Mahir Konuk / 27.07.2026
(Elinizdeki yazı, “Muhalefet üzerine” başlığı altında gerçekleşen çok daha kapsamlı bir çalışmanın sadece bir bölümüne karşı gelmektedir…)

Robespierre mi? yoksa Danton mu?
Paris’i yakından tanıyanlar bilir; Büyük Fransız Devrimi sırasında ölüme mahkûm edilenlerin kapatıldığı, Adalet Sarayı’nın (Palais de Justice) bir bölümünü oluşturan La Conciergerie’den çıkarılan infaz arabaları, bugün La Concorde, o günkü adıyla La Révolution (Devrim) olarak bilinen büyük meydana ulaşmak için Rue Saint-Honoré sokağından geçerdi.
Bu tarihsel güzergâh göz önüne alındığında; eski can yoldaşının ölüm kararını imzalamasıyla infaz edilmek üzere La Conciergerie’den çıkarılan Danton’u taşıyan at arabasının, kendisini gözünü kırpmadan ölüme gönderen Robespierre’in evinin önünden —bu sokaktan— geçmek zorunda kaldığını tahmin etmek hiç de zor değildir.
Bunu henüz öğrenme imkânı bulamamışlarsa bizim eklememiz gerekecektir: Ölüme mahkûm edilenleri taşıyan at arabası, bir zamanlar yoldaşı olan Maximilien Robespierre’in yaşadığı binanın önüne geldiğinde Danton, o dillere destan gür sesiyle şöyle haykıracaktır: “Beni sen takip edeceksin Maximilien!” Böylece, tıpkı Robespierre gibi yetişkinlik döneminin her anı devrimci mücadeleyle geçen Danton’un infaz sahnesi bile kendisinin “devrim” anlayışının bir parçası haline gelir.
Danton; devrimi her şeyden önce bir “ideolojik mesele” olarak gören ve onunla sınırlandıran Robespierre’e kıyasla, aynı devrimi “burjuvazinin bir iç meselesi” olarak yorumlasa da kendisinin yine de bir devrimci olduğunu kanıtlamak istercesine, başını gövdesinden ayırmaya hazırlanan celladına aynen şöyle diyecektir: “Kestikten sonra başımı halka göster; onlar bunu hak ediyor!”

(Andrej Wajda imzalı 1983 yılı yapımı Danton, film Fransız devrimi sonrasında terör dönemini en iyi anlatan filmlerden biri olarak sinema tarihindeki yerini aldı.)
Olaylara diyalektik materyalist bir bakış açısıyla bakmayı “bilimselliğin gereği” sayan bizim gibiler için, Büyük Fransız Devrimi’nin insanlığın hafızasına kazınmış iki büyük devrimcisi arasındaki anlaşmazlık; birinin “devrime ihanet ettiği”, diğerinin ise “ona sadık kaldığı” sığ bir temelde anlaşılamaz.
Tam tersine Danton; gerçekleşmekte olan “burjuva devriminin” bilinciyle donanmış, onun Aydınlanmacı ideolojisine hâkim olduğu kadar siyasetine de başarıyla önderlik etmesini bilmiş otantik bir devrimciydi. Öyle ki, varlığını devrime adamış her muhalifin, bugün Assemblée Nationale (Ulusal Meclis) adını taşıyan dönemin Konvansiyon Meclisini (Convention) ziyaret ettiğinde, onun duvarlarda yankılanan şu sözünü hâlâ duyduğu rivayet edilir:“Audace, audace, encore audace!” > (Cüret, cüret, yine de cüret!)
Tarihçiler tarafından Fransız Devrimi’nin bir “aziz” mertebesine çıkarılacak kadar büyük bir “fazilet” sahibi olduğu yazılan Robespierre’in, korkusuz bir devrim kahramanı olduğu da somut bir olgu olarak ortadadır. O, Aydınlanma filozofu Rousseau’nun öğretisini harfiyen hayata geçirmeye çalışan bir ideolog olarak, savaşçılarından biri olduğu devrimin İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde kaydedilen ilkelerin lafzına Danton’dan çok daha yakın bir isim olarak gösterilebilir.
Ancak Robespierre’in, önderlerinden biri olduğu bu “çağ açan” devrimin —toplumsal bir olay ve nesnel bir gerçeklik olarak— Danton’un sahip olduğu derinlikte bir bilincine vardığı söylenemez. Evrensel değerler taşıyan, sınıfsal niteliğe sahip ve siyasi açıdan sınıf savaşına tabi olan Büyük Fransız Devrimi’nin nesnel sınırlarını Danton ortaya koyduğu tavırlarıyla belirlemiştir. Robespierre ise getirdiği ideolojik yorumlarla bu sınırları “mutlaklaştırmaya” çalışmış; devrimi nesnel bir gerçeklik olmaktan çıkararak sürekli belirsizleştirmiştir.
Robespierre ile Danton’un Fransız Devrimi’nde oynadıkları rollerin “kişisel bir husumetten” kaynaklanmadığının, aksine birer “devrim önderi” olarak öznesi oldukları devrim sürecine dair geliştirdikleri temel anlayıştan doğduğunun altını bir kez daha çizmek gerekir. Bunun yanında Danton; toplumsal ve tarihsel nitelikleriyle öznesi olduğu bu devrimin sınıfsal karakterini derinlemesine kavramış bir devrimcidir. Dolayısıyla devrimin toplumsal doğası gereği bir “burjuva devrimcisi” olması, Danton’u —Robespierre ve taraftarlarının iddia ettiği gibi— bir “karşı devrimci” kılmaz.
Robespierre’in devrime bakışı ise ideolojik temellidir; bu nedenle de devrim, “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” gibi cumhuriyetçi ideallere uygunluğu ölçüsünde anlam kazanacaktır. Diğer bir deyişle, Robespierre ve taraftarlarının “ideolojik saflık” iddiası, nesnel ve ölçülebilir tarihsel olaylarla karşılaştırıldığında soytutlaşarak ölçülemez bir niteliğe bürünür. Bu durum, devrimci hareketin kendi öznelerini dahi “yeterince devrimci” olmadıkları gerekçesiyle tasfiye etmesine yol açar. Ne var ki Robespierre’in temsil ettiği türden bir “devrimci erdem/fazilet”, eninde sonunda kendisini bir “radikal burjuva devrimcisi” olmaktan alıkoyamayacağı gibi, devrimci sürece verdiği zarara rağmen onu bir “karşı devrimci”ye de dönüştürmeyecektir.
Robespierre ile Danton arasındaki, özel olarak Fransız Devrimine ve genel olarak bir toplumsal yapılanmadan bir diğerine şiddet uygulayarak geçiş biçimi olan “devrim” olayına bakıştaki özel ilişki, içinde bulundukları somut şartlar yani yürürlükte olan ve kendi sonunu arayan bir devrim hareketi için geçerlidir. Devrimci bir Danton’un kendine ve öznesi olduğu bir toplumsal olaya onun nesnel gerçekliğini hesaba katan bir sınır çizmeye çalışması, bir devrimcinin devrim olayı içinde gerçekleştirmesi gereken görevlerden birisidir. Bu durum, geçmişin palavradan radikallerinin “toplumsal gerçekçilik” adını koydukları bir oportünist tutum adına, buram buram ceset kokan bir kapitalist sistemi her şeyi belirleyen ilahi bir güç olarak takdis eden “Danton bozuntusu” tavrıyla asla karıştırılmamalıdır.
Tarihe mal olmuş, tamamen nesnel bir toplumsal yapının tüm kurumlarıyla çöktüğü; ancak bu çöküşün, onu yaratan emekçilerce henüz yeterince kavranamadığı bir ortamda, ideolojiyi yardıma çağıran Robespierre’ci tavır, “somut durumun somut tahliline” en uygun tutumdur. Bu tavır, CHP örneğinde “gerçek muhalefet” olarak adlandırdığımız devrimci duruşu da en iyi şekilde temsil eder. Nitekim Fransa’da gerçek muhalefeti temsil eden ve “Boyun Eğmeyen Fransa” hareketinin temelini oluşturan Jean-Luc Mélenchon’un çizgisi ile onun 2005 referandumundan sonra Mitterrand’ın sosyal demokrat partisinden ayrılarak kurduğu Sol Parti’nin evrimi, bize bu durumun en somut örneğini sunar.

Eski bir “Troçkist” olarak tanınan Mélenchon, 2005 Avrupa Birliği referandumu sürecinde Robespierre’in radikal devrimci çizgisini referans almıştır. Sosyalist Parti ile Fransız Komünist Partisi (FKP) ittifakının temsil ettiği ve liberal faşizme dönüşen siyasal yapının “sahte muhalif” kanadından, Cumhuriyet ve Devrim ilkelerini savunarak ayrılmıştır. Mélenchon; devrimci bir halk muhalefeti kurmak amacıyla, başlangıçta FKP’nin de katılımıyla ve pek çok devrimci ile Marksist örgüte kapılarını açarak “Halk Cephesi” adı altında yeni bir örgütlenmeyi hayata geçirmiştir.
Bu yapılanma, kendisini “sahte muhalefet”ten ayıran ve gerçek bir muhalefetin sınırlarını çizen bir program ortaya koymuştur. Bu çalışma, yeni muhalefetin ideolojik yönelimini belirlemenin yanı sıra, içinde yer aldığı toplumla ilişkisini de somutlaştırmaya çalışmıştır.
Bu süreçte Mélenchon, yeni muhalefet kanadının lideri olarak Robespierre’e ve onun Fransız Devrimi’ndeki radikal devrimci rolüne atıfta bulunmaktan geri durmamıştır. Oysa başlangıçta bu harekete katılan FKP —tıpkı Türkiye’deki Kılıçdaroğlu ekibinin çaresizlik ve acziyet içinde yaptığı gibi— liberal faşist bir nitelik kazandığı kesinleşen düzenle “sosyal demokrasi” üzerinden kurduğu güçlü ittifak nedeniyle sürece son vermiş ve böylece kurulan Halk Cephesi zamanla dağılmıştır.
İlk olarak 2016’da Paris’teki Cumhuriyet Meydanı işgaliyle başlayan ve diğer büyük şehirlerin meydanlarına yayılan başkaldırı, 2018’deki “Sarı Yelekliler İsyanı” ile devrimci bir halk muhalefetine dönüştü. Türkiye’dekine benzer şekilde, yerleşik liberal faşist iktidarın yanı sıra kurumsal sahte muhalefeti de karşısına alan bu kararlı duruş, 1789 Büyük Devrimi’nin bir provasına dönüştü ve toplum ile siyaset alanında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını ilan etti.
“Dip dalga” olarak da adlandırılabilecek bu tarihî ayağa kalkış, ülkedeki en teslimiyetçi “solcu” ruhları bile canlandırdı. Bunun yanı sıra, 1871 Paris Komünü’nün doğrudan demokrasi ilanını andıran kolektif bir beyanname yayımlandı. Bu beyannamedeki “RIC” (Référendum d’Initiative Citoyenne / Vatandaş İnisiyatifi Referandumu) maddesi, burjuvazi iktidarını simgeleyen ve miadı dolan temsili parlamenter sistemin sonunu getirecek yolu Fransa emekçilerine açtı.
Devrimci halk muhalefeti için bir milat niteliği taşıyan bu süreçle birlikte, zamanla “Boyun Eğmeyen Fransa” hareketine dönüşecek örgütlü halk muhalefetinin izleyeceği güzergâh da netleşti.
“Sarı Yelekliler” isyanı ile “Boyun Eğmeyenler” hareketi arasında simetrik bir benzerlikten ziyade, aynı tarihsel süreci paylaşmaktan kaynaklanan karşılıklı bir etkileşim vardır. Nitekim başlangıçtan itibaren isyanda öne çıkan ve sözcülük yapan bazı muhalifler, bugün “Boyun Eğmeyenler” saflarında milletvekili veya aktif militan olarak yer almaktadır.
Buna karşılık, Sarı Yelekliler deklarasyonunun en etki yaratan maddesi olan “RIC” (Vatandaş İnisiyatifi Referandumu); hareketin dinamiklerine ve sunulan çözümlere göre yenilenen programatik çalışmaya entegre edilmiştir. Bu durum, “6. Cumhuriyet’in İlanı” hedefi ve halkın katılımıyla yazılacak bir “Kurucu Anayasa” aracılığıyla yerleşik temsili demokrasi kurumlarını yönlendirme biçiminde somutlaşmıştır.
Macron’un iktidar merkezi olan Élysée Sarayı’nı ele geçirecek kadar kararlı davranan Sarı Yeleklilerin tamamının, örgütlü halk muhalefetini temsil eden Boyun Eğmeyenler hareketine katıldığı söylenemez. AB’nin ekonomi ve içişlerine doğrudan müdahalesini içeren referandumdan zaferle çıkan bu Sarı Yelekli kitle —ki geçmişte FKP’nin tabanını oluşturan emekçi ve yoksul kesimlerden oluşur— Türkiye’de “ulusalcı” olarak adlandırdığımız çizgiye veya kendilerini “egemenlikçi” (souverainiste) olarak tanımlayan yapılara da dağılmıştır. Ne var ki bu iç bölünmeye, yoğun karalama kampanyalarına ve FKP’nin karşı-devrimci tutumuna rağmen, Boyun Eğmeyenler hareketinin lideri Mélenchon’un 2017 ve 2022 başkanlık seçimlerinde elde ettiği büyük başarılar, devrimci halk muhalefetinin gücünü göstermesi bakımından son derece önemlidir.
Fransa’da yükselen halk muhalefetinin engellenemez gelişimi karşısında, liberal faşist Macron’un 2024’te başkanlık yetkilerine dayanarak parlamentoyu feshettiğine tanık olduk. Bu hamle, doğrudan Le Pen çizgisindeki faşist bir hükümetin önünü açmayı hedefliyordu. Ne var ki adeta bir liberal faşist darbe niteliğindeki bu siyasi manevra beklentilerin aksine sonuç verdi; antifaşist **”Yeni Halk Cephesi”**nin (Nouveau Front Populaire) kurulmasını sağladı. Nihayetinde bu durum, ülkede yirmi yıldır aşama aşama güçlenen devrimci halk muhalefetini bir adım daha ileriye taşıdı.

Dahası, Boyun Eğmeyenler’in yaşamın tüm alanlarında kamucu bir çizgi izleyen programı, kendisini “sol” olarak tanımlayan bütün kesimlerin ortak programına dönüştü. Bu durum, harekete sol muhalefet içinde belirleyici bir siyasal aktör statüsü kazandırdı. Son yerel seçimlerde, düzen savunucusu neoliberal solun tüm engelleme girişimlerine rağmen elde edilen başarı, hareketin emekçi halk nezdindeki saygınlığını daha da artırdı.
Fransa, şimdiden 2027 baharında yapılacak başkanlık seçimlerine hazırlanıyor. “Yeni Halk Cephesi”nin dağılmasıyla açıkça karşı-devrim saflarına geçen sosyal demokratlar, eski FKP ve yeşil hareketin bir kesimi; seçimin en güçlü adayı Mélenchon’un kazanmasını engellemek için büyük sermaye ve ana akım medyanın desteğiyle ellerinden geleni yapıyor. Buna rağmen —tıpkı CHP içi bölünmelerde görüldüğü gibi— sahte muhalefet konumuna düşerek kendi içlerindeki çözülme ve dağılmanın önüne geçemiyorlar.
Kendi solundaki Marksist yapıların katılımıyla daha radikal bir duruş sergileyen ve böylece “kurumsal sol” kalıpların dışına taşan Boyun Eğmeyenler hareketi; oportünist bir Dantonculuk sergileyen “sahte muhalefet” cephesine karşı, yalnızca erdemli bir Robespierreci çizgiyi temsil etmekle kalmaz. Aynı zamanda “ciddi bir programa sahip tek muhalefet” olarak, Danton gibi ayağı yere sağlam basan bir duruş da sergiler.
Danton-Robespierre paradoksu…
Büyük Fransız Devrimi’nin, tüm insanlığın hafızasına kazınan ve adları adeta “devrim” kavramıyla özdeşleşen bu iki büyük aktörünün taşıdığı nitelikler, varoluşsal bir paradoksu barındırmaktadır. Ancak bu paradoksun tam olarak nasıl ortaya çıktığını anlamak göründüğü kadar kolay değildir.
Zira söz konusu paradoks, tarihi olayların yüzeysel bir yorumuyla veya sıkça yapıldığı üzere kişisel özelliklere indirgenerek kavranamaz. Aksi halde bu durum; tarihi bir dönüm noktası olmakla birlikte nihayetinde sermaye sınıfını toplumsal yapının siyasi hâkimi kılan bir “burjuva devrimi” gerçeğiyle doğrudan ilişkilidir.
Fransız Devrimi’nin toplumsal ve siyasal niteliğinden doğan bu paradoks, Danton ile Robespierre arasındaki ilişkide somutlaşmadan önce, devrimin bu tarihî figürlerince içselleştirilmiş ve bir “iç çelişki” olarak biçimlenmiştir. Danton’un devrimciliğinden ya da bir önder olarak devrimdeki kahramanca rolünden şüphe etmek için hiçbir neden yoktur. Buna karşın Danton, Fransız halkı için öngörülen “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” ilkelerini nihayetinde sermaye sınıfının insafına bırakmaktan da geri durmamıştır.
Devrimin ilkelerini hayata geçirmede Danton’dan ayrılan Robespierre; sadece bir mücadele arkadaşını giyotine göndermekle kalmamıştır. Bir hümanist ve Aydınlanmacı olarak gençliğinden beri idam cezasına karşı çıkmasına rağmen, bu temel ilkeye aykırı davranarak kendisiyle çelişmiştir. Hatta bu tutumuyla, öncülük ettiği devrimin toplumsal niteliğine karşı gelerek bir bakıma kendi eylemine de ters düşmüştür.
Dolayısıyla “Danton-Robespierre paradoksu” olarak adlandırdığımız olgu, iki büyük devrimcinin tüm varlıklarını ortaya koyarak gerçekleştirdikleri devrimin sınıfsal karakterinden kaynaklanır. Bu devrim, tıpkı öncekiler gibi sömürüye dayalı sınıflı bir toplumsal düzenin yeni bir biçimini siyasi olarak egemen kılmaktan ibarettir. Bu durumun nesnel nedeni şudur: Bütün bir toplumun katılımıyla gerçekleşen ve sonuçlarıyla evrensel nitelik taşıyan devrimin yine evrensel nitelikteki ideolojik ilkeleri, iktidarı ele geçiren sermaye sınıfının dayattığı kapitalist düzende sınıflar üstü bir karşılık bulamamıştır.
İşte bu yüzdendir ki her fırsatta vurguladığımız gibi, burjuva toplumunu evrensel insanlık ölçütleriyle değerlendirdiğimizde karşımıza “toplumsu” bir yapı çıkar. Dolayısıyla “Danton-Robespierre paradoksu” dediğimiz olgu; gerçekte toplumsu bir nitelik taşıyan kapitalist sistem ile insani değerlere dayanan toplum arasındaki çelişkinin ta kendisidir.
“Sınıfsız toplumu” nihai hedef olarak gören Marksistler, kendilerinden önceki devrimlerden ders çıkararak siyasi ve ideolojik düzlemde ortaya çıkan bu paradoksal durumu en baştan bertaraf etme yolunu seçmiştir. Lenin’in emperyalizm kavramına dair görüşlerini ele aldığımız önceki bölümde de belirttiğimiz gibi Marksistlerin devrime bakışı; sürecin daha başlangıçta devrimin nesnel koşulları ile harekete katılan sınıfların öznel koşulları arasındaki etkileşimle biçimlendiği yönündedir.
Tam olarak ifade etmek gerekirse, devrimin ideolojik ve siyasi hedefleri doğrultusunda, sürece yön veren bu iki belirleyici unsurun bir “devrimci durum” yaratacak biçimde olgunlaşması zorunludur: “Üst sınıfların eskisi gibi yönetemediği, alt sınıfların ise artık eski sömürü ve baskı koşullarını kabullenmediği bir durum…”
Kapitalist sistemin tarihsel ömrünün sonuna gelerek bir “yok ediş ve yok oluş” aşamasına girmesi, uzun zamandır savunduğumuz gibi yarattığı muazzam maddi ve manevi yıkımla devrimin nesnel koşullarını hızla olgunlaştırmaktadır. Liberal faşist diktatörlüğün kapitalist sistemin küresel ölçekteki yönetim biçimine dönüşmesi, bu durumun somut bir göstergesidir.

Düzen entelektüellerinin ve sisteme teslim olmuş “sözde radikallerin” yarattığı sis perdesine rağmen devrim olgusu netleşmektedir. Geniş emekçi kitlelerin öznel durumlarının nesnel koşulların bilincine vardığı gerçekliği; sahte muhalif CHP’nin emekçi halk muhalefeti tarafından sıkıştırılıp teslim alınmasında olduğu gibi, açıkça görünür hâle gelmiştir.
Her şeye rağmen “devrimci durumu” yaratan bu göstergelerin belirginleşmesi, “yarın devrim olacak” anlamına gelmez; bu gerçek, devrimci bilincin temel bir gereğidir.
Öte yandan, nasıl ki 1789 Fransız Devrimi ile 1917 Ekim Devrimi birbirinin kopyası değilse; sermaye sınıfının iktidarını ve küresel sınıflı toplum yapısını sonlandırmayı hedefleyen geleceğin devrimi de —dogmatik ilkeleri savunanların iddia ettiğinin aksine— temel niteliklerini taşısa bile 1917 Bolşevik Devrimi’nin birebir kopyası olmayacaktır.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır