses” (Şanlı Otuzlar) olarak adlandırılan bu refah döneminde, genel refahın belirleyici olmasının ardında tarihsel bir neden yatmaktadır. Bu neden; SSCB’nin ve Batı’daki Komünist Partilerin faşizme karşı kazandığı büyük prestijin yarattığı geniş manevra alanı ve yükselen sınıf mücadelelerine dayanan kitlesel halk desteğidir. Dolayısıyla bu dönemde, siyasi arenadaki güçler dengesinin işçi sınıfı yararına kökten değişmiş olduğunun altını özellikle çizmemiz gerekmektedir.

Bu dönemde siyasi güce ek olarak; yeniden paylaşılan dünya pazarı, sömürge ve yarı-sömürgelerden akan zenginlik transferleri ve ABD gibi savaş zengini bir ülkeden gelen sermaye akışı temel belirleyenler arasındadır. Ayrıca sistemin; savaş nedeniyle azalan, ancak göçlerle artan nüfusu sermayenin toplumsallaşması yoluyla bünyesine kolaylıkla entegre edebilmesi, gerekli iş gücünün elverişli şartlarda sağlanmasını mümkün kılmıştır. Biz bu sürece; başta Komünist Partiler olmak üzere genel sol muhalefetin tavrından ve dönemin TKP’sinin de literatüre kattığı üzere, “toplumsal ilerlemeci” dönem adını vermekteyiz.

Döneme damgasını vuran temel olgu; yükselen sınıf mücadelesinin yerleşik düzeni doğrudan tehdit etmek yerine, sistemin tarihsel akışına uygun şekilde “ekonomik refah” ve “demokratik kazanım” düzeyinde kalmasıdır. Sermaye iktidarını ortadan kaldıracak ciddi bir “siyasi iktidar” talebini gündemine almayan bir anlayışın hegemonya kurduğu bu kesiti, özünde bir sınıf işbirlikçiliği dönemi olarak değerlendirmekteyiz. Haluk Levent ise bu süreci, ağırlıklı olarak “kolonyal” ekonomik yapılanmayla nitelendirir. Ekonominin artış hızını, döneme özgü olarak aktardığı grafikte belirtilen %2’lik bir artışla temellendirir.2

Haluk Levent ikinci eğilimi, “neoliberal” -ve biz ise “liberal faşist” veya “kapitalist sistemin yok oluş-yok ediş- dönemi olarak tanımlıyoruz. Levent, dönemi, Thatcher ve Reagan ile başlayan “ilk saldırılar” dönemi olarak karakterize etmektedir. Dönem 1975-2010 aralığına tarihlendirmektedir.

Bu dönemde sermayenin kar oranı 3,5 kat artarak %7’ye ulaşmıştır. Ancak bu artışla birlikte ve onunla ters orantılı olmak üzere “refah devleti” ve “sosyal devlet” siyasetleri, “toplumsal ilerleme” stratejisinin “aşırı bireycilik” ideolojisinin yeni ve yok edici saldırısıyla havaya uçurulmasıyla hızla geriletilmiştir. H. Levent bu döneme ilişkin olarak üç evre tespit etmektedir:

      1. Özelleştirme ve Tasfiye: “Sosyal Devlet” ile birlikte iktisadi kamu teşekkülleri (KİT’ler) özelleştirme kıskacına alınarak yok ediliyor.

      2. Kamusal Hizmetlerin Yağması ve Yurttaşlığın Tasfiyesi: 1995’ten itibaren elektrik, su ve doğal gaz gibi temel hizmetlerin özelleştirilerek sermayeye peşkeş çekilmesi, toplumda “tiksindirici bir eşitsizlik” yarattı. Sermaye sınıfına “kâr garantisi” sağlayan bu süreç; sadece bütçeleri değil, “yurttaşlık statüsünü” de hedef almıştır. Temel hakların metalaşmasıyla birlikte, yurttaşın yerini hak sahibi olmayan, sadece tüketebildiği ölçüde var olabilen bir “müşteri” profili almıştır. Sivil Toplumun Entegrasyonu ve Yeni Safha: Sermaye; “sivil toplumu” da sübvansiyonlar ve fonlar yoluyla kendi himayesine alarak sisteme entegre etmiştir. Kamusal alanın dev şirketlerce işgaliyle birlikte, artık sadece ekonomik değil, yapısal bir dönüşüm yaşanmakta ve “post-kapitalist sınıflı topluma geçiş”3 süreci başlamaktadır.

Üçüncü eğilim, 2010’dan 2020’deki pandemiye kadar olan dönemi kapsar. Bu kesit, derinleşen bir “otomasyon” hareketi ile karakterize edilmekte ve sermayenin kâr oranını büyük bir sıçrayışla %12 seviyelerine kadar taşımaktadır.

Dördüncü eğilim, 2020 pandemisinden bugüne uzanan ve yapay zekâ uygulamalarının genelleşmesiyle karakterize edilen süreçtir. Bu dönemde sermayenin kâr oranı %18’lere fırlatılmıştır. Ancak dönemin asıl ayırt edici özelliği; reel kârların ötesinde, şirketlerin borsa değerlerindeki (marka değeri) spekülatif şişkinlikle belirlenen **“parazitik değer artışı”**nın gözlemlenmesidir. Genel olarak %9 olan bu artış, teknoloji devlerinde %13,4 seviyesine kadar yükselmektedir.

Bu safhayla birlikte, emek ve sermaye arasındaki tüm “gri alanlar” silinmektedir. Bize göre bu keskin cepheleşme; insan varlığının geleceğini tayin edecek olan ve Enternasyonal Marşı’nda ilan edilen o “son kavga” döneminin başlangıcıdır. Sınıf çelişkileri başta olmak üzere insanın tüm tarihsel çelişkileri; artık yaşam ile ölüm ya da Şekspiryen bir tabirle “varlık ile yokluk” arasındaki o nihai gerilime tahvil edilmiştir.

H. Levent son derece yerinde bir tespitle; emek dünyası için “La lutte finale” (Son Kavga) olan bu süreci, sermaye açısından mutlak bir “vahşet” dönemi olarak değerlendirmektedir. Zira bu evrede sermaye için emekçiler, artık bir “üretim aracı” olarak meta değeri dahi taşımayan, tamamen gereksiz bir “artık nüfus” teşkil etmektedir.

Bu yapısal dönüşüm, insani olan tüm normların değersizleştirilmesiyle eş zamanlı olarak, evrendeki insan varlığını mümkün kılan “eko-sistemi” de hunharca tahrip etmektedir. Levent bu tabloyu, adeta vahşilerden oluşan yeni bir “post-kapitalist” hâkim sınıfın ortaya çıkışıyla açıklar.

Biz ise bu durumu; tıpkı bir “karadelik” veya “kanser tümörü” gibi, sistemin yok olurken içinden geldiği “antiteyi”, yani insanlığı da nesnel bir gereklilikle beraberinde sürüklemesi olarak tanımlıyoruz. Neoliberalizm; çökmekte olan kapitalizmi nihai yok oluşuna kadar taşıyan bir ideoloji olarak, sistemin nesnel miadı dolduğunda son görevini yerine getirmektedir: Burjuvazinin özündeki o kadim vahşeti mobilize ederek insanlığın sonunu hazırlamak.

Kapitalist sistem, aslında, İngiltere’de ortaya çıktığı orijinal biçimiyle kendi gerçek tabiatıyla pek uyuşmayan, yapay insancıllık ve hümanist romantizmini bir tarafa bıraktı. Dara her düştüğünde yaptığı ve emperyalist dönemde sergilediği gibi, faşizmini son saatlerini uzatmak üzere temelli bir şekilde “dördüncü evrede” gündeme getirmiş bulunmaktadır. Bu durum aynı zamanda, başlangıçtan beri altını çizdiğimiz üzere, insanlığın ömrünün 5 bin yılına mal olan “sınıflı toplumsal” yapılanma biçiminin mirasçısı olarak da davranmakta olduğunun göstergesidir.

Bizce; “post-kapitalist” yeni bir toplumsal sınıfın, neoliberal ideoloji ve siyasetle donatılmış oligarşinin “gestapoluğunu” yaptığı bir evredeyiz. Finans burjuvazisinin bu denli faşistleşmesinin —evet, yanlış anlaşılmasın: faşistleşmesinin— dışında artık başka bir ekonomik ayakta kalma şansı bulunmamaktadır.

Zira insanlığın uzun tarihini kapsayan sınıflı yapılanmaların hiçbiri, bugüne kadar “emek yaratıcılığını” ve onun temsil ettiği insani özü ortadan kaldırmamıştı. Önceki tüm sistemler, üretilen değerlere çeşitli biçimlerde el koymakla yetinmiş ve bu sömürü yöntemiyle kendinden önceki yapılanmalardan ayrışmıştı. Ancak bugün karşımızdaki güç, sadece emeğe değil, bizzat insanın yaratıcı varlığına kastetmektedir.

Sınıf kavramı tarihsel olarak; üretim araçlarının mülkiyetiyle birlikte, üretilen değerlerin en azından bir kısmına el konulmasıyla belirlenir. Oysa bugün üretici güçlerin ulaştığı seviye ve devasa üretim kapasitesi; bir taraftan metaların kullanım değerini (kalitesini) yükseltirken, diğer taraftan değişim değerini asıl “aracı” rolüne geri havale etmektedir.

Bu bağlamda Varoufakis’in; sofistike üretim araçlarının kullanımından hareketle iddia ettiği yeni “feodal sınıf”, aslında klasik anlamda sınıf olma özelliklerinden oldukça uzaktır. Bu yapı, olsa olsa oluşturulan o oligarşik “Gestapo”nun yok edici güçlerinden biri olabilir. Bu gerçeklik, bizim “liberal faşizm” tezimizi güçlendiren ve sistemin artık bir sömürü mekanizmasından ziyade bir imha makinesine dönüştüğünü kanıtlayan en temel olgudur.

Ekonominin ışığında neoliberalizm

“Liberal faşizm” olarak adlandırdığımız bu yeni dönemi, ilerleyen bölümlerde Fransız düşünürlerin eserlerini ele alırken daha kapsamlı bir şekilde dolduracağımızın bilinmesini isteriz. Meseleye ısrarla “ekonomik altyapıdan” başlamamızın sebebi; gerçekte Marksist olmayan “kaba materyalist” bir yaklaşımla işin içinden sıyrılmayı planlamış olmamız değildir. Aksine, meseleyi sadece teknik bir veriye indirgemek, burjuva demokratlarının siyasete bakış biçimine benzeyen sığ bir yaklaşımdır ve biz bu tür “kaytarmalarla” aramıza net bir mesafe koyuyoruz. Bizler, evrende nesnel olmayan hiçbir gerçekliğin bulunmadığını düşünenler olarak; nesnel gerçekliğin, sırf nesnel tabiatından kaynaklı bütün görünümleri ve varoluş biçimleriyle ancak bir bütün olarak ele alındığı takdirde tam olarak anlaşılabileceği postulatından (varsayımından) hareket etmekteyiz.

Bizim için ekonomik faaliyet; her türlü düşüncenin başlangıcı olan “somut-nesnel durum tespitiyle” başlamış olsa da, sadece onun tasviriyle sınırlanan bir faaliyet değildir. Aksine ekonomi, bir bütün olarak insani oluşun kurucu bileşenlerinden biridir. O, bütün insan faaliyetini sırtlayan, durağan değil “oluş halinde” var olan, özgün ve bu anlamda da yaratıcı bir hareket biçimidir.

Ekonomik faaliyetin “oluş halinde” var olması olgusu, sadece mevcut mekânsal yapılanmasıyla ilgili bir mesele değildir. Bu oluşun bir de kaçınılmaz zamansal boyutu söz konusudur: Bu boyut, kendisini ancak “biçim kaybı” ve/veya oluş sürecinin doğal bir işlevi olan “bütünlenme” yoluyla ortaya çıkan yeni biçimlenişlerle görünür kılar. Yani ekonomi, sürekli bir bozunma ve yeniden inşa döngüsü içinde, insanlığı da beraberinde bu zamansal akışın içine çeken dinamik bir süreçtir.

Ekonomi biliminin konusu olan o “ekonomik oluştan” süzülen nesnel gerçekler; ancak diğer “insani bilimlerin” (siyaset bilimi, sosyoloji, psikoloji vb.) gerçeklik alanlarıyla birlikte ele alındığında o meşhur bütünlenme sürecine ulaşabilir. Bu bağlamda; insani yaratıcılığı asli araştırma nesnesi olarak kabul eden ekonomi bilimi, bütünsel bir gerçeklik tasarımı oluşturulmasında vazgeçilmez bir “ön adım” teşkil etmektedir. Ekonomi bu yönüyle, sadece rakamların değil, insani oluşu var eden tüm disiplinlerin bir araya geldiği o büyük kavşaktır.

İnsanın kendi varlığını bizzat kendisinin yarattığı o “insani oluş süreci” ile “ekonomik faaliyet” (üretim) biçiminin örtüşmesi; bilimsel disiplinleri kaçınılmaz bir bütünselliğe taşır. Sonuç olarak; ekonomik faaliyet alanı ile diğer tüm insani faaliyet alanları arasında sarsılmaz ve doğal bir nedensellik zinciri kurulmuş olur.

Bu perspektifle ekonomi; insan hayatının sürekli olarak yeniden üretilmesini inceleyen bir bilim dalı olarak, insani bütünselliği kavramada ilksel bir konuma yerleşir. Ancak bu konum, “kaba materyalizm”in iddia ettiği gibi ekonomiyi “biricik” bilim kılmaz; aksine onu, insanı anlama çabasının diğer bileşenleriyle (sosyoloji, psikoloji, siyaset) diyalektik bir ilişki içinde olan kurucu bir özneliğe taşır.

Böylesi bir anlayışla liberalizm kavramına yaklaştığımızda, durum özetle kendisini şu şekilde ortaya koymaktadır:

      1. Burjuva anlamda da olsa -yani kaba bir sınıf diktatörlüğü baki kalmak şartıyla- sermayedarların bütünü için de geçerli geçerli olan liberalizm yani salt “bireysel özgürlükler” ortamı, serbest rekabet döneminde kendi tarihindeki en üst düzeyine ulaşmış görünmektedir.

      2. 2) Bu durum, sermaye sınıfının aksine “kendi için” bir sınıf olarak örgütlenmesi çok zayıf sayılacak düzeyde olan işçi sınıfının tarihindeki en karanlık sömürünün yarattığı hayat şartları altında bir var olma savaşı vermeye çalışmasına ve üretim aletlerinin ve tüm üretici güçlerin gelişim düzeyinin henüz gelişmemiş olmasına rağmen böyledir. Çünkü, bundan sonra gelen “finans kapitalin” hakimiyetindeki tekelci kapitalizm-emperyalizm döneminde, işçi sınıfının nesnel olarak sahip olduğu göreceli olan “iyileşmiş çalışma ve hayat şartları” sermayenin çok daha “özgürlükçü” olması ve içerdiği barbarlıktan medeniyete geçişiyle açıklanamayacak bir durumdur.

        2) Bu durum; sermaye sınıfının aksine “kendi için” bir sınıf olarak örgütlenme düzeyi oldukça zayıf sayılacak düzeydeki işçi sınıfının, tarihindeki en karanlık sömürünün yarattığı hayat şartları altında bir var olma savaşı vermeye çalışmasına rağmen böyledir. Zira bundan sonra gelen “finans kapitalin” hâkimiyetindeki tekelci kapitalizm-emperyalizm döneminde; işçi sınıfının nesnel olarak sahip olduğu o göreceli “iyileşmiş çalışma ve hayat şartları”, asla sermayenin daha “özgürlükçü” olmasından ya da bünyesindeki barbarlıktan medeniyete geçişiyle açıklanamaz. Bu iyileşme, sermayenin evrimsel bir erdemi değil; sistemin kendi bekası için kurguladığı konjonktürel bir denge stratejisidir.

Gerçek neden; yükselen bir sınıf olarak proletaryanın nicel ve nitel gücünün artmasıyla birlikte artık “kendi için” bir sınıf haline gelmesidir. “İş araçlarını” tahrip etmeyi bırakan ve doğrudan toplumsal bir sınıf olarak burjuvaziyi hedef alan emekçiler, deneyimlerinden öğrenir ve öğrendiklerini kendi bağımsız entelijansiyası aracılığıyla kavramlaştırır. Bu, sınıflar mücadelesinde bilinç faktörünün devreye girmesidir.

Diğer bir ifadeyle; ne bugün sesleri yeniden ayyuka çıkan 2. Enternasyonal döneklerinin iddia ettiği gibi asıl neden sermayenin “tabiatının değişmesidir”, ne de “ultra-emperyalizm” teorisiyle akraba olan Harari türü günümüz hokkabazlarının uydurduğu neoliberal hezeyanlardır. Sermaye aynı barbar özle hareket etmekte, sadece karşısındaki örgütlü gücün basıncıyla geri adım atmaktadır.

3) Üretim Araçlarının Şahlanışı ve “İlerleme” Yanılsaması

Aynı şekilde, emperyalist dönemde nesnel bir gerçeklik olarak gözlenen üretim araçlarının “şaha kalkmasının” asıl nedeni; kapitalist barbarlığın temel karakteri olan rekabet unsurunun galebe çalmasıdır. Marx’ın “kapitalizm, üretim araçlarını sürekli devrimleştirmeden var olamaz” önermesi, sermayenin proletarya ile kıyaslandığında onun kadar “ilerici” olabileceği anlamına gelmez.

Zira “toplumsal ilerleme”, sermaye sınıfı için sadece sermaye temerküzünün her şart altında artırılması demektir. Oysa kendi varlığıyla birlikte toplumunu da yaratarak var olagelmiş emekçiler için her türlü “ilerleme”, teknik bir birikimden öte, doğrudan bir yaşam biçimidir. Sermaye için ilerleme “sahip olmak”, emekçi içinse “olmak” (insani oluş) meselesidir.

4) Dahası; insan hayatının iyileştirilmesi ve ekosistemin korunması anlamındaki bir “toplumsal ilerleme”, emperyalist dönem de dahil olmak üzere sermaye için asla arzulanan bir hedef değildir. Bu, sermaye için ancak zorunlu olarak **“katlanılan bir durum”**dur.

Bu gerçeklik; sermayenin (stratejik olarak) toplumsallaşabildiği ve emperyalizme iman temelinde bir sınıf iş birliğinin geliştirildiği, yani II. Dünya Savaşı’ndan “yok oluşun” başlangıcına kadar süren o meşhur “Şanlı Otuzlar” (1945-1975) şartlarında da böyledir.

Marx’ın dediği gibi; “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser.” Sermaye, azalan temerküz (birikim) imkânı karşısında her türlü vahşeti göze alarak, kârın artacağı yeni şartları arar. Eğer bu elverişli şartları piyasanın doğal akışında bulamazsa, devlet mekanizmaları üzerinden kurduğu tahakküm gücünü harekete geçirerek o şartları bizzat inşa eder.

Neoliberal politikaların hayata geçirilmesi; medyanın ele geçirilmesi, tüm bilim dallarının sermaye kontrolüne girmesi, burjuva parlamentarizminin dahi “gereksiz” görülmesi ve yerleşik hukuk ile etik kuralların tanınmaması… İşte neoliberal dönemin baskın karakteri olan bu “yıkım” politikaları ve her türlü isyana karşı devreye sokulan faşizan polisiye uygulamalar, sermayenin bu hayatta kalma (temerküzü zorla artırma) çabasının bir sonucudur.

5) Neoliberal ideolojinin de boy göstermeye başladığı Emperyalist çağdaki kriz dönemlerinde ortaya çıkan “klasik” tipteki Faşist diktatörlükler, bilindiği üzere kapitalist sermayenin içerdiği hayvani vahşetin itici gücü altındaki tahakkümünün de barbarlık düzeyine ulaştığı tarih kesitine karşı gelmektedir. Bu dönemler aynı zamanda sermayenin birbirlerini boğazlamak üzere başlattıkları savaş şartlarının olgunlaştığı, proleter bir devrimin nesnel şartlarının da hızla olgunlaştığı dönemlerdir. “Demokratik hak ve özgürlükler” ve “toplumsal ilerlemeler” ancak sermayenin yeniden toplumsallaşabildiği “ara dönemler” için geçerlidir ve finans kapitalin hâkim olduğu emperyalist dönem için genel geçer bir kural kesinlikle değildir.

      1. Sermayenin toplumsallaşmasının azalması ama tahakkümünün de o oranda artması olgularıyla karakterize ettiğimiz son yarım asırlık dönemde, bir taraftan kapitalist sistemin tabiatı gereği yok olucu-yok edici özelliği, kapitalist sistemin “periyodik krizleri” ile sınırlı” olmaktan çıkıp, zaman içinde mutlak ve geri dönüşsüz bir süreklilik kazanmış olduğunu gözlemlemiş bulunmaktayız. Dolayısıyla, bu dönemde, “insan insanın kurdudur” şiarı da bir metafor olmaktan çıkıp, gündelik insan hayatını belirleyen vahşeti yöneten prensip haline gelmiştir. Sonuçta, kapitalist tahakküm olarak adlandırdığımız şey, kapitalist sistemin bütününü kapsayan küresel çaptaki, bazılarının “totaliterleşme” olarak adlandırdığı ama gerçekte Faşist diktatörlüklerden oluşan siyasal oluşumlara yerini bırakmıştır. “Neoliberal” ideoloji tarafından siyasal olarak yapılaştırılan bu Faşist diktatörlükleri biz, bu özelliklerinden dolayı LİBERAL FAŞİST DİKTATÖRLÜKLER olarak adlandırmaktayız.

İnsan hayatını günümüze dek taşıyan kapitalist sistem içindeki ekonomik yapılanmalar ile siyasal biçimler arasındaki bu kopmaz ilişkiyi özetledikten sonra; gelecek bölümde, Barbara Stiegler’in başlangıcını 1930’lara tarihlediği neoliberalizm ideolojisinin siyasi bir manifesto olarak doğuşunu inceleyeceğiz.

Bu ideolojik kökenlerin, 1975’lere tarihlenen o karanlık “yok oluş-yok ediş” döneminin vahşi “liberal faşizmine” nasıl yataklık ettiğini, bu tarihsel sürekliliğin bizi hangi uçuruma sürüklediğini tüm çıplaklığıyla açıklamaya çalışacağız…

(Devam edecek)

1Sömürgelerden kaynaklanan “köle emeği”, sermaye birikiminde bir “ön birikim” (ilksel birikim) olarak işlev görmüştür. Bu durum serbest rekabet sonrası dönemde de yok olmamış, genellikle “yeni sömürgecilik” biçimine bürünerek günümüze kadar uzanmıştır.

2Verilen artış sayıları ve diğer rakamlar, Marksist ekonomi ölçülerine göre değil, verili istatistiklere göre hazırlanmıştır. (Bkz. Haluk Levent)

3Bu konuya metnin ilerleyen bölümlerinde tekrar değineceğiz

Diğer Yazılar

MACAR MANEVRASI, HÜRMÜZ ABLUKASI VE DİĞER ŞEYLER.

Ümit ÖZDEMİR / 15.04.2026 Çok sınıflı isyanlar çağı, neoliberal kapitalizmin ağır yaralı bir hayvan türünden …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir