MASLOW’UN ÇÖKEN PİRAMİDİ: NEOLİBERAL CEHENNEM NASIL YARATILDI ?

(Editörden: Neoliberalizmin ortaya çıkış dinamiklerini, kapitalist ülkeler arasında aldığı biçimleri, siyasal alana ve ekonomide yarattığı derin tahribatları ülkeler ve politikalar bazında inceleyen çalışmamızın ilk bölümünü yayınlıyoruz. Makale uzun bir araştırma sürecinin verimi olup, benzer çalışmalara ilham kaynağı olması arzumuzdur. Neoliberalizmin sermaye sınıfının saldırısındaki merkezi rolü, ana akım iktisat ve siyaset bilimcilerinin ilgi alanının dışında kaldığı için, bu araştırma zorunluluk haline geldi. Okumanız dileğiyle)

Ümit ÖZDEMİR / 10.08.2026

1. BÖLÜM: VİETNAM SENDROMUNDAN DE GAULLE’E.

@masumlevrek

Bir uygarlık projesinden çok, bir barbarlık ve yağma düzeni olarak ortaya çıkan kapitalizmin son büyük krizi, kimi uzmanlara göre depresyonu 2008’de Üçüncü Büyük Depresyon olarak karşımıza çıktı. Kapitalizmin kâr döngüsünde kapitalistin para-meta-para ilişkilerini düzenlediği üretim araçlarına sahip olmasının verdiği hakim durumla birlikte düşünüldüğünde çöküşün ilk belirtileri, 1970’lerin başına ortaya çıktı. ABD Başkanı Nixon, stratejik bir karar aldı ve ABD dolarının altın karşılığını tek taraflı feshederek, kapitalizmin özü olan dolarizasyonu serbestçe basabilme imkanına kavuştu. Nixon ve Amerikan kapitalizmini bu kararı almasına sebep olan şey Vietnam’da yaşadıkları ağır yenilgidir. Vietnam savaşı ABD gibi muazzam üretim kapasitesine sahip bir ülkeyi geriletmek ve “sendorma” sokmakla kalmadı, aynı zamanda yenilmez ve dünya düzeninin bütün kurucu öğelerini bünyesinde barındıran emperyalizmin bütün kurumlarının sorgulanmasına neden oldu. Depresyon ve orta sınıfların savaşla birlikte yaşadığı statü kaybısının çarpan etkisi, Anglo Sakson eğitim sisteminin bütün aptallaştırıcı eğilimlerine rağmen, düzenin bütün kurumlarını eleştirme ve yerlerine yenilerini getirme arzusuna sahip entelektüel verimi yüksek, yeni aydın kuşakları yarattı.

ABD, 1974 Petro Dolar anlaşmasının yarattığı dolarizasyonla devasa ölçülere ulaşan iç açıklarını başka ülkelerin tahvillerine yatırarak uzun erimde kendi iç borcunu, dışarıdan alacaklara çevirdi. Neoliberal dönemin en belirgin görüngülerinden biri olan monetarist eğilim, üretim ve istihdama dayalı klasik Keynesyen devlet kapitalizminin de yıkılmasını zorunlu kılıyordu. Başta Şili’deki sosyalist deneyim olmak üzere Türkiye’de devletçi kapitalizmin askeri darbelerle yok edilmesi ve monetarist-neoliberal ekonomik modelin dayatılmasının görünür nedeni bu yönelimdir. Neoliberalizmle ABD kapitalistleri, FED’in bütün karar ve uygulamalarını IMF ve DB gibi kurumlarla bütün dünyaya dayatıyor, ulusal bağımsızlığın en büyük göstergelerinden biri olan ülkelerin mali politikaları belirleme yetki alanını daraltıyordu.

Modus Vivendi ve Sosyal Demokrasi’nin Kökenleri

Bu daralma kaçınılmaz olarak emperyalizmin finans oligarşisine tabiyet, yarı sömürge ve vasalize ilişkiler ağının genişletti ve ekonomik, siyasi ve hukuki altyapıyı belirler hale geldi. ANAP’ın 12 Eylül sonrasının apolitik neoliberal dönüşümünde inşa edilerek başına da yeminli bir halk düşmanı Turgut Özal’ın getirilmesi neoliberalizmin laboratuvar uygulamalarının tipik bir örneğidir. Döneme damgasını vuran bir diğer görüngü, üretimden tamamen kopmuş, finans oligarşisinin ekonomik ve siyasi ilişkileri belirlemesiydi. Bu yönelişte kuşkusuz SSCB’nin bürokratik yozlaşma, ekonomik durgunluk ve kendi amok koşusunu başlatacağı Afganistan işgaliyle dünya kapitalist sistemine alternatif olma umudunun yıkılmasının büyük payı vardır. Tutucu Sovyet liderler iktidarı ellerinde tutabilmek adına, dünya devrimini kendi ülkelerinin bekası için reddettiler ve bu durumu “tek ülkede sosyalizm” adıyla mantığa bürüdüler. Bir tür modus vivendi (geçici uzlaşı) anlaşması olan “tek ülkede sosyalizm” devrim karargahı kominterni yok edilmesi ve devrimci kadroların tasfiyesiyle sonuçlandı. Dünya devrimi “tehdidinin” yok edilmesi, emekçi sınıflar içinde aristokrat bir tabaka yaratılması için kârlarının bir kısmından vaz geçen kapitalistler, refah toplumu taviziyle sosyal demokrat partilerin önünü açtılar.

Ford Grevi 1973
(24-30 Ağustos (1973’deki Ford Fabrikası’nda Türk işçilerin grevinden bir kare. Alman “mucizesinin” yabancı işçilerinin grevi, sosyal refah devletinin bir yanılsama olduğunu, göçmen emeğine dayalı olduğunu gösterdi.)

Tank Paletiyle Neoliberalizm: İlk Laboratuvar Şili’de Askeri Darbe

ITT, CIA ve Henry Kissinger tarafından örgütlenen askeri darbe; Milton Friedman ve Chicago Boys ekibinin, emekçi sınıfların sosyalist alternatifine karşı geliştirdiği bir yıkım projesinin hayata geçirilmesiydi. Şili halkının Allende iktidarında elde ettiği bütün ekonomik-demokratik kazanımların kökünü kazıyan Pinochet darbesi karşısında, La Moneda Sarayı’nda elde silah direnen Allende ve yoldaşları hayatlarını kaybettiler. Allende, radyodaki o tarihi son konuşmasında Şili halkına şöyle sesleniyordu:

“Tarih bizimdir ve onu halklar yapar. İşçiler, vatanseverler, buraya kulak verin: Size veda ediyorum, ama eminim ki ektiğimiz tohumlar binlerce Şililinin bilincine düşecek ve meyve verecektir. Güçlüler bizi ancak boyunduruk altına alabilirler ama ne suçla ne de güçle toplumsal süreçleri durdurabilirler. Yakında, çok yakında, özgür insanın yeni bir toplumu inşa etmek için içinden geçeceği o büyük geniş yollar (las grandes alamedas) yeniden açılacak.”

Allende’nin katledildiği esnada Santiago Stadı’ndaki binlerce tutsaktan biri olan Victor Jara, direnişini elinde gitarıyla devam ettirdi. Jara’nın ellerini kıran ve gitarını parçalayan faşistler, onun şarkısını susturabileceklerini sandılar. Şili’nin uzun karanlık gecesi, neoliberal programın en büyük vahşetiyle geldi. Bakır yataklarına çöken emperyalizm, bu süreçte hiçbir gaddarlıktan çekinmedi. Binlerce devrimci tutsak uyutularak uçaklardan okyanusa atıldı. Bu karanlık gece, yıllar sonra kıta genelinde yankılanacak olan kayıplar direnişinin ve adalet arayışının tohumlarını attı.

(Şili’de Pentagon-CIA ve ITT tarafından tertiplenen askeri darbe. Darbe öncesi Kissinger’ın “ekonomiyi çığlıklara boğma” yani suni kıtlık yaratarak Allende hükümetini güç duruma düşürme taktiğini denedi. Faşist darbe sonrası Şili sokaklarından bir görüntü)

Şili’nin sosyalizm yolundaki ilerlemesinin darbeyle durdurulmasının ardından, “El Ladrillo” (Tuğla) adı verilen ekonomi planı devreye sokuldu. Chicago Boys’un bu planı; radikal özelleştirmeden fiyatların serbest bırakılmasına, sosyal güvenliğin tasfiyesinden sendikasızlaştırmaya ve ücretlerin reel olarak geriletilmesine kadar uzanan, tekelci kapitalizmin topyekûn bir saldırı programıydı. Emperyalizmin “arka bahçesi” ilan edilen Şili’de, gümrük duvarları indirilerek iç pazar ucuz ithal mallarla dolduruldu ve yerli üretimde korkunç bir yıkımın kapıları açıldı.

Halkın ve sosyalistlerin yaklaşan askeri darbeye karşı silahlanma talebine karşın, Allende’nin “hukuk içinde kalma” yolundaki sarsılmaz iradesi ve siyasal naifliği askeri darbenin başarıya ulaşmasındaki trajik etkenlerden biriydi. Allende’nin mesleğinden gelen doktor titizliği ve adalete olan inancı, zora ve faşizme dayalı bir yöntem karşısında trajik bir nüans oluşturur.

Sanat ve edebiyat dünyası da bu yıkımı farklı açılardan kaydetti. Thomas Hauser’in eserinden uyarlanan ve Costa-Gavras tarafından yönetilen “Missing” (Kayıp) filmi, darbe sırasında kaybedilen Charles Horman’ı arayan baba Ed Horman üzerinden, Amerikan liberal değerlerine olan inancın nasıl çöktüğünü ve ABD’nin darbedeki payını gözler önüne serer. Patricio Guzmán imzalı “The Battle of Chile” (Şili Savaşı), darbeye giden yolu sol bir perspektifle belgeleyen eşsiz bir eserdir. Gabriel García Márquez’in “Şili’de Gizlice” adlı eseri, darbe koşulları altındaki toplumsal manzarayı Miguel Littín’in gözünden sunar. Gael García Bernal’in başrolde olduğu “No” (Hayır) filmi, 1988 referandumunda reklam ve halkla ilişkiler araçlarının etkisiyle dönüşen siyasi ortamın bir fotoğrafını çekerken; “Machuca” darbe öncesi farklı sınıflardan gelen iki çocuğun yaşadığı toplumsal kutuplaşmayı anlatır. Türkiye’den Bulutsuzluk Özlemi’nin “Şili’ye Özgürlük” şarkısı, bu direnişin müzikal alandaki en özgün yorumlarından biri olarak kayıtlara geçmiştir. Isabel Allende’nin “Ruhlar Evi”, bir ailenin kuşaklar boyu süren öyküsünü darbe dönemi panoramasıyla birleştirirken; Roberto Bolaño, “Yıldız Uzaklarda” romanında sağcı bir pilot-şair figürü üzerinden faşist estetiği ve terörü sorgular.

Şili’nin tarihsel önemi, neoliberalizmin tüm yıkıcı öğelerinin saf bir biçimde sergilenmesidir. Kuralsızlık, esneklik ve derin sömürüye dayalı bu model; 5 Ekim 1988 referandumunda “Hayır” oyu çıkmasına rağmen taktik manevralarla sürdürüldü. Sandığın ve seçmen iradesinin toplumsal örgütlenmelerin yok edilmesiyle anlamsızlaştırıldığı bu dönem, ancak 2019’da yükselen “30 Peso Değil 30 Yıl” sloganıyla sarsıldı. Neoliberalizmin neye benzediğini anlamak için eşsiz bir kötülük örneği olan Şili’nin karanlık gecesi, siyasal alanın bütünüyle sermaye tarafından esir alındığı bir vahşet dönemi olarak tarihe geçti.

Neoliberalizme karşı direniş: Zapatistalar ve Seattle

Yine de elbette anti-kapitalist reaksiyonlar gelişmediğini söylemek, tarihin sınıflar mücadelesi olduğu gerçeğini yadsımaktır. İlki 1994’de Meksika’daki Zapatista isyanıyla açılan sahnede NAFTA, GATT gibi ülkelerin yoksullarını emekçilerini daha da yoksullaştıracak derin bir sefalete itecek ulusötesi sermaye şirketlerine meydan okundu. 1999’da Seattle’da gerçekleşen küreselleşme karşıtı isyanlar, ideolojik-politik netlik oluşmadığı için hedefe varamasa da, neoliberal sömürü ve yağma düzenine karşı ilk kitlesel isyanlardı.

Neoliberal ekonomi ilişkileri sağın “başka alternatif yok-there is no alternative” sloganıyla servis edilip, iktisat ve siyaset okullarında tam da bu zihniyete uygun akademik personel yetiştirildiği için ister istemez hakim hegemonya haline geldi. Burjuvazinin beyinleri esir alan ve düşünme kapasitelerini tarumar eden neoliberal hegemonyası, kaderci ve nihilist düşünceyi besledi. Sosyalizmin iç çelişkileri ve bürokratik eğilimin bütün rejimi çürütmesiyle birkaç ay içinde çökmesiyle yaratılan zafer sarhoşluğu, neoliberal tezleri kuvvetlendirmekle kalmadı, aynı zamanda “tarihin sonunun” geldiğini ilan eden Fukuyama gibi kerameti kendinden menkul düşünürlerin tezlerini medyanın ve tekellere esir edilmiş akademinin de katkısıyla geçer akçe haline getirdi.

Neoliberalizmin Türkiye’ye saldırısı: 12 Eylül Tank paletiyle neoliberalizm

Ekonominin neoliberal dönüşüm denemeleri 1978’de Guadaloupe Zirvesi’nde Türkiye hakkında alınan kararlarla başladıysa da gerek parlamento dışındaki sosyalist muhalefet, gerekse parlamentonun çok parçalı yapısının neoliberal reform için gerekli yasalara izin vermeyen aritmetiği Türkiye’nin neoliberalizm ile ithal ikameci model arasında sıkışmasına neden oldu. 24 Ocak 1980 kararları ile Türkiye’nin neoliberal ekonomiye geçeceğinin ilan edilmesi, faizlerin serbest bırakılması, kamu iktisadi teşekkülerine yapılan zamlarla görülmemiş bir enflasyona ulaşılması, neoliberal ekonominin neye benzediği gösterildi. Prelüd diyebileceğimiz 24 Ocak Kararları’nın tam anlamıyla uygulanması için 12 Eylül darbesinin beklemesi, koşulların “olgunlaşması” gerekecekti.

Erken dönemde yapılan kambiyo değişikliğiyle kambiyo rejiminde, parasal ekonomiye geçiş için yapılan düzenlemeler ile neoliberal ekonominin alt yapısı oluşturulmaya çalışıldı. Kambiyo rejiminin değiştirilmesine paralel olarak uygulamaya konan deflasyonist politika sonucu, finansman sorunu yaşayan ve Türkiye iç pazarına üretim yapan pek küçük ölçekli firma iflas etti. İflaslar aynı zamanda bu firmalarda çalışmakta olan pek çok emekçinin işsiz kalması anlamına geliyordu. Ayakta durmakta zorlanan küçük ölçekli firmaların bazılarının birleşmeleriyle ekonominin tekelleşmesinin ilk adımları atılmaya başlandı.

(24 Ocak Kararlarına karşı ilk örgütlü işçi ve halk isyanı Tariş Direnişiydi. Emekçi sınıfların direnişiyle hayata geçirilemeyen kararlar için 12 Eylül beklenecekti)

24 Ocak kararlarının halkın ekonomisi üzerindeki yıkıcı etkisi birçok ihtiyaç maddesine yapılan fahiş zamlarla ortaya çıktı. Mesela gübreye % 500-800 arasında elektriğe %78 oranında zam yapıldı. İstanbul Şehir Vapurları yolcu ücretlerine % 100 et ve et ürünlerine % 100, sakatata % 200, lastik fiyatlarına ise % 52 zam yapıldı. Zam fırtınası enflasyonu zaten karaborsaya düşmüş pek çok yaşam malzemesini daha da bulunmaz hale getiren stokçuluğu derinleştirdi. Dönemi en iyi anlatan filmlerden biri olan İstanbul 1979’da tüpgaz işçisi olan Ömer’in bozulan sosyal doku ve kapitalist ekonominin yarattığı yıkımla bir mafyaya dönüşmesi anlatılır. Film belli ölçülerde sosyal gerçekçiliğe işaret eden ve sokakta kaçak Marlboro sigarası satan çocukla kavga eden Ömer’in yaşadığı varoluşsal bunalımla neoliberal döneme doğru ahlaki ve sosyal yozlaşmanın neye benzediğini gösterir.

24 Ocak Kararlarının yarattığı sosyal yıkıma karşı DİSK’in sınıf ve kitle sendikacılığı ile başlattığı direniş ve iş yeri işgalleri Tariş’te işçi ayaklanmasına dönüştü. Şubat 1980’de gerçekleşen Tariş İşgali 24 Ocak kararlarına emek saflarından verilmiş bir cevaptı. Bu cevabı alan sermaye sınıfı 24 Ocak Kararlarının tam olarak uygulanması için 12 Eylül’ü bekleyecekti. Geçen zaman zarfında, 18 Haziran 1980’de IMF ile imzalanan stand-by anlaşmasıyla yaklaşık üç ay sonra gerçekleşecek askeri darbe öncesi, 24 Ocak Kararları’nın uygulanmasında hiçbir engel kalmayacağı, 24 Ocak neoliberal dönüşümünün müellifi olan Batı ülkelerine ilan ediliyordu.

24 Ocak kararlarının ikinci fazı ise 12 Eylül 1980 askeri darbesi ile 1982 yılları arasında uygulamaya konulan kararlardır. Parlamentonun, siyasi partilerin ve sendilkaların kapatılmasıyla askeri faşist cuntanın desteğini alan Turgut Özal, kararları uygulamaya koydu. İkinci dönemin belirgin niteliği, ihracat için iç pazarın daraltılması ve artan finansman sorunlarıyla boğuşan ve buna karşı koyamayan küçük ölçekli firmaların önceki döneme göre daha hızlı batmasıydı. İflaslar ve el değiştirmelerin günlük olaylar haline geldiği bu dönemin bir başka belirgin niteliği, iç pazara yönelik üretimden hiçbir planlama olmadan kuralsızlaştırmanın (de-regülasyonun) ekonomik hayata egemen olduğu bir serbest piyasa mantığının askeri zor yoluyla dayatılmasıydı.

İkinci dönem, yurtdışına müteahitlik yapan firmaların küçük firmaları birer ikişer satın almalarıyla sonuçlandı. Böylece 24 Ocak neoliberal politikalarının hangi sermaye gruplarına hizmet ettiğii belirginleşiyordu. Dışa açılmak isteyen Türkiye sermaye sınıfı, içeride kendisini tekelleştirecek kararların hayata geçirilmesiyle öne geçtiler. Tekelleşmenin önünün açılması için kışkırtılan mevduatlara daha fazla faiz verme yarışı ,banker skandallarıyla zirvesine ulaştı. Tam bir kaos yaşanmasına neden olan faiz yarışı sonunda dönemin Maliye Bakanı Kaya Erdem istifa etmek zorunda kaldı. 24 Ocak kararlarının bu ikinci evresinde alınan kararlar sonucu yaşanan kaos nedeniyle uygulamalara ara verildi.

24 Ocak kararlarının üçüncü evresi, ilk iki evrede alınan ekonomik kararların yarattığı büyük yıkıma karşı tedbirlerin alındığı dönem olarak tarihe geçti. Ekonomi yönetimine getirilen Adnan Başer Kafaoğu aracılığıyla batmakta olan firmalara kurtarma desteği sunulurken, aslında liberal ekonominin öne sürdüğü piyasayı düzenleyen “gizli el” efsanesinin dışına çıkılıyordu. Batmış durumdaki pek çok holdinge yapılan kurtarma operasyonu, örneklerine daha sonra İngiltere ve Amerika’da karşılaşacağımız üzere devletin sınıfsal niteliğinin ne olduğu hakkında fikir veriyordu.

(Bedri Koraman’ın karikatüründe 12 Eylül ve Eylülist rejimi sembolize eden Özal’ın partisi ANAP’ın kurduğu neoliberal sömürü düzeni)

12 Eylül’ün tank paletleri, toplumun tepesindeki “örgütlü gelecek” hayallerini ezerek insanları Maslow’un piramidinde sadece günü kurtarma, karnını doyurma ve hayatta kalma (fizyolojik ihtiyaçlar) basamağına kadar geriye itti. Neoliberalizmin Türkiye toplumuna verdiği kalıcı hasar, sosyal doku bozulmasında izlemek mümkündür. Neoliberalizmin Leviathan’ı olan monetarizm (parasalcılık) ve piyasacılığın yarattığı kuralsızlaşma, sadece ekonomiyi değil bütün insan ilişkilerini olumsuz yönde eriten bir asit kuyusuna dönüştü. Reha Erdem imzalı Kaç Para Kaç’ta tesadüfen elde ettiği zenginliği saklarken insanlığını kaybeden gömlekçi Selim’in hikayesinde hepimize tanıdık gelen bazı yönler olduğunu kim inkar edebilir ?

Sıradan bir müminken içine girdiği tarikat ağında insanlığını kaybeden Muharrem’in dramının anlatıldığı Takva, 12 Eylül sonrası neoliberalizmin asit kuyusuna atılarak güvencesizleştirilen bir insanın sığındığı tarikatın aslında kapitalizmin ta kendisi olduğu gerçeğini kavraması sonucunda delirmesine kim şahit olmadı ? Goethe’nin Faust parodisi olan Arkadaşım Şeytan’da, şeytanı bile çaresiz bırakan neoliberal kötülüğe basit bir dram diyebilir miyiz ? Kurgusal gerçekliğin olgusal gerçekliğe dönüşmesini, yansıtan bu sinema yapıtlarının ortaya konmasında şüphesiz insanı insan yapan ve bu türün devamını sağlayan dayanışma, paylaşma ve kolektif yaşam dinamiklerini kurutan neoliberal tahakkümün yarattığı rahatsızlığın büyük payı vardı.

32 Sayılı Karar’dan, 5 Nisan 1994 Karaları’na 2. Neoliberal Saldırı dalgası

1989’da alınan 32 sayılı karar ile ekonominin neoliberal dönüşümünde bir kademe daha aşıldı. Dönüşümün yıkıcı etkileri para piyasalarının konvertibilite edilmesiydi. Borsa ve spekülatif kazancın özendirildiği neoliberal yıllar boyunca atılan her adım monetarist modeli hakim hale getirmekle kalmadı, aynı zamanda güvencesiz, sigortasız, sendikasız çalışmayı bir norm haline getirdi. Türkiye’nin neoliberal dönüşümünde bir diğer halka 5 Nisan 1994 kararlarıdır. Ayrı bir yazının konusu olacak kadar büyük hacimdeki bu kararlarla devlet iktisadi teşekküllerinin kamuya ait fabrikaları özelleştirilerek sermaye sınıfına devrediliyordu. 5 Nisan Kararlarının müelliflerinden Tansu Çiller’in büyük bir sevinç ve mübalağayla “son komünist devleti yıktık” yalanını söylediği basın toplantısı sonrasında pek çok firma iflas etti. Borçlarını ödeyemeyenler böbreklerini bile satılığa çıkarmak zorunda kaldı. Tank paletiyle gelen neoliberal şok dalgaları, siyasetin merkezindeki partileri hızla eritip yok ederken, adil düzen söylemiyle siyasal islamcıları iktidara taşıyarak yeni rejim krizlerine kapıları sonuna kadar açan 2000’li yıllarda da devam edecekti.

Neoliberal deli gömleğinin yamanması:

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi.

Neoliberal yağma ve talanın en net görülebildiği ülkemizde ise uzatılmış 12 Eylül rejimi de diyebileceğimiz Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin inşa edilmesiyle birlikte, laboratuvar ülke olarak tasarlanan Türkiye’de tam kanunsuzluk ve buna bağlı tam yolsuzluk rejimine yol verildi. “Başka alternatif yok” diyerek neoliberalizmi amentü gibi dayatanlarla, siyasal islamcıların neoconlarla Washington’da buluşarak kurdurulan AKP’ye turuncu devrimi, yani aslında neoliberal karşı devrimi sembolize eden turuncu ve mavi renkleri seçmeleri tesadüf değildi. Turuncu karşı devrim gereği emperyalizmin alt taşeronluğu verilen Türkiye’ye BOP ile birlikte Orta Doğu’nun bütün siyasi-ekonomik dengelerini alt üst edecek şekilde yeniden dizayn edilmesi, neoliberal krizin şiddetinin anlaşılması bakımından oldukça öğreticidir.

Bu esnada bizim “sahte muhalefet” adını verdiğimiz CHP’nin dizayn edilmesinin içeriden ve dışarıdan kuşatılarak sosyal liberallerin eline düşürülmesinin, hazin sonuçlarını Silivri zindanına kapatılan belediye başkanlarının ve bürokratların durumu çok net anlatıyor. Halkın içinde halkla birlikte siyaset üretmek yerine, Ankara merkezli bir tür dar rotasyonların partisine dönüştürülmesi, CHP’nin her dönem üstlendiği rejimin emniyet sübabı işlevinden bile uzaklaşmasını beraberinde getirdi. Toplumsal muhalefetin kimlik kargaşası yaşadığı, neoliberalizmin klasik semptomlarından biri olan kimlikler üzerinden inşa edilerek giderek pasifize edildiği bir siyasal iklimde denenen ve iflas eden neoliberal şirket devletin, enkazının kim ya da kimler tarafından kaldırılacağı ayrı bir merak konusudur.

Kurgu davalar ve kesintisiz operasyonlarla ömrünü uzatmaya çalışan saray rejimi, debelendikçe batan, battıkça debelenen bir açmazın içine sürüklendi. Bu öyle büyük bir açmazdı ki sonunda Kürt sağının bütün kanatlarıyla emperyalizmin spornsorluğunda Orta Doğu’da yeni petrol açılımlarına kadar vardı. AKP kendi döneminde yağmaya katılarak zenginleşen sermaye gruplarını da tehdit eden patetik-mafyatik bir yola girdi. Bu yolun sonu beklenmedik ihanetler, açmazlar ve provokasyonlarla dolu olduğundan, bu kaos ikliminin ne yöne gideceğini kestirmek güç. Ancak şurası kesin: Sosyal adalet ve eşitlik temelli bir siyasi tezin savunulmaması anlamına gelen patetik kimlik politikaları yani insan toplumunu kimliklerden ve bu kimliklerin birbirleriyle çatışmalarından ibaret gören ve bu haliyle de neoliberal sağın değirmenine su taşıyan ideolojilerin yani ne İslamcılığın ne Kürtçülüğün ne de onların traji komik anti tezi gibi görünen Atatürkçülüğün gelecekle ilgili bir vaadi kalmadı.

Bu düşünsel sefalet ikliminde, sosyal adalet ile başlayan ve evrimci bir anlayışla sosyalizme doğru giden yolu sabırla, örgütlenerek ve örgütleyerek yürünecek yolun denenmesi gerekiyor. Bu yüzden sosyal medyada Doğan Avcıoğlu tezlerinin YÖN çizgisinin başlattığı tartışmalar giderek ilgi görüyor. Kriz ve çöküş zamanlarında Türkiye sosyal mücadeleler tarihine damgasını vurmuş bütün tezlerin yeniden dolaşıma sokulması tesadüf olabilir mi ? Elbette olamaz. Bu konudaki bütün yayınları okumak en geniş forumlarda yeniden tartıştırmak, tartışmanın sonuçlarından çok tartışmanın kendisini değerli kılacaktır.

Yoksulluk ve sefaletin kıskacına alınarak sınıf düşen küçük burjuvazinin baş aktörlerinden biri olduğu Gezi isyanı, oldukça öğretici ve zengin bir deneyim sunmakla kalmadı, aynı zamanda çok sınıflı isyanlar çağına girdiğimizi de kanıtladı. Çok sınıflı isyanlar çağında, klasik Marksizmin devrimci tezinin yani proleterya diktatörlüğünün gerçekleşmesinin artık uzak bir ihtimal olduğunu kavramak gerekiyor. SSCB yıkılmadan önce başlayan bürokratik yozlaşma, sınıfsız toplum ütopyası için gerekli ön koşul olan proletarya diktatörlüğünün, proletarya üzerinde diktatörlüğe dönüşmesiyle mantık sınırına ulaştı. Bu nedenle birincil öncelik neoliberalizmi kesintisiz saldırıları altında zayıflayan emekçi hareketini güçlendirmek ve yurttaşlıktan kovulan insan topluluklarının haklarını geri kazanması için çok taraflı ve tartışmayı başa yazan bir siyaset dili üretmek. Bütün bunların yanı sıra yeni siyasal alanı emekçi ve sınıf düşerek potansiyel emekçi sınıflara katılanların taleplerine göre tasarlamak şarttır. Bunu yapabilen yani gelir eşitliğinden başlayarak, haklar ve özgürlüklerle artık kaçınılmaz bir çelişki olarak beliren kapitalist ekolojik yıkımı durdurmayı hedefleyen bir yöneliş, ister istemez kendi taraftarlarını partilerini örgütlenmelerini ve hegemonyasını kuracaktır.

Bumerang Etkisi: Volkcer Şoku

Reagan döneminde inşa edilen ve merkez üssü Heritage Foundation olan neoliberal ekonomi politikaları askeri darbelerle, ambargo ve diğer baskı araçlarıyla dayatan Amerikan kapitalizmi, fırlattığı neoliberal bumerangın dönüp kafasına vuracağını Volcker şokuyla öğrendi. Burjuvazisinin sürekli dış açık verdiği ABD, bütün dünya pazarını dolarizasyon üzerinden yönlendirmesine rağmen yarattığı enflasyonla başa çıkabilmek adına faizleri yükselterek kendi müsebbibi olduğu borç-enflasyon-faiz sarmalına düştü. Vietnam yenilgisinin toplumsal ve ekonomik maliyetini aşabilmek adına hayata geçirilen ve dayatılan neoliberal politikaların iflas edeceğinin ilk belirtilerinin ortaya çıktığı 1979-1981 aralığında federal fon faiz oranlarının görülmemiş bir seviyeye, %20’ye çıkarılması, neoliberal bumerangın onu icat edenleri de vuracağını kanıtladı. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra en geniş işsizlik oranı (%10.8) görüldüğü ABD, işsizliğin ve dışlanmanın yarattığı sosyal çürümeyle yüzleşmeye başladı.

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesinin yarattığı 2. Soğuk savaş dalgasında Amerikan militarizmi, Sovyetlerin müdahalesini geniş yığınları anti-komünist histeriyle yönlendirmenin aracı olarak kullandı. Kapitalist krizin yığınları kuşatan işsizlik, borç ve sosyal çürümeye sokan sarmalına karşı dinselleşme ve mistisizm de dahil menüde her şeyden vardı ! Serbest piyasacılığa inanmış Fransız düşünür Alain Minc’in “Yeni Ortaçağ” adını verdiği 2. Soğuk Savaş dönemi boyunca aklın yıkımı yeniden sahne alıyor, en irrasyonel ve dinsel-mistik saçmalıklar birer ikişer sahne alıyordu. Sinema salonlarını basan Vietnam savaş gazisi Rambo serisiyle kışkırtılan Amerikan milliyetçiliğiyle hemhal militarist öfke, beyazperdeden geniş yığınların üzerine boca edildi.

Bu esnada neoliberal saldırı dalgası altında zayıf düşenlere “güce” tapınılmasını isteyen rahip kılıklı Jedi şövalyelerinin diliyle yeni pop mistisizmin kurucu filmi Star Wars serileri ile anti komünist histerinin en berbat örneklerinin -Red Alert (1984), Invansion USA (1985) ve Amerikan yeni sağının en berbat klişelerini Dirty Harry serisiyle sergileyerek sinema sektörüne giren Clint Eastwood imzalı Firefox (1982) bu dönemde Holywood tarafından çekilmesi tesadüf değil, bir zorunluluktu. Kameralı “kuvvetlerin” sahneye fırladığı ve devasa bütçeleri geniş yığınları hipnotize etmek için kullandığı sürecin belirgin niteliğiyse, kültür endüstrisinin kurucu öğesi dağıtım tekelleri ve kültür emperyalizmiyle ele geçirilen sinema salonlarında geniş yığınların kendi sorunlarını dile getiren halkçı, ilerici sinemanın örneklerinden tamamen uzaklaştırılmasıydı. Yabancılaşma nedir derseniz tam olarak budur diyebilirim.

Schumpeter açmazı ve Meksika Krizi: Neoliberal duvardaki ilk çatlaklar.

DB -IMF politikalarının denendiği laboratuvar ülkelerden biri olan Meksika’da Volcker şokuyla ortaya çıkan kriz zinciri, Meksika’nın 1982’de moratoryum ilan edilmesiyle ortaya çıkan foya, neoliberalizmin kısa menzilini dosta düşmana gösterdi. Sınırsız bir yağmaya tabi tutulan Meksika’nın içine düştüğü durumun bir benzeri o esnada bankerler faciası olarak Türkiye’de yaşanıyordu. Kumarhane kapitalizminin sosyalist solun 12 Eylül sermaye darbesiyle susturularak denendiği Türkiye’de “gülme sırası” gelen patronların kahkahaları eşliğinde türedi sermaye gruplarıyla tezgahlanan banker soygunu, sonunda kukla maliye bakanı Kaya Erdem’in soyulan halkı suçlayan ve soyanları aklayan söylemiyle istifasına kadar vardırıldı.. Halkın çocuklarının, devrimcilerin cezaevlerine doldurularak işkencelerden geçirildiği, yaşları büyütülerek asıldığı 12 Eylül faşizmi döneminde halka dayatılan yoksulluk ve yağma rejimi, Zeki Ökten ustanın Faize Hücum filmiyle bütün boyutlarıyla anlatıldı.

Meksika Şehrinde göstericiler, Uluslararası Para Fonu ve Meksika hükümetini protesto etmek için yürüyüş yapıyor, 1986 (Fotoğraf: Sergio Dorantes/Sygma/Getty Images)

Burada altını çizmemiz gereken olgu şudur: Türkiye ve Meksika gibi emperyalizme göbekten bağlı ülkelerde denenen model olarak neoliberal yağma ve talan rejimleri, esasen kapitalizmin çöküşünü engellemek, bu mümkün olmuyorsa yavaşlatmak üzere tezgahlanmışlardı. Türkiye sermaye sınıfının darbe sonrası ülkeyi ucuz emek cennetine çevirerek üstlendiği rol, kapitalizmin sadece sermaye ihraç etmediğini, aynı zamanda kendi krizlerini de ihraç edecek yarı sömürge ülkeler aradığının açık kanıtıydı. Bu nedenle Bonn ve Washington Türkiye’deki askeri darbenin demokratik hak ve özgürlükleri yok eden faşist niteliğini görmezden geldiler.

Neoliberal yağma rejimlerinin kurulabilmesi, asgari hukuk ve demokrasi taleplerinin bile bastırılmasını, bastırma ve ezme politikalarından en çok zarar gören emekçi sınıfların bütün haklarının yok edilmesini gerektirir. Sermaye sınıfı açısından bu zorunluluk, yani yağma ve talan rejiminin neoliberal-otoriter, faşist temelde kurumasının kaçınılmaz sonucu, halkın iflas etmesidir. Borç dağları oluşturan bu iflas dalgası, neoliberal kısır döngüyle sonuçlanır. Bireylerin, şirketlerin ve ülkelerin borçları birikir ve ödenemez hale gelirken, öte yandan ücretler genel seviyesinin sürekli baskılanması sonucu sermaye sınıfı kar realizasyonunu da bilinen yöntemlerle gerçekleştiremez. Borçluluk öyle bir hale gelir ki, bütün dünyada toplam borçların toplam gelire oranı %225’e çıkar. Neoliberal ezber ve amentünün sloganı olan “There is no Alternative” (başka alternatif yok) sloganı bütün dünyayı iki kutba böler. Borçlular ve alacaklılar !

Alacaklı ülkelerin borçları tahsil etmesi adına verilen her taviz ve her adım, ister istemez sorunu daha da içinden çıkılamaz bir hale getirir ve ülkeleri neoliberal açmaza sürükler. Neoliberal açmaz tam da bu noktada biçimlenir. 1990’lı yıllar boyunca iktisat biliminin kötü bir karikatürü olan işletme fakültelerinde kitapları okutulan burjuva iktisatçısı Schumpeter’in “yıkıcı yaratıcılık” olarak kutsadığı kapitalizmin, aslında pek de “yaratıcı” olmadığı neoliberal dönemde iyice ortaya çıktı. Burjuva iktisatçısı bile olsa eninde sonunda mantıklı her insanın görebildiği üzere kapitalizmin çöküşünü eserinde itiraf etmek zorunda kalan Schumpeter’in bu itirafı, halkı ve öğrencileri enayi yerine koyan burjuva akademya tarafından sansürlenir. Schumpeter’in bu durumuna “Schumpeter açmazı” demek yerinde olacaktır.

Kırılma Noktası: 19 Ekim 1987 “Kara Pazartesi” iflası.

Neoliberal saldırı dalgalarının çöküşü tetikleyeceğinin ilk belirtilerinin test edildiği Volcker Şoku’nun hafif sıyrıklar ve krizin faturasının finansal araçlar üzerinden geri bıraktırılmış, yarı sömürge ülkelere transfer edilmesinin ardından, gerçek bir kırılma noktası test edilecekti. Kırılma noktası bu kez New York Borsası’nda ortaya çıktı. Yaratılan finans balonunun patlamasıyla, kumarhane kapitalizminin iflası dalga dalga bütün dünyaya yayıldı. Finans kapitalistlerinin bütün değerlerin sıfırlanmaması için bulduğu çözüm devre kesici uygulamalarını devreye sokmaktı. Kumarhane kapitalizminin merkez üssünde gerçekleşen bu neoliberal depremin artçı sarsıntıları başta Londra, Berlin ve Hong Kong gibi diğer kumarhane kapitalizmi merkezlerini de derinden etkiledi. Reagan, Thatcher ve Özal gibi üç aşırı sağcı neoliberalin kamusal haklara daha sert saldırmasına vesile olan neoliberal çöküş, siyasi literatüre batmayacak kadar büyük (too big to fail) kavramını hediye etti.

Kara Pazartesiden bir manşet “Panik” 1929 büyük depresyonunu bile geride bırakan bir çöküş yaşandığında, piyasanın her şeye kadir, her şeyi düzelten sihirli el vazifesi gördüğü burjuva yalanı da tarihe karışacaktı. Neoliberaller 5 yıl kesintisiz büyümenin yarattığı balonun patlamasıyla 500 milyar dolar gibi devasa bir kayıp yaşadılar. Kumarhane kapitalizminin bütün yönleriyle belirginleşmesi diğer ülkelere de sirayet etti. ong Kong borsası yaklaşık %46, Avustralya %42, Londra %26’nın üzerinde ve Yeni Zelanda ise %60’a varan yıkıcı düşüşler yaşadı.

Neoliberaller bu kavramla sınıfsal bir tercihte bulunarak “piyasanın her şeyi düzelteceği” sözünden çark ediyor ve şirketlerin batmaması için halk için harcanması elzem olan kamu harcamalarını (yaşlı bakımı, sosyal hizmetler, çocuk bakımı v.b) gibi temel hakları yok eden neoliberal cehennemin kapılarını ardına kadar açıyorlardı. Hizmet ve finans sektörünün öne geçtiği bu dönem, aynı anlama gelmek üzere sanayisizleşmeyi yani işsizliği besleyerek orta sınıfı da neoliberal asit çukurunun içine çekiyordu !

Depremin sarsıntılarını ve kapitalist sistemin çöküşünü elde kalan son hak kırıntılarını ve sosyal ödemeleri yok etmenin gerekçesi olarak sunan neoliberaller, yüzlerindeki popülist maskeyi indirerek neoliberal faşizme doğru yelken açacaklardı. 19 Ekim 1987 liberallerin iddia ettiği üzere bir “sistem hatası” değil, neoliberal amok koşusunun sonunun uçurumdan aşağı düşerek biteceği menzilini gösteriyordu. Uçurumdan gerçekten düşmelerinin sebebi olan 3. Büyük depresyonu yazının ilerleyen bölümlerinde okuyabilirsiniz.

İngiltere’de Neoliberalizm: Jingoizmden Demir Lady dönemine

İngiltere üzerinde “güneş batmayan bir imparatorluk” kibriyle 2.Dünya Savaşı yıllarında ABD ile imzaladığı, ödünç verme ve kiralama anlaşmasının kurbanına dönüştü. Benzer bir durumu 1.Dünya savaşında da yaşayan İngiltere 1914’de en büyük alacaklı ülke durumundayken, 1918’de yani savaşın bitiminde en büyük borçlu ülke durumuna gelmişti. Ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında ödenmesi gereken borç belirleyici oldu. Tam 100 yıl süren savaş borçlanmasının geri ödenmesi, İngiliz emekçilerin sırtından döndürüldü. Soygun ve yağmanın en büyük ölçeği olan 2. emperyalist dünya savaşından zaferle ayrılmasına rağmen, savaş masraflarının finanse edilmesi, İngiliz emperyalizminin zaferlerini aslında pirus zaferlerine çevirdi.

1960’ların liberal genişlemesi yerini, 1970’lerin krizler ve çatışmalarla dolu yıllarına bırakırken, bir yandan eski sömürgelerden çıkışla daralan sömürü ve pazar kaynaklarını dengelemesi meselesi yeni arayışları zorunlu kıldı. Öte yandan İrlanda ve İRA sorununun İngiliz siyasetinde her şeyi belirliyor olması, liberal İngiltere’nin meşruiyet kaybına neden oldu. Döneme damgasını vuracak olan daha otoriter ve sağcı politikaları savunan İngiliz jingoist sağının Lordlar ve Avam Kamarası’nda bulduğu destek, İngiliz kapitalizminin neoliberal çağa doğru derinleşen açmazlarını gözler önüne seriyordu.

Neoliberal çağın haberini veren gelişme İngiliz İşçi Partisi’nin “Britanya’yı Yeniden İşe Döndürme” manifestosuyla kazandığı Ekim 1974 seçimlerinden kökenlenir. İşçi Partisi yeni bir millileştirme turu, madencilerin ücret sorunlarının çözümü ve sendikalara “sosyal sözleşme” vaadiyle sosyal demokrasinin kapitalizmin 1970’lerin ortasında iyice yüzeye çıkan krizin etkilerini hafifletmeye yönelir. İşçi Partisi’nin 1970’lerdeki sınıf uzlaşmacı çağrısı kendi etki alanındaki sendikaların da desteğini alarak yürütmeye çalıştığı sosyal sözleşme, karşılığında sendikaların ücretleri gönüllü olarak kısıtlanmasına verdiği onay, tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. İktidardaki burjuvazinin üretim araçlarının özel mülkiyetinden gelen gücünü yadsıyan İşçi Partisi’nin sosyal demokrat politikası, bir burjuva soygunu olan enflasyonun kontrolden çıkmasına ve İşçi Partisi’nin Aralık 1975’te IMF ağına düşmesine neden oldu. IMF, sosyal sözleşme politikasından vazgeçme koşuluyla vereceği kredi, işçi sınıfının başını kesmekle kalmıyor. İşçi Partisi’ni de kadük hale getiriyordu. İşçi Partisi’nin IMF’ye boyun eğmesiyle sonuçlanan görüşmeler ve teslimiyeti, sendikaların derin hayal kırıklığına öfkesine ve geniş kitlesel greviyle karşılandı.

1979 büyük grevine yol veren gelişme İşçi Partisi’nin ücretleri fiilen dondurma kararı aldığı %5’lik zam kararıyla ortaya çıktı. Bir burjuva soygunu olan enflasyonu düşürülmesi bahanesiyle ücretlerin dramatik biçimde düşürülmesi, neoliberal çağın başlama vuruşuydu. İngiliz işçi sınıfının sert cevabı, çöpçülerden, mezar kazıcılara kadar uzanan grev dalgasıyla gerçekleşti. O kadar öyle ki ölülerin bile gömülmediği bir kaos kışı, literatürdeki adıyla Winter of Discontent “Hoşnutsuzluk Kışı”na neden oldu.

Neoliberal politikaların yeni hedefindeki İngiliz işçi sınıfının kazanımlarını yok etmek için düşürülen ücretler, sendikal hareketin örgütlü yapısı nedeniyle grevin sosyal hayata etkilerini öne çıkaran, buna karşın emekçi haklarını yok etmeye yönelik neoliberal saldırı kampanyasının boyutlarını tartışmaktan özenle kaçınan bir söylemi dolaşıma soktu. İşte bütün bunlar yani grev dalgasının bastırılması, 1979 Mart seçimleriyle iktidara taşınacak olan Muhafazakar Parti ve lideri Margaret Thatcher’in neoliberal saldırıyı, mutlak kesintisiz ve geri dönüşsüz bir biçimde uygulayacak politik bir aktör olarak ortaya çıkmasının koşullarını olgunlaştırdı.

Thatcher’ın nasıl bir emekçi düşmanı olduğunun acı bir biçimde tecrübe edildiği 10 yıl boyunca emekçi sınıfların bütün kazanımları birer ikişer yok edildi. İngiliz devleti bir finans kapital devleti olarak yeniden inşa edilirken, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle Keynesyen dönemden miras devlet-vatandaş modus vivendisi (geçici uzlaşısı) da ortadan kaldırıldı.

Uyuşturucu satışının ve dağıtımının kolaylaştırılması, aynı anlama gelmek üzere, neoliberal politikalar sonucu umutsuzluğa ve umutsuzluğun ideolojisi Nihilizme sürüklenen İngiliz gençlerini çürütmenin ve mücadeleden uzak tutmanın yollarından biriydi. Coşturulan holiganizm, 1984’de Heysel faciasına yol açarken, emekçileri birbirine kırdırma konusundaki geniş emperyalist reperturara sahip İngiliz burjuvazisi buna bir de futbolu ekliyordu.

Falkland Savaşı: Neoliberal karşı devrim için “zafer” ihtiyacı

Arjantin’de faşist cunta yönetiminin ekonomik ve siyasi başarısızlığını örtbas etmek ve yığınların cuntaya yönelik öfkesini yönlendirmek için icat ettiği Falkland Krizi, Thatcher’a neoliberal karşı devrimi hayata geçirmek için altın bir fırsat sundu. 1982’deki Falkland Savaşı ile iç kamuoyunu “dış düşmana” karşı birleştiren Thatcher bir taşla iki kuş vurarak hem seçimleri kazandı, hem de neoliberal karşı devrimi hayata geçirmek için “iç düşman” ilan edeceği sendikal harekete yüklenme fırsatını tanıdı. Thatcher ve neoliberal yeni sağ, diplomatik girişimleri de reddederek, Falkland’da kısa sürede elde ettiği askeri zafer, “üzerinde güneş batmayan imparatorluk” kibrini ve jingoist milliyetçiliği yeniden şahlandırdı !

Thatcher neoliberal yeni sağın emekçilere yönelik saldırı kampanyası için etkili bir kaldıraç olarak kullandığı Falkland Adaları krizi ve savaşını yorumlarken kullandığı “Falkland ruhu, İngiltere’nin artık geri çekilen bir güç olmadığını gösterdi” sözleri, estirilen şovenist fırtınanın hegemonik etkisiydi. Thatcher’ın neoliberal karşı devrimi hayata geçirmek için tırmandırma stratejisi izlemesi ve siyasi tarihe General Belgrano trajedisi olarak geçen Arjantin savaş gemisinin vurulmasıyla diplomatik krizi savaşa çevirdi. Geri adım atmayan, el yükselten uzlaşma çabalarına kulağını tıkayan ve iç kamuoyunu savaşa yedeklemek için İngiliz emperyalizminin siyasi kodlarını dolaşıma sokan neoliberal sağın kurbanları, Arjantin’in yaşları henüz 18-20 arasındaki genç denizcilerdi. HMS Conqueror (Fatih) gemisinin açtığı ateşle batırılan gemiden çevreye yayılan Arjantinli bahriyelilerin ölüleri, savaşın bilinen en trajik sahneleriydi…

Yıllar sonra İngiltere-Arjantin maçında eliyle attığı gol ile İngiltere’yi Dünya Kupası dışında bırakan Diego Armando Maradona, yıllar sonra kaleme aldığı anılarında maç ve Falkand savaşı için cümleleri yazdı: “Maçtan önce “futbolun savaşla ilgisi yok” diyorduk ama ölen Arjantinli çocukların intikamını alacağımızı biliyorduk. Sanki her birimiz birer tüfek taşıyorduk” sözleriyle futbolun asla sadece futbol olmadığını, bunların çok daha üstünde politik bir oyun olabileceğine işaret ediyordu. El Diego’nun “intikamı” gerçekten acıydı. Arjantin çeyrek finalde İngiltere’yi, yarı finalde Belçika’yı ve finalde Batı Almanya’yı saf dışı bırakarak dünya kupasına uzanacaktı.

Falkland Savaşı’nda yaşanan General Belgrano trajedisi pek çok sanat eserine ilham kaynağı oldu en serti Los Violadores’in cuntanın bir oyalama taktiği olarak icat ettiği Falkland Krizi’ni ve gençleri ölüme göndermesini sertçe eleştiren Comunicado 166 şarkısıdır. En bilineni ise Dire Straits ve Mark Knopfler imzalı Brothers in Arms. Her savaşın muhalifi Roger Waters ve Pink Floyd The Final Cut albümüdeki The Post War Dream ile The Fletcher Memorial Home şarkılarında “Maggie ne yaptın ?” sorusuyla savaşta yok yere hayatını kaybeden İngiliz ve Arjantinli askerlerin yasını dile getirir. Elvis Costello’nun Shipbuilding adlı eseri işçi sınıfının ikili açmazı sergilenir. Bir tersanede iş buldukları için sevinen işçiler, inşa ettikleri savaş gemilerinde üniforma giydirilerek savaş gönderilecek olan kendi evlatlarının öleceklerini şu sözlerle dile getirilir Yarın oğullarımıza yeni botlar alabileceğiz, çünkü onlar bugün gemilere binip ölmeye gidiyorlar ! Falkland Krizi ve savaşı İngiliz jingoizmini hortlatmakla kalmadı, klasik burjuva siyasetinin ve medyasının kendisinden 12.000 deniz mili uzakta yaratılan suni bir gerilimi kullanarak, emekçi haklarına nasıl saldırılacağını göstermesi bakımından öğretici dersler verdi…

Orgreave muharebesi ve madenci grevinin bastırılması: İngiltere’de Neoliberal karşı devrimin kırılma noktası.

İngiliz işçi sınıfının neoliberalizm karşısındaki en trajik yenilgisi, 1984 Madenci grevinde aldığı yenilgidir. Emekçi mücadeleleri tarihine Orgreave Muharebesi olarak geçen mücadelede Margaret Thatcher tam donanımlı özel polis kuvvetleri, grev kırıcılarını ve yedeğine aldığı tekelci medyayı kullandı. Burjuva basının eski Sanayi editörü Geofre Goodman “baskın medya anlatımının grevcilere düşmanca olduğunu”, yani haberde ve yorumda objektifliğini yitirdiğini itiraf etti. BBC’nin kurgusunda atlı polislerin işçilere saldırısı, tam tersine işçilerin atlı polislere saldırısı biçiminde gösterilmesi, hükümet ve kontrolündeki basının halka söylediği bir yalan olarak kayıtlara geçti.

(1984 yazında Güney Yorkshire’daki British Steel kok kömürü tesisinde grev yapan madenciler ile polis arasında çıkan çatışma, ‘Orgreave Muharebesi’ olarak bilindi. Burada: yüzünden kanlar akarken yaralı bir grevci polisle karşı karşıya geliyor. Fotoğraf: John Sherbourne/REX)

Basının sermaye sınıfı ve neoliberal sağın sözcülüğünü üstlenmesi, kamuoyundan greve gidebilecek olası desteği de zayıflattı. Dayanışma ağlarının ve İngiliz toplumunu bir arada tutan değerlerin zayıflatıldığı, bireyci-bencil burjuva değerlerin devletin ideolojik aygıtları aracılığıyla topluma zerk edilerek ortak kanaate dönüştüğü, 1980’li yılların ilk yarısında yaşanan son büyük sınıf kavgasının trajik yenilgisi, sadece işçi sınıfının yenilgisi olmaktan çıktı. Orgreave yenilgisi sıradaki diğer toplum kesimlerine sermaye sınıfının savaş ilan edeceğinin ilanıydı.

Orgreave muharebesi hak ve özgürlük taleplerinin devlet terörüyle bastırılabileceğini, devlet terörünü sahada uygulayanların herhangi bir biçimde cezalandırılmayacağını da gösterdi. Neoliberal kuralsızlaşma ve cezasızlık sürecinin emekçi sınıflar üzerinde uygulandığı ilk örnek olmayan madenci grevi ve Orgreave muharebesinde atlı polislerin saldırıları ve asimetrik güç dengesi madenci grevinin ezilmesinin görünür diğer nedenleriydi. Çıkan çatışmalarda Kok kömürü işletmelerinin korunması yönündeki işçi sınıfının iradesi kırılırken, tarihçi Tristram Hunt çatışma süreçlerini Alain Minc gibi Ortaçağa benzeten şu sözleri sarf edecekti: “kareografisi neredeyse Ortaçağa ait.. çeşitli aşamalarında bir kuşatma, bir savaş bir kuşatma ve bir bozgun” İşçi sınıfının Orgreave yenilgisi sonrası neoliberal saldırı dalgası, sonu sıfır saat sözleşmesine kadar gidecek yolu açtı.

Dire Straits’in On Every Street Iron Hand şarkısında süvariler saflara hücum etti / ah demir irade ve demir el / İngiltere’nin yeşil ve hoş topraklarında / utanç verici sahneye müzik yok sözleriyle yansıdı. İngiltere’nin geleneksel bir sanayi ve üretim toplumundan çıkarılıp bir finans-kapital toplumuna dönüştüren Margaret Thatcher’in Demir Lady neoliberal politikası sanayi sermayesinin başını giyotinle keserken, akan kanı ve titreyerek ölmeye başlayan İngiliz toplumunu seyretmekle yetindi !

Yaygın ve kitlesel işsizlik güçten düşen sendikal hareket ve güvencesizlik dönemin karakteristik özellikleriydi. Thatcher ikinci saldırısını devlete ait şirketleri özelleştirerek yaptı.. Thatcher büyük bir yanıltmacayla “halk kapitalizmi” adını verdiği özelleştirme dalgası, devlet hizmetlerinin yok edilerek özel şirketlere sunulması ve kamunun küçültülerek kamu hizmetlerinin metalaştırılmasına dayanıyordu. Neoliberalizmin kamu hizmetlerini bir “yük” olarak görmesi sonucu İngiltere’de kamu sektöründeki iş gücü 1979’da 7 milyonken 1994’de -nüfusun artmasına rağmen- 5 milyona indirildi. 1Thatcher işçi sınıfına düşük fiyatla kiralanan sosyal konutları da emekçilere düşük fiyattan satarak sosyal konut yapımı için gerekli kaynağı da yok etti. Bu hamle işçiyi mülk sahibi yaparak grev kırıcılığına itmeyi ve sınıfsal aidiyetini “ev sahibi” kimliğiyle takas etmeyi hedefleyen bir sosyal mühendislik projesiydi.

Neoliberal saldırı dalgalarının İngiltere’deki adı Thatcherizmin büyük ve trajik başarısı, İngiltere’yi iktisatçı Ceyhun Elgin’in deyimiyle yoksul kuzey Rustbelt (paslı kuşak tasfiye edilmiş sanayi tesisleri için kullanılan bir benzetme) ile finans kapital sermayesinin yoğunlaştığı zengin Güney kentleri olarak ikiye bölünmesiydi. There is no alternative (Başka alternatif yok) diyerek neoliberalizmin deli gömleğinin İngiltere’ye giydirilmesi, 20 yıl sonunda İngiltere ekonomisini çökerten çoklu krizlerin kapılarını sonuna kadar açacaktı.

Neoliberal saldırı dalgalarıyla İngiltere’de de güvencesizlik bir kural, güvenli, sigortalı bir işte çalışmak ve emeklilik hakkı bir istisna haline getirildi. Sinemada emekçi sınıfları dert edinen Ken Loach imzalı Ben Daniel Blake, vatandaşlıktan kovulmuş kalp hastası güvencesiz bir marangoz işçisinin iş ararken yaşadığı utanç veren dramını, çevresindeki diğer yoksul ve güvencesizlerle ilişkisini anlatır. Türkiye’ye 12 Eylül’de tank paletiyle faşist darbeyle getirilen neoliberal dönüşüm, İngiltere’de daha incelikli ve “hukuki” bir metodla ve burjuva basının desteğiyle hayata geçirildi. E ne de olsa merkez kapitalist bir ülkede açık askeri bir darbe hoş karşılanmayabilir ! Blairci “Yeni Sol” yani aslında neoliberalizmin yeni sözcülerinin deyimiyle altın yumurtlayan tavuk, yani finans kapitale dayalı neoliberal model infilak etti !

2008 iflasları Neoliberal yolun sonu !

2008’de Royal Bank of Scotland’ın iflas etmesini Northern Rock ve IBS sırayla battı. Batmasına izin verilmeyecek kadar büyük bu bankaların zararları kamuya yıkılırken, “piyasanın her şeyi düzenleyeceği” yalanı bir kez daha çürütüldü. Neoliberalizmin “zararlar kamuya yıkılır karlar sermaye sınıfının kasasına akar” yönelimi banka iflaslarıyla bir kere daha teyit edilirken, polis, belediye hizmetleri bütçeleri kemer sıkma politikalarıyla daraltılırken, yüzlerce kütüphane kapatıldı ! Kemer sıkmada son deliğe gelindiğinde gençlik merkezleri, sosyal yardımlar, sağlık hizmetlerinden yapılan kesintilerle neredeyse bütün kamusal hizmetler yok edildi.

Üçüncü Büyük depresyon kaçınılmaz olarak İngiltere’yi vurduğunda ortaya çıkan tablo, gerçekten hazindi. Thatcher’in ölümünü bira içerek ve şarkılar söyleyerek kutlayan İngilizler, Demir Lady’lerinin emekçi sınıflara yaptığı kötülüğü yaşayarak deneyimlemişlerdi. Kutlamaların sebebi çok açıktı. Eşitsizlik uçurumunu daha da büyüten 1979-1992 yılları arasında en yoksul % 10’un geliri % 17 gerilerken; aynı dönemde en zenginlerin payı % 62 arttı. Yoksulluk seviyesinin altında yaşayanların oranının %9’dan % 25’e çıkması2, yoksuldan zengine yönelen bu servet aktarımı, Demir Lady ile başlayan neoliberal saldırının bir özetiydi.

Brexit neoliberal politikalara yönelik öfkenin patlaması oldu. Referandum sonrası AB’den ayrılan İngiltere, daha da yoksullaştı, ticaret bürokratikleşti. Kısacası Brexit sonrası İngiltere sürekli siyasi ekonomik krizlerin birbiri ardına geldiği her bir krizin bir yenisinin sebebi olduğu kaotik bir ülkeye dönüştü. Kapitalizmin yok ediş yok oluş sürecine girdiğinin bütün göstergelerinin sergilendiği neoliberal deli gömleğinin her yerden patladığı bu ada ülkesinin geleceği meçhul. Neoliberal talan rejiminin siyasal çıktılarından biri de İngiltere’de yaygın işsizlik ve yoksulluğun yarattığı derin sınıfsal uçurumun kalıcılaşmasıydı. 6 ayda bir Başbakan değiştirmek zorunda kalan İngiliz burjuva düzeni ile halk arasındaki yabancılaşma artarak devam ediyor. Keynesyen iktisat politikalarına dönüleceğinin işaretleri son dönemde giderek artarken, başta British Steel olmak üzere su üretimi ve dağıtımı yeniden devletleştirilmeye çalışılıyor.

Bir Madenci Kanaryası olarak Geç Kapitalizm

Belçikalı Marksist Ernest Mandel’in, Geç Kapitalizm adlı eseri Kondartayev’in Uzun Dalgalar Teorisi ve Marx’ın Kar Oranlarının Düşme Eğilimi Yasası‘ndan neşet ederek, kapitalizmin yeni bir birikim bunalımı aşamasına geldiğini ispatladı. 19. Yüzyılda madencilerin olası bir patlamaya karşı grizu seviyesini ölçerken kullandıkları “madenci kanaryası” işlevini gören Geç Kapitalizm, bu yönüyle neoliberal ekonomi politikalarını haber verir. Bu parlak Marksist çalışmada Troçkist Mandel sermaye sınıfının birikim bunalımını aşmak adına iki temel yönelişe gireceğini iddia eder. Bu iddialardan ilki, emeğin üzerindeki baskıyı arttırarak, sermayenin organik bileşiminde ücretler aleyhine, sermaye sınıfı lehine kalıcı bir eşitsizliğin neoliberalizmle inşa edileceğini ispatlar.

Sendikasızlaştırma “refah toplumu” illüzyonu ve işçi sınıfını aristokratlaştıran sosyal demokratların sessizliğinde, ikinci saldırı dalgasının adı olacaktır. Sosyal devlet harcamalarında kesintilerin yaşanması, gündelik hayatın bütünüyle metalaştırılarak sermayenin insafına terk edilmesi ve “devletin küçültülmesi” liberal çağrısıyla devlet kapitalizminden kalan kurumların tamamının yıkımı, neoliberallerin politik saldırısının diğer yönleridir.

Mandel Geç Kapitalizm’de sermaye ve işçi sınıfı arasındaki “modus vivendinin” (geçici uzlaşının) temeli olan sosyal devlet harcamalarının kısılarak, işçi sınıfı saflarına saldırmanın bu sermaye birikim modelinin temel esprisi olacağını gösterir. Mandel, sermaye sınıfının bunu yapabilmek adına sermaye sınıfının önündeki bütün engel ve kuralların (hukuk, norm ve kazanımlar v.b) berhava edileceğini, yani kuralsızlaşmanın bir metot olarak ortaya konulacağı tesbitiyle, 20. Yüzyılda Marksist kuramın en değerli çalışmalarından birini ortaya koydu. Mandel’in ortaya koyduğu birikim modeli olan neoliberalizm, sadece emekçi saflara saldırmakla sınırlı kalmadı. Gündelik hayatın üzerinde uzlaşılmış bütün öğelerini (eğitim, sağlık ve gıdaya erişim hakkı) hızla metalaştırarak neoliberal cinnetin ve kuralsızlığın bir sınırının olmayacağını gösterecekti.

Fransa’da Neoliberal saldırı: Giyotinle değil siper savaşlarıyla

2. Dünya Savaşı’ndaki Nazi işgalinde ekonomik altyapısının neredeyse tamamını yitirerek derin bir sefaletle çıkan Fransa’da, bir daha asla (Plus Jamais) dönemi ilan edildi. Bu dönem devletin ekonomiye doğrudan müdahale ettiği, stratejik planlarla kaynakları yönettiği dirijist (yönlendirmeci) kapitalizmin altın çağıydı. Nazi yıkıntıları bu toplumsal seferberlikle yeniden inşa edildi. Bu zaman zarfında işçi sınıfından beklenen “fedakarlık” karşılığında inşa edilen Fransız ekonomisi sürekli büyüme trendindedir. Şanlı 30 yıl adı da verilen bu dönemde, dirijizme dayalı refah toplumunun kurulması için uluslararası ortam da müsaitti.

30 şanlı yıl ve dirijizm, Fransa’nın “Belle Epoque” (Güzel çağ) adı da verilen ancak sanayi ve iş gücü yatırımlarında hantal kalan liberal döneminin kıyasıya eleştirisinin bir sonucuydu. Liberal “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” anlayışı, sanayi altyapısı için gerekli hammade ve işgücünü temin etmeyen bunda bir “karlılık” görmeyen Fransız burjuvazisinin rekabet halindeki diğer kapitalist ülkelerin gerisinde bırakmış ve hızla sanayileşen Almanya’nın 2. Dünya Savaşı’nda örgütlediği Nazi savaş makinesi karşısında ağır bir yenilgi yaşamasına neden olmuştu. Örgütlü sendikaların varlığı, işçi ve öğrenci hareketlerinin Fransız siyasal sistemini sürekli taviz vermeye ve reform yapmaya iten mücadeleleri, 20. Yüzyılın ilk yarısında Fransa iç siyasetine damgasını vuran gelişmelerdir.

İşte bu örgütlülük ve Anti-Amerikancılık sebebiyle Fransa’nın NATO’nun askeri kanadına “yarım üyeliği” ve NATO gibi emperyalist bir terör örgütüne kaynak aktarmaması, ekonomide ve dış siyasette hareket alanını genişletti. 1966’da alınan askeri kanattan ayrılma kararının olumlu etkileri hemen görülmeyen başladı. Fransa’nın dış siyasetini belirleyen “stratejik özerklik” politikasının bir sonucu olarak SSCB’yi de karşısına almamasının yarattığı olumlu etkiyi de geçerken not edelim. Geliştirdiği nükleer güç sayesinde caydırıcılığa da ulaşan Fransa, hem AET üzerinden Avrupa’nın siyasi liderliğine soyundu, hem de gerek Afrika ve gerekse Doğu Bloku ülkeleriyle çok taraflı esnek bir dış politika için kendine hareket alanı yarattı.

Otuz şanlı yıl boyunca Fransa stratejik planlama, dış politikada esnek ve çok taraflılık yolunun izlemesi kapitalist kampın içinde belirgin bir fark yarattı. Eğitim ve sağlığın piyasa koşullarına terk edilmemesinin düşürdüğü sağlık masrafları, sağlıklı nesiller ve işgücüne katılımın altyapısını maddi zeminini oluştururken, bu modeli tanımlayan Etat Providence, yani refah devleti uygulamarıyla elde edilen toplumsal hasıla adil bölüştürüldü. Adil bölüşümün olumlu etkisinin test edilmesi, emekçi sınıfların ücretler ve sosyal haklarını savunan sendikaların varlığında kurduğu hegemonyanın meyvelerini topladı. Dirijist ekonomik model dünyaya otomobil ihraç eden Renault gibi bir sanayi devi yaratırken, aynı zamanda elde edilen artığı adil bölüştürerek, Fransa tarihinde isyanlara sebep olan liberal sömürü sefaletinin yaralarını kapattı.

Emile Zola’nın Germinal’de berbat kömür madeninde çalıştığı için sürekli kömür öksüren Bonnemort (İyi ölü) karakteri aslında bir gerçekliğe karşılık geliyordu. Bonnemort karakteri yerini dirijist model ve sendikal mücadelelerin hedefine ulaşması nedeniyle yerini gürbüz ve sağlıklı bir işçi profiline bıraktı. Bu toplumsal gelişim, Fransa’nın belli ölçülerde planlı kalkınma stratejisini temel alan Sovyet Plancılığına yakın durmasıyla da ilgiliydi. Kaynakların boşa sarf edilmemesini ve kapitalist bile olsa, üretim ölçeğinin sağlık ve beslenme koşullarının sağlanmasıyla ilgili olduğu gerçeği modelin başarılı olmasındaki altyapı faktörleriydi.

Dirijist döneminin sonuna gelindiğini gösteren belirtiler neoliberal yıkım, Fransız sosyalist solunun eliyle gerçekleştirildiğinden kıta Avrupa’sının diğer örneklerinden ayrışır. Mitterand’ın U Dönüşü, Sağ ve Sol el ele diyerek Dirijist (yönlendirmeci) ekonomiden tedrici adımlarla neoliberal ekonomiye geçiş programı olarak hayata geçirildi. 1981 seçimlerinde “Fransa’da kapitalizmle bağları koparacağız” sloganıyla iktidara yürüyen Mitterand, modern çağların yeni bir Fransız Machiavelli’si olarak temayüz edecekti. Solun içinde bir tür truva atı işlevi gören Fransız Sosyalist Partisi lideri François Mitterand’ın solcu halkçı siyaseti, iktidara geldiği iki yıl içinde uyguladığı kamuyu güçlendirme ve zenginleri vergilendirme paketi sebebiyle finans oligarşisinin hışmına uğradı. 2 yıl direnebilen Mitterand sonunda yediği dayağın etkisiyle havlu atmak zorunda kalan boksör misali teslim oldu.

(Fotoğrafta Fransa’da 10 Mayıs 1981 seçimlerinin ardından FSP lideri Mitterand’ın seçim zaferini kutlayanlar. Bastille’de toplanan Mitterandçılar “Mitterrand, güneş ışığı! Mitterrand, güneş ışığı!” diye bağırmaya başladı, bu kişi tapıncı Mitterand’ın neoliberalizmin kiralık katiline dönüşmesiyle kısa zamanda yerini büyük bir hayal kırıklığına bırakacaktı)

Halk yığınlarının geniş desteğini arkasına alan FSP ve lideri Mitterand, dirijist dönemi halkçı solcu politikalarla daha da derinleştirme çalışması, neoliberalizmin sert kayalıklarına çarparak dağıldı. Mitterand trajik sonunu şu sözlerle itiraf edecekti: “Fransızlar yavaş yavaş anlıyor ki; ekonomik yasalar, yer çekimi yasaları kadar katıdır ve onlardan kaçamazsınız.”

1983’de Mitterand ve FSP’nin bu sözlerle çektiği teslim bayrağı, Fransız sosyalistlerin neoliberallerin elinde yeni bir truva atına dönüşmesiyle sonuçlandı. İstifa etmeyen ve neoliberallerin tetikçiliğine soyunan Mitterand ve FSP, yeni dönemin adına Le Tournant de la Rigueur- U-Dönüşü adını verdi. Gerçekten de yaşanan tam anlamıyla bir U dönüşüydü ve Fransa’nın “şanlı 30 yılının sonunda” elleriyle inşa ettiği ne varsa neoliberal dönemde FSP yönetiminde ayaklarıyla yıkacaktı. 1984’de Maliye Bakanı Pierre Beregovoy’un mali pazarların önündeki sınırlamaları kaldırmasıyla, Fransa’nın sıcak para akımlarıyla tanışması, üretimden mali oligarşiye teslim olmanın ilanıydı.

Neoliberal kemer sıkma politikaları Fransız soluna görülmedik bir itibar kaybı yaşatırken, neoliberalizmin truva atı olunması Fransız solunun kimlik ve meşrutiyet kaybıyla sonuçlanacaktı. PS’nin yaşadığı kimlik erimesi ve Fransız işçi sınıfı saflarından kaçarak “kültürel haklara” ve kültüralizm bataklığına saplanması sonucunu doğurdu. PS’nin doğal tabanı olan emekçilerle bağının kopmasının yıkıcı etkileri, 1990’larda daha net anlaşılacaktı. İşçi sınıfının yeni ve en güvencesiz kolu olan mültecilerin banliyölerde yarattığı reaksiyonu sahiplenemeyen PS, onları da neoliberal canavarın dişleri arasına gönderdi. 1990’lar biterken sağın ve bu arada Fransız ırkçısı Jean Marie Le Pen’in görülmemiş oy artışı ve kitle desteği artmasında PS’nin sol gösterip sağ vuran bu ihanetinin büyük katkısı vardı.

Fransa’da serbest piyasaya uyum adı altında gizlenen sinsi adımların hedefinde devletin küçültülmesi, sermaye sınıfının büyütülerek özelleştirmelerle devlet kontrolündeki kamusal hizmetlerin özel sektöre yem edilmesi vardı. Fransa’da neoliberalleşme sürecinin tedrici ve sinsi adımlarla yürütülmesinde, 68 hareketinin zamana ve siyasete yayılan etkilerinin sönümlenmesi ve radikal taleplerin soğumasının beklenmesi baş rolü oynadı.

Yönetici elitin içine dahil edilerek ehlileştirilen 68’cilerin konformizm ve ayrıcalığa kavuşmalarıyla, gençlik dönemlerinde yaşadıkları devrimci fırtınayı “hoş birer anı” olarak geride bırakmaları, pasifize olmaları deyim uygunsa “kıvama gelmeleri” beklendi. Neoliberal solun ortaya çıkması için beklenen bu kuluçka süresi tamamlandığında, özelleştirme adımları François Mitterand’ın eliyle gerçekleştirilecekti. Burjuvazinin satın aldığı bu sosyalistler, Fransa’da sosyalist harekete tarihte eşi benzeri görülmemiş bir zarar verdiler. 1789, 1848 ve 1871’den yürüyen devrimci Fransa’nın meydan okuması, 1968’de emperyalizmin 3. bunalım döneminde yatıştırıldı ve nihayet neoliberal çağda Fransız burjuvazisinin karşı devrimci saldırısına dönüştürüldü.

Mitterand’ın 1983’teki U Dönüşü Fransa’da işçilerin oylarıyla iktidara gelen François Mitterand’ın işçi sınıfına ihanetiyle biçimlendi. Yoksullaştırma (Pauperasition) ve sanayisizleştirme operasyonu İngiltere’dekine benzer bir biçimde Fransa’nın kuzeyindeki maden ve çelik havzalarında Rustbelt (Paslı Kuşak) yarattı. Ekonominin neoliberal dönüşümünde kilit rol oynayan sanayisizleştirmeyle, sanayi ürünleri üretiminin üçüncü dünya ülkelerine kaydırılması, yani yaygın işsizlik ve yedek işsizler ordusunun her geçen gün büyümesi anlamına geliyordu.

Fransa’da ekonominin monetarist dönüşümünü Eylül 1992’de Le Monde Diplomatique Para Şamatası başlıklı yazıda şöyle anlatıyordu “Şu an 1945’ten bu yana kapitalizmin en büyük, en yıkıcı dönemidir” dergiye göre bunun sebebi “mali sermaye ikircikli bir konumdadır, gittikçe de para miktarları kısa vadeli mali alanlara yöneliyorlar, her gün dünya piyasalarında 1 trilyon dolar el değiştiriyor. G7 diye bilinen (dünyanın en zengin 7 ülkesi) ülkelerin döviz rezervleri bile 250-300 milyar dolar civarındadır. Halbuki mali kapitalizm eğer isterse 600 milyar dolar sürebilir” 3sıcak para hareketlerine maruz kalan Fransa’daki bu anomali neoliberal dönüşümünün bir yüzüydü. Bir tür monetarist vurgun ekonomisinin farkına varan dergi editörlerini doğrulayan gelişme, spekülatörlerin 17-22 Eylül 1992 arasındaki 5 gün içinde Fransız Merkez Bankası’nın 143 milyar Franktan -23 milyar Franka düşmesiyle yaşandı.

Fransız merkez bankasının döviz rezervi, vurguncu spekülatörler tarafından buharlaştırılmıştı ! Sıcak paranın girdiği her ülkenin ekonomisini çökerten yıkıcılığının ilk örneği olmayan bu vurgun, neoliberal politikaların sonuçlarından biriydi.

Neoliberal çağda Fransa: Sol liberalizmden Macron kabusuna.

Devlet kontrollü (dirijist) döneminden kalma bütün tesislerinin birer ikişer tasfiyesi, devletle emekçi sınıflar arasındaki modus vivendiyi yani geçici ateşkesi ortadan kaldırdı. Fransa’da İngiltere’deki gibi belirli bir kotayı doldurulmadığı için çalışmanın karşılığında hiç ücret alınmayan sıfır saat sözleşmesi gibi çok sert bir neoliberal güvencesizleştirme uygulanmadı. Bunun yerine daha esnek bir sömürü olan CDD (Contrat à Durée Déterminée-Belirli Süreli Sözleşme) ile sendikal iş güvencesi ve iş akdinden doğan sosyal haklar budandı. CDD ile genç emeğinin sömürüsü yaygınlaştı. Belirli süreli iş sözleşmesinin yaygınlaştırması, 2023 yılında neoliberal faşist ve halktan kopuk olduğu için “Jüpiteryen Başkan” olarak da nitelenen Macron tarafından meclis oylaması yapmadan, Anayasa’nın 49.3 maddesinde yetkilerini bir sopa gibi kulanarak süreci mühürledi.

CDD, yedek işsizler ordusunun neoliberal çağda normal yaşamlarını sürdürebilmek adına çırpınan bu en genç koluna sermaye sınıfının ahlaksız teklifiydi. Ahlaksızdı çünkü iş bulma imkanlarının kamusal hizmetlerin tasfiyesi veya taşeronlara devredilmesi dönemi olan neoliberal dönemde yasal iş sözleşmesinden doğan haklar aşındırılıyordu. CDD ahlaksızdı çünkü, “genç emekçilere ya güvencesiz çalış ya da sistem dışına” çık dayatması yapılıyordu. Belirli süreli iş sözleşmesinde, tam emeklilik hakkını kazanabilmek adına getirilen 43 yıllık prim zorunluluğu, neoliberal çağda iş bulabilmenin bir mesele haline gelmesiyle emekliliği kağıt üzerinde hak, pratikte engele dönüştürdü.

Herhangi bir gencin “şansının” yaver gitmesi durumunda iş gücüne katılmasının ortalama yaşının 23-25 yıla varması ve emeklilik hakkı kazanabilmesi için 43 yıl çalışma zorunluluğu getirilmesi, normal şartlarda 68 yaşında emekli olması anlamına geliyor. Neoliberalizmin vahşi ve güvencesiz çalışma koşullarının dayattığı geçici işler (part time) gerçeği hatırlanırsa bu süreyi doldurabilmenin fiilen imkansız olduğu daha net kavranır. Fransız burjuvazisi ve onun saraydaki temsilcisi Macron emeklilik hakkını ortadan kaldırmadı ama emekli olma yaşını yükselterek fiilen bu hakkın ulaşılmasına kalıcı bir engel koydu. Neoliberal çağın güvencesiz emeğinin sömürüsüyle elde edilen artığın vergi ve dolaylı vergilerle gasp edilmesi, daha azına razı göçmen ve mülteci emeğinin sömürülmesi, bu karanlık tabloyu tamamlayan diğer unsurlardır.

Geniş protestolara ve Sarı Yelek (Gilets Jaunes) eylemlerine neden olan emeklilik hakları fiilen budanmasına karşı geliştirilmiş isyanlar zinciriydi. Sarı Yelekliler tam bir demagog olan Macron’un akaryakıt zamlarını “ekolojik geçiş” üzerinden açıklamaya çalışırken ezilenlerin verdiği “Siz dünyanın sonundan bahsediyorsunuz, biz ayın sonundan (fin du mois)” çıkışı iki sınıfın hayata nasıl baktığının bir özeti gibiydi. Güvencesizleştirme, çalışan yoksulluğunun yaygınlaştırılması emeklilik haklarının fiilen budannası ve vergi adaletsizliği gibi yönleriyle Fransa’da neoliberalizm, siyasal haklar ve özgürlükler olarak kurgulanan Fransız vatandaşlık modelinin de fiilen tasfiyesiydi.

Neoliberal dönüşümün sonunda güvencesiz mülteci gençlerin suça sürüklenmelerini en iyi anlatan film, 1995 tarihli La Haine (Protesto) filmiydi. Paris banliyölerinden yükselen mülteci öfkesinin en koyu haller ini gösteren film, neoliberal çağda güvencesizleştirilen, prekarlaştırılan ve suça sürüklenen gençlerini merceğine oturtuyordu. Macron reformlarının menzilinde potansiyel birer sarı yelekli eylemciye dönüşme potansiyeli taşıyan Vinz, Hubertz ve Sayid’in öykülerinin anlatıldığı bu sosyal gerçekçi filmde mülteciler akıllara şu sözleriyle kazındılar: Yere düşene kadar her şey iyi ! (justqu’ici tout va bien)

1Neoliberal İktisadın Marksist Eleştirisi, editörler Prof. Selçuk Akalın, Prof. Dr Uğur Selçuk Akalın, İstanbul, Kalkedon Yayınları, 2009, sayfa 40.

2Kapitalizmin Krizlerinden İnsanlığın Geleceğine: 20. Yüzyılın Bir Bilançosu, Derleyen A. Elif, İstanbul, Pencere Yayınları, 1999 s.195

3A. Elif Kapitalizmin Krizleri İnsanlığın Geleceğine 20. Yüzyılın Bir Bilançosu, İstanbul, Pencere Yayınları, 1999, s.136

Diğer Yazılar

SOBA PENCERE CAMI VE İKİ EKMEK İSTİYORUZ: KAPİTALİZMİN ÇOCUK KURBANLARI VE ÇİNÇİN’İN YER ALTI TARİHİ

Ümit ÖZDEMİR / 01.08.2026 “Bir hırsız yaratmak için bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir