Mahir Konuk / 13.07.2026
(Not: Elinizdeki yazı, “muhalefet” kavramını konu alan çok daha kapsamlı uzun bir başka yazının bir bölümü olarak tasarlanıp kaleme alınmıştır. Ancak konun aktüalitesi bizi CHP’ye ayrılan bu bölümü ayrı bir başlıkla yöneltmiş oldu.)
Neoliberalizmi ve onun, kapitalizmin ‘yok oluş ve yok ediş’ döneminde aldığı biçim olan liberal faşizmi tartışırken, genellikle ideolojik bir meseleyi ele aldığımızdan, sadece düşünsel bir alışveriş içinde olduğumuzu varsayıyoruz. Bu yaklaşımla, karşı olduğumuz ideolojik kampa yönelik muhalefetimiz de yalnızca düşünsel bir düzeye indirgenmiş oluyor.
Oysa yaşadığımız toplum; sanki ilahi bir düşüncenin reenkarnasyonu olan ve her dönemde ortak yaşam alanı sunan yekpare bir insanlık bütünüymüş gibi veya 5 bin yıldır süregelen, uzlaşmaz çelişkilere sahip sınıfların bir savaş alanı değilmiş gibi algılanamaz. Dolayısıyla ‘siyasi’ ve ‘ideolojik’ muhalefet kavramlarına gerçek içeriklerini kazandırmak istiyorsak, bu kavramları her şeyden önce nesnel bir bakış açısıyla ‘toplumsal olaylar’ olarak ele alıp değerlendirmemiz gerekmektedir.
Bununla birlikte, muhalefet kavramına kendi nesnel içeriği olan “toplumsal olay” statüsünü kazandırmakla, her ne kadar bu kavramı insani yaşam alanında sahip olduğu gerçek statüsünü kazandırma yolunda çok önemli bir adım atmış sayılsak da, ikinci adımda bir toplumsal olayın ne olup ne olmadığına dair başka temel bir sorunla karşı karşıya kalmaktayız: Bir toplumsal olay olarak siyasi muhalefet nasıl tanımlanacaktır?
Bu sorunun burjuva sosyolojisindeki ve özel olarak Durkheim öğretisindeki karşılığı; ‘siyasal muhalefetin’, kurumsal yapılar tarafından üretilen bir toplumsal eylem biçimi olduğu şeklindedir. ‘Muhalif olma’ eylemine içeriğini kazandırdığı iddia edilen bu kurumsal yapılar, bildiğimiz gibi siyasi partilerdir.
Toplumsal olaylara bu açıdan bakışımızın temel özelliği şudur: Egemen sınıfın biçimlendirdiği yerleşik düzenin yapısal organı olan siyasi partiler, yürüttükleri düzen karşıtı muhalefeti, aslında ‘düzenin bekçisi olma’ işleviyle sınırlamaktadırlar. Bu tespitin Türkiye’deki bir asırlık yansımasını ve siyasal iktidarın her döneminde ‘olmazsa olmaz’ bir kurum olarak yer alan CHP’nin rolünü, ‘CHP muhalefeti’ kavramı üzerinden açıklamaya çalışalım.
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), toplumsal bir kurum olarak ‘siyasi parti’ geleneğinin ülke çapındaki başlıca temsilcisidir. Ulus-devleti kuran ve toplumu bir ‘burjuva toplumu’ olarak biçimlendiren temel yapı olmasının ötesinde, bir asırlık ömrünün üçte ikisini ana muhalefet partisi olarak geçirmiştir. Bu süre zarfında, ‘ortanın solu’ndan başlayarak burjuva muhalefetinin alabileceği her biçime bürünmüş; aynı zamanda Türkiye’deki siyasal muhalefetin, sermaye sınıfının güvenliği adına ‘kabul edilebilirlik’ sınırlarını belirlemiştir.
CHP, hem iktidar hem de muhalefet olarak Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletini her yönüyle temsil etmiştir. Toplumdaki diğer kurumları ‘kurucu parti’ misyonuyla yönlendiren CHP’nin, varlığı sıklıkla tartışılan ‘derin devlet’ oluşumunda da asli ve kurucu bir unsur olarak yer aldığı şüphe götürmez bir gerçekliktir.
Türkiye’deki siyasal muhalefetin, sermaye sınıfının güvenliği adına ‘kabul edilebilirlik’ sınırlarını belirlemiştir.
CHP, hem iktidar hem de muhalefet olarak Türkiye Cumhuriyeti ulus-devletini her yönüyle temsil etmiştir. Toplumdaki diğer kurumları ‘kurucu parti’ misyonuyla yönlendiren CHP’nin, varlığı sıklıkla tartışılan ‘derin devlet’ oluşumunda da asli ve kurucu bir unsur olarak yer aldığı şüphe götürmez bir gerçekliktir.
Kabul edilmelidir ki burada, varlığı Ulus-Devlet ile bütünleşmiş CHP gibi bir siyasi partinin kuruluşuna ve tarihsel gelişimine dair etraflı bir sunum yapmayı amaçlamıyoruz. Bizi ilgilendiren, CHP’nin tarihsel gelişiminden ziyade, ana tartışma konumuz olan neoliberal ideolojinin ve onun günümüzdeki biçimi olan ‘liberal faşizmin’ 1980 sonrası süreçteki etkileridir.
Türkiye’de o döneme kadar pek alışık olunmayan düzeyde yükselen işçi sınıfı ağırlıklı devrimci muhalefet, ağır bir askeri darbeyle bastırıldı. Bu dönemin resmi ideolojisi olan ‘Türk-İslam sentezi’, laik ve Türkçü geleneğe dayalı ‘cumhuriyetçi’ devlet ve parti anlayışından köklü bir kopuşu beraberinde getirdi. Dolayısıyla 1980 faşist darbesi, küresel sermayenin siyasal gündeminde yer alan ‘Ulus-Devleti ve toplumsal yapıları dönüştürerek işlevsizleştirme’ hedefini benimsemiş; doğrudan emek dünyasını hedef alan sınıfsal bir misyon üstlenmiştir.
Turgut Özal’ın inisiyatifinde devreye alınan 24 Ocak kararlarıyla, siyasal teröre ek olarak ‘ekonomik terör’ dönemi başlamıştır. Bu süreçte kamusal teşebbüsler özelleştirilerek sermaye sahiplerince yağmalanmış; emekçilerin çalışma ve yaşama koşulları hızla kötüleştirilmiştir. Burjuva toplumlarında sıkça görüldüğü üzere, ‘kamusal alan’ ile ‘devlet yönetimi’ arasındaki sınırların belirsizleşmesi, tüm kurumsal yapıların neoliberal ideolojiye uygun şekilde ‘liberal faşist terör’ kapsamına alınmasına yol açmıştır. Kurumlar ya baskıyla ya da yozlaştırılarak; birer soygun ve suistimal organına dönüştürülmüştür. Özal’ın ‘Benim memurum işini bilir’ ifadesi, bizzat yönetim katında kurumsal yozlaşmanın teşvik edildiğinin birinci ağızdan itirafıdır. Günümüzde devlet yapılanmasının bir uzantısı haline gelen ve toplumsal çevrelere kök salan mafyatik örgütlenmeler de 1980 sonrasının bu neoliberal siyasetinin doğrudan bir sonucudur.

Neoliberal politikaların hayata geçirilmesinde bir laboratuvar görevi gören Türkiye Cumhuriyeti’nde, tüm siyasi partiler önce zorla tasfiye edilmiş, ardından kapitalist sistemin yeni dönemine uyumlu hale getirilerek yeniden yapılandırılmıştır. Bu süreçte CHP’nin, DSP ve SHP gibi parçalara bölünerek varlığını sürdürdüğüne tanık olduk. Ortaya çıkan bu yeni yapılar, sadece kısa süreli ‘koalisyon hükümetleri’ aracılığıyla iktidara ortak edilmiş; yerleşik düzeni karşısına alacak bir programdan ziyade, devletin organik bir parçası olma rolünü üstlenmişlerdir. Bu rol, 1980 askeri faşizminin gündemine aldığı dinsel kurumsal baskı karşısında, ‘devletin kurucu partisi’ olan CHP’nin laik düzene sahip çıkmak yerine ‘pasif bir itiraz’la yetinmesini de kapsamaktadır. 1980 darbesiyle uygulanan neoliberal siyasetler, kamusal alana ve emek dünyasına yönelik saldırılarında, özellikle sendikaların ve partilerin işlevsizleştirilmesinden güç almıştır.
Devleti kuran’ bir düzen partisi olan CHP, kapitalizmin günümüzdeki ‘yok oluş-yok ediş’ evresinde, liberal faşist diktatörlüğün ölçütlerine göre yeniden biçimlendirilmiştir. Bu yeni dönemde CHP’nin muhalefeti, neoliberal ideolojiye uygun olarak sadece ‘bireysel hak ve özgürlükler’ ekseniyle sınırlandırılmıştır. Böylece partinin, ‘ulusalcı’ olarak adlandırılan ve anti-komünist çizgide tutulan bir kesimi kontrol altında tutan bir ‘hapishane’ işlevi görmesi öngörülmüştür. Yerleşik neoliberal düzene eklemlenen diğer ‘sol’ ise ‘liberal sol’ etiketiyle doğrudan iktidar yapılanmasının parçası olmuş ve dinci-liberal faşist yönetimi, bireysel hakların havarisiymiş gibi kutsamıştır.
Nitekim liberal faşist düzenin iktidar ve muhalefet kanatları, aslında aynı bütünün parçalarıdır. Bu nedenle, birbirlerine karşı ürettikleri gürültüye rağmen, sadece karşılıklı olarak birbirlerini beslemekten öteye geçememişlerdir. Ancak bir noktada, her iki tarafın yarattığı kargaşa, emekçi halkın düzene göre kurgulanmış bu sahte muhalefetten hızla uzaklaşmasına; bunun yerine, otonom sınıf mücadelesi temelinde gerçek bir siyasi muhalefet arayışına girmesine neden olmuştur. Madencilerin ve kamu çalışanlarının uzun süreli, geniş katılımlı grev ve yürüyüşleri, bu ayrışmayı tetikleyen başlıca mücadele biçimleri haline gelmiştir.
Haziran 2013’e gelindiğinde ise münferit direniş cephelerinin, ülke çapında önüne geçilemez bir genel isyana dönüştüğünü gördük. Bu süreç, ‘palavradan radikaller’ ve düzen içi sahte muhalifler için hiç hesapta olmayan bir gelişmeydi. Bizim perspektifimizden 2013 Haziran Ayaklanması, hem kurumsal siyasetin tüm aktörleri arasındaki ilişkilerin sorgulanması hem de liberal faşist düzene ve sermaye egemenliğine karşı küresel düzeyde eş zamanlı gelişen emekçi muhalefetiyle, tarihi bir kopuşun göstergesi olmuştur. Devrimci halk muhalefetinin, düzenin kurumsal muhalefetine karşı inisiyatifi ele almasıyla belirginleşen bu tarihsel ayrışma; aynı zamanda, neoliberal dönemin faşizan baskılarına ve genel çürümüşlüğüne rağmen varlığını sürdüren temsilî parlamenter sisteme karşı ‘doğrudan demokrasi’ arayışını da gündeme getirmiştir.
Daha önce belirttiğimiz üzere; 2013 Haziran İsyanı, 2016 Paris ayaklanma denemeleri ve 2018 ‘Sarı Yelek’ hareketi gibi liberal faşist düzene yönelik başkaldırılar, sermayenin küresel düzeninin yok edici karakterinin artık açıkça teşhir edildiğini göstermektedir. Devrimci halk muhalefetinin ihtişamıyla sahneye çıkışı; sınıf iş birliği, emek düşmanlığı ve komünizm karşıtlığı temelinde örgütlenen ulusalcı/liberal sahte muhalif solun ‘yıkılmaz’ görünen iktidar kurgusunun, Özal döneminden beri var olan biçimiyle çöktüğünü ilan etmiştir. Ortaya çıkan yeni durumda, birbirlerinin ardı sıra iktidar olma geleneğine dayalı düzen yapılanmaları arasındaki iş birliği, tek ve güçlü bir iktidar yapılanması adına tasfiye edilmiştir. 2016’daki ‘çakma darbe’ girişimi, ‘Ein Führer’ (tek lider) faşist şiarının, neoliberal bir iktidar tarafından yürürlüğe konulduğunun en belirgin işaretidir.1
Haziran Ayaklanması ile arasına mesafe koyan CHP’nin ‘çakma muhalefeti’, 2016 darbesi sürecinde iktidar dalkavukluğu yapmaktan geri durmamıştır. Bu tutum, CHP’nin iktidara aday bir ‘sahte muhalif’ olarak dahi ‘Yeni Türkiye’nin Yeni Düzeni’nde yaşama hakkı bulamayacağını anlamasının yolunu açmıştır. CHP yönetimi, son çeyrek asırda olduğu gibi, halkın gerçek muhalefetinin önünü kesmek için bir ‘solcu hapishanesi’ işlevi görmeye devam etmiştir. 2018 ‘Adalet Yürüyüşü’ ise bir yandan sermaye çevrelerine ve dinci liberal faşist iktidara, kendi solundaki devrimci halk muhalefetinin gelişmesine engel olduğu mesajını verirken; diğer yandan kendi varlığının ‘düzenin bekası’ için kaçınılmaz olduğunu kanıtlama çabasıydı. Siyasal hedefler açısından hiçbir sonuç alınamadığı dikkate alındığında, bu yürüyüşten geriye bir ‘Gandhi’ karikatüründen fazlası kalmamıştır. Eğer bu süreçten bir kazançtan bahsedilecekse; o da, 2013 Haziran Ayaklanması’nda otonom gücünü kanıtlayan devrimci halk muhalefetinin, hala ayakta olduğunu ve eskisinden de güçlü bir potansiyel taşıdığını herkese gösterme fırsatı yakalamış olmasıdır.

Sahte muhalefet kampı ve iktidar yapılanmasının beklentileri açısından bir komediye dönüşen “Adalet Yürüyüşü”, sonradan olup bitenler dikkate alındığında, yerleşik düzenin her renkten “sahte muhalefeti” ile emekçi halkın devrimci muhalefeti arasında temelli ve kalıcı bir kopuş sürecine girildiğinin de göstergesidir. 2019 İstanbul seçim başarısının, CHP’nin kurumsal başkanlığına rağmen ve halk muhalefetinin fiilen devreye girmesiyle sağlanmış olması bize, “boynuzun kulağı geçtiğini” yani devrimci bir muhalefet kampı oluşturan emekçi halk muhalefetinin, CHP’nin kurumsal muhalefetinin önüne geçmeye başladığının önemli bir işaretini de vermektedir: Düzen erbabı “muhalefet” artık gücünden vazgeçemeyeceği düzen karşıtı bir muhalefet tarafından önüne geçilmez bir şekilde kuşatılarak teslim alınmıştır.2

2019 seçimleri, 2002’den beri süregelen ve küresel bir güç odağı olan ‘liberal faşizmin’ gözetimindeki ‘tek parti-tek muhalefet’ konsensüsünü kırmıştır. Basit bir seçim başarısı olarak görülen ve toplumsal çelişkileri göz ardı eden bu olay, aslında sahte muhalif CHP’nin halk müdahalesiyle ayrışmaya başladığı yeni bir sürecin işaretidir. Bu olgu, daha önceki tezlerimizi de doğrulamaktadır.
2024 başkanlık seçimlerinde, gerçek halk muhalefetinin siyasi ağırlığı artmasına rağmen, 2019’daki başarının tekrar edilmediği görülmüştür. Burada ‘kaydedilmedi’ ifadesini, durumun mahiyetini vurgulamak için bilinçli seçiyoruz; aksi takdirde ‘gerçekleşemedi’ demek, iktidar partisi ile sahte muhalefet arasındaki konsensüsü ve yaşanan gerçeği eksik tanımlamak olurdu. 2024 seçim yenilgisinin tek bir nedeni vardır: 2019 İstanbul seçimleri, devrimci halk muhalefeti adına ileri bir hamle olsa da, küresel bir güç olan ‘liberal faşizmi’ kökten sarsmamıştı. Oysa 2024 seçimleri ulusal ölçekte olduğu için, yok olma sürecindeki kapitalist sistemi ve liberal faşist düzeni doğrudan yaralayabilir, halka ‘özgüven’ aşılayan kalıcı bir örnek teşkil edebilirdi. Sonuçta, geçici olarak askıya alınan ‘seçim yenilgi konsensüsü’, halkın iradesine karşı kurulan çeşitli oyunlarla yeniden empoze edildi.
Hiçbir yanlış anlamaya yer bırakmamak için altını çizerek belirtmek gerekir: Sahte muhalefeti temsil eden CHP’nin yaşadığı seçim yenilgisi, doğrudan Halkın Devrimci Muhalefeti’nin de yenilgisi midir? Kesinlikle hayır! 2013 Haziran Ayaklanması milat alındığında, yaşanan geçici durgunluklara rağmen emekçi halkın devrimci muhalefeti sürekli bir ilerleme kaydetmiştir. Bunun temel nedeni, halk muhalefetinin sınıfsal tabanının, kapitalist sistemin yok oluş ortamında yerleşik liberal faşist iktidar yapısı için yıkıcı, gerçek muhalefet için ise yapıcı etkisini korumasıdır. 2013 sonrasındaki tüm süreç, bu saptamamızı somut verilerle doğrulamaktadır.
Son seçimlerde, tıpkı iktidar partisi gibi düzenle yapısal bağları olan ‘sahte muhalif’ CHP yönetimi yine ipliği pazara çıkarak başarısız olmuştur. Bir önceki İstanbul seçimlerinde ‘başarılı’ olmaya cüret eden ve yerleşik düzen yanlıları için daha da vahimi, halkın devrimci muhalefetinin siyasi arenadaki ağırlığını hissettirmesine önayak olan kesim, son parti kongresinde yönetimle açık bir restleşmeye girmiştir. Parti olanaklarını elinde bulunduran mevcut yönetimin, bu mücadeleyi kaybettiği gözlemlenmiştir.
Bu durum her ne kadar ‘kurumsal bir iç mücadele’ gibi görünse de; muhalif kanadın zaferindeki en büyük etken, emekçi halkın gerçek devrimci muhalefetiyle kurduğu sonuç alıcı yakınlıktır. Bu gerçek, sonraki gelişmelerle de net bir şekilde doğrulanmıştır. ‘Muhaliflerin’ sahte muhalefet kanadında inisiyatifi ele almasından sonra yerel seçimlerde elde edilen başarı, CHP’deki ayrışma sürecini beslediği kadar, devrimci halk muhalefetinin siyasi hayata doğrudan müdahalesini de hızlandırmıştır.
Burada, söz konusu muhalif kanada dair herhangi bir ‘güzelleme’ yapmadığımızı ve onlardan da sahte muhalifler gibi ‘devrimci’ bir çıkış beklemediğimizi belirtmek isteriz. Amacımız, sadece yaşanan olayları tanımlamak, bunlar arasındaki tarihsel bağları ortaya çıkarmak ve yakın gelecekte siyasi hayata el koyacağını varsaydığımız devrimci muhalefete destek sağlamaktır. Nitekim parti içindeki bu muhalif sözcüler, seçilir seçilmez ‘siyasi barış’ deklarasyonları yayınlayarak kendilerinin de yerleşik düzenin bir parçası olduklarını ilan etmişlerdir. Bu tavır, ‘devlet kurucu’ parti iddiasıyla emekçi halkla bağ kurmaya çalışan CHP’nin, aslında küresel sermayenin Ulus-Devlet formasyonlarına yönelik saldırıları karşısında içine düştüğü bir ‘güç toplama’ telaşının ürünü olduğunu açıkça göstermiştir.
Yeni CHP yönetiminin, ‘muhalefeti de biz belirleriz’ diyen siyasi iktidar yapılanmasına yönelik endişeleri haklı temellere dayanıyordu. Nitekim yerel seçim başarısından hemen sonra, iktidarı yerelde kazanan yeni CHP kadroları, çeşitli düzmece iddialarla ya tutuklandı ya da sindirilerek biat etmeye zorlandı. Bir burjuva demokrasisinin en temel ilkesi olan yargı bağımsızlığının, kurumsal bir tepkiyle karşılaşmadan işlevsizleştirilmesi; bizim uzun süredir üzerinde durduğumuz ‘liberal faşist diktatörlük’ tespitimizin güncelliğini kanıtlamıştır. Kapitalist sistemin ‘yok oluş-yok ediş’ aşamasına girdiğini gözler önüne seren bu uygulamaya, yine ülke çapında düzenlenen mitinglerle ayağa kalkan devrimci halk muhalefeti aynı şiddette ve eskisinden daha kitlesel bir cevap vermiştir. Saraçhane mitingleriyle başlayan bu hareket, tepkisini ‘kurumsal’ bir tavırla sınırlayan CHP yönetimine rağmen, polis bariyerlerini aşan muhalif halk kitlelerinin doğrudan müdahalesiyle gerçekleşmiştir. İktidarın eski parti yönetimiyle iş birliği içinde ‘son darbeyi’ indirmeye hazırlandığı bir dönemde, yeni yönetimin sözcüsü artık ‘önce halkımıza danışacağız’ deme noktasına gelmiştir.

Hem iktidar partisinin hem de her iki kanadıyla kurumsal muhalefetin içine düştüğü çaresizlik, tarihi sonuna erişmiş kapitalist sistemin ve onun doğurduğu liberal faşist rejimin yok olma telaşıyla açıklanabilir. Dünya kapitalist sistemi içinde gelişen olguları anlamak, yaşanan olayları bu tarihi dekor içerisinde konumlandırmadan mümkün değildir. Bu dekor, emekçi halkın muhalefetinin devrimci ilerleyişinde ortaya çıkan her yeni olayla daha belirgin hale gelmektedir. Kendi egemenliğine karşı en ufak bir muhalefete dahi tahammülü kalmayan sermaye tahakkümü ve onun baskı aracı olan liberal faşist yapılanma, 2013’ten beri süregelen zincirleme olaylara bir yenisini daha eklemiştir: Mutlak butlan davası.
Pastanın üstündeki kiraz’ misali ortaya çıkan bu dava; sermayenin kurgusal iktidarı olan liberal faşist yapılanmanın, iktidarı ve sahte muhalefetiyle bütünsel bir yapı oluşturduğunu kanıtlamaktadır. Bu durum, en sağdık düzen savunucularını dahi itiraza sürükleyecek niteliktedir. Bir asırdır kuşaktan kuşağa aktarılan ‘kurucu parti CHP’ savunucularını bile kendi totemlerine karşı durmaya iten bu olay, sınıfsal temeli emek dünyasına dayanmayan hiçbir ‘anti-emperyalist’ veya yurtsever hareketin, kendisine atfedilen nitelikleri uzun süre taşıyamayacağını gösterir. Aynı zamanda Ulus-Devlet yapısının, neoliberal küresel sistemin fonksiyonel bir parçası haline geldiğinin de bir kanıtıdır. (Bkz: Postmodern Milliyetçilik, El Yayınları). 1980’lerden itibaren Türkiye’de neoliberal iktidarların resmi ideolojisi olan ‘Türk-İslam sentezi’, AKP-MHP bloğunun yanında, onlara muhalif olarak pazarlanan CHP’nin de baştan beri küresel sermayenin icazetiyle kurulan bir yapının uzantısı olduğunu bir kez daha tescillemiştir. CHP, bu haliyle ‘sol muhalefetin hapishanesinden’ başka bir şey değildir.
Liberal faşist devlet yapılanmasının fonksiyonel bir parçası olan CHP’nin eski yönetimi, halk muhalefetiyle temas kuran yeni kanadı devlet desteğiyle tasfiye etmeye girişmiştir. Failler için bu operasyon, yerleşik düzeni korumak adına ‘kangrenleşmiş bir organın’ kesip atılmasından ibarettir. Ancak bu süreçte başvurulan kural dışı ve gaddar yöntemler, sadece devrimci muhalefete duyulan korkunun dışa vurumu değil; aynı zamanda bu muhalefeti ‘yok etmeye’ dönük hesapların bir ifşasıdır. ‘Mutlak butlan’ tartışmalarının ardından iktidar ve sahte muhalefet cepheleri, yeni muhalefet kanadına karşı ardı ardına darbeler indirmiştir. Buna rağmen ‘yeni muhalefetin’ direncini kırmaması ve devrimci halk muhalefetinden kesintisiz destek görmesi, ileri sürdüğümüz iddiaları doğrulamaktadır.
Sonuç olarak, kurumsal/sahte muhalefeti temsil eden CHP’nin, devrimci halk muhalefetinin inisiyatifi ele almasıyla parçalanma sürecine girmesi bize şunları öğretmiştir:
Politik Analiz: Neoliberalizm, Sahte Muhalefet ve Devrimci Hakikat
1. İktidarıyla ve muhalefetiyle “burjuva demokrasisi” veya “temsili parlamenter sistem”, emekçi halk kitleleriyle “milli devrimler” üzerinden vaktiyle kurduğu toplumsal bağları kaybetmiş durumdadır. Bunun başlıca nedeni, bu ülkelerde sermayenin toplumsallaşma kapasitesinin hızla ortadan kalkmasıdır. Akılcılık ve “kurgusal gerçeklik” üzerine kurulu kapitalist sistem, insan toplumuna aynı hızla yabancılaşmakta ve nihayetinde toplumla olan ilişkisi karşılıklı bir “yok oluş-yok ediş” sarmalına dönüşmektedir. Sermayedar ve onun siyasi iktidar uzantıları için olduğu kadar, emekçi sınıf ve onun devrimci muhalefeti için de süreç, “ya o ya ben” şeklindeki varoluşsal bir çatışmaya işaret etmektedir. Ancak sınıflar savaşının bu aşamasında “sermaye” kanadı galip gelirse, burjuvazi kendi varlık nedenini de yok ederek insanlıkla birlikte kendini de imha edecektir. Türkiye’de 2013’ten beri devam eden süreçte olduğu gibi, baskın çıkan emekçi halk kitleleri olursa; “sermaye birikimi” ve “işgücü sömürüsü” yerine, üretim faaliyeti içinde hayatı yeniden yaratarak kendilerini var edecekler ve parazit burjuva sınıfını tasfiye ederek insanlığı baskısız, sömürüsüz bir “altın çağa” kavuşturacaklardır.
2. Genel siyasi hayatın yanı sıra “siyasal muhalefet” de, kapitalist sistem ile insan toplumu arasındaki uzlaşmaz çelişki tarafından şekillendirilmektedir. Kapitalist sistem ve onun öznesi olan burjuvazi, çaresizlik içinde toplumdan soyutlandığı ve ancak toplumu tasfiye ederek var olabildiği için, işçi sınıfı toplum ve insanlık ile özdeşleşmiş durumdadır. Bu sebeple siyaseti, sınıf çelişkilerinin en üst düzeye ulaştığı bu ortamda tek başına temsil eden güçtür. Yerleşik iktidar yapılanmasıyla organik bağları ortaya dökülen CHP yönetiminin tavrı da bunu doğrulamaktadır. Gerçekte bir tane CHP vardır; o da liberal faşist düzenin bir kurumu haline getirilmiş “sahte muhalif” CHP’dir. Zira halkın devrimci muhalefetinin etki alanına giren CHP kanadının, gerçek bir “iktidar olma” hedefi varsa, “doku uyuşmazlığı” nedeniyle sistemle kesin bir kopuş gerçekleştirmesi zorunludur.
3. Rasyonel bir sistem olarak kapitalizm ile ilişkisel gerçekliğe sahip insan toplumunun ayrışması (Bkz. Yol Ayrımı, El Yayınları),¹ sistemin siyasal yapılanması olan “temsili parlamenter demokrasiyi” içeriğinden mahrum bırakır. Tüm faşist rejimlerde olduğu gibi, liberal faşizm döneminde de siyaset ve devlet aygıtı “kurgusal” bir niteliğe bürünür ve gerçek temsiliyet özelliğini yitirir. Bu durum, “Türk-İslam sentezi” ideolojisiyle tanımlanan iktidar bloğu için olduğu kadar, bir “solcular hapishanesi” olan CHP’nin sahte muhalefeti için de geçerlidir. Emekçi halkın devrimci muhalefeti ise, doğrudan demokratik katılıma açık ilişkisel bir nesnellik içerir. 2013 Gezi Direnişi’ndeki “iktidar organı” işlevine sahip mahalle forumları ve Sarı Yelek İsyanı’ndaki benzer oluşumlar, bu eğilimin somut örnekleridir.²
4. Doğrudan demokrasi deneyimleri, emekçi halkın örgütlü mücadelesinin bir biçimidir. Bu tür oluşumlar “siyasi parti” yapılarıyla karıştırılmamalı, hatta bu iki yapı arasında bir ayrım gözetilmelidir. Çünkü muhalif bir halk hareketine anlamını veren bu tür doğrudan “iktidar organları”dır. Siyasal bir partiye “gerçek muhalif” kimliğini kazandıracak olan da, doğrudan demokrasinin işleyişindeki yasama ve yürütme organlarına gösterdiği sadakat olacaktır.
5. Çin ve İran gibi ülkelerin, kendi ulus-devletlerini savunarak ABD ve AB emperyalizmine karşı kazandığı ekonomik ve askeri başarılar, kapitalist sisteme ve “burjuva demokrasisine” imanla bağlı “palavradan radikallerin” moralini bozmuştur. Bu durum, onların kibirli “Biz adam olmayız” konumundan geri adım atmalarını sağlamıştır. Bu gelişme, emekçi halkın devrimci muhalefetinin güçlenmesine vesile olabilir. Ancak devrimci muhalefetin kaderi, Türkiye toplumunun, neoliberal ekonomik tedbirlerle geri dönülemez bir çöküşe girmesi ve çalışan halkın yaşam şartlarının kötüleşmesiyle belirlenmektedir. Devrimin nesnel koşullarını oluşturan bu gelişmenin “özel planda” karşılığı, ardı arkası kesilmeyen grevler ve gösterilerdir.
Özetle, 2013’te emekçi halkın devrimci muhalefeti, neoliberal “solcu işbirlikçilerin” iddialarının aksine, kendi küllerinden yeniden doğduğunu ilan etmiştir. İçinde bulunduğumuz koşullarda tek bir gerçek siyasi muhalefet bulunmaktadır; o da liberal faşist düzenin bütün kurumlarıyla ortadan kaldırılmasını hedefleyen devrimci halk muhalefetidir.
1 Fransa’da François Holland’ın başkanlığına kadar “alternance” yani ardı sıra iktidar olma geleneği devam etti. Ama bir şartla: Halk ve emekçi düşmanlığında ve dolayısıyla sermaye sınıfının çıkarları doğrultusunda sağcı iktidarları aratmamak. Ancak, günümüzde var olduğu biçimiyle liberal faşist rejimin bu olasılığı da ortadan kaldırdığı gözlenmektedir.
2 2019 İstanbul seçim başarısı ile ilgili olarak “Eleştirel Kültür” adlı dergide “Yarın çok güzel olacak neyin adıdır” başlıklı olayı etraflıca analiz eden bir yazı yayınlamıştık. Bu yazı, Yazı Portal’de yeniden yayınlanmıştır.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır