Mahir Konuk / 28.07.2025
‘Hiçbir şekilde, başka bir topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz: tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız.”
Friedrich Engels / Doğanın Diyalektiği s.229
Bu yazı, “Yazı Portal”de iki yıl kadar önce Fizik ve Evrenbilim alanında James WEBB teleskopunun gerçekleştirdiği heyecan verici ve bu bilimlerin postulatlarını sarsan keşiflerinin doğurduğu ve bizce beklenen sonuçlarının ortaya serilmesinin verdiği coşkuyla alelacele yazılmış aynı adlı yazının, biçime dair düzeltmeleri yapıldıktan ve ifadeleri zenginleştirildikten sonra yeni kitabımızın “giriş bölümünü” oluşturacak şekilde yeniden yazılmış versiyonuna karşı gelmektedir.
“Fikrimin ince gülü” deyiminin ne anlama geldiği pek bilinmez; bu yüzden günlük hayatımızda pek kullanılmaz da. Ancak öncelikle belirtmemiz gerekecektir ki, deyimin öznesi konumunda olan “fikir” sözcüğüne rağmen, onun “düşünceyle” veya “akılla” doğrudan bir ilişkisi bulunmamaktadır; aksine, daha çok algılamalarla ve duyularla ilişkilidir ve bir romandan1 esinlenen “acemkürdi” bir şarkıya güfte olmuştur.
En kısa ifade etmeyle “yakınlık” ifade etmekte bu deyim: Benim gibi olmayan ve hatta benim olduğumun tam tersi gibi görünen, “dışarıda” olan bir şeyin veya bir kimsenin yani “ötekinin” aynı zamanda benim içimde olduğu oranda, benim de onun içinde olduğum veya olabildiğim oranda yakın…2 Eğer bir örnek vermek gerekirse insanlarda “âşık olma” hali veya “aşkın” tabiatlı bir toplumsal ilişki türü olan “aşk ilişkisi”, bu türden bir yakın olma halinin tipik örneğini teşkil edecektir.
Bu yazımızda, bir “oluş biçimini” ifade eden “fikrimin ince gülü” deyimini “romantik versiyonu” olan “aşk ilişkisi” üzerinden ele almayacağız. Deyimin toplumsal ilişki içeren bu versiyonunu daha önce “Neo-liberalizm, Roman ve Aşk” adlı çalışmamızda etraflıca yerine getirmeye çalışmıştık (El yayınları, 2023). Burada ele alacağımız konu, deyimin “epistemolojik versiyonu” olacak: Maddi tabiatlı ve oluş halinde olmadan var olamayacak olan evrenle, onun uzantısı olan ve alışık olduğumuz biçimiyle “düşünebilme yetisiyle” tanımlanan “insan varlığı” arasındaki ilişki açısından…
Asıl olan kopuşlar yani evrenin sürekliliğidir…
İnsani ve toplumsal bilimler alanında yaklaşık son 50 yıldır hasıl olan ve en burjuvasından toplum bilimciler tarafından3 dahi, artık gizlenemez olduğu için dillendirilmeye başlanan “antropolojik boyuttaki” altüst oluşun bir diğer biçiminin, fizik ve astrofizik alanındaki “pozitif bilimciler” tarafından kendi alanlarında eş zamanlı olarak yaşanmaya başladığına şahit olmaktayız. Öncellerinden çok daha geliştirilmiş yeni uzay teleskopu “James Webb”in dünyaya yolladığı ve bütünüyle gözleme dayalı bilgiler, evreninin şimdiye kadar bilinen hikayesinin, “toplum bilim” ile uğraşan birisinin dahi açıklıkla fark edebileceği ölçüde değiştirmiş olduğuna şahit olmaktayız…
Son birkaç haftadır -ve hatta gündür- sosyal medya üzerinden yapılan yayınlardan tespit ettiğimiz kadarıyla, bilim insanlarının gerçekleştirdiği yeni buluşların en çarpıcı görünenlerinin sonuçları, “Büyük Patlama” olayı ile başlatılan “evrenin yaşı”, “uzayın genişliği”, vb. ile ilgili olanıdır. Ortaya çıkan yeni durumda, evvelce kısıtlı gözlemlere ve “akıl gücü” ile yapılan hesaplara dayanarak ileri sürülen her türlü gerçekliğin biricik kaynağı ve ölçüsü olan evren için tespit edilen “13,7 milyar” yıllık ömür, iki katına çıkarılarak 26,7 milyar yıla yükseltilmiş bulunmaktadır. Ortaya çıkarılan ve eskisini de içeren, yeni ama belki de eskisinden daha yaşlı evrenin varlığının ilk adımdaki somut delili; James Webb adlı uzay teleskopunun, uzayın derinliklerinde olan ve bu yüzden henüz gözlenememiş uzay kesitinin daha önce hesaplanan bilinen eski evrenden çok daha yaşlı “altı tane galaksiyi” içerdiğini tespit etmiş olduğudur. Böylece, evrenin yaşı ile birlikte bilinen uzay da bir anda iki katına çıkmış, bu alanda uğraşan bilim insanlarının gözlemsel ufkunun genişlemesine bağlı olarak, düşünsel ufukları da genişlemiş olmaktadır. Dolayısıyla, daha şimdiden, evren ve oluş hakkında yeni hipotezler ve teorik modeller ileri sürülmeye başlanmış bulunmaktadır.

(James Webb tarafından çekilen dünyadan 6500 ışık yılı uzaktaki Yengeç Nebulası)
Bir toplum bilimci olarak, gerek kendi bilim dalımızdaki olayları anlamak ve adlandırmak için ve gerekse bu faaliyet sonunda yeni kavramsal çıkarımları gerçekleştirmede bize yardımcı olacağını bildiğimizden, her türden bilim insanının sürekli gündeminde olması gereken en genel anlamda “OLUŞ SORUNU”nunu konu alan bir çalışmayı daha önce gerçekleştirmiştik (El yayınları, Ekim 2021). İşte bu çalışma çerçevesinde ve S. Hawking’in basitleştirerek bize öğrettiklerinden yola çıkarak, Türkçeleşmiş şekliyle “Büyük Patlama” sorununu ele almış, adeta yakın gelecekte başımıza gelecekleri sezinlercesine şu tespitlerde bulunmayı, gerekli görmüştük:
“Büyük patlama” diye nitelenen olay bilim insanlarının gözünde genellikle başlangıç olarak kabul edilen ve evreni “tekil” bir varlık (“singulier”) olarak tanımlayan olaydır4. Eğer bir analojiye başvurmamız gerekirse, sosyoloji biliminde tek başına bütün diğer olguları açıklayan “total toplumsal olay” ne ise astrofizik için “büyük patlama” da odur. “Uzay-zaman” ve onunla birlikte kütleli-kütlesiz bütün “materyaller” hep birlikte evreni oluşturmuşlardır. … / … Hawking’in yaptığı analojiye uygun bir biçimde ifade etmek gerekirse “büyük patlama olayı”, bir “hiçlik” alanı olan patlama öncesine çukur açıp, uzay-zamanda bir “pozitif tepe” oluşturmak demek olacaktır. Büyük patlamanın varlığının uzay-zamandaki etkilerinin içinde bulunduğumuz haliyle evrende hâlâ daha gözlemlenebilir olduğu belirtilmektedir. … /…
Büyük patlamada evren son derece yoğun, içine eğik ve sıcak bir varlıktı. Bizim ifadelendirmemize göre -evren- mükemmel bir “nicel saçılmaya” benzeyen “yayılmaya” başlamasıyla, ısı başta olmak üzere bütün değerlerin seviyelerinde azalma baş gösterdi. Bu; biçimlerin oluşma şartlarını imkânsız kılan aşırı sıcak dönem, aynı zamanda uzaya bir nevi “aşırı dozda” pozitif enerjinin de enjekte edildiği dönemdir. “Evrenin boyutlarının ikiye katlanmasıyla birlikte, maddenin pozitif enerjisi ve çekim gücünün negatif enerjisinin ikisinin birden “ikiye katlandığı” bilindiğinde, nihayetinde “uzayın negatif bir enerji deposu” olduğu da bilindiğinde, uzay ve zamanın birlikteliğinin bir negatif-pozitif enerji birlikteliği olduğu da teslim edilebilecektir.
Büyük patlama ile özgürleşen pozitif enerji ile içinde yayıldığı uzayda depolanmış olan negatif enerjinin farklı nicel seviyelerde sıfıra eşitlenerek oluşturduğu göreceli denge, yukarıda da altını devamlı olarak çizdiğimiz birçok şeyin ifadesi olmaktadır.
Oluşun dinamikleri, varlığın daha ilk anından itibaren pozitif ve negatif kutupların birlikteliğinin sonucu olduğunun göstergesidir. Biz buna “zıtların birliği” demekteyiz.
Pozitif-negatif kutupların birliği ile zaman ve mekânın birlikteliği birbirlerine dönüşebilir nitelikte bir birliktelik oluşturduğu izlenimini doğurmaktadır. Bu uzay-zaman birlikteliğinin çelişkili bir birliktelik olduğunun göstergesidir.
Pozitif ve negatif enerjilerin ve/veya zaman-mekânın oluşa esas teşkil eden zıtlıklar mücadelesi sıfıra eşitlenebilir hal aldığı belli denge durumunda, enerji de bir kütle sahibi olunmasına götürecek şekilde yoğunlaşarak duyularımıza doğrudan hitap eden bir biçim halindeki maddeyi oluşturacaktır.
… /…
Evrenin oluşumu ile ilgili olarak “büyük patlama” sonrası olup bitenler ile, Hawking’den aktardığımız bu uzunca hikâyeden, evrenin “hammaddesi” olarak da niteleyebileceğimiz “enerjinin” biçim alışlara geçerken gerçekleştirdiği nitelik sıçramaları konusunda şu genellemelere varmaktayız:
Büyük patlama esnasında olduğu gibi “büyük patlama” sonrasındaki biçim alışlarda da yani kısaca bütün oluş süreci boyunca, çelişkilerin birliği ve onların yaratıcı mücadelesinin esas olduğunu görmekteyiz. Bunun yanında, çelişki oluşturan kutupların mücadelesinin, yerini bir çeşit düzen ve süreklilik sağlayıcısı göreceli denge haline bıraktığına şahit olmaktayız. Atom parçacığının, elverişli iç ve dış şartların da oluşmasıyla, negatif enerji yüklü elektron ve pozitif enerji yüklü pozitron parçacığından itibaren adım adım nasıl gerçekleşmiş olduğu olgusu bunun bir illüstrasyonundan başka bir şey değildir. Başta da değindiğimiz gibi, “E=mc2” denklemi aslında “büyük patlama” ile özgürleşen “E” enerjisinin geri dönüşünün, yani “tekrar “özgürleşmesinin” formülü olarak görülmüş ve yorumlanmış olsa da (özellikle de atom bombasını üretirken), biçim alışın bir kütle ve enerji ilişkisinin uzay-zaman şartlarında gerçekleşmesinden başka bir şey olmadığını da basit bir şekilde ortaya koymaktadır.
Bir biçim alış olarak atom parçacığının oluşmasında (hidrojen elementinden başlayarak) en önemli mesele, bir nicelik ayarlamasının yerine getirilme meselesidir. Bu ise enerji yoğunluğunun uzay-zaman şartlarındaki mevcut ısı miktarının azalıp çoğalmasıyla ilgili bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu olayı, “Ektronlarla(-) pozitronun(+) çarpışarak (bizim deyişimizle zıtların yaratıcı mücadelesiyle) çıkardıkları ısının belirli bir düzeye inmesiyle “E” enerjisinin “m” kütlesinde yoğunlaşarak özgül bir ağırlık ve özgün nitelikler kazanması” olarak da ifade edebilirdik. Söz konusu olan göreceli denge halleri, atom ağırlıklarına göre (proton ve nötron sayıları) düzenlenecektir. Mendeleyev periyodik tablosu bu durumu ifade etmektedir.
Unutmamak gerekir: “mc2” diğer bir biçimde belli bir cisimde yoğunlaşmış belli nicelikteki “E” enerjisini bir nitelik biçimi olarak ifade etmektedir. Atom parçalanabildiğine ve enerji bu parçalanmada açığa çıkarılabildiğine göre, eşitlik ilkesi biçim oluştuktan sonra da devam etmektedir. Diğer bir deyişle, biçim almakla ancak biçim yaratılabilecektir, ama enerjinin kendisi değil. Bir analojiye başvurmak ve bunu Hawking’in yaptığı gibi ekonomik kavramlar üzerinden yapmamız gerekecekse, şöyle diyebileceğiz demektir: Evren adı verilen agorada, belli bir miktardaki “E” enerjisi “değişim değeri” olarak belli bir nitelikteki “m” “kullanım değerine” eşittir. Varlık evrenin bütününe eşitlendiğinde, çelişik gibi görünen (aslında öyle de olan) iki değer biçimi de varlığın parçası, daha doğrusu hallerinden birisi olarak varlığın içine dahil olacaktır.
Aradaki fark şu olabilir: “Potansiyel” bir biçim olan (“değişim değeri” gibi veya “negatif tepe” gibi) yani olası olmuş olsa da oluşa henüz dahil olamayan bir varlığın, efektif bir varlığa (kullanım değeri veya “pozitif tepe”) dönüşmesi, her iki biçiminde oluşla gerçekleşebilecek bir olay olacaktır. Veya bu durum, bir bütün olarak “oluşun hallerinden” birisidir.
Dolayısıyla, nicelik birikimi de biçimleri ortaya çıkaran nitelik sıçraması da “büyük patlamayla” gündeme gelen olaylar olarak evrenin içinde gerçekleşen ve onunla sınırlı olan olaylardır. Bu tespitten yola çıkarak açık bir şekilde şunu ifade edebiliriz: Evrenin oluşumunda “büyük patlama” gibi büyük ve nitelik sıçramalarında görülebileceği üzere (kara deliklerin yerini yeni yıldızlara bırakacak şekilde patlaması örneğinde olduğu gibi) küçük patlamalara ihtiyacı vardır. Ama bu patlamaların evrenin dışında bir yer ve nedenden itibaren olmuş olmasına hiç de ihtiyaç yoktur.
“Büyük patlama” olayı, oluşun bütünü dikkate alındığında aynı zamanda “Büyük imkân” anlamına da gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında -evren- koskocaman bir deneme-yanılma tezgâhı olarak kendisini ortaya koymaktadır: Başlıca kuralı zaman zincirinde çeşitli seviye ve biçim alışlara karşı gelen nitel sıçramalara uygun seviyede nicel bir birikim yapmak üzere evrenin kendi içinden gerçekleştirdiği ayarları yakalamak üzere deneme-yanılma yapmak! Evrenin kendi içinden gerçekleştirdiği ilk biçimin parçacıklar (partikül) olduğu anlaşılmaktadır. İlk çeşitleme ise “hammaddeyi” oluşturan pozitif ve negatif niteliklere göre yapılmaktadır. Hawking bundan sonrası için “karışma” ve “katılma” deyimini kullanıyor. Atomun yapısı belli seviyelerde oluşmasına göre belli element (nitelik) biçimi alan karışım ve katılımlarla gerçekleşmiş bulunmaktadır.
Koskocaman bir deney alanı olan evrenin dışına çıkıp onu metafizik kurallarla ve önyargılarla açıklamaya çalışmak, aynı zamanda doğal bir şekilde bilimsel alanın da dışına çıkmak anlamına gelecektir. Buna, oluş esnasındaki deneylerin nasıl gerçekleştiğini görmezlikten gelmek veya açıkça reddetmek de dahildir. “Karışım” ve/veya “katılım” olaylarının mümkün hale gelebilmesi ve zaman-mekân içinde bir düzen ve devamlılık içeren nesnelerin oluşumunun gerçekleşmesi ve süregitmesi de belli dinamiklerin devreye girmesiyle mümkün olabilmektedir.” (OLUŞ SORUNU, s. 38-44)5
Yaklaşık iki yıl önce kaleme alınan çalışmamızdan aktardığımız “Büyük Patlama” ile ilgili bölümü, okuyucuya evrenin oluşumu konusundaki bazı bilgileri hatırlatmak amacıyla uzun tuttuk. Daha ilk bakışta, fizik dünyadaki –tıpkı diğer varlık alanlarında olduğu gibi- olaylara yaklaşım biçimimizin materyalist ve onları kavrama ve anlamlandırma tarzımızın diyalektik yöntem ile uygunluk gösterdiği tespit edile bilinecektir. Yeni uzay teleskopunun ilk kalemde doğuracağı, genel olarak “bilim ve bilimsellik nedir?” sorusunda düğümlenen ve dolayısıyla bizim esas araştırma alanımız olan “insan-toplum bilim” konusunu da doğrudan ilgilendiren epistemolojik sorunlarla ilgili olarak, görüşlerimizi ilerde belirteceğiz. Ama öncelikle, “Büyük Patlama” olayı ile ilgili “âlim” sıfatını taşıyan bir astrofizikçinin (Hawking) önermelerinden yaptığımız çıkarımlarla ilgili olarak, gerçekleşen keşiflerin ışığında yeni sayılacak bir şeyler daha söylemeyi gerekli bulmaktayız.
Konuyla ilgili olarak kıyas kabul edilemeyecek kadar yetkin, bu yolda tutkuyla çalışan bilim insanlarını “peygamberce” önyargılarla eleştirme niyetinde olmadığımız öncelikle bilinmelidir. Bizim bu konuda bütün yapmaya çalıştığımız; bilim emekçilerinden öğrenerek, sadece bilimler arası ortak bilgi ve düşünce alanı olan “oluş sorunu” ile ilgili olarak kendi alanımızda oluşan ve başkalarıyla paylaştığımız sorunlara açılık getirmeye ve böylece kendi insan bilimsel pratiğimizin yolunu açmaya çabalamaktır. Ancak, bugün her bir bilim alanında ulaşılan sonuçların bizleri zorlamasıyla gerekli hale gelen bu çabayı gösterirken, kaçınılmaz bir şekilde, önce de belirttiğimiz biçimiyle Hawking başta olmak üzere fizik dünyanın bilim adamlarından öğrendiğimiz olgulara kendi alanımızdan yansıyan zorlukları da katarak, en genel biçimiyle de olsa bir yorum getirmeye çalışmış olmaktayız. Örneğin, OLUŞ’un, evrende (toplumsal alanda olduğu gibi) patlamaları (veya kopmaları) öngördüğünü, ama evrenin var olagelmek için ille de “büyük” bir patlamaya ihtiyacı olamayabileceğini belirtmiştik.6 Evrende gözlemlenen patlamaların maddenin bir halinden kopuşu gösterdiği kadar, yeni bir başlangıca da işaret ettiğini belirtmiştik. Dolayısıyla, evrenin yani oluş halinde olmadan var olamayacak olan “tekil” varlığın, birçok “tekillik” ifade eden, yani “çoğul” nesnel oluşumlarla tanımlanan kopuşlar ve yeniden doğuşlardaki sürekliliğe ihtiyacı olmaktadır. Bu ise, “patlama” yani yıkım ile ortaya çıkan çeşitli biçim alışların sonucunda ortaya çıkan tekilliklerin, “çoğul” olduğu ileri sürülen evrenin başlangıcında olduğu varsayılan “Büyük Patlama” ile benzerlikler taşıdığını veya aynı fonksiyonel zorunluluktan doğduğu olgusunu gündeme getirmektedir. O halde, aynı zamanda, zaman mekânda sürekliliği ifade eden OLUŞ’un, sadece evrenin başlangıcında ortaya çıkan tekil -bir sefere mahsus- “bir var olma” olayı değil, ama devamlı tekrarlanan bir başlangıç olayı –süreç- olması gerektiğini gündeme getirecektir.
Bu durumda, “Büyük Patlama”, diğer küçük patlamalardan tabiatı icabı farklı olmadığından, en azından düşünsel planda, her durumda bir gereklilik olmaktan çıkacaktır. Yani ya her patlama bir “büyük patlamadır” ya da “Büyük Patlama” arkasında herhangi bir “tanrı eli” olmayan sadece göreceli olarak “büyük” olan, dolayısıyla “her şeyin başlangıcı” olmayan bir “patlama” veya “kopuş” olayından ibarettir, diyebiliriz.
Bizim7, kendi düşünme biçimimize bağlı olarak bir olasılık veya bazı bilim adamlarının da görüşü olan bir “hipotez” olarak ileri sürdüğümüz şey, somut maddi bir olgu olarak yeni bir uzay teleskopu tarafından bir şekilde onaylanmış olmaktadır. Öyle ya, eğer yeni kuşak teleskopumuzla gözlemlediğimiz üzere, bilinen evrenimiz, eskiden var saydığımız evrenden daha yaşlıysa, fizik biliminin “Büyük Patlama” olayını da yeniden tanımlaması gerekmektedir. Sonuçta ise evrenin ve uzay-zaman ilişkisinin çehresi, insanın bilgi ve düşünce alanında pratik bir şekilde değişmiş olmaktadır. Ancak bu, fizik biliminin önceki dönemlerde ileri sürdüğü bütün doğa kurallarının ve teorilerin bütünüyle “kadük” olduğunu da kesinlikle göstermemektedir; tıpkı evrene ve fizik olaylara yeni bir bakış açısı ve kurallar getiren Einstein fiziğinin, Newton fiziğini ortadan kaldırmadığı gibi. Zaten, aklı başındaki bazı bilim adamları da bilim dünyasında ve bilimsel düşüncede devrim yaratacak boyuttaki bu yeni buluşu, ilk heyecan geçtikten sonra temkinli bir tavır takınarak karşılamış ve gözlerini büyük açarak, onları şimdilik teleskopun objektifinden dökülen olgulara dikmiş bulunmaktadır.
Bizim açımızdan önemli olan yeni olguların keşfi olduğu kadar, özellikle de bu keşiflerin bilimsel düşünce ve bilimsel faaliyet üzerinde yarattığı iz düşümler olacaktır. Çıkarımlarımız çok özet olarak şöyle özetlenebilir:
AKIL’a giden yol GÖRMEK’ten geçer.
Bu şekildeki bir konu başlığı, herkes için anlaşılabilir olmasına rağmen, “neden son buluşlar üzerine başlayan esasa dair ve karmaşık içerikli bir tartışmanın 1. Maddesi haline getirildi?”, diye bir soru sorulabilir. Cevaplayalım: a) Çünkü bu şekliyle, evren üzerine bildiklerimizi altüst eden keşiflerin (evrenin yaşı, Büyük Patlama…) doğrudan doğruya gözlem yapmaya dayanmış olması olgusunu ve ona bağlı olarak yapılan ilk genellemeleri içeren düşünsel faaliyetleri gerçekleştirilme sırasına göre açık ve net bir biçimde yansıtmaktadır da ondan; b) Görmek ile bilmek ve bilmek ile bilimsel bilgi üretmek arasındaki ilişkiyi, bilimle uğraşan herkesin faaliyetini tanımlayan bir “postulat” olarak gündeme getiriyor da ondan; c) Bilimselliğin nesnel gerçekliğe yakın olma anlamındaki ölçüsünün, kendisini her zaman olduğu gibi ancak belli bir ölçüde pratik hayattaki deneylerle ispatlamış olsa da “yerleşik kuralları” değil, ama o kuralları sorgulayan “yeni gözlemler ve yeni deneyler yapmak” olduğunu bilimsel faaliyetin gündemine getiriyor da ondan; d) Bilimsel faaliyetin, evrenin varoluş oluş sürecinde olduğu gibi onun zaman mekanda açık bir faaliyet olması, yani sürekli olarak yeni olgulara açık olması gerektiğini gündeme getiriyor da ondan…
“Görmek” faaliyeti ile birlikte ALGI ve duyuların insan beyninin düşünsel fonksiyonunun (akıl) önüne geçirilmesi; soyutlamalar bütünü oluşturan yerleşik kurallara karşı somut olgularla kendisini ifade eden “maddi” dünyanın öncelliğini gündeme getirmek anlamına gelmektedir. Bunun bir diğer ifadesi, düşüncenin “kurgusal” dünyasına karşı olguların nesnel öncelliğidir. “Algı” olayının bir bilimsel faaliyetteki öncelliği, bu faaliyetin doğruluk ve geçerliliğinin ölçüsünün evrenin somut maddi varlığı ile ilgili olmasıyla ilgilidir. Düşünsel faaliyetin ölçüsü olan “kurgusal dünya”, yani kavramsal ve teorik genellemeler, evrenin kurguyu aşan öncelliğine karşı bir “yabancılaşmayı” temsil etmektedir; insan faaliyeti için illaki gerekli de olsa, bilgi paylaşımı ve zaman mekân içinde korunması için kaçınılmaz olsa da, yine de bir yabancılaşma…
Bu tavır, gözlerini kullanmaktan imtina eden ama hafızasını (yerleşik kuralları) gerçeğin biricik ölçüsü olarak kullananların iddia ettiği gibi bir “kural karşıtlığı” veya geçmişin bilimsel kural ve kanunların nesnel karşıtlığı olmadığını vaaz etmek değildir. Bu tavır, “oluş” halinde olduğundan sürekli olarak çeşitli yeni biçim alışlarla karşımıza çıkan evrenin tabiatına uygun olduğu gibi, bir “insan” bireyi olarak evren hakkındaki bilgilerimizin bizzat kendisinin de “bilimsel” sorgulamalara tabi olduğunu akıldan çıkarmamak, yani eski bilgilerin sürekli olarak gözlem yapmayı gündeme getiren yeni hipotezlerle sorgulanması gerektiğini kabullenmek ve bunu “bilimsel faaliyetin” bir parçası haline getirmektir.
Her bilim insanının faaliyetinde, hayata geçirmekten sorumlu tutulduğu bu usul ve yönteme dair kurallarla, James Webb teleskopunun gözlerimizin önüne serdiği “Büyük Patlama” olayına ilişkin keşif, evrenin bilinen eski var oluş teorisiyle yan yana getirilerek sergilendiğinde ortaya şu çıkarım veya ilke çıkmaktadır: Evrenin bizzat kendisi de topyekün dahil olmak üzere, bir nesnel olay ancak bir diğer nesnel olayla açıklanabilir; düşünsel faaliyet dediğimiz şey ise nesnel olayların arasındaki somut ilişkilerin seyrini izlemektedir. Aynı zamanda “oluş” olayını da tanımlayan bu temel prensip, eski haliyle “dinci” ve “öte dünya fobisi” çeken hastalıklı bir ruhun “Büyük Patlama” olayını “Tanrının hikmeti” ile açıklama çabalarına temelli bir darbe de indirilmiş olacaktır.
Bilimsel faaliyet, insan varlığının evrenin varlığına katılması faaliyetidir.
Algı faaliyeti8 ile, insan varlığı ve sözü edilemeyecek kadar küçük bir parçası olduğu evrenin kendisi bütünleşmektedir. “Görmek” eylemi ile gündeme getirilen algılama ve nihayetinde insani varlık, böylece evrenin varlığının içine girmekte yol alırken, evrenin de aynı yoldan kendi içine girmesine müsaade eder. İnsanın evrenin ve evrenin de insanın içine girmesiyle birlikte insan varlığı ile bir bütün olarak evrenin varlığı arasına diğer canlı türlerinde rastlanmayan ve varlığını insan ve parçası olduğu evren arasındaki orijinal ilişkiye borçlu olan yeni bir ayırım çizgisi de çizilecektir: Düşünme yetisi ve düşünme faaliyeti. Bilimsel faaliyetin içeriğini oluşturan kavram, kural ve teoriler bu türden bir içe alışın ürünü olarak (kurgu) ortaya çıkar. İnsan zihninde bir “fikrin” veya imajın oluşabilmesi için oluşması için, gözün ille de “ince gülü” görmesi gerekecektir. Ancak bu işlemin -yani görerek algılamak ve düşünerek kavramlaştırmak- öznesi olan bir tek bireyle başarılan ve dahası zaman mekânda devamlılığı sağlanmış bir faaliyet de olmamaktadır. Bir “ince gülün” bir fikre dönüşebilmesi için, aynı nesneyi gören birçok özne-bireyin onu “ince gül” olarak algılaması ve onlarda bir “ince gül” fikrini çağrıştırması gerekecektir. Algılama ve düşünme faaliyeti, nesnelerin özneler tarafından görülmesiyle gündeme getirilebilmiş olsa da bu faaliyetler, öznelerin toplumsallaşması gerçekleşmeden mümkün olamayacak bir faaliyettir; o kadar ki, insan toplumu, özne-bireylerinin görmeyen gözleri, duymayan kulakları, tutmayan elleri ve ilerleyemeyen ayaklarıdır. Gözleri görmeyen bir öznenin, “ince gül” hakkında bir fikir sahibi olabilmesinin “hikmeti” de burada yatmaktadır. Dolayısıyla, birer insan bireyi olarak bizlerin nesnelere bakışını sağlayan gözlerimiz, onları algılayarak bir fikre dönüştüren düşünce faaliyetimiz, içinde yaşadığımız toplumlar tarafından terbiye edilmiş bulunmaktadır. Toplum, sadece bir öznenin bir nesne (“ince gül”) hakkında bir fikir sahibi olmasında belirleyici olmayacaktır; o, aynı zamanda, yine de özneler tarafında üretilen fikir ve düşünceleri paylaşmak ve onları zaman mekân içinde iletmek için de kaçınılmaz bir oluşumdur…
Neticede, bir “platonik aşk ilişkisi” gibi görünen insan ile evrenin karşılıklı olarak içe alış ve kendisine benzetme faaliyeti ile tanımlanan süreç, aynı zamanda insanın kendi varlığını kendisin yaratması faaliyetinin bir başka versiyonu olan insan toplumunu yaratma veya “toplumsallaşma” faaliyeti ile özdeş olan bir süreç olmaktadır. Bilimsel faaliyet dediğimiz özgün faaliyetin de içine katıldığı bu süreç aracılığı ile birey; kutsal kitaplarda emredildiği gibi “evrenin efendisi” veya “sahibi” olmayacak, ama onunla bütünleşme faaliyetinin içinde nesnel olarak kendine ayrılan konuma gelecek, yani insanlaşacaktır. Dolayısıyla, “insanlaşma süreci” dediğimiz şey, toplumsallaşma faaliyetinin özgün biçimleri olan eğitim ve öğrenim yoluyla gerçekleşen bu “bütünleşme” sürecini de içermektedir.
İnsanın, “evrenin efendisi olmak” üzere kutsal bir elin “yarattığı” bir varlık değil, ama bir bütün olarak evrenin -belki en ucunda olmasına rağmen-9 sadece bir uzantısı olduğu gerçeği, insanın varlığının evrenin varlığı ile özdeş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. İnsanlaşma sürecinin de tabiatında olan bu özdeşlik anlayışı, aynı zamanda toplumsallaşma sürecini olduğu oranda bireylerin düşünsel faaliyetini de belirler; insanın kendi yarattığı kurgusallık içinde kaybolmasının önüne geçtiği oranda, bu kurgusallığın hakimi olarak ilan edilen bir “gizli elin”, yani gizemli bir “yaratıcı Tanrının” anlamsızlığını ve gereksizliğini ortaya döker; kurgusallık ürünü olan her türlü bilgi ve düşünceyi yok saymasa bile, onları içine hapsedildikleri “kurgusal gerçeklik alanın” yani “rasyonel bir sistemin” dışında ait oldukları algısal ve deneysel faaliyeti öngören “nesnel gerçeklik” alanına geri iade eder…
3) Hangi başlangıç: “Homo erectus” mü? “Homo sapiens” mi?
J. Webb teleskopunun mümkün kıldığı gözlemler sadece bizim evren üzerindeki bildiklerimizi, örneğin “yıkılmaz” olarak ezberlediğimiz “büyük patlama” gibi astrofiziğin en kurucu postulatını oluşturan bir teoriyi altüst etmeyle kalmadı, “gözlem yapmayı” nesnel gerçekliğe ulaşmak olarak belirlenen “bilimsel faaliyetin” başına da getirmiş oldu. Gözlem yapmak, algılamak ve deneylerden öğrenmek gibi nesnel dünya ile ilişkimizde öne çıkan bu faaliyetler, sadece düşünme yetisi gelişmiş insan türünün yürüttüğü “bilimsel faaliyetin” değil, ama bir bütün olarak insanlaşma süreci diye adlandırdığımızın sürecin de sorunudur. Bunun nedeni, nesnel dünya ile ilişkimizde asla vazgeçmemeye devam ettiğimiz bu faaliyetler, düşünme ve bilimsel faaliyet yürütme yetisine yeterince sahip olmakla başlayan dönemin öncesindeki “hazırlık çağında” da bizim evrenle ilişkilerimizde ön planda olmaktaydı.

İnsanlaşma süreci, kendi evrimsel gelişimini Homo erectus ile başlayan bu “hazırlık çağında” gerçekleşen ve binlerce yıla yayılan deney birikimine ve toplumsallaşma süreçlerine borçludur. Bu anlamda, zaman ölçeğinde, öncellerinden düşünce yetisinin gelişme seviyesiyle ayrılan “homo sapiens” denilen insan türünün insanlaşma sürecine katkısı, esas olarak soyutlama yoluyla (kurgulama da diyebiliriz) daha önce evrenle olan alışverişimizi kolaylaştırırken, deneyle edinilen bilgilerin paylaşımını ve zaman içinde aktarımını mümkün ve hatta gerekli kılan toplumsallaşmayı da yeniden yapılandırmış olmaktadır.10 Homo erectus’un Homo sapiens’in yerine insanlaşma sürecinin başına getirilmiş olmasının diğer bir yandan anlamı; gözlem ve deneylerin, bilgilenme veya bilgi üretimi sürecinde, aklın spekülatif çıkarımlarının yerini almamasıyla da özetlenebilecektir. Günümüzde olduğu gibi “kurgusal gerçekliğin” bilimin nesnesi olması gereken “nesnel gerçekliğin” yerini alması şeklinde kendini ortaya koyan neoliberal ve/veya post-modern ideolojiye karşı durmanın bir biçimi olması da bu öncellik-sonralık ilişkisine benzer bir anlam yüklemektedir.
Ancak, homo erectus’un ve onunla birlikte gözlem ve deneyin insanlaşma sürecinin başına getirilmesi ve günümüzde bu öncelliğin özel bir anlam kazanması, insan faaliyetinin “aklın faaliyeti” ile ağırlıklı olarak belirlendiği “homo sapiens” döneminin, insanlaşmada bir adım daha ileri gitmek anlamına gelen önemini küçümsemek anlamına gelmemelidir. Bizim itirazımız, metafizik bir saplantı olarak da tanımlayabileceğimiz, pratik olarak “insan aklının kendi içine hapsedilmesi” eyleminden başka bir şey olarak görmediğimiz “akılcılık” (rasyonalizm) ideolojisini savunanların, insan aklına karşı gösterdiği “ayı dostluğu” dur. Post-modern dönemin rasyonalizmi de diyebileceğimiz ve siyasal karşılığı da olan bu yeni sayılabilecek akım, neoliberal ideolojiyle el ele vererek, düşünceyi ve bilimsel faaliyeti nesnel gerçeklikten ve bu gerçekliğe ulaşmada en güvenilir yol olan gözlem ve deneyden koparmakla tanımlanmaktadır (Bkz. Yol Ayrımı, El yayınları).

Erectus’un okulundan mezun Sapiens…
İnsanlaşma sürecinde erectus’un başlangıç olarak kabul edilmesini teklif etmiş olmamız, hiçbir şekilde “homo sapiens”in bu süreç içinde bir kopuşu temsil ettiğini ve bu kopuşun aynı zamanda insanlaşmada sürekliliği sağladığını reddetmek amacında olduğumuzun göstergesi değildir. Evet, erectus’a nazaran “sapiens”, hiç tartışmasız “boynuzun kulağı geçercesine” benzer bir zirveyi temsil etmektedir. “Bilinci” ve “bilgeliği” temsil eden çiçeği burnundaki sapiens’in bu vasıflarını, kendi döneminde var olan canlı türleri arasında yine temelli bir kopuşu ve bir “zirveyi” temsil eden ak sakallı erctus’un talim ve terbiyesine borçlu olduğu olgusunu da akılda tutmak gerekmektedir.
Daha önceki çalışmalarımızda da ısrarla belirttiğimiz üzere, insanlaşma süreci, bireyleşme -bireyin algılamanın öznesi olması dolayısıyla- sürecinin yanında, “sürü” halinden zaman-mekânda “toplum” haline geçişle birlikte gündeme gelen toplumsallaşma sürecinden de oluşmaktadır. Toplum ve toplumsallaşma; insan türünün, böylelikle kendi evrenini –yaşam alanını- bizzat kendisi yaratmaya başlamasıyla oluşmuş bir bilgi, görgü, talim ve terbiye alanını olarak da tanımlanan bir zaman-mekân bütünlüğünü teşkil eder. Toplumsal alanda biriken deney, bilgi ve buluşların, bireyden bireye ve kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir “iletişim alanı” (kültür) toplumsallaşma sürecinde oluşturulmaktadır. Özetle belirtmek gerekirse, diğer “insansı” türlerden ayağa kalkarak kopan “erectus”, bir “rezervuar” olarak da değerlendirebileceğimiz insan toplumu ile birlikte soyutlanmaya hazır yeterli bir birikim oluşturmayı başarmış, böylece “sapiens” için bilincin ve bilgeliğin yolunu açmanın şatlarını da oluşturmuş bulunmaktadır.
Eğer Hawking’in anlatımıyla, en genel biçimiyle “oluş süreci”, negatif bir değer olan bir “çukur” oluşturarak zamanda ve mekânda bir sıçramayı temsil edecek pozitif değerde bir “tepe” oluşturmaksa, aynı zamanda özgün bir oluş süreci olan insanlaşmanın tedarikini oluşturan deney birikimi aktararak (pozitif tepe) bilinç faaliyetini mümkün ve gerekli kılan erectus; böylece sapiens’e yeni imkanlarla dolu bir alanın, yani onunla birlikte yeni bir biçim ve hız kazanan soyutlama eyleminin sonucunda üretilen bilgileri taşıyan yeni bir toplumsal yapılanmanın ortaya çıkmasına da vesile olmuştur.
Erectus, alet icat etmeyi ve kullanmayı öğrenmekle işe başlayan zanaatkar, bir tür “ön-mühendis” idi (homo habilis); “sapiens”in ise, muhtemelen kendi sürecini tamamlamakta olan “dahi bir matematikçi” olarak, bize büyük patlamadan öte bir yol olduğunu keşfettiren James Webb teleskopunu inşa eden bir “uzay kâşifi” olup çıktığına şahit olmaktayız, bugün. Dolayısıyla, sapiens’in göz kamaştırıcı başarısını ileri sürerek, bu başarının sırrını hazırlayan erectus’u insanlaşma sürecinin ve insan tanımının dışına itelemek, eğer ideolojik ve siyasi önyargıların ürünü bir faaliyet değilse, muhteşem bir ahmaklığın ürünü olabilecek türdendir.11
5) Hayır, dünya “fizik kanunlarına uymak” için dönmemektedir!
James Webb teleskopunun insanlığa sağladığı bilgilerin, fizik biliminin en temel postulatlarını dahi sarsabilecek nitelikte göründüğünü belirtmiştik. Bu durum, genel olarak insan düşüncesinde, insan toplumunda, bireylerin zihninde oluşan hayatı ve evreni anlamlandırma faaliyetinde de önü alınmaz altüst oluşlara yol açmakta. Bununla beraber, bilim ve bilimsel faaliyetlerin tanımlanmasında hurafelerin ve “bilim insanı” kılığına girmiş hokkabazların at koşturmasına da zemin hazırlamaktadır. (Bkz. Yol Ayrımı…) Düşünsel planda yeni bir “kurtarıcı” ve “kaşif” edalarıyla pazarlanan “post-modernizm” ve onun siyasi-ideolojik koroleri olan neo-liberalizm, bu kargaşanın içinde kendi gelişmesine uygun yeni “bataklıklar” bulabilmektedir. Bu tür “bataklık güllerinin” aldatıcı güzelliğine kapılan sözde “radikallerin” bütün yaptıkları ise “sapiens’in tapınak bekçileri” edasıyla ortaya çıkmış olmaları ama onun yaptığının tersini yaparak, gözlem ve deneylerden yola çıkarak bilimselliğin ufkunu daha da geliştirmenin üstünü “akılcı” görünen düzmece iddialarla örtmektedir12. Sonuçta, “insan aklını” savunduğunu iddia eden ama bu aklı gözlem ve deneylerden mahrum eden veya var olan bilimsel faaliyet ürünü kavram ve kurallara post-modern yorumlar getirip onları dogmalara dönüştürerek gerçekte “akıl” düşmanlığı yapan, bilim insanı kılıklı sahtekârlar ortaya çıkmış bulunmaktadır.
Öncelikle akılda tutulması gerekir ki, bu yeni türdeki “akılcılık” anlayışı, kapılarını gözlem ve deneyle ortaya çıkarılan nesnel gerçeklere kapattığı oranda, görünürde “baş düşman” ilan ettiği post-modern safsatalarla aynı ideolojik ve siyasi safta yer almaktadır. Bu ortak kümeleşme, içinde yaşadığımız toplumsal yok oluş-yeniden var oluş şartlarında, düşünce tarz ve yöntemlerde döneme uygun olan bir toptan geri dönüşe ayak uydurmaya çalışmalarıyla belirlenmektedir. Postmodern-neoliberal akımın müdavimleri kendi meşreplerine uygun olarak bilimsel düşünce biçimiyle din düşüncesinin arasındaki temel ayırımı ortadan kaldırarak “at izinin it izine karışmasına” neden olmuştur. Doğrudan doğruya “kapitalist sistemin” devasa bir karadeliğe dönüşmesiyle (negatif çukur) ilişkilendirdiğimiz bu büyük ama geleceğe dönük olduğu kadar doğurgan (pozitif tepe) da olan kargaşa, düşünce dünyasında kaotik ve liberal-faşist düzen yanlılarınca kontrol edilebilir ideolojik bir ortam yaratmıştır.
Yaratılan bu kargaşada, insan düşüncesinin evrene uygunluğunun bir göstergesi olan “gelecek” kavramını ortadan kaldırmak, ilerleme düşmanlığında oluşturulan ortak zeminlerden bir diğeri olmaktadır. Anlaşılacağı üzere; “geleceği ortadan kaldırmak” için verilen çaba, “gözlem ve deneyin” bilimsel üretim faaliyetindeki öncelliğinin üstünü örtme çabasının bir diğer versiyonunu oluşturmaktadır. Bu çabayla akraba bir diğer biçimi ise, “tapınak bekçilerinin” düşüncelerinden dökülen “akılcı” (rasyonalist) gericiliğin, yerleşik kavram ve kuralları dogmalaştırma çabası olacaktır…
Neoliberal-post modern ideoloji ve ona uygun bir yaklaşım biçimi olan akılcı gericiliğin birlikte yok etmeye çalıştıkları “gelecek” fikrinin yanında bir başka ortak özellikleri de “kurgusal” nitelikli gerçekliği, “maddi gerçekliğin” yerine geçirmeleri, böylece insanların hayatlarını oluşturan olguları anlamlandırmakta onların işlerini çıkmaza sokmuş olmalarıdır. Bu temelde iki ilerleme ve değişim karşıtı akımın kurduğu mutabakatın en somut örneği Harari adlı “post-modern” bir hokkabazın en sadık okuyucu ve savunucularının arasında “akılcı” gericilerin sayılarının hayli kabarık olmuş olmasıdır.
Bu birleşme noktalarının yanında, işaret ettiğimiz her iki sapkınlığın savunucuları arasında ayrılış noktaları da bulunmaktadır. Post-modernist gericiler, aynı zamanda neo-liberal siyasetin, liberal-faşist diktatörlüklerin arpalıklarında nemalanan “misyonerler” olarak gelecek ve felsefi materyalizm düşmanlıklarını bir geçim kaynağı olarak görmekte, siyasi iktidarlara hizmetlerinin karşılığını almaktadır. Bunun yanında onlar; her türlü insani değerin içinde eritildiği çorbanın içine, sözde hasımları olan “rasyonalistleri” de katarak, yani onların hem gelecekle ilgili tutucu sayılabilecek tavırlarını ve hem de gözlem ve deneyin içinde bulunduğu dönemde özel bir önem kazandığı olgusunu görmemezlikten gelmelerini sahiplenerek kendi ideolojik ve siyasi konumlarını güçlendirmektedirler.
Post-modernizmin en önemli yatırım alanlarından birisi olan “edebiyat alanı”, neoliberalizm ile onun mutfağına dahil edilen eski-yeni akılcılık akımının oluşturduğu kutsal ittifakın örnekleriyle doludur. Mesela, ülke dışında da “Türk romancısı” olarak ün yapan E. Şafak, bir romanı üzerinden hazırladığı çorbaya, “rasyonalist düşünce” akımının en önemli evrensel figürlerinden Descartes’i davet etmiş, onu “dolmadaki kuş üzümü” gibi ağıza geldiğinde yemeğin bütün eksikliklerini ortadan kaldıran bir “çeşni” olarak rahatlıkla kullanabilmiştir. (Bkz. Neo-liberalizm, Roman ve Aşk, El yayınları)

“Akılcı”-gericilerimiz, siyasi planda da en ucuzundan bir “konu mankeni” olduklarından, “burjuva parlamentarizmi” ve/veya “burjuva demokrasisi” kazanında hazırlanan postmodern çorbanın “yiyicisi” değil ama “çeşnisi” olarak kendilerine biçilen hizmeti gerçekleştirirler. Bu arada, hizmetlerinin karşılığını neoliberal-liberal faşist gestapoya dahil edilerek almak bir yana, içtikleri çorbanın karşılığı, onu emekçi halk kitlelerine servis ederek yutturma faaliyeti ile ödenmektedir.
Yerleşik düzene ideolojik ve siyasi alanda hizmet etmek üzere kurulan “kutsal ittifak”, gerçek “bilimsel düşüncede” bir turnusol kâğıdı rolü oynayacağını düşündüğümüz “teori-pratik ilişkisinde” takınılan tavır üzerinden, karara bağlanmaktadır. “Akılcı” gericiler, yaşadığımız tarih kesitinde hem fizik evrenle ve hem de toplumsal evrenle ilgili altüst oluşlar karşısında, yerleşik kural ve kavramlardan oluşan teoriyi, gelecek zamanlara açılan gözlem ve deneylerin önüne dogmatik bir biçimde çıkarmaktadırlar. Örneğin, onlara göre hem evren ve hem de onun işleyişini tanımlayan kurallar, “oluş halinde” değil ama bitmiş olan şeylerdir. Bu anlayışlarıyla bağlantılı olarak ve sıklıkla kendi ideolojik konumlarını savunmak üzere -veya ona uygun olarak- şu bildik önermeyi ileri sürmektedirler: “Dünya “fizik kanunlarına uymak” için dönmemektedir!”. Oysa ki, bu önermeden yansıyan anlayışa göre hareket etmiş olsaydık, fizik evreni tanımlayan “Büyük Patlama” ile ilgili bilimsel olarak gerçekleştirilmiş postulatı sorun haline getiren gözlemleri ve deneyleri gerçekleştirmememiz gerekecekti.
Nesnel evrene karşı “akılcı” gericilerin takındığı bu dogmatik tavır, yine ideolojik ve siyasi nedenlerden dolayı, varlığını artık bir leşe dönüşmüş olan kapitalist sisteme borçlu olan “neoliberal-postmodern” evren ve toplum anlayışına göre de nesnel dünya, oluş halinde değil ama zaman mekânda bitmiş bir varoluşu temsil etmektedir. Dolayısıyla “üvey evlat” muamelesi yaptıkları “akılcı” gericilik ile aralarındaki fark, sadece geleceğe ve bilimsel gözlem ve deney dünyasına karşı yürüttükleri mücadelede üslup ve yöntem farkından ibaret olmaktadır. Zira onların “Dünya “fizik kanunlarına uymak” için dönmemektedir!” şeklindeki önermeyle önemli bir sorunları bulunmamaktadır; fazladan ve yerleşik “neoliberal-liberal faşist” düzene daha çok fayda sağlayacağını düşündüklerinden şu önermeyi de ilave etmektedirler: “Bilimsel kurallarla dini veya metafizik kurallar arasında bir fark yoktur.”13
Sonuç itibariyle, “kutsal ittifakı” oluşturan iki kafadarın nikahının dogmatizm tarafından kıyıldığını ileri sürmek gerçeklerle örtüşen bir çaba olacaktır.
6) Hangi “Aydınlanma”?
Olgu şu: Oluşturulan koroda bizim de hazır bulunduğumuz bir grup bilim insanı uzunca –yaklaşık otuz yılı aşkın- bir süredir, insanlığın “antropolojik” bir değişim sürecine girdiğini vaaz etmektedir. Kabaca ifade etmemiz gerekirse, bu temelli değişim sürecinin ulaştığı boyut şu merkezdedir: “Neolitik” ile birlikte yeni bir biçim alarak devam eden insanlaşma sürecinin günümüzde ulaştığı seviye, bu eski biçimin insanlığın kabuklarına artık sığamadığını göstermektedir. Bununla birlikte, ortaya çıkmakta olan yeni bir biçimin zaman-mekânda kendisini görünür kılmakta olduğu olgusu, saydığımız bütün karartma çalışmalarına rağmen, bilimsel düşüncenin ve gözlemin, onların yanında veya onlarla birlikte toplumun ve siyasetin gündemine oturmuş görünmektedir. Buna karşın, “fizik evrene” ilişkin bilimsel bilgi alanında evvelce sahip olduğumuz “kesinlikleri” sorun haline getirmeden; insan ve toplumbilim alanında ise, yerleşik düzen için “kesinlikle kabul edilemez” ilan edilen veya sansürlenen yeni varoluş formlarını, bilimsel gözlem ve deney birikimine karşı gelen “nesnel muhtevanın” içine katmadan, doğru ve kalıcı sonuçlara ulaşmak ve bilimsel bilgi üretimini durgunlaştırılmış olduğu yerden ileriye taşımak mümkün görünmemektedir.
Peki, eldeki ilkesel kesinliklerin sınırlarından taşan ve yerleşik toplumsal ve siyasal düzenle örtüşmeyen yeni biçim alışların adı nedir? Veya nasıl tanımlanmaktadır? Bir bilim insanı olarak bu sorulara dört başı mamur bir cevap vermek ve aslına uygun bir resmini çizmek kolay bir egzersiz olmadığı gibi, yeterli gözlem ve deney sahibi olunmadığı şartlarda kaçınılması gereken bir şey olacaktır. Sahte peygamberden geçilmeyen bir dönemde, böylesi bir tavır takınarak onlara bir yenisini eklemiş olmak ise, sadece “post-modern” sahtekârlar için geçim kaynağı oluşturacak türde bir egzersiz olabilecektir. Günümüzde yapılması gereken en doğru şey, eldeki gözlem ve deney birikimlerine dayanan, doğurgan ve bilimsel bilgi üretiminin önünü açma yolunda kesinlikleri sorun haline getiren yeni hipotezleri ileri sürmenin yanında, bütün dikkatimizi her zaman olduğu üzere algılarımızı seferber ederek “nesnelere” ve onların hikayelerini bizlere anlatan “olgulara” yöneltmemiz olmaktadır. Bu çabamızı tamamlayan diğer bir faaliyet ise, doğanın ve toplumun genel “oluş” yasalarından yola çıkarak pratik alanda olup bitenin kendi otantik tabiatlarına uygun yeni tanımlarını yapmayı, yeni kavramlar ve kuramlar üretmeyi bilimsel faaliyetin temel ilkesi haline yeniden getirmemiz olmalıdır. Akılda tutulması gereken bizce şudur: İleri sürdüğümüz ön plana geçirilmesi gereken bilimsel faaliyet biçimi, elde olan kavram ve kuramların her şart altında doğrulanmasını amaçlayan gözlem yapmak ve deney ürünü muhteva çözümlemesini bu tür doğrulamalarla sınırlamaya çalışmak şeklinde tanımlanan faaliyetle çelişki halinde bulunmaktadır14. Gün; her türlü pratiğin önünü açmak üzere “tümevarımsal” faaliyetin günüdür, pratiği var olanla sınırlayan tümden gelimsel faaliyetin değil!
Zaman-mekân içinde keskin bir altüst oluş ve köklü değişimle karşılaştığımızda genellikle bizi iki şey beklemektedir. Bunlardan birincisi, değişimin oluşturduğu ışıldamanın gözlerimizi kör etmesini önlememiz için yansıyan parlaklığa değil de dikkatimizi ve algılarımızı parlaklığı doğuran nesne ve olgularda yoğunlaştırmamız gerektiğidir. Bunun tersi ise, gerçeklerden kaçıp da kendi başına “Platon’un “mağarası”15 türünden bir “mağarayı” andıran kafatasının içine sığınmak, orada dış dünya olmadan tek başına sadece var olanla yetinmek zorunda olan –oluş halinde olanla değil!- aklın mucizelerine sığınmak olurdu… İkinci olarak, kafatasımızın içinde esir alınmış “aklımızı”, algılarımızın devşirdiği yeni olgularla besleyerek harekete geçirmek, böylece beynimizin daha da gelişmesini, gözlemlediğimiz karmaşık olayları kavramamızı sağlayacak şekilde gerçekleştirmek… Dolayısıyla günümüzdeki “Aydınlanma”, Burjuva devrimleri çağında varsayıldığı gibi “Akılcı” olmak zorunda bırakılarak zamanla kısmen işlevsiz hale getirilen insan aklının “nesnel dünyayı” aydınlatması şeklinde değil; ama, dünyanın nesnelliğinin burjuva düşünme ve oluş kalıplarına uygun hale getirilerek insan tabiatına yabancılaştırılmış olan insan aklını ve düşünsel faaliyetleri, evrenin nesnelliğinin ve olguların ışığı ile aydınlatması şeklinde olacaktır.
Burjuva devrimleri dinci düşünceye ve onun dogmalarına karşı aklın kılıcını çekerek muzaffer olmak zorunda kaldı. Ne var ki, aklını sermayeye satan geçmişin burjuvaları ve günümüzün neo-liberalleri, insan aklını metafiziğe (rasyonalizm) teslim ederek yeni bir dinin, “kapitalizm dininin” dogmalarını üretmeye başladı. Bizim bütün yaptığımız ise aklı içine hapsedildiği mağaradan kurtarmak için onun önünü nesnel dünyanın ve olguların ışığı ile aydınlatmak olmaktadır. Yeni dönem, “Aklın ince gülü” dönemi olacaktır; yani, nesnelliğe karşı “akılcı” mesafeler icat ederek “metafizik” türde bilim tanımlanması yapmak yerine, nesnel gerçekliğin öncelliği ile tanımlanan bir evren anlayışı ve dünya görüşünün “bilim” başta olmak üzere her türlü insan faaliyetinin önünü geleceğe dönük olarak açma dönemi…
7) Hangi “bilim”? veya bir kere daha “yol ayrımı”…
Yaşadığımız “antropolojik değişim” –veya evrim- süreci, yeryüzündeki toplumların ve bireylerin, yaşamı ölümden üstün kılmak veya insanlaşma sürecini devam ettirmek için bir süreden beri yeni bir “pozitif tepe” oluşturmaya başlamış olduğunu ifade etmektedir. Bu durum, diğer yandan nesnel anlamda insan aklına ve insan faaliyetine yön vermeye devam eden “kapitalist sistemin” bir karadeliğe dönüşerek “negatif çukur” yaratması süreciyle eş zamanlı olarak devam etmektedir.

Gerçekleştirilmeye başlanan bu yeni bir antropolojik biçim almaya karşı gelen “pozitif tepe”, Neolitik dönemin bilinen başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz “Göbeklitepe”ye karşı geliyor dersek, sanırız olup biteni en iyi şekilde anlatmış olacağız. Aynı olay, Sümer mitolojisinde ve onun birer versiyonlarından başka bir şey olmayan tek tanrılı dinlerde “Nuh tufanı” olarak anlatılmakta olduğunu söylersek, bir ve aynı olayı bir başka türlü –mitolojide anlatılan bir altüst oluş veya kopuş hikayesine göre- ifade etmiş olabilmemiz de mümkün olacaktır.
Bugün için bir bilim adamının “antropolojik değişimi” tanımlama yolunda atabileceği ilk adımın, “değişimin dinamiklerini ortaya çıkarmak” olması gerektiği kabul görebilecektir. Bunun yanında, bilimselliği elden bırakmadan başka adımların atılması da mümkündür. Mesela, “ikinci adım” teşkil edecek hamle, değişimin dinamiklerini tespit etmek için, bu değişime yol açan çelişkileri ortaya çıkarmak olacaktır. Bu çaba içinde çalışmaya devam ederek bir sonraki hamlede yolumuz, insan toplumunun Sümer’den beri en 5 bin yıldır süregelen öne çıkmış özelliğinin “sınıfsal yapılanma” ve “sınıf çelişkileri” ile belirlenmiş olduğu gerçeği ile kesişecektir. Bir adım daha attığımızda ise, sınıflı toplumsal yapılanma biçiminin “köleci”, “feodal” ve “kapitalist” üretim biçimlerine göre zaman ve mekân içinde çeşitli aşamalara bürünerek varlığını sürdürmüş olduğuna şahit olacağımız nesnel bir gerçeklik olarak ispatlanmış durumdadır.
Zaman ve mekânda Göbeklitepe’den beri 12 bin yıl kadar süren yolculuğumuzun sonunda gözümüzü açtığımızda, kendimizi devasa bir karadeliğin içinde bulmuş olacağımız, yaptığımız gözlemler ve biriktirdiğimiz deneylerle apaçık bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır. İçinde bulunduğumuz karadelik ortamının devasa nitelikte olmasının nedeni, kazarak oluşturduğumuz çukurun en az 5 bin yıl veya en çok 12 bin yıldır süre gelmiş olmasından ileri gelmektedir. İçine itilmiş olduğumuz çukurdan başımızı kaldırdığımızda ise, bu süre zarfında bir zirveye sahip devasa tepenin de eş zamanlı olarak oluşturulduğunu gözlemleyebilmemiz mümkün hale gelecektir. Bu durumda, binlerce yıldır yaşadıklarımızı anlamlandırabilmemiz için bu devasa tepenin zirvesine tırmanmamız, gerekecektir…
Tepenin zirvesine vardığımızda, tıpkı erectus’un insanlaşma sürecinde sapiens’e evirildiği dönemde yaratılan pozitif tepenin zirvesine tırmanmış olan insanın yaptığı gibi, içinde bulunduğumuz yeni konumun bilincine varmamız gerekecektir. Daha önce tanımadığımız veya anlamsız gördüğümüz bir şeyin bilincine varmak, onu duyularımıza verildiği biçimiyle anlamlandırmak ve nihayetinde onun tanımını yapmak (adlandırmak) demek olacaktır; tıpkı sapiens’in 200 bin yıl kadar başına geldiği üzere… Biz, bu tür yeni kazanmış olduğumuz öncesinden daha elverişli bir görüş açısı ve uzun zaman ölçeğini kapsayan deneyimlerin yardımıyla gerçekleşen “bilince varmak” eylemine, “bilinç sıçraması” adını vermekteyiz. Bilince varmak için her şeyi zirvesine ulaştığımız pozitif tepenin sağladığı yeni imkanlarla yeniden gözden geçirmek ve sahip olduğumuz deney birikimini sorgulamamız yetebilecektir; bilinç sıçramasının gerçekleştirmek için ise gözlemlediğimiz ve sorguladığımız şeylerin (olayların) kazandığı yeni düzeni tespit edip tanımlamamız ve bu düzene katılan şeyleri yeni durumlarına göre yeniden adlandırmamız gerekecektir. Bu işlemi gerçekleştirmemiz için soyutlama yapmamız, gerekirse yeni şekiller, yeni semboller, yeni sayısal dizinler veya sistemler icat etmek zorunda kalabiliriz. Ortaya çıkan yeni durumda bizi sapiens’e bağlayan şey, gelişmiş soyutlama melekelerimizle hareket etmekte oluşumuzdur. Ama erectus’a karşı, tıpkı vaktiyle sapiens’in olduğu gibi gözlem ve deney borcumuz, insanlığımızın bir parçası olarak devam etmektedir.
İleri sürdüğümüz bütün bu düşünceler, aynı zamanda insanlığın bilimsel faaliyete yaklaşımını, onu gerçekleştirme biçimini de yeniden değerlendirmemiz gerekeceğini öngördüğü açık bir meseledir. Bilimsel faaliyetin içeriğini ve dolayısıyla niteliğini belirleyen temel unsurun, araştırmaya ve bilimsel bilgi üretimine konu olan nesneler (olgular) olduğuna göre, bu faaliyetin sınırlarının -veya ufkunun- yeni durumda nasıl belirlendiği üzerinde de kısa da olsa durmamız gerekecektir.
Fizik evren alanındaki bilgi ve düşüncenin ufkunun J. Webb teleskopunun sayesinde gerçekleştirilen gözlemlerle, “bilinen evrenin” sınırlarını çizen “Büyük Patlama” teorisinin sunduğu ölçümlerin zaman ve mekânda ötesine geçilmiş olduğunu, sözlerimizin başında belirtmiştik. O halde, bilimsel faaliyeti yürüten bilim insanlarının bütün insanlığa önümüzdeki dönemde genel anlamda yeni bir evren tanımlaması yapması (teori) ve buna bağlı olarak eskisini bütünüyle yok saymayacak olsa da, yeni var varoluş hikayesi yazması gerekecektir. İşte biz, bilim insanlarının gündemine getiren faaliyetlerden yola çıkarak, onların yeni pozitif tepenin zirvesinde konuşlanmış olduklarını düşünüyoruz.
“Pozitif tepenin” zirvesinden günümüzde var olduğu biçimiyle insan toplumunu, orada olup bitenleri gözlemlemeye başladığımızda, bu varlık alanında da zaman mekânda yeni temelli kopuşların gerçekleştiğini, yeni tanımlamalar yapma zorunluluğuyla karşı karşıya olduğumuzun bilincine varmakta çok da zorlanmayacağımız ortaya çıkacaktır. Yeni bir tanımlama yapma ihtiyacı ilk bakışta, insanlığın sürekliliğinin zaman mekânda devamının mümkün olabilmesi için; sınıflı toplumsal yapılanmayla gerçekleşen toplumsallığın ötesinde yeni bir toplumsallık biçiminin ideolojik ve siyasi bir talep olmaktan çıkıp nesnel bir zorunluluk olarak ancak sınıfsız bir toplumu gerekli kıldığı gerçeğiyle karşılaşmaktayız. İnsanlıkla ve insanlaşma süreciyle özdeşleşen bu yeni toplumsallık biçimi sınıfsız bir toplumsal yapılanma üzerine yükselen, aslında insanın insan olması kadar eski zamanlardan beri gündemde olan bu eski-yeni toplumsallık biçiminin adı komünist toplumdur.
Üzerinde konumlandığım zirveden var olduğu biçimiyle günümüz toplumunu gözlemlemeye koyulduğumuzda, teorik bir olasılık olmaktan çıkıp bir nesnel zorunluluk haline dönüşen komünist toplumsallık biçimi insan ve toplum bilimin sınırlarını, kapitalist sistemin belirlediği yerleşik düzenin sınırlarının ötesine taşımış olacaktır. Gözlem ve deneylerin oluşturduğu yeni olasılıklardan itibaren (pozitif tepe) çizilen bu yeni sınırdan hareketle yeni bir toplum tanımı yapmaya soyunduğumuzda, geride bıraktığımız sınıflı toplumsallık yapısının gerçekte “toplumsu” bir oluşum olduğu, yani nesnel bir gerçeklik olarak tıpkı evrenin bütünü gibi “oluş halinde olmadan var olamayacak olan insanlaşma sürecinin” geçebileceği evrelerden sadece birisi olduğu gerçeği ile karşılaşabiliriz. “İnsansı” olarak tanımladığımız, bu toplumsallık biçiminden komünist topluma bakıldığında ise şunları ivedilikle tespit edebiliriz: Böylesi bir toplumsallık, insanın kendi varlığını yine kendisinin ürettiği insanlaşma sürecinin öznesi olan emekçi-bireylerin, aynı zamanda aynı sürecin biricik özneleri olduğu bir toplumsallık biçimi; emekçi bireylerin yaratıcılığının bütünüyle serbest bırakıldığı ve parazitlerinden ayıklanmış “özgür insanların” gündelik olarak ve aracısız (doğrudan demokrasi) bir biçimde yaşayarak gerçekleştirdiği toplumsallık biçimi…

Bir deneyler yani gerçekleştirilmiş olaylar bütününden başka bir şey olmayan “pozitif tepenin zirvesinden” komünist toplumsallığın bir varsayım meselesi olmaktan çıkıp nesnel bir zorunluluk sorunu olduğu gerçeğine akıl erdirmeye çalıştığımızda, düşünsel faaliyetin belli bir ağırlık kazandığı bilimsel faaliyetin toplumsallaşması olayı ile karşılaşmaktayız. Emekçilerin bütün insani değerlerle birlikte insanlaşma sürecini yaratırken icat ettiği “üretim araçları” bilimsel faaliyetin ürettiği bilgi birikiminin toplumsallaşması sürecinde gerçekleştirilen nesneler olacaktır. Mesela J. Webb teleskopu, daha önce üretilen bilimsel bilginin toplumsallaşması üzerinden yaratılmış ve “teknoloji ürünü” bir gözlem aleti olarak en genel tanımıyla “üretim araçları” kavramına katılabilecektir. Ancak özel olarak, insan hayatının sürekli olarak yeniden üretimini sağlayan üretim araçlarının işleyişi, üretimi ve organizasyonu alanında yeni bir sınır çizimiyle karşılaşmaktayız: Yapay zekâ.
Yapay zekâ dediğimiz uygulama, sadece üretim alanındaki kapitalist sistemin işleyişine bağlı olarak tabulaştırılmış sınırları adeta havaya uçurmakla kalmamış, ama onun aracılığı ile bir bütün olarak insan hayatının içerdiği zaman mekân yapılanmasına olan etkileri açısından kendini ortaya koymaktadır. Oldukça kapsamlı olan bu konuda söyleyebileceğimizi bir başka yazının konusu yapacağımıza dair okuyucumuza söz verdikten sonra, burada sadece “yapay zeka” uygulamalarının emeğin üretkenliğini arttırarak emekçinin özgürleşmesinin nesnel şartlarını hazırladığı (çalışma süresinin çok aşağılara çekilme olasılığında olduğu gibi) oranda komünist toplumsallaşmanın nesnel şartlarını geri dönüşsüz bir biçimde (nesnel şartlar) hazırladığının bilincine varmamıza da vesile olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Ama yine de gerçek bir “bilinç sıçraması”, “pozitif tepeyi” oluşturan çabanın sarf edildiği ancak tepenin oluşumu ilerlediği oranda kendisinin “negatif çukur” (karadelik) haline dönüştüğü “sınıflı toplum yapılanması” döneminde devam etmenin, insanlık ve insanlaşma süreci için yok etme yok olma anlamına geleceğinin bilincine vardığımızda gerçekleşecektir: İnsanlık; ya komünist bir yapılanma altında erectus’tan başlayıp sapiens’den geçip süregelen insanlaşma sürecine devam edebilecektir, ya da bir cesede dönüşmüş olan kapitalist sistemin karadeliğinde (negatif çukur) kaybolup gidecektir.
Komünizmin bir fikir veya bir ideoloji olmaktan çıktığı bir dönemden geçmekteyiz. İnsanlık bu durumu hayatı mümkün kılan şartların temelli bir şekilde değişmesine borçludur. Sonuçta, bir yaşam biçimi veya toplumsal yeni düzen olarak komünizm, ancak insana dair bütün varlık alanlarında gerçekleşen değişikliklerin sahiplenilmesiyle hâkim bir toplumsal yapılanma biçimine dönüşebilecektir: Arka bahçesinde biriktirilmiş deneylerle beslenen envai çeşitte ve renkte çiçeklerin açtığı bir “gül bahçesine” benzeyen toplumsal yapılanma biçimine…
Anlaşılabilmek için tekrarda yarar görüyoruz: İçinde yaşadığımız çağda, doğa ile insan, teori ile pratik, bilimsel ilerleme ile toplumsal ilerleme derin bir aşk ilişkisi yaşamaktadır veya bir aşk ilişkisinde düşünülebileceği türden füzyonel nitelikte şimdiye kadar olmadığı biçimde derin bir ilişki içine girmiş bulunmaktadır. İnsanlık bu tür bir ilişkiye “avcı-toplayıcıların” ilksel komünal toplumsallık yaşadığı dönemde şahit olmuştu; ama bu tür insanı insan yaparak bugünlere taşıyan ilişki geriye paha biçilmez zenginlikteki bilişsel ve toplumsal deneyler yığını bırakarak yerini yeni bir bilinç sıçraması ile birlikte (pozitif tepe ve negatif çukur) neolitik dönemde çeşitli versiyonlarıyla birlikte sınıflı toplumsal yapılanmaya uygun toplumsallık biçimine bıraktı. İçinde bulunduğumuz durumda, yukarıda belirttiğimiz gibi, değişimdeki şekilsel tekrara rağmen yeni bir deney birikimine bağlı bilinç ve toplumsallık düzeyinin insanlaşma sürecini belirlediğine şahit olmaktayız.
Avcı toplayıcıların toplumsallığının komünist karakteri ile içine nüfuz etmeye koyulduğumuz komünist toplumsallık arasındaki benzerlik kimseyi yanıltmamalıdır: Günümüzde bir “geri dönüş” olayı yaşamıyoruz. Bütün olup biten, gerçekte, uzun bir ayrılık döneminden sonra doğa ve insan aralarındaki füzyonel karakterli aşk ilişkisinde bir adım daha ileri götürdüklerini 2. Balaylarını kutlayarak kutlama hazırlıkları yapmaktadırlar. Tabi ki “acem kürdi” makamındaki aşk şarkılarını söyleyerek: “Fik-ri-min…/… in-ce-gülü …/ …”
1 Adalet Ağaoğlu’nun 1970’lerde yayınlanan aynı adlı romanı…
2 Psikologlar bu tür ilişkiyi “füzyonel” nitelikli olarak ifade ederler…
3 Bu türden “burjuva” toplum bilimciye Fransa’dan bir örnek verebiliriz, mesela: Emmanuel TODD.
4 “Tekillik veya “singularité” oluş öncesi yani “Büyük Patlamadan” önceki evrenin halini tanımlamak üzere kullanılmaktadır. Bu durumda, Büyük Patlama olayı ile evren tekil halden çoğul hale (pluralité) geçmiş olmaktadır. Bu akıl yürütmeye bakılırsa evrenin bütünlüğünü yani “tekilliğini” patlama ile kaybetmiş olması gerekmektedir ki, bu bize göre gerçekle pek uyuşmayan bir durum olarak görünmektedir. Bizce, burada söz konusu olanın, “oluş süreci” dediğimiz sürecin aynı zamanda sürekli bir şekilde “teklik” halinden “çoğulluk” haline geçiş olayı olarak tanımlanmasının ileri sürülmüş olmasıdır. “Pluralité” yani çoğulluk kavramı, artma veya çoğalma ile ilgili olup, evrenin yeni bir biçim alışını yani nicelikten niteliğe geçişi öngörür. O Halde bizler, var olduğu iddia edilen “Büyük Patlamanın” öncesini saf “nicelik hali” olarak tanımladığımız gibi, “tekillik” halini, yani singularié’yi de Patlama sonrası kaybolmayan bir durum olarak tanımlayabiliriz; öyle ya, “nicelikten niteliğe geçiş”, sadece Büyük Patlama ile sınırlı bir olay olmayıp, biçimsel olarak sürekli tekrarlanan oluş halindeki bütün süreçlerde gözlemlenen bir olaydır. Genel tanımına göre, tekil olan bir varlık, özel olan yani kendi kendine eşit olan bir varlık demektir. Örneğin insan türü, hayvan cinsine göre tekildir; tıpkı, örneğin homo sapiens türünün insan cinsine göre “özel” olması gibi… Aynı durum, toplumsallaşmış bireyler ile toplumun bireyleri arasındaki herhangi bir birey arasındaki ilişkide de söz konusudur.
5 Alıntıdaki bazı cümle ve kelimelerin büyütülmesini sonradan gerçekleştirdik…
6 Bu patlamanın gerçekleşmediğini veya gerçekleşemeyeceğimi iddia etmek anlamına kesinlikle gelmemektedir. “Patlama” olayının toplumsal alanda varoluş biçimine örnek olarak “devrim” olayını gösterebiliriz. En azından bu alandaki zaman-mekanda bildiklerimizden çıkarak, Tarihte “Büyük” (neolitik döneme geçiş gibi…) veya küçük (Büyük Fransız –burjuva- Devrimi gibi…), birçok patlama veya kopuşa rastlamaktayız. Ancak biliyoruz ki, patlama olayı varoluşun en genel olaylarından birisi olsa da, ayrı nesnel içeriklere sahip evren ve toplum gibi varoluşlardaki patlamalar birbirleriyle örtüşen olaylar değildir.
7 Özellikle belirtmemiz gerekiyor ki, sunumunu yaptığım düşünce benim kişisel buluşum değil ama bazı bilim insanları ile paylaştığım onların önceden ileri sürdüğü düşüncedir. Ben sadece kendi dünya görüşüm ile evren hakkındaki bilimsel bilgilerin her durumda örtüştüğünü ifade etmektir…
8 Biz, “algı faaliyetini” düşünme faaliyetine yakınlığı dolayısıyla bakma ve “görme faaliyetinden” ayırmaktayız…
9 Bu iddia, sadece insan ve evren hakkında şimdiye kadar sahip olduğumuz sınırlı bilgiye dayanmaktadır.
10 Bu konuya da hazırlanmakta olan ve “Yazı Portal”da tefrika edilen “YOL AYRIMI” başlıklı yeni kitabımızda etraflıca yer verdik…
11 Çoksatar bir ahmaklaştırma aleti olan “Sapiens” adlı kitap böylesi bir çabanın ürünüdür…
12 Y. Harari gibi birisi, bu tür hokkabazların en ünlüsüdür. (Yol Ayrımı)
13 Yakın geçmişte, Boğaziçi üniversitesinin bir profesörünün (N. Mert) başlattığı ve bilimsel camiada yankılanan bir polemiğe şahit olmuştuk.
14 Bu tarz, “akılcı” gericilik dediğimiz bilim anlayışının fizik ve insani dünyaya “bilim savunması” iddiasıyla dayattığı bir tarz olmaktadır.
15 Burada “mağara” sözcüğü, Palaton’un ünlü “DEVLET” (République) adlı eserine gönderme yapmaktadır.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır