Mert Yıldırım / 14.01.2026
Halep’te yaşananlar yalnızca bir askerî operasyonla sınırlı kalmadı. Orada ortaya çıkan tablo, bölgesel dengelerin ya da güç mücadelelerinin ötesinde, çok daha rahatsız edici bir hakikati açığa çıkardı: Kötülüğün, göz göre göre ve geniş bir kesim için sıradanlaşması.
Bu nedenle asıl mesele Halep’te ne olduğunun ötesinde; Halep’e bakarken ne hissetmediğimiz, neyi görmezden geldiğimiz ve hangi eşikleri sessizlikle aşağı çektiğimiz. Bir halk boğazlanmaya çalışılırken, yanıbaşımızda, komşularımızdan “bizimde Kürt arkadaşlarım var” diyenlerin tezahüratlarına tanık olduk. Dehşetin, yalnızca sahada yaşanan vahşetle sınırlı kalmadığını gördük. Dehşet, bu vahşetin farklı ideolojik-kültürel pozisyonlar tarafından ya meşrulaştırılması ya da sessizlikle karşılanması ile yaşandı.
Halep’te operasyon yapanlar Şam güçleri; kuşatılanlar ise Şeyhmahsud ve Eşrefiye mahallelerinde yaşayan, ağırlıklı olarak Kürt sivillerdir. Şam güçlerinin omurgasını, geçmişte IŞİD ve El Nusra saflarında yer almış, bugün ise isim ve üniforma değiştirerek sahaya sürülmüş cihatçı yapılar oluşturmaktadır.
Şeyhmahsud ve Eşrefiye’de ağırlıklı olarak yaşayanlar Kürt halkıdır. Bugüne değin kendi dilleri ve kültürleri ile Süryani ve Araplar topluluklarıyla birlikte yaşadılar. Bu özelliklerini, Esad rejiminin en baskıcı dönemlerinde dahi tümüyle yitirmemişlerdir. Bugün hedef alınan da tam olarak bu özgünlüktür.
Kravat takmış cihatçılar için farklılıklara, sol ve demokratik kesimlere duyulan düşmanlık yeni değildir. Ancak demokrat, seküler ve çoğulcu bir yaşam iddiasını sürdüren Kürtlere yönelik düşmanlık, her zaman daha yoğun ve daha sistematiktir. IŞİD, kafa kesme görüntüleriyle, kadınlara yönelik cinsel şiddetle, pazar yerlerinde köle satışlarıyla yalnızca fiziki değil, aynı zamanda psikolojik bir dehşet rejimi kurmuştu. Bu dehşet nedeniyle, IŞİD’in gittiği yerlere çoğu zaman kendisi gelmeden önce korkusu ulaşırdı.
Bu düzen, Kürt direnişiyle kırılmıştı. Özellikle Kürt kadın savaşçılarının cephede görünmesi, bu çağ dışı yapı için yıkıcı bir eşikti. Kadını yok sayan, onu yalnızca itaat nesnesi olarak gören bu çağ dışı zihniyet, silahlı ve örgütlü kadınlarla karşı karşıya geldi. Ve yenildi. Kürt halkı, kadın savaşçıların öncülüğünde; enternasyonal dayanışma içindeki sosyalistlerle birlikte bu karanlık yapıyı durdurdu.
Ancak bu yenilgi unutulmadı. IŞİD’i besleyen, destekleyen ve kullanan güçler, her fırsatta Kürtlerin kazanımlarını bastırmaya ve bu yenilginin intikamını almaya yöneldi. Halep’te yaşanan vahşetin bir hedefi, bu uzun süreli intikam arayışının güncel bir tezahürüdür.
Sivil yerleşimlere ağır silahlarla saldıran cihatçı çetelerin en dikkat çeken yönü, kadın savaşçılara duydukları kindir. Öldürülen bir kadın savaşçının bedeninin binadan aşağı atılması, aşağıda tekbirlerle karşılanması, bu görüntülerin kayda alınıp paylaşılması bir anlık taşkınlık değildir. Mahallelerinden koparılan sivillerin aşağılanması, sıraya dizilmesi de “savaşın doğası” değildir. Bunların her biri, kötülüğün bilinçli, gösterişli ve aleni icrasıdır.
Cihatçı için kadın bedeni bir “düşman nesnesi”dir. Ancak asıl mesele, bu sahneleri izleyen, sessiz kalan ya da “ama” ile başlayan cümleler kuran geniş toplumsal alandır. Burada vahşet, ahlaki bir sınır ihlali olmaktan çıkar; Kürtler söz konusu olduğunda makul bir araç haline gelir.
Ahlaki Çöküşün Ortak Zemini
Halep süreci, Türkiye toplumunda uzun süredir biriken milliyetçi ve ırkçı potansiyeli bir kez daga açığa çıkardı: Kürt söz konusu olduğunda ahlaki eşik dibe vuruyor.
Seküler–ulusalcı kesimler açısından bu durum, “devletin bekası” ve “güvenlik” diliyle meşrulaştırıldı. Saray iktidarına muhalif olduğunu iddia eden Tv kanallarına çıkarılan emekli generaller, siyasi yorumcular ellerine cetveller alarak haritalar çizip, askerî senaryolar anlatılar, şehirleri ve kasabalari cetvellerle böldüler. İnsan bedeni bir koordinata, ölüm ise stratejik bir kazanca indirgediler, Kürtlerin mekanlarında fiziksel tasfiyesini “rasyonel analiz” olarak sundular.
Böylece sekülerlik tek başına matah olmadığı, gerektiğinde askıya alınabilir bir ayrıcalık; demokrasi bir değer değil, kime uygulanacağına göre değişen bir araç; insan hakları ise yalnızca “bizden olanlar” için hatırlanan bir retorik olduğu görüldü.
Milliyetçi kesimler için tablo zaten açıktı: Kürt kazanımı başlı başına bir tehditti. İslamcı ve muhafazakâr çevrelerde ise cihatçı gerçeklik ya inkâr edildi ya da “bizim taraf” gerekçesiyle görmezden gelindi. Tekbirlerle karşılanan vahşet görüntüleri sorgulanmadı; sessizlikle onaylandı.
Böylece farklı ideolojik kimlikler, aynı ahlaki çöküşte buluştu.
Kötülüğün sıradanlaşması
Kötülüğün sıradanlaşması, vahşetin gizlenmesi değildir. Tam tersine, açıkça yapılması ve normal karşılanmasıdır. İnsanların “böyle şeyler olur”, “savaş bu”, “devlet gereğini yapıyor” demeye başlamasıdır.
Burada şiddet artık bir istisna değil, düzenin parçasıdır. Vicdan, ideolojik gerekçelerle askıya alınır. Kurbanın kimliği, suçun ağırlığını belirler. Bu noktadan sonra mesele, cihatçıların ne yaptığı değil; toplumun geniş kesimlerinin bu yapılanlara hangi gerekçelerle sessiz kaldığıdır.
Öldürülen kadın savaşçı artık bir insan değildir. O, “terörist”, “tehdit”, “unsur”dur. Bedeni aşağı atılırken yaşanan sevinç, yalnızca cihatçı fanatizmin değil; bu fanatizmi sessizlikle kuşatan geniş bir toplumsal alanın ürünüdür.
Kürtlerde büyüyen duygu: “Biz bunlarla birlikte nasıl yaşayacağız?”
Halep’te yaşananlar, Kürt toplumunda yalnızca bir travma değil; uzun süredir biriken güvensizlik duygusunun açık ifadesi oldu. Elbette, bu soru ilk kez sorulmuyor. Ancak belki de ilk kez bu kadar çıplak, filtresiz ve yaygın biçimde dillendiriliyor.
Çünkü mesele yalnızca dış güçlerin ya da uluslararası aktörlerin sessizliği değildir. Aynı ülkede yaşanılan, aynı dili konuşan, aynı “sekülerlik”, “modernlik” ya da “muhaliflik” iddiasını paylaşan kesimlerin bu vahşet karşısındaki tutumu ekstra bir kırılma yarattı.
“Bu toplumla, bu siyasal iklimle, bu ahlaki eşikle birlikte nasıl bir gelecek kurulabilir?” sorusu bir kopuş çağrısı değildir. Ancak ağır bir psikolojik kırılmanın ifadesidir. Ortak yaşam fikrinin yalnızca hukuki değil, ahlaki bir zemin gerektirdiğini hatırlatan yakıcı bir sorudur.
Sessizlik de bir tutumdur
Bu tabloda açık destek kadar, suskunluk da belirleyicidir. Vahşet karşısında susmak tarafsızlık değildir. Suskunluk, mevcut düzenin devamına verilen örtük bir onaydır.
Bugün Türkiye’de kötülük yalnızca bağırarak konuşmuyor. Bazen haritalarla, bazen eline alınan cetvellerle
bazen “rasyonel analizlerle”, bazen de seküler bir dilin arkasına gizlenmiş sessizlikle kendini yeniden üretiyor.
Halep bu nedenle yalnızca Suriye’de yaşanan bir trajedi değildir. Aynı zamanda Türkiye toplumunun ahlaki eşiğine dair yakıcı bir göstergedir.
Ve bu eşik, her sessizlikle biraz daha aşağı çekilmektedir.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır