HAFIZA-İ BEŞER: TÜRKİYE’NİN NATO ÜYELİĞİ: EMPERYALİZME YEDEKLENME VE SİYASİ SONUÇLARI

Ümit ÖZDEMİR / 28.06.2026

I. NATO’nun kuruluşu: Nazi artıkları göreve !

@masumlevrek

NATO dünya savaşı bitiminde işsiz kalan Nazi artıklarının Amerikan emperyalizminin hizmetine girmesiyle kuruldu. Amerikan emperyalizmi, bu politikasıyla SSCB ile savaşan eski faşistlerin tecrübelerini soğuk savaşta kullanmayı hedefledi. SS subaylarının pek çoğu 2. Dünya Savaşının bitirilmesinin ardından emperyalizmin hizmetine koşuldular. NATO’nun gizli ordularının inşasında merkezi rol oynayan Nazi subayları NATO’nun askeri bir mafya biçimini almasında Gestapo ve kontrterör yöntemlerini öğrettiler. 2. Dünya Savaşı’nın bitiminin hemen ardından bir üçüncüsüne hazırlık yapan emperyalizm, savaşma kapasitesinin ve insan kaynağının önemli bir kısmını kaybetmiş SSCB’ye karşı askeri-istihbari bir mantıkla yanıt vermeye çabaladı. Ne var ki ne Stalin’in böyle bir amacı vardı ne de artık Kızılordu’nun savaş kapasitesi, NATO’yu alarma geçiren temel faktör savaş sonrasında Avrupa’da komünist partilerin iktidar ve namzeti konumuna gelmeleriydi. Savaş sonrası Avrupa’nın yıkıntıları arasında kalan yoksul halklar, savaş kazanan Churchill başta olmak üzere kendilerini yıkıntılar altında kim bıraktıysa hepsini sandıkta cezalandırdı. Savaşın açtığı sınıfsal uçurumu daha da derinleştiren faktör, yoksulluk ve her şeyi sıfırlanmasıydı. NATO bu yüzden yani Avrupa’da sosyalist partilerin yükselişe geçmesiyle daha en başta Avrupa içinde bir kontrterör, kontrgerilla örgütlenmesiydi.

II. Türkiye’nin NATO’ya girişi: İki cami arasında binamaz.

Ama bundan önce Türkiye’nin NATO üyeliğine giden yolda yaşananlardan kısaca bahsetmek gerekiyor. Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı’nda İngiltere ve ABD’den oluşan emperyalizmin yanında savaşa girmesi talebi, Churchill’den geldi. Dünya savaşı içinde Nazi propagandasına verilen izin ve anti-sovyet tutum, Türkiye dış politikasını kilitlemekle kalmadı, resmi ideoloji tarafından “silahlı tarafsızlık” olarak kutsanan bir belirsizliğe mahkum ve mecbur etti. 1943’de Kahire konferansıyla ustaca geri çevirilen ve püskürtülen İngiltere baskısı, 1944’te Alman emperyalizminin yenilmeye başlandığının anlaşmasıyla tam bir paniğe dönüştü. İçerde Sabahattin Ali’ye saldıran faşistlerin tutuklanmasıyla başlayan dalga, tam bir provokasyon ve entelektüel düşmanlığıyla zirvesine çıktı. 1945-1948 arasında Türkiye’de soğuk savaşçılığın şampiyonluğunun yapılması Tan Baskını, DTCF tasfiyeleri, sosyalist parti ve dergilerin kapatılması, Sabahattin Ali’nin öldürülmesi ve sosyalist hareketi derinden etkileyecek olan 1951 tutuklamaları tamamen Batı kampına Türkiye’de “komünizm” tehdidi olduğu yönünde gönderilmiş zarflardı. Yaratılan yanılsama ya da illüzyon, Türkiye’de rejimin sahiplerinin iddialarını geçerli kılacak düzeyde bir komünist “tehdidinin” olmamasıydı.

Batı kampına girebilmek için başlatılan islamizasyon, Şemsettin Günaltay’ı iktidara taşırken, başta Sebülilreşat ve Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su, komünizm tehdidini abartma misyonunun basın yayın organlarıydılar. Rasyonel ve irrasyonalin kavgasında, irrasyonelin zemin kazandığı soğuk savaşta, Türkiye’de Avrupa’dakine benzer ve iktidar namzeti “legal” bir komünist parti olmadığı gibi, Gün, Yığın ve Dost gibi dergiler kapatılmış, kısa bir süre faaliyet göstermesine izin verilen Türkiye Sosyalist Partisi de kapatılarak, kurucusu Esat Adil Müstecaplıoğlu evinde şüpheli bir biçimde ölü bulunmuştu ! İlaveten bütün komünist tutuklamalarında hapse atılan insan sayısının 150-200’ü geçmemesi, Türkiye’de “komünizm tehdidinin” esasen nasıl bir yalan olduğunun bir başka kanıtıydı.

İki partili yapay demokrasi denemesi, sınıf esasına dayalı partilerin kurulmasına getirilen kalıcı yasak, sendikacılığın Amerikancı Türk-İş’e devriyle toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçiler için çok partili siyasal hayatı çorak bir araziye çevirdi. Demokrasinin “meyvelerini” yiyen ve artıkları ile beslenilmesini emekçi kesimlere dayatan toprak ağaları ve tüccarların partisi olan DP iktidara taşınırken, muarızı gibi görünen CHP ise esasen rejimin kurucu partisi olarak Amerikan emperyalizmine yedeklenmenin önündeki bütün engelleri kaldırdı. Liberal bir demokrasi söylemi, içi boş bir söylem olmakla kalmadı “hür” dünyaya yani emperyalizme yedeklenmenin temelini attı. Egemenliğin millet tarafından kullanımına dayalı, Rousseau’cu burjuva anlayışın kurucu ana fikir olması, Kurtuluş Savaşı bittikten sonra tek parti diktatörlüğünde egemenliğin kim tarafından kullanılacağı sorusunu gündeme getirdi. Verilen Cumhuriyet cevabı ve milli şefe biat edin emri, milli egemenliğin vaaz edildiği üzere millete ait olmadığını, tek parti, tek şef ve bürokrasi arasında paylaşıldığını gösteriyordu.

Bu çarpık anlayışa yönelik her eleştirinin şiddetli bir biçimde cezalandırılması, Cumhuriyetin burjuva karakterinin özgün niteliğiydi. Kurulan otoriter tek adam anlayışına dayalı, halkın katılımı ve itiraz ve talebine kapalı yarı askeri Cumhuriyet anlayışı Türk siyasal hayatını otoriterizmle zehirlemekle kalmadı, güçler ayrılığına dayalı Montesqiecu burjuva anlayışını da inkar ederek, DP dikta rejiminin zeminini oluşturdu.

1949’da CHP’nin ilk başvurusuyla gerçekleşen NATO macerası, Türkiye’nin uzun süre kapıda bekletilmesiyle sonuçlandı. Emperyalizmin önerisi, “küçük NATO” olarak nitelenen Akdeniz Paktı üyeliğiydi. İskandinav ülkelerinin itirazı, ABD baskısı ile aşılırken, İngiltere’nin bir Orta Doğu komutanlığı karşılığında onay vermek istemesi, Türk ordusunun büyüklüğü ve Türkiye’nin Sovyet Kampına olan ileri karakol işlevi düşünüldüğünde, ABD tarafından kolayca yatıştırıldı.

Bütün Türkiye’nin ileri karakol olarak NATO üslenmelerine açılması, ABD emperyalizminin Orta Doğu ve Transkafkasya’daki çıkarları açısından çok daha önemliydi. TBMM’de yapılan oylamada CHP ve DP’lilerin tam ittifakıyla 404 kabul ve sadece bir çekimser oyla emperyalizme tam yedeklenme ve kölelik kabul edildi.

III. Kore Savaşı ve 25 Sentlik Asker!

“Nâzım Hikmet, emperyalizmin Türkiye’yi yarı sömürge haline getirdiği o tarihsel kesitte, Kore Savaşı’na gönderilen ’25 sentlik asker’ ile Adnan Menderes’in peşinden ölüme koşan üniversiteli yedek subayın dramını anlatan Diyet adlı şiirinde öfkesini şu dizelerle haykırır:

Ama ben peşinizdeyim Adnan Bey /elleriniz itti beni ölüme / vıcık vıcık terli, tombul elleriniz /Gözleriniz şöyle bir baktı arkamdan ve ben al kan içinde ölürken / çığlığımı duymamanız için kaçırdı bacaklarınız sizi / arabanıza bindirip / Ama ben peşinizdeyim Adnan Bey / ölüler otomobilinizden hızlı gider / kör gözlerim, kopuk ellerim, kesik bacaklarımla peşinizdeyim!’

Fahri Erdinç imzalı Kore Nire, Kore Savaşı’yla ülkenin emperyalizme yedeklenmesine karşı sosyalist aydının ortaya koyduğu kayda değer, tarihsel bir çabaydı. Türk Barışseverler Cemiyeti’nin Kore Savaşı’na asker gönderilmemesi adına başlattığı meşru imza kampanyası ise Demokrat Parti’nin (DP) sağ burjuva terörünün doğrudan hedefi oldu.

Barış Derneği tarafından çıkarılan Barış dergisinden bir örnek

Bütün bu toplam, siyasal enerjisini Kurtuluş Savaşı’ndan alan anti-emperyalist reaksiyonun, sınıfsal bir çerçeveye oturtulmasını zorunlu kılıyordu. Geri bıraktırılmış ve ne üreteceğine Amerika’nın ‘uzmanları’ tarafından karar verilen bir ülkenin, üniforma giydirilmiş yoksul köylülerden oluşan evlatlarının Kore’de Amerikan ordusunun azap erlerine dönüştürülmesi, tarihimiz adına hakiki bir utanç kaynağıdır.

Savaş 1000’den fazla ölü, 2147 sakat, yaralı ve gazi 175 askerin kayıp ve 244 askerin de esir düştüğü bir faturayla sonuçlandı. Türk ordusunu Çin ordusunun karşısında mevzi kaybeden Amerikan ordusunu kurtarmak için giriştiği savaşın DP’ye mükafatı, NATO’ya girmemiz oldu. “Nurlu ufuklar” ve “görülmemiş bir kalkınma” vaadiyle iktidara gelen DP, NATO üyeliği ile emperyalizme tam yedeklenmenin önündeki bütün engelleri kaldırdı.

IV.Halaskar zabitandan”1 gurkalaşmaya: NATO köleliğinin orduya etkileri.

Ordunun donatılmasından emir ve talimatnamelerine kadar bütün idari ve bütçe harcamalarının tamamı, ABD ordusunun standartlarına göre yeniden şekillendirildi. Benzer bir durum NATO üyesi olan Avrupa ülkelerinde de geçerliydi. Silah ve mühimmat temini için görevlendirilen Amerikan silah tekellerinin ele geçirdiği Avrupa militarizm pazarı, 2.Dünya Savaşı sonrası ABD’nin kendi silah teknolojilerini geliştirdiği bir alana dönüştü. Burada altını çizmemiz gereken en önemli konu, ABD silah tekellerinin gelişmiş savaş aygıtlarını kendi güvenlik mimarisi için geliştirirken, görece eski teknolojileri, çoğu savaştan sonra zaten kullanılamaz, hurda haldeki silahları, Avrupa ve Türkiye’ye göndermesidir. Bağımlılık ilişkilerinin normal sonuçlarından biri olan bu durum, emperyalizmin silah pazarında da ayrımcılığı kendine ilke edindiğinin kanıtıdır. Orduların “modernizasyonu” da esasen bu bağımlılık ilişkileri çerçevesinde yerli askeri silah sanayinin yok edilmesi üzerine kuruldu. Yani aslında NATO üyeliğiyle Türkiye stratejik önemdeki hava savunma ve ordu donatım gibi başlıklarda sürekli bir bağımlılık ilişkisiyle kendi geleceğini emperyalizmin politikalarına endeksledi.

NATO’ya girmemizin ağır bedelini ise yıllar içinde görecektik. Türkiye’nin NATO üyeliğinin ilk sonucu görece bağımsız TSK’nın tamamen NATO’ya bağımlı hale gelmesiydi. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başlayan yedeklenme ve yarı sömürgeleşme çizgisi, böylece rejimin kurucu öğesi olan orduyu da içine alacak biçimde genişledi. Türk ordusunun teknolojik ve lojistik olarak emperyalizme ve NATO’ya Atlantik kampına yedeklenmesi, sonuçları bakımından oldukça yıkıcı oldu. Emir komuta zincirinden ordu üst kadrolarına kadar uzanan yedeklenme, ilk sonuçlarını 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda gösterecekti.

Türkiye’nin adaya müdahale etmesi için üretilen çözümsüzlük ve tıkaç politikaları, askeri müdahaleye giden yolu açtığında Türkiye’ye yönelik ambargo kararı alınması, aslında Türkiye’nin “müttefik” değil, yarı sömürge bir ülke olduğunun kanıtıydı.

V. NATO üyeliğinin dış politikaya etkileri: Saldırgan bağımlılık

Türkiye’nin görece daha bağımsız bir dış politika izlediği, çevresindeki ülkelerle emperyalizmin yönlendirmesinden azade bir ilişkiler ağı kurduğu 1923-1950 döneminin tam tersine, NATO üyeliği sonrasında emperyalizmin çıkarlarını önceleyen bir dış politika izlemesi, Türk dış politikasının üst belirleyeni oldu. Görece daha bağımsız ve çok taraflı bir dış politika çizgisi olan pakt dış siyaseti, yerini “saldırgan bağımlılığa” bıraktı.

1957 Suriye kriziyle Türkiye ile Suriye saldırgan bağımlılığın etkisiyle savaşın eşiğine geldi. Giderek bozulmaya başlayan ekonomi ile liberalizmin sonuna gelen DP despotlarının öncü figürü olan Adnan Menderes’in hedef şaşırtmak için icat ettiği yapay kriz, ordu üst kadroları ve emperyalizmin müdahalesiyle yatıştırıldı. Emperyalizm 1956’da ortaya çıkan Süveyş krizini Sovyet nüfuzunun yaygınlaşması yüzünden yatıştırması ve bütün Orta Doğu’ya yayılan Sovyet tandanslı Baas rejimleriyle mücadele edecek lojistiğinin henüz olmaması krizin bastırılmasındaki ana faktörlerdi. Suriye yapay krizi, Türkiye ile NATO ve ABD emperyalizmi arasında kurulan saldırgan bağımlılığın neye benzediğini gösterdi.

DP için Amerikancı rıza üreten sahibinin sesi Ali Dayı karikatür tiplemesi, Türk mizah tarihinin ilkel sağcı örneklerinden biriydi. Karikatürlerle Amerikancılığa hizmet eden ve bu yönüyle egemenlerin “takdirini” kazanan Ali Dayı esasen lümpenliğiyle öne çıkanların prototipiydi

Türkiye kendi savunması ve enerji ihtiyacının karşılanması için iyi komşuluk ilişkileri geliştirmek zorunda olduğu Orta Doğu ülkeleriyle sürekli bir gerilim ve çatışma halinde olması, Arap Ortadoğu’da milliyetçi-kalkınmacı bir modeli benimseyen Baas rejimlerinin bu konuda büyük bir lojistik destek aldıkları SSCB’nin Orta Doğu’da nüfuz alanın genişletmesiyle de yakından ilgiliydi. NATO ve emperyalizmin ileri bir karakolu olmanın bedeli olan dış politikada sürekli kriz ve Orta Doğu’dan tecrit, Türk dış politikasını pro-İsrail bir çizgiye oturttu.

Türkiye’nin NATO’ya girmemesi ve çok taraflı bir dış siyaset izlemesi durumunda elde edeceği fayda ve çeşitlilik, Türkiye’yi çatışmalar ve anlaşmazlıklarda arabulucu hakem rolü gibi oldukça faydalı bir mevkiye yükseltebilirdi. Ama soğuk savaşta Atlantik kampına NATO üzerinden yedeklenme ve saldırgan bağımlılık politikaları bu seçenekleri daha baştan yok etti.

Türkiye’nin NATO’ya tam da soğuk savaş içinde girmesi Türkiye’nin Sovyetler Birliği’ne karşı Amerikan askeri ve ekonomik çıkarlarının merkezi haline getirdi. Seferberlik Tetkik Kurulu ve JUSMATT ile kontrgerilla ve Gladio’nun yeraltı örgütlenmesine hız verildi. Pratik sonuçlarını Kıbrıs meselesinin çözümsüzlüğe sürüklenmesine gördüğümüz NATO ve ona bağlı birimlerin eylemleri, Kıbrıs yangınının üzerine dökülen benzinle ve esasen kontrgerilla örgütlenmesi olan Kıbrıs Türk’tür Derneği’nin 6-7 Eylül pogromundaki merkezi rolüyle iyice belirginleşti.

VI. Emperyalizm ve NATO karşıtlığı: NATO’ya CENTO’ya hayır

NATO’nun Türkiye’deki iç siyasete müdahalesi ise 60’ların başından itibaren çeşitlenmeye başlayan sosyal uyanışın sola, sosyalizme yönelmesi ve gençliğin soğuk savaş milliyetçiliği etkisinden kurtulması sonucunda, sınıfsal taleplerin sözcüsü durumuna gelmesiyle yakından ilgiliydi. Milliyetçi-muhafazakarlıktan Anti-komünist bir çizgiye oturan Türkiye sağı, gençliğin üniversite reformları için ayağa kalkmasını “komünizm” etiketiyle damgalayarak teyakkuza geçti. Bunda şüphesiz işi 6. Filo gemilerine secde edecek kadar ileriye götüren ve yarı sömürgeleşmede merkezi bir rol oynayan siyasal islamcıların öncü rolünü inkar edemeyiz. NATO ve emperyalizmin sola ve sosyalistlere karşı etkili bir iç olgu ve işbirlikçiler aradığında karşılarına çıkacak siyasal islamcı ve soğuk savaş milliyetçilerinin beraber kurduğu Komünizmle Mücadele Dernekleri, kısa sürede NATO ve Gladyo’nun içinde serbestçe örgütlenebileceği bir zemini yarattılar. KMD’lerin tarikatlar ile kurduğu insan kaynağı ve sosyolojik taban ilişkisi, NATO’ya bir diğer etkili aparat zemini sağladı. Bütün bu bağımlılık ve mankurtlaşma ilişkilerinin kökeninde, Türkiye’de maneviyat derdinde olan ve Cumhuriyet modernleşmesinin hızından rahatsız olarak muhafazakarlaşan islamcılığın, siyasal islamcılığa doğru tarikatlar tarafından evriltilmesinin büyük payı olduğu söylenebilir.

Kısacası Türkiye’nin NATO üyeliği üzerinden emperyalizme yedeklenmesi adı islamcı kendi emperyalizmin uşağı bir soğuk savaş kuşağı yarattı.

1961-1971 arası NATO ve 6. Filo’nun siyasal islamcıları yedekleyerek başlattığı saldırı ve provokasyonlar ile bunlara karşı verilen mücadelelerle geçti. Bu mücadelelerin bu denli sert yaşanmasında ve örneğin Kanlı Pazar gibi ilk meydan linçlerinin gerçekleşmesinde NATO’ya bağlı yeraltı birimlerinin ve ABD’nin islamcılara yönelik desteği, inkar edilemez bir boyuttadır. Devlet klasik Kemalist Cumhuriyet misyonunu tamamen bir kenara bırakıp gece gündüz sol örgütlenmelere saldırı aygıtına dönüştüğünde, dönemin AP’li İçişleri Bakanı Faruk Sükan “solcuların nefes alış verişlerini izliyoruz” diyecek kadar ileri gidebildi ! Devletin siyasal ve sivil alanda tamamen emperyalizmin hizmetine girmesi, yarı sömürgeleşmenin yarattığı ekonomik yıkımla yeni bir boyut kazandı. Kredi ve borç bağımlılığının artarak devam etmesi, her türlü ekonomik faaliyet için dolara olan bağımlılık Türkiye’nin mali açıdan da kıskaca alınmasıyla sonuçlandı.

ABD emperyalizminin yarı sömürgesi olduğumuzu hatırlatan Johnson mektubu krizi, Türkiye’ye büyük bir şok ama aynı zamanda aydınlanma yaşattı. Mektupla Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi durumunda ambargo uygulanacağı tehdidi ve yarı sömürge olduğumuzu hatırlayan aşağılayıcı üslup, Kıbrıs’ta yaşanan vahim durum göz önüne alındığında tam bir depresyon ve isyan dalgasını körükledi.

VII. NATO karşıtı direniş: İşçiler ve öğrenciler

TİP’in parlamentoda yeri göğü titreten ve karşıtlarını tek cephede birleştiren muhalefetinin, özü Türkiye’deki Amerikan üslerinin varlığıydı. 1962’deki Jüpiter krizinde öğrenildi ki Türkiye’ye NATO üslerine konuşlandırılmış Amerikan füzelerinin komutası Amerikan subaylarının denetimindeydi. Yalnızca subayların bildiği şifrelerin ile SSCB’ye yapılacak olası bir NATO saldırısında, Türkiye’yi bir savaşın içine sürükleyebilirdi. İşte bu gerçeğin ortaya çıktığı 13 gün krizi, sonunda Küba’daki SSCB füzelerine karşılık olarak İzmir NATO üssündeki Jüpiter füzeleri kaldırıldı. 1962 Jüpiter krizi gösterdi ki, Türkiye aslında NATO ve ABD emperyalizminin üzerinde kendi bilgisi haricinde her türlü tasarrufu yapabillecek imkan ve kapasiteye ulaşmıştı. Bu yarı-sömürgeleşmenin gidebileceği son noktaydı. Vahim tabloyu eski özel harpçi Sabri Yirmibeşoğlu’nun anılarından yaptığımız şu alıntı oldukça netleştirir: “Karargah Türkiye’de ama, Amerikan hakimiyeti var. Komutan, kurmay başkanı, yetkili komutan yardımcısı, kilit noktadakilerin hepsi Amerikalı.

Bir ara gözlüyorum, İzmir’deki Amerikan Başkonsolosu, karargahı n altında bir odaya giriyor, burada birileri ile görüşüyor ve telsizle Amerika’ya bildiriyor. Bunu niye konsolosluktan yapmıyor herhalde burayı daha emin buluyor. Bir de bizim şubenin bir özelliği var, nükleer top secret atomal gizliliğinde, bakıyorum bir şifreli kasa var. Amerikalı açıp kapatıyor. Türk subayından gizli, bu nedir bu Amerikan Eyes Only yani Amerikalıların görmesi için müsaade edilen bilgilerin için kasa. Bu kasada ayrıca Türkiye’den gizlenen ve sayısı belli olmayan nükleer başlıklar” 2 adını daha sonra sıkça duyacağımız bir iç olgu, kontrgerillacı Sabri Yirmibeşoğlu’nun bu tanıklığı açık olarak Türkiye’nin NATO tarafından gizli operasyonların merkez üssü haline getirildiğini kanıtlıyordu. Yirmibeşoğlu’nun anılarında dile getirdiği nükleer başlık sayısı bugün de bilinmiyor. Olası bir nükleer savaşta Türkiye’yi de hedef ülke haline getirecek bu nükleer silah varlığı, Türkiye’nin NATO üyeliğinin en vahim ve halk düşmanı boyutudur.

Türkiye’nin gizli bir işgal altında olduğunu öne süren TİP’liler, Amerikan üsleri ve NATO meselesinde anti-emperyalist söylemi kullanarak geniş bir sempati yarattılar. Bunda hiç kuşkusuz Amerikan emperyalizminin 1956’da İngiliz emperyalizminin Süveyş yenilgisi sonrasında oluşan boşluğu doldurmak için Akdeniz çanağı ve Orta Doğu’ya devasa askeri bir güçle müdahalesinin payı büyüktür. Amerikan emperyalizminin Türkiye ve Yunanistan’da kurulu NATO üslerinin varlığına ilaveten, Orta Doğu’ya yönelik 6. Filo ile kurduğu baskı, 27 Mayıs sonrası solun hegemonyasıyla çok taraflı bir dış siyaset izlemek zorunda kalan Türkiye’yi ekonomik açıdan da güç durumda bırakıyordu. DP döneminde tarım ve ticaret burjuvazisinin sancaktarlığı, ekonomiyi iflasa sürüklemiş, yükselmekte olan sanayi burjuvazisinin acentacı hali artan nüfusun ihtiyaçlarına yönelik sanayileşmeyi de sakatlamıştı.

Bu sakatlıkta hiç kuşkusuz, Thornburg v.b raporlarla Türkiye’yi tarım ülkesi olarak tasarlayan ve kilit mevkilere kendi iç olgularını yerleştirerek Türkiye’yi geri bıraktıran ABD emperyalizminin çok büyük payı vardı. Türkiye’nin Arap Ortadoğu’da liderliği ele geçiren Cemal Abdülnasır ve Baas partilerinin Sovyet teknik yardımıyla başlattığı sanayileşme ve altyapı yatırımları göz kamaştırıcı sonuçlar doğurarak kalkınmada rol modelin ne olabileceği hakkında bir fikir veriyordu. Ancak bu neviden bir kalkınma ve sosyal refah devletinin Türkiye’de kurulması, emperyalizmle imzalanan gizli ikili anlaşmalar nedeniyle imkansızdı. Bu somut durum, solun kalkınmacı söylemi sahiplenerek kurduğu hegemonya ile birleşerek dış politikada ABD ve NATO ile karşı karşıya getiriyordu.

Türkiye egemen iktidar bloğunu esnemeye sürükleyen bu ilginç ara kesit, sosyalist solun argümanlarını daha görünür kıldı. Yine de bütün bunlar Türkiye’yi sola ve anti emperyalizme çeken TİP’in meclis kürsüsünden gösterdiği muhalefetin terörize edilmesine engel değildi. Sağın tekelci faşist örgütlenmeyi CKMP’nin bir siyasi katakulli ile NATO kontrgerillacıları tarafından ele geçirilip, para militer MHP’ye dönüştürülmeden önce bu görevi KMD, Yeşilay ve AP üstlenecekti. TİP’li vekillerin linç edilmesine kadar varan faşist saldırılar, meclis kürsüsünün anti-emperyalist mücadele için yeterli olamayacağını gösteriyordu.

NATO karşıtı direniş emekçilerden geldi. İşçilerin siyasallaşmasında anti-emperyalist bir yönelişin olduğunu haber veren eylem, İzmir’de NATO-İş sendikasına bağlı 300 işçinin Executor gemisini işgal ederek tahliyeyi durdurmasıydı. İşçi sınıfının doğrudan emperyalizme müdahale ettiği eylem, 2 Mayıs’ta İzmir Limanı’na NATO’ya ait malzeme getiren bir kaptanın işçiler tarafından kaçırılmasıydı. Malzemenin limana boşaltılmaması sözü karşılığında kaptanı serbest bırakan işçiler, bir gün sonra gemiyi işgal ettiler. Amerikalılar grevi kırabilmek adına çatışmaya girdiği işçiler karşısında yaşadığı panik, polisin de işçiler ve Amerikalılarla çatışmalara girmesiyle yeni bir boyuta ulaştı. 30 Mayıs’ta imzalanan sözleşmeyle grev sona erdi.

İkinci eylem devrimci öğrenci gruplarının NATO karşıtı hafta etkinlikleriydi. 14 Mayıs 1968’de NATO amblemi yakılarak başlatılan eylemler, İTÜ Öğrenci Birliği Başkanı Harun Karadeniz ve İTÜTOTB Başkanı Çetin Uygur’un dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a yazdıkları mektupla devam eder. Mektupta şunlar yazılıdır: Amerikan 6. Filosunun her gelişinde İstanbul’un lüks otelleri Amerikan genelevleri şeklinde çalışmaktadır Görevi, bu tür yerlerdeki Amerikalıları yakalamak olan polis Amerikan genelevleri olarak çalışan otellerin kapısında nöbet tutmaktadır.

Amerikalıların bu tür rahatını sağlayan polis, devrimci Türk gençliğini tutuklamakta ve gençliğe saldırmaktadır. Saldırılarının sonuncusunu bugün saat 04.00’te Teknik Üniversite yurdunda yaptılar. Yataklarında uyumakta olan öğrencileri copladılar. Silahlarını ateşlediler. Ölü ve yaralı sayısı belli değildir.

Bu kimin polisidir?

Bazı kişiler döviz krizini, genelev gibi işleyen oteller ve gece kulüplerinde ulusumuzun onurunu satarak gidermek düşüncesi içinde midirler?

Öldürdükleri kişilerin hesabı bile sorulmayan ülkemizde, gençliğin bu soruşturmayı çok geniş tutacağının da bilinmesi gerekir.

Görevinize başlarken anayasa uyarınca Türk ulusunun şeref ve namusunu korumak için ant içtiniz

Sizi göreve çağırıyoruz. Devrimci gençler tarafından “göreve çağrılan” Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın yeminli bir Amerikancı olarak üstlendiği rol, elbette anti-emperyalist gençlik ve işçi hareketlerini bastırmak ve yok etmekti. Emekçi çocuğu ve okuyabilmek adına türlü çeşit işlerde çalışan Vedat Demircioğlu’nun İTÜ yurdunda polis baskınıyla pencereden atılarak katli, Cevdet Sunay ve rejimin sahiplerinin gerçek görevinin ne olduğunun kanıtıydı.

“Amerika’nın sınırları Kars’tan başlar diyen ABD Başkanı’na alkış mı tutmalıydık” sözleriyle direnişi körükleyen Harun Karadeniz ve yoldaşlarının katkısı ile düzenlenen NATO Karşıtı Hafta anti-emperyalist direniş kültürünün önemli kilometre taşlarından biri olarak tarihe geçti: Türkiye’nin NATO’ya üyeliğinin 20. yıldönümünde 1 yıl önceden bildirmek koşuluyla, NATO’dan ayrılma hakkını hatırlatmak ve Türkiye’nin NATO’dan ayrılmasını savunmak için düzenledikleri NATO Haftası etkinliklerinde Karacaoğlan’ın halk şiirini referans almaları, bağımsızlık mücadelesinin kültürel kökenlerinin derinliğini yansıtıyordu. O derinlikte bir halk şairi olan ve zalim Bolu beyine baş kaldıran Karacaoğlan’ın dizelerini uyarlamasıydı: benden selam söyle Bolu beyine dizesi, benden selam söyle kokmuş NATO’ya / hey hey kokmuş NATO’ya / yurdumuzda üsler kurup durmasın / köhne anlaşmayı fırsat bilip de / orduyu emrine alıp durmasın / düşman bize binbir tuzak düzende / Palikarya küçük yurtta gezende / Johnson bize ağır mektup yazanda / Nato karşımıza çıkıp durmasın / ikili anlaşma çok çok yazıldı / Kıbrıs için nice plan düzüldü / Altıncı Filo’yla mertlik bozuldu / Artık Nixon dostuz deyip durmasın3

VIII. Dolmabahçe direnişi ve ayrışma: Anti emperyalizm ve siyasal islamcı biat

Dolmabahçe direnişi Türkiye’nin Amerikan 6. Filo tarafından kuşatılması sonucu gerçekleşen eylemdir. Milliyetçi söylemle başlayan anti-Amerikan uyanış, 6. Filo askerlerinin denize dökülmesiyle sınıfsal bir nitelik kazandı. DÖB Başkanı Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının Amerikan askerlerine İstanbul’u dar eden direnişi, öğrenci gençliğin iki kanadı arasındaki fikir ayrılıklarını da derinleştirdi. Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının radikal müdahaleciliği karşısında daha pasif bir tutum takınılmasını savunan Harun Karadeniz ve çevresindeki İTÜÖB liderliği Amerikan askerlerine fiziki müdahalenin, polis ve kolluk saldırısına zemin hazırlayacağı gerekçesiyle karşı çıkıyordu. Tartışmada üstün gelen Deniz Gezmiş, radikal öğrenci yığınları içinde liderliği ele geçirmekle kalmadı, aynı zamanda geniş bir sempatiyle DÖB’ün etki alanını genişletti.

6. Filo karşıtı eylemlerde yaşananlar, Türkiye’nin NATO üsleriyle kuşatıldığı yönündeki eleştirilerin haklılık ve bilinirlik kazanmasına neden olmakla kalmadı, tekelci sermayenin partisi AP lideri Demirel’i “üs yok tesis var” açıklamasını yapmaya itti. Önüne geçemediği devrimci öğrenci gençlik eylemlerinin dinamizmi ve haklılığı karşısında “yollar yürümekle aşınmaz” cümlesini sarf ederek “demokrat” lider pozu vermek zorunda kalan Demirel, bir yandan 1961 Anayasası’na karşı muhalefetini sürdürürken, öte yandan soğuk savaşta sol yükselişi durdurmak için elinden geleni yapmaya devam etti. Demirel AP’nin reaksiyoner tabanını KMD’ler eliyle örgütleyip el altından destek olurken, öte yandan soğuk savaşçı Fuat Doğu’yu NATO’nun hizmetine koşmak için MİT Başkanlığı’na getirmekte tereddüt etmedi. Morrison Süleyman’ın bu taktik adımları soğuk savaşta Türkiye’yi iç çatışmaya sürükleyecek koşulları yarattı. Siyasal islamcıların 6. Filo erleri devrimci öğrenciler tarafından Dolmabahçe’de denize dökülürken 6. Filo’yu kıble alarak namaza durmaları ise, NATO ve ABD’den görev beklediklerinin işaretiydi. Bekledikleri görev Kanlı Pazar ile kendilerine verilecekti…

VIII: Kanlı Pazar: Bu pazar kanlı pazar / dert yazar derman yazar

6. Filo’nun ziyareti ile yapılan “Emperyalizme ve Sömürüye Karşı Yürüyüş” 76 gençlik örgütünün Beyazıt’tan Taksim’e doğru yürüyüşü ve burada yapılacak bir mitingle sonlandırılacaktı. Kanlı Pazar olaylarının yaşandığı gün Dolmabahçe camisine gelerek namaz kılan sağ militanlar birbirlerini tanımak için kollarına kurdeleler takarlar. Sosyalist sol ile sağ gruplar arasında daha önce bu ölçüde herhangi bir çatışma yaşanmadıysa da daha küçük ölçekli çatışmalar yaşanmıştı. Faşist saldırıyı demagojik üslubu ile kışkırtan Bugün Gazetesi yazarı Mehmet Şevki Eygi idi. Mehmet Şevki Eygi, soğuk savaşın bir başka sağcı gazetecisi Hüseyin Cahit Yalçın’ın gazetesi Tanin’den yaptığı faşist provakatif diline benzer bir dil kullanarak zehir kustuğu Bugün gazetesinden cihat çağrıları yapıyordu. Gazete 100 bine yakın tirajıyla anti-komünist bir odak olma işlevini üstlenirken, faşist Hitler’e övgüler yağdıran yazı dizileri yayınlıyordu. Hüseyin Cahit Yalçın’ın “kalk ey ehli vatan” diyerek 2.Dünya savaşı karaborsa zenginlerini ifşa edecek olan Tan gazetesi ve sahipleri Sertelleri hedef göstermesiyle başlayan Tan Gazetesi matbaasına saldırının bir benzeri, bu kez Bugün gazetesinin manşetlerinden örgütleniyordu. 10 Şubat’ta Dolmabahçe açıklarına demirleyen 6. Filo’ya karşı yazılamalar yapılır, afişler ve el ilanları dağıtılır. İTÜ’de toplanan gençlik örgütleri, Taksim’de Atatürk anıtına TMGT imzalı “Atam geldikleri gibi gitmişlerdi. Yine geldiler. Geldikleri gibi yine gidecekler” yazılı bir çelenk bırakırlar. 11 Şubat’ta 6. Filo’nun bir önceki yıl yaptığı ziyaret esnasında polis baskınıyla hayatını kaybeden Vedat Demircioğlu’nun resminin olduğu kırmızı bir bayrak Beyazıt yangın kulesine çekilir. Haber sağ basın tarafından okurlarına “kuleye kızıl bayrak çekildi” biçiminde provatif bir dille duyurulur.

Bugün Gazetesi’nin yayını etkili olur ve çeşitli kurumlardan peş peşe gelen açıklamalar ile eylem protesto edilir. Harun Karadeniz bayrak çekilmesi eylemini “Vedat Demircioğlu bizim ilk şehidimiz ve hem de filoya karşı direnişte öldürüldüğü için gerçekten bir bayraktı. Tüm sağcı basın bu bayrağa “kızıl bayrak”diyeceğini düşünmemiştik esasen bu basın, biz ne yapsak bizim aleyhimize yazacağı için bizce çok önemli değildi”4 sözleriyle savunur. 13 Şubat’ta Emperyalizme Karşı İşçi Yürüyüşü tertip komitesi tarafından yayılanan bildiride, 6. Filo’ya karşı mücadele eden öğrencilere “İşte bu yüzden biz işçiler, Amerikan gavuruna karşı direnen öğrenci kardeşlerize EVET diyoruz. Bu uğurda verilen iki şehit kardeşimizin acı kinlerini içimizde taşıyoruz” cümleleriyle destek verilir.

Tansiyon ve gerilimin yükseltileceği beş gün boyunca alarme olan sağ, yürüyüşten 14 Şubat’ta düzenlediği “Bayrağa Saygı” mitinginde, komünistlere savaş açıldığı ilan edilerek, iki gün sonra düzenlenecek olan mitinge halkın “komünistlere gereken dersi vermek üzere” toplanması tavsiye edilir. Yapılan konuşmada “Anarşi çıkaranlara fiili mukavemette bulunmamızın zamanı gelmiştir. Fikre karşı fikir, yumruğa karşı yumruk zamanının iyice geldiğini bilmeliyiz. İmanlı yumruğumuz, Allahsız komünistlerin beyninde patlayacaktır”5 sözleriyle saldırının fitili ateşlenir.

Saldırı için İstanbul dışından getirtilen sağcılarla çeşitli toplantılar yapılır ve iki kamyon dolusu sopa saldırganlara dağıtılır.6 Bu toplantıların birine şahit olan Yarbay Celal Küçük, katıldığı bir MTTB’ Cağaloğlu’ndaki binasında toplanan MTTB mitinginden sonra MTTB’nin Cağaloğlu’ndaki binasında toplanan kalabalığa hitap eden İlhan Darendelioğlu’nun “Pazar günü komünistler miting yapacak. Biz bu mitingde savaşacağız. Silahı olan silahıyla olmayan baltasıyla gelsin”7 dediğini aktarır. Bugün gazetesinin 15 Şubat’ta attığı “Kızılları Boğmanın Vakti Geldi” manşetiyle, ertesi gün yaşanacak olan saldırının işaret fişeği atılır. Haberin devamında, “topyekün savaşın kaçınılmaz hale geldiğini”, “cihadın ihtiyari değil mecburi olduğu” vurgulanarak faşist seferberliğin kara propaganda dili kullanılır. Olayın görgü tanıkları arasında yer alanlardan iki emekli subayın son ana kadar aklıselimin galip geleceği ve Galata köprüsünün açılarak iki grubun karşı karşıya getirilmeyeceği beklentileri boşa düşer. Yürüyüşle birlikte artan katılım sonucu 40.000 kişilik bir kitle Taksim’e ulaşır.

Saldırının gerçekleştiği gün Bugün gazetesinden atılan “Cihat İçin Hazır Olunuz” manşetiyle açık cihat çağrısı yapılırken, Mehmet Şevket Eygi: “Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın, Ben namazımı kılar, tesbihimi çeker etliye sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç bak. Onlarda taş, sopa, demir, Molotof kokteyli mi var ? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz” cümleleriyle sıradan mütedeyyinleri de tahrik eder. Saldırının kitle desteği ise Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Dernekleri tarafından sağlandı. MTTB ve KMD tarafından örgütlenen ve polisin solcuları küçük gruplar halinde Taksim’e sokması ve aradan çekilmesi sonucu gerçekleşen saldırı ve linç sonucu TİP’li iki işçi, Ali Turgut Aykaç ve Duran Erdoğan hayatını kaybeder. Aykaç öldürülürken fotoğrafını çeken Ergin Konuksever’in karesi, Kanlı Pazar olaylarının sembol fotoğrafıydı. Görgü şahidi Mustafa Lütfi Kıyıcı’nın yaşanan saldırıyı “Ancak yürüyüş kolunun küçük bir bölümü alana girdikten sonra yoğun bir taş yağmuru ile alana giriş engellenir. Taşların havada eriştiği yükseklik ve iriliği kol gücüyle atılabilecek gibi değildir. Organize şekilde Anadolu’dan toplanan, “din elden gidiyor” ve “Müslümanlar ile kızıl kafirler” ikilemi ile tahrik edilen topluluklar arasında örgütlü, bilinçli karşı devrimci güçlerin günlerce bir katliama hazırlandığı, bundan “devlet” içinde güçlerin haberli olduğu, dahil olduğu anlaşılır. Atılan taşlar bir tür mancınıkla atılmaktadır. Devrimciler Sıraselviler Caddesi girişinde ve sokak aralarında gruplar halinde göğüs göğüse kavga ederler ve mevzilerini korurlar. Sıraselviler’de direnenlerin başında TİP’li Osman Saffet Arolat ve Mahir Çayan vardır.” 8

Saldırıdan sonra Nurettin Topçu “Hadisenin sebebi aşikar: Amerika komünizme düşmandır, komünizmde müslümanlığa karşı olduğu için Amerika’yı desteklemek her Müslümanın üzerine vaciptir; bu belki de bir cihattır. Desteklemek için ne lazımsa yapılır, gayeye varmak için adam öldürmek caiz olur. Hele ki öldürülen komünist ise”9 cümleleriyle cinayeti kutsar. Kanlı Pazar saldırılarında havadan bir Amerikan helikopterinin faşistlere verdiği yönlendirme desteği, Amerikan emperyalizminin ve NATO’nun neden protesto edildiğinin somut kanıtıydı.

Solcu gençlere, işçilere saldırılmasına göz yuman AP iktidarı, mitingi kameraya kaydeden Genç Sinemacılar grubunun görüntüleri yayınlamasına da yasak koyarak her zamanki sağcılığını gösterir. 1968 devrimci gençliği ve bağlaşığı işçi sınıfının anti emperyalist 68. Filo protestolarına yapılan bu saldırı, utanç veren görüntülerin yaşanmasına neden oldu. Siyasal islamcılar 6.Filoyu kıble yaparak kıldıkları namazla, kimlerin hizmetine koştuklarını açık bir biçimde gösterdiler. Saldırıyı tertip edenlerden bazıları daha sonra önemli mevkilere getirilerek ödüllendirildiler. Saldırı hiçbir biçimde soruşturulmadı, yıllar sonra sadece Devrimci Müslümanlar’dan İhsan Eliaçık, Kanlı Pazar’daki siyasal islamcılığı reddi miras yapma cesareti göstererek, bu gruplardan ayrışır. 16 Şubat 1969 Kanlı Pazar faşist saldırısı, Türkiye’de anti komünist hezeyanın ve Amerikan emperyalizmine hizmetin zirvelerinden biridir. Kanlı Pazar saldırısı siyasal islamcı camiada üzeri örtülmeye, demagojik bir üslupla sahiplenilmeye çalışıldı. Bunun tek istisnası siyasal islamcılıktan tevhidi bir islamcılığa yönelen Hamza Türkmen’in Kanlı Pazar’ı “vahşi bir komplo” olarak nitelendirmesiydi. Abdurrahman Dilipak da Kanlı Pazar’da kullanıldıklarına dair bir yorum yaparak mazeret üretir. Kanlı Pazar’da sorumlu olduğu halde dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan “..Tam bir ihtilal provasıydı, eğer tedbir almamış olsaydık, büyük hadiseler çıkacaktı” sözleriyle provokasyonu meşrulaştırır ve kendi suçunu dolaylı yoldan itiraf eder. Mehmet Şevket Eygi ise sebebi olduğu provokasyonu yıllar sonra “bugün aynı şartlar olsa yine aynı şeyi hiç tereddütsüz yapardım” sözleriyle sahiplenir. Eygi Kanlı Pazar’daki provokasyon ve kışkırtmasının ödülünü, olaydan 20 gün sonra Hollanda’daki hesabına Cidde’den gönderilen 350.000 dolar ile aldı. Cengiz Özakıncı’nın yayınladığı belgeyle10 ortaya çıkan para transferi, Eygi tarafından izah edilemese de, komplo ve provokasyon zincirinin finansmanının emperyalizm tarafından sağlandığı yönündeki şüpheyi kuvvetlendiriyordu.

Öte yandan binlerce insanın örgütlendiği bir yürüyüşü ve sol hareketin yükselişinin önünü, Komünizmle Mücadele Derneğiyle, MTTB ile kesilemeyeciğini kavrayan burjuvazi, yeni ve daha profesyonel bir paramiliter örgüte ihtiyaç duyduğunu gördü. CKMP’nin bir ayak oyunuyla MHP’lilerin eline geçmesi ve komando kamplarıyla yeniden örgütlenmesi bu ihtiyacın ürünüydü.. Kanlı Pazar sosyalist sol için bir kırılma noktasıdır, artık “pasifist” bulunan TİP’in sol üzerindeki hegemonyası daha da gerilerken, silahlı eylem yanlısı grupların hegemonyası belirginleşti. Filistin’de FKÖ kamplarında gerilla eğitiminin alınmasıyla başlayan silahlı mücadele eğitimleri sonucunda çatışma ve ölümler sıradanlaşacaktı. Nitekim 1969 Kanlı Pazar yürüyüşünden sonra Dev-Genç’in öncü kadroları silaha sarılıyordu. THKP-C liderlerinden Cihan Alptekin’in, 12 Mart sonrası mahkemede yaptığı savunmada Dev-Genç’in silahlanma çağrısında bulunmasının nedeni olarak Kanlı Pazar olaylarını sebep göstermesi, sosyalist gençlik hareketlerinin bir kısmının neden bu denli radikalleştiğinin ispatıydı.

Kanlı Pazar’ın bir başka siyasal etkisi ise devrimci gençlik hareketlerinin bir kısmında rejim ve rejim içi aktörlerden temelsiz beklentilere kapınılmaması gerektiği konusunda ortak kanaat oluşmasıydı. Rejime ve polise duyulan özgüvenin yerle bir olmasını, mitinge katılan avukat Bozkurt Nuhoğlu: “Orada kitlelerde savunma psikolojisi yoktu. Henüz devlete ve hükümete inanç vardı. Bu çapta bir provokasyonun yapılacağını düşünemezdik, yoksa alanaa girmezdik. Alanda birdenbire kalabalığın içine düşüldü. Polis korumaktan ziyade tahrikçi ve teşvikçi konumdaydı”11 sözleriyle anlatır. Tahmin edebileceğiniz üzere bu yeni durum, silahlı mücadele fikrinin sosyalist sol içindeki savunucularının etkisinin artmasıyla sonuçlanacaktı. Neo 27 Mayısçılığın boş bir beklenti olduğu, böyle bir yönelişin giderek güçlenen sağın karşısında devrimci gençlik gruplarını marjinalleştireceği yönünde bir ortak izlenime de ulaşılır. Radikalizmin “tek geçer akçe olduğu” yönündeki ortak algı, siyasi mücadelenin bütün yollarının henüz tüketilmediği ve emekçi hareketinin yükselişe geçeceği bir evrede, bu hareketlerin olumlu etkisini de inkar edecek düzeyde yeni bir siyasal pozisyonu tahkim etti.

Bu kopuşta, 68 kuşağının radikal unsurlarını sosyalist hareketin ihtiyaçlarına göre yönlendirme, eğitme ve yeniden örgütleme gibi misyonlarını yerine getirmeyen “tecrübeli” unsurlarının da payı vardı. Durumu en net dönemin devrimci gençlik liderlerinden Harun Karadeniz’in şu sözleri özetler: “Biz o günlerde o kadar kendi başımıza ve o kadar yalnızdık ki, hiçbir partiden en ufak bir ilgi görmüyorduk. Özellikle TİP ortalarda yoktu, partiden en ufak bir ilgi görmüyorduk”12Taksim meydanındaki faşist saldırı, kendisinden sonra gelen meydan katliamı ve saldırılarının proto tipiydi. Kanlı Pazar, Ruhi Su ve Dostlar Korosu’nun 1978’de Sabahın Sahibi Var albümünde Ellerinde Pankartlar şarkısında Bu pazar, kanlı pazar / dert yazar, derman yazar / Kalkın ayağa, kalkın / Gidiyor bu çocuklar sözleriyle anlatılır. Kanlı Pazar saldırısı, NATO ve 6. Filo’nun helikopter ve istihbarat desteğiyle yönlendirdiği sağ terörün, geniş bir kitleselliğe ulaşmış sosyalist ve sosyal demokrat hareketin önünü kesemeyeceğini göstermesi bakımından da öğretici oldu. Komünizmle Mücadele Dernekleri ve tarikatların yerini daha para militer bir örgütlenme olan MHP ve ÜGD’ye bırakmasını zorunlu kılacaktı. Devletin solun yükselişi karşısında para militer güçlerin yardımına duyduğu ihtiyaç, kaçınılmaz olarak NATO, Jusmatt, CIA ve MİT’in koalisyonunu zorunlu kılacaktı.

IX. Sosyal uyanış iktisadi gelişmeyi aşınca : 12 Mart darbesi ve NATO

12 Mart 1971 darbesi tam anlamıyla bir NATO darbesidir. “Muhtıra” olarak nitelenmesinin nedeni, 9 Mart adlı nevzuhur 27 Mayıs girişiminin bastırılması aciliyetidir. 15-16 Haziran 1970 görkemli işçi direnişiyle proleter bir derinlik de kazanan “sosyal uyanışın” bastırılması zorunluğu, sahneye türlü çeşit provokasyonların, sivil halka yönelik saldırı ve sabotajların konmasıyla sınıf savaşının NATO ve Jusmaat eksenli yürütüldüğünün işaretleriydiler. Bizim en güzel yazarlarımızdan biri olan Arthur Miller’ın Cadı Kazanı oyunu sahnelenirken yakılan Atatürk Kültür Merkezi ve batırılan gemiler kontrgerillayı kukla gibi kullanan ve stay behind (geride kal) operasyonu yürüten NATO ve yerli aparatı Jusmatt’ın işleriydi. Kızıldere’den önce Kürecik radar üssünü hedef alan THKO’luların doğru teşhisiyle, Türkiye bir Amerikan işgali altındaydı.

İşgal mi ? Kültürel kol olmadan olmaz, temelleri Celal İnce’nin yarı sömürgeliği yücelttiği “Dost Amerika” şarkısıyla atılan kültür emperyalizmi, Amerikalı gibi tüket, onun gibi ciklet çiğne, müzikleriyle ve içi boş sinemasıyla snoblaş propagandasıyla öz benliğinden uzaklaştırılmış yığınların zihinlerinden başlayarak gelişti. Marshall yardımlarıyla süt tozu ve margarin yağı ile tanışan halkımızın kültürel ideolojik transplantasyonu için emperyalist merkezlerden bestelenen zeytinyağlı yiyemem aman türküsüyle” söylenecekti. Bu kuşatmanın sosyalist sol tarafından kırıldığı 60’lı yıllar kültür emperyalizminin, yumuşak gücün işe yaramadığının görüldü. Sertleşme ve doğrudan terör yöntemi kültürel kuşatmanın işe yaramadığı anlaşıldığında sergilenen bir yöntemdir. NATO-kontrgerilla uşaklarının karşı ayaklanma stratejilerine yönelerek uyguladığı emperyalist terör ve yönlendirme faaliyetleri halk yığınlarını kendi içinde konsolide edecekti.

1970-1980 arasında NATOcuların baş aktörünün MC hükümetleri olduğu görülür, NATO ve aparatlarının 12 Mart darbesiyle yeterince kontrol altına alamadığı sol, sosyalist hareketlerin meydan okuması Kızıldere katliamı ve Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının idam edilmesine rağmen sürmeye devam eder. Ecevit mavisinin devreye konulduğu dönem, sosyal demokrat kontrol çabalarının da etkisiz olduğu dönemdir. Öte yandan Türkiye’deki ABD-NATO üslerinin Kıbrıs ambargosu nedeniyle kapatılması, Türkiye’nin nasıl bir yanlış dış politika izlediğinin bir kere daha teyit etti. 1970’ler boyunca birbiri ardına sergilenen suni krizlerin parlamenter sistemi de yok eden ekonomik kıskaçlarla iç olgularla tertiplendiği kanlı bir koridorlarda başrol NATO’nun ve yardımcı roller MHP ve kontgerillanındır. Kanlı koridorun içinde NATO olmadan olur mu ? İşte Maraş katliamı ve Alexander Peck’in üstlendiği rol. Bu kanıtlar, emperyalizme yedeklenme çabası içindeki Türkiye egemen sınıf iktidar bloğunun neden ülkeyi kaosa sürüklediğini de gösterir.

Kaosun görünür nedeni sosyal uyanışın yığınları hızla politikleştirmesi, türlü çeşit demokratik kitle örgütlerinde buluşturarak yaptığı sol meydan okumadır. Sol uyanış ve meydan okumanın kökeninde kapitalizmin krizlerden kriz beğendiği 70’li yıllar boyunca dünyada devam eden sosyal mücadeleler vardı. Kendi krizini bizim gibi bağımlı yarı sömürge ülkelere ihraç etmek isteyen merkez kapitalist ülkelerin açmazı, bu saldırıya karşı gelişen sol sosyalist uyanışın ve mücadele azminin Türk halkında yarattığı derin sempatiydi. Mücadeleleri yürüten sol-sosyalist insan kaynağı, kurtuluşun bireysel olmadığını, olamayacağını çok erken yaşta fark ederek hızla politikleşen ve politikleştikçe mecburen kurulu düzenle çatışmaya girmek zorunda olan kuşaktı. Bu kuşağın yaşıtlarından ve akranlarından farkı, bu ağır yükü kutuplara bölünmüş ve ABD ile SSCB arasında Yalta Konferansı ile paylaştırılmış bir dünyada veriyor olmalarıydı.

X. NATO kafa Fetö mermer: NATO’cu 12 Eylül darbesi sonrasında siyasal islamcılığın önünün açılması

12 Eylül askeri darbesi sabahı NATO bağlantısı aleni hale geldi. O kadar öyle ki, darbeden bir gün önce NATO askeri birliklerine bağlı tanklar Ankara sokaklarındaydı ! 11 Eylül günü Anvil Express adı altında sürdürülen “tatbikat” bahanesiyle Trakya ve Ege bölgesinde sahaya sürülen askeri birlikler, darbe öncesi ordunun son darbe provasıydı. Anvil ile Ankara’nın bütün kritik köşe başlarını tutan darbeciler bu yoğun askeri hareketliliği görerek endişeye kapılan sivilleri, “NATO tatbikatı yapıyoruz” sözleriyle uyuttular.

Gece yarısı ordunun yönetime el koyması yapılan harekatın bir NATO harekatı olmadığını ancak ABD ve emperyalizmden onay ve icazetli bir darbe olduğunu gösterdi. Dönemin ABD Başkanı Carter’a, tiyatro oyunu izlerken kulağına söylenen “our boys have done it” (bizim çocuklar başardı) şifreli cümlesiyle bildirilen darbe, ertesi gün cuntanın liderleri “bizim çocukların” sıkıyönetim bildirisiyle demokrasinin son kalıntılarının yok edildiği ilan edildi. “Bizim çocuklar” olan cuntacılar 27 Mayısçılar gibi NATO’ya ve ABD’ye bağlı olduklarını gösteren açıklamalarla, tekelci sermayenin halkı biçen darbesiyle yönetime el koyduklarını açıkladılar. NATO darbesini ilk selamlayanlardan seyyar vaiz Fetullah Gülen olması, tesadüf değildi. Bir soğuk savaş aparatı olarak emperyalizmin yetiştirmesi ve uşağı Fetullah Gülen ve cemaati, darbeyle solun bir seçenek olarak çıkartılmasının kendilerine yarayacağını bilebilecek kadar siyasi müktesebata sahiptiler.

NATO’nun güney kanadından çıkan Yunanistan’ın Roger Planıyla NATO’ya üye yapılması, 12 Eylül faşizminin yan ürünüdür. Haziran 1980’de imzalanan ve bizce darbe planlamasında stratejik bir öneme sahip SEİA (Savunma Ekonomik İşbirliği) anlaşmasıyla, ABD ve vasalı NATO’nun Orta Doğu’ya yönelmesinin önünde de hiçbir engel kalmadı. Bir askeri mafya olarak NATO, son ve en büyük işlevini 12 Eylül cunta rejimiyle gösterdi. Washington ve Bonn darbeye tam boy destek verirken, NATO’nun Güneydoğu kanadındaki ileri karakol durumundaki Türkiye’yi askeri darbeyle kendi çizgisine oturtmanın derdindeydi.

1970’li yıllarda başlayan ve sonu U-2 casus uçakları krizine kadar uzanan yarılma, 12 Eylül darbesiyle bitirildi. 2. soğuk savaşta dinselleştirme operasyonunu geniş yığınların işsiz bırakılarak enflasyona ezdirilmesi için bağımlılık ve yarı sömürge ilişkilerinin sürdürebilmenin ön koşuluydu. NATO ile siyasal islamcıların 1960’lardaki katolik nikahı, siyasal islamcıların ihya olmasına sebep olacak gelişmelerin sebebiydi. Siyasal islamcıların 1980’lerde neoliberal yağmayla yeni bir boyut kazandı. Bu açık işbirliğini tamamlayan neoliberal yağma ve yağmaya itiraz edilmemesi için dinselleştirme operasyonunda siyasal islamcıların önünün açılmasına NATO’nun bir polis gücü olarak destek verdiğini söylemek yanlış olmaz.

XI. NATO üyeliği Ekonomik bir bilanço ya da geri bıraktırılmak nedir ?

“Türkiye’nin 1952’den bu yana NATO üyeliği üzerinden sürdürdüğü askeri harcamalar, sadece bir ‘güvenlik tercihi’ değil, aynı zamanda devasa bir insani gelişim feragatidir. 1952-2026 yılları arasında GSYH’nin ortalama %3 ila %5’inin savunmaya aktarılması, kümülatif olarak yaklaşık 700-800 milyar dolarlık bir kaynağın ‘yaşatmak’ yerine ‘öldürmek’ odaklı bir aygıta transfer edilmesi anlamına gelmektedir.

Bu devasa kaynak; kamusal eğitimde fırsat eşitliğinin sağlanması, tüm öğrencilere ücretsiz okul yemeği verilmesi, depreme dayanıklı sosyal konut üretimi ve ücretsiz-nitelikli sağlık hizmeti için kullanılsaydı; bugün Türkiye, sınıfsal uçurumların asgariye indiği ve insani gelişmişlik endeksinde en üst sıralarda yer alan bir ülke olabilirdi. Tekelci sermaye sınıflarının bir bileşeni olarak Türk sermaye sınıfının NATO üyeliği ile dayatılan militarist öncelikler, halkın temel ihtiyaçlarından çalınan her bir kuruşun, küresel emperyalist sistemin kolluk hizmetine ve silah tekellerine sunulan bir ‘haraç’ niteliği taşıdığını kanıtlamaktadır.

XII. NATO üyeliğinin siyasal sonuçları: Bir bilanço denemesi

Türkiye’nin 1952’de NATO’ya girmesi, üç askeri darbe olağanüstü rejimler “ara rejimler” ve kontrgerilla saldırılarının yaygınlaşmasıyla bedelleri çok ağır olan bir hasara yol açtı. Bu hasarın görünürde olmasa da arka planda tertipçilerinden biri olan NATO, iç olgularını MHP ve ülkü ocaklarını ordu içindeki mevzilenmeleri, tarikat ve cemaatleri sürekli biçimde emperyalizme vasalize etti. Türkiye’nin NATO üyeliği Orta Doğu ülkeriyle de istikrarlı ilişkiler kurulmasının önüne geçti. Yıkılana kadar Baas milliyetçiliğinin etkisi altındaki Suriye ve Irak ile yaşanan gerilimli dış politika, NATO ve emperyalizmle saldırgan bağımlılığın sonucudur. Dış borç servisinin devamı ve Orta Doğu’daki kaynakların emperyalizm adına kontrolü, bağımsız bir dış politika izlenmesinin önündeki bir diğer engeldi.

Günümüzde NATO’nun dağılması tartışılırken Türkiye’nin 2023 Vilnius NATO zirvesinde alınan kararla Boğazlarda NATO’ya bağlı MNC-TÜR adında bir birim kurulması kararı, Türkiye’yi Rusya ile çatıştırmaya yönelik bir hamledir. 19. Yüzyılda Britanya kapitalizminin Osmanlı devleti ile Rus çarlığını çatıştırma dış siyasetinin bir benzeri yeniden ve yeni aktörlerle sahneleniyor. Bu hamle ile hem Karadeniz’de barışı sağlayan Montreux Boğazlar Sözleşmesi deliniyor, hem de kuzeydeki devasa askeri ve politik güç olan Rusya’nın karşı askeri ve siyasi hamlelerinin önü açılıyor. Nitekim Rusya’nın Ankara Büyükelçiliğinin X hesabından Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin kabul edildiği günün haber kupürüne atıfla yaptığı paylaşım, Rusya’nın bu hamleden duyduğu rahatsızlığı dile getiriyor.

Yeni Saldırı Paketi ve NATO 3.0’ın Sınıfsal Anlamı

7-8 Temmuz NATO OHAL’i ve tutuklamalarını bu çerçevede değerlendirmek hatalı bir tutum olmaz. NATO’nun 2004’te İstanbul’da düzenlediği toplantıyla AKP’ye verilen BOP görevi, emperyalizmin siyonist yayılmacılığı desteklemesi için siyasal islamcı aktör arayışının bir sonucuydu. BOP projesi çerçevesinde Suriye iç savaşının çıkarılması ve Neo-Osmanlıcılık, NATO 2.0’ın, yani aslında BOP projesinin taşeronlaştırılmasından ibaretti.

Emperyalizmin savaş bakanı Hegseth’in, NATO 3.0 başlığıyla Çin-Rusya ve İran’dan oluşan Avrasya ekseninde yeni bir mayın eşeği araması; Vilnius’ta temelleri atılan Rusya karşıtı NATO faaliyetlerinin daha da derinleştirilmesinden başka bir şey değildir. Bir yanıyla emperyalizmin 19. Yüzyıl’da ‘Doğu Sorunu’ olarak yaratıp Osmanlılar ile Rus Çarlığını çatıştırarak iki imparatorluğu da çökertme politikasının güncellenmiş hali olan NATO 3.0, birazcık tarih bilgisi olan her yurtseverin uzak durması, karşı koyması ve sesini yükseltmesi gereken kirli bir projedir.

NATO 3.0: Katil cinayet mekanına geri dönüyor !

NATO 3.0, Çekiç Güç’le temelleri atılan, ancak 1 Mart 2003’te tezkerenin sokak muhalefeti ile reddedilmesiyle Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla TSK’daki ulusalcı itirazın kaynaklarını yok eden, operasyonlar zincirinin son halkasıdır. Bu son halkada Adana ve bölgesinde bir NATO Kolordusu kurulmasıyla siyasal islamcıların ABD emperyalizmine yedeklenme çabaları tamamlanarak, ülke Orta Doğu’da sonu belirsiz maceraların merkez üssü haline getirilmeye çalışılıyor. Bu yüzden başta gazeteci akreditasyonları olmak üzere herhangi bir deliğin açılmasına, NATO’da alınan ve Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren kararların duyulmamasını istiyorlar. Baskının ikiz kardeşi sansür için Ankara’da ilan edilen OHAL ve TEMA Vakfı üyelerini bile içine alan geniş tutuklama dalgası, sadece Erdoğan otoriter yönetiminin marifeti değil, askeri mafya NATO’nun Orta Doğu’ya yönelik saldırı kampanyasının bir parçasıdır.

(Halkın daha da yoksullaştıran NATO soygununu mali boyutlarını da işlediğimiz yazımızın özeti gibi bir fotoğraf. Son NATO zirvesi için harcanan 11 milyar lira ile daha da yoksullaştık)

ABD emperyalizminin İran savaşı yenilgisiyle sendelediği, tutunacak bir dal aradığı ve kadim sömürgeci müttefikleri tarafından birer ikişer yüzüstü bırakıldığı bu evrede, Türkiye’ye biçilen rol bağımlılık ve sömürge ilişkilerinin deşifresini mecburi kılıyor. Bu ilişkiler ağını deşifre etmeye çalıştığımız yazılar, elbette bir bilinç sıçramasına doğrudan katkı sunmasa da uzun erimde anti-emperyalist direnişi ve kapitalist kuşatmaya karşı yığınların bilincini yükseltme misyonunu yerine getirecektir.

Unutulmaması gereken en önemli olgu; emperyalistlerin 1960’ların ortalarında başlayan ve her on yılda giderek derinleşen kapitalizmin yapısal çöküşüyle birlikte, güç ve mevzi kayıplarının iyice görünür hale geldiği gerçeğidir. Bu noktada siyasal islamcıların emperyalizme biat geleneğinin, çöken kapitalizme nasıl bir koltuk değneği işlevi gördüğünün teşhir edilmesi bir başka tarihsel zorunluluktur. Emperyalizme biat ve siyonist merkezlerle girilen çıkar ilişkilerinin sadece Türk halkının değil, bütün Orta Doğu ve Kafkas halklarının da geleceğini tehdit ettiğinin altı kalın çizgilerle çizilmelidir.

Bütün bu yaşananlar Türkiye’nin NATO üyeliğinin ne kadar aleyhine olduğunu bir kere daha teyit ederken, Adana’ya kurulacak 6. NATO kolordusu ile ABD’nin açmaza sürüklendiği ve mecburen masaya oturmak zorunda kaldığı İran savaşına Türkiye toprakları üzerinden müdahale edileceği de belirginleşti. Türkiye’nin aşırı borçlu durumda iflas etmiş ekonomisi, emperyalizme yedeklenmesinin bir sonucuydu. Vilnius zirvesinde alınan kararla hem Rusya hem İran’a karşı düzenlenecek operasyonlarda ülkemizin merkez üs olarak tasarlanmasında şüphesiz Saray rejiminin meşruiyet arayışının büyük payı vardır.

Emekçi sınıflar NATO’ya neden karşı olmalıdır ? Bunun çok açık bir cevabı var. NATO bir sömürü aygıtıdır ve IMF-DB eliyle sürdürülen emperyalist yağmanın kolluk kuvvetidir. Türkiye sermaye sınıfı kendi emekçisinin sırtından ve alın terinden elde ettiği artığı NATO’ya sunarak bu yağmada merkezi bir rol üstlenmiştir. NATO’dan çıkılması sadece savaş karşıtları ya da emperyalizmin muarızlarının meselesi değil, sömürüye tabi tutulan bütün toplum kesimlerinin ortak derdi olmalıdır. NATO’dan çıkılması ve Amerikan üslerinin topraklarımızdan kovulmasıyla birlikte Türkiye bağımlılık ve yarı sömürge ilişkilerinden azade çok taraflı bir dış politika izleyebilir.

Bütün bunlar silahlanma harcamalarının düşürülerek dış politikanın nihayet bir ülkenin ekmeği olduğu gerçeğiyle de tanıştıracaktır. Kısa ve basit sloganın NATO’dan çık, NATO’yu yık öğreticiliğinde atılacak her adım Türkiye ekonomisini de büyüten bir etkiye neden olabilir.

1Kurtarıcı zabitler olarak çevirebileceğimiz bir sözcük. Geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet döneminde rejime militarist niteliğini veren siyasal sistemdeki her tıkanıklıkta ordu müdahalesini şart koşan zihniyet. Başta İttihat Terakki Cemiyeti olmak üzere askerlerin sık sık sivil siyasete yönelik müdahaleleri sonucu oluşan bir deyim.

2Semih Hiçyılmaz, Halklara Karşı bir Örgütlenme NATO: Kuruluştan İstanbul Zirvesi’ne, İstanbul, SAV yayınları, 2004, s.121.

3 [Aktaran] Demet Lüküslü, Türkiye’nin 68’i Bir Kuşağın Sosyolojik Analizi, İstanbul, Dipnot Yayınları, 2015, s.74-75.

4Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik, İstanbul, May Yayınları, 1975, s. 179-182

5Derya Bengi, 60’lı Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük “Dünya Durmadan Dönüyor”, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2025, s.98.

6Mustafa Eren, Kanlı Pazar: 1960’lar Türkiye’sinde Milliyetçiler, İslamcılar ve Sol, İstanbul, Kalkedon Yayınları, 2012, s.20

7Cumhuriyet Gazetesi, 15 Şubat 1969.

8Mustafa Lütfi Kıyıcı “Kanlı Pazar denince 16 Şubat 1969 anlaşılır öyle bilinir. Tüm haberler internet sitesi 16 Şubat 2021.

9Nurettin Topçu “Kin ile Din Birleşmez” Hareket, 19, Mart 1969.

1140 Yıl Önce Kanlı Pazar’da Ne Oldu ? Nokta Dergisi (16 Şubat 2009)

12Harun Karadeniz, Olaylı Yıllar ve Gençlik, İstanbul, May Yayınları, 1979, s.182.

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: MUTLAK BUTLANDAN TAVUKÇULARA SON PARENDELER

Ümit ÖZDEMİR / 13.06.2026 Saray rejiminin mutlak butlan darbesinden beklediği rekolte sınırlı kaldı. Sınırlı kalmasının …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir