BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: APOLOJİST PRAGMATİZM, İSRAİL VE KAYBEDENLER KULÜBÜ

Ümit ÖZDEMİR / 10.09.2026

@masumlevrek

Neo Osmanlıcılar ile siyonistler arasında Suriye’nin parçalanmasından sonra ortaya çıkan ihtilaflar giderek belirginleşmeye başladı. Siyonistlerin Ebu Zuhur’un bombalamasıyla bir üst seviyeye çıkan kriz, kolayca yatıştırılacak gibi görünmüyor. Suriye yönetimi İsrail ile ilişkileri askıya alırken, mesele emperyalizm için de içinden çıkılamaz bir yere doğru sürüklenmeye başladı.

Emperyalizmin iki koçbaşı siyasal islamcılar ve siyonistleri karşı karşıya getiren bu çatışmalı durumun bir ucunda sapık siyonist faşist ideolojinin Arz-ı Mevut söylencesi var. Diğer kutupta ideolojik mihmandarlığını Ahmet Davutoğlu ve Cengiz Çandar ile Türkiye Günlüğü’nün üstlendiği yayılmacı ve alt emperyalist saldırgan bir dış politika izlenmesi gerektiğini savunan Neo Osmanlıcılar. Kaybedenler kulübünün bir ülkenin etnik-dini-mezhepsel olarak parçalanmasının yarattığı etkileri yadsıyanlardır.

Türkiye sosyalist solu Suriye’nin parçalanmasından değil birliğinden yana olduğu için bu iki ideolojinin dışında konum almak ve Suriye’nin öz yönetime dayalı demokratik birliğini savunmalıdır. Rojava devrimi abartısının neye benzediğini içinin ne kadar boş olduğunu yaşayarak test edenler, Suriye parçalanırken, adına “Rojava Devrimi” denilen şeyin esasen bir köşe kapma kavgası olduğunu gördüler. Eksen ve aks değişikliğinin savunulmasının politik anlamı emperyalizm, siyonizm ve siyasal islamcılar tarafından parçalanan Suriye’ye ait bütün projenin berhava olması, sahada uygulanamaz hale gelmesiyle yakından ilgilidir. BOP projesi Suriye’yi parçalamış ama ortaya çıkan ihtilaflar yatıştırılamamış tam aksine yeni kriz ve çatışma dinamiklerini besler hale getirmiştir.

Bu durumda ABD ağır bir yenilgi aldığı İran savaşının faturasını İsrail’in Suriye’de işgal ettiği bölgelerden çekilmesi için baskı uygulayarak yapabilir. İran’ın saldırgan ve Şii-milliyetçi tutumu ancak bu yolla meşruiyetini kaybeder. Beka savaşına giren ve gözünü Hürmüz Boğazı’nı kapatacak kadar karartan İran’ın çılgın gericilerinin dizginlenmesi, güvenlik kaygılarının azalmasıyla mümkün olabilir.

Bütün bunlara “çok iyimser bir yorum” dediğinizi duyar gibiyim. Aslında emperyalizmin kanlı sicili göz önüne alındığında hiç kimsenin bu satırların yazarı da dahil kimsenin böyle bir beklentisi de olamaz. Ancak ne emperyalizmin savaşları sürdürebilecek takati kaldı, ne de muarızlarının bu savaşları finanse edebilecek kapasitesi. Bu somut durum, mecburi barış iklimini ve diplomasiyle siyasete alan açan bir yönelişi zorunlu kılıyor. Ekim ayında Netanyahu’nun ve Kasım ayında Trump’ın kaybetmesi kuvvetle muhtemel seçimler savaş kışkırtıcılığının hiçbir işe yaramadığını teyit edecektir.

Türkiye’nin İsrail’e ve Suriye’ye yapabileceği en iyi teklif, Suriye topraklarının kademe kademe terk edilmesi olabilir. Bu diplomatik seçenek, üçüncü ülkelerin gözetiminde hayata geçerse, Neo Osmanlıcılığın ve siyonizmin zehirli etkisi ortadan kalkacaktır. Suriye’nin toprak bütünlüğünün sağlanması ve uluslararası anlaşmalarla güvence altına alınması çok önemli bir başlık olarak yerine getirilmeyi bekliyor. İsrail’i bütün komşularıyla çatışmalı hale getiren siyonist faşist soykırımcı politikalarını, “ABD’yi kaybettik, dünyayı kaybettik, benzeri görülmemiş bir yalnızlığa mahkum edildik” sözleriyle eleştiren İsrail eski Başbakanı Naftali Bennet gibi eleştirel seslerin çoğaltılması elzemdir.

Soykırım suçlarına karışmış kim varsa yargılanmasını talep etmek ve uluslararası mahkemelerde yargılamak, ertelenemez bir görev olarak karşımızda duruyor. Bu satırlar yazıldığı sırada Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria bölgesinde üretilen ürünlere getirdiği ithalat yasağı kararı, Siyonizmi ya da sosyal medyadaki doğru isimlendirmeyle siyonazizmi cezalandırma, dizginleme eğilimleri uluslararası ilişkilerin temel belirleyeni olmaya başladı. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin soykırım faillerini yargıllama ve tutuklama kararı ile birlikte düşünüldüğünde İsrail açısından hayli sıkıntılı bir sürece girildiği görülüyor.

Ekonomiyi felç edecek ağır gümrük yaptırımlarının muhatabı olan Netanyahu’nun siyonazi yönetiminin Gazze soykırımı için etkili bir bahane olarak kullandığı 7 Ekim Hamas terör saldırısının istihbaratının 10 gün önce ulaştığı, ancak güvenlik tedbirlerinin alınmayarak katliama davetiye çıkarıldığı da ortaya çıktı. Bütün bunlara ilaveten UAD’nin aldığı kararı baz alan 12 ülke (Fransa, Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya ve İsveç) bir yarılma anına geldiğimizi gösteriyor. Temel ve somut sorun İran rejiminin yıkılmasıydı ve bu pis işi emperyalizm adına üstlenen türlü çeşit provokasyonlarla sahneleyen İsrail’in başarısız olmasının bir faturası vardı. İsrail ve siyonazi Netanyahu yönetimi bu faturayı ödemek zorunda olabilir.

Eğer Yahudi toplumunun bir geleceği varsa, bir geleceği olacaksa tek çıkış yolu, Gazze’den başlayarak bütün yaraları sarmak ve Filistin’lilerin haklarını tanımaktan geçiyor. Ötesi her defasında iflas eden bir şiddet politikasının bütün Orta Doğu’yu alarme ederek bütün ülkeleri birbirine ihtilaflı hale getiriyor.

Pragmatizmin yeni bir türü olarak “Apoloji”

Benzer bir durum açılım ve barış müzakerelerinde de görülüyor. Tam bir komediye ve aslında trajediye dönüşen açılım sürecinde gizlenen ne varsa ortaya saçılmaya, ortaya saçılan her bilgi ve belge süratle yalanlanmaya başladı ! Halktan ve kamu oyundan gizlenen ikili görüşmeler orta yerlere dökülmeye başladı. Gizli diplomasinin zehirli etkisi, sadece sağcı liberal DEM Parti’yi değil, açılım ve barış süreçlerini meclisteki gizli oturumlarda tartıştıran AKP ve saray rejimini de etkilemeye başladı. Oy kaybeder miyiz vesvesesi, oy ve zemin kaybının yaşanmaya başlamasıyla paniğe dönüşüyor. Abdullah Öcalan gibi pragmatist birine yetki ve sorumluluk verilmesi girişimi, megaloman Abdullah Öcalan’ın “İran’ı böyle bırakamayız” ve “İdris-i Bitlisiniz olurum” sözleriyle, siyasal islamcıların tezlerini savunan söylemi esasen “terörsüz Türkiye” ve Çerçeve Yasa’nın ne olduğu konusunda kuşkuya yer bırakmayacak bir netlik sunuyor.

BOP projesinin İran duvarına çarpıp dağılmasının ardından Apolojik pragmatizm, Neo Osmanlıcı kisveyle yeni görevler istiyor ! Üstelik Mehmet Ali Güller’in yazısında1 göreceğimiz üzere bu görevi yeni de üstlenmiyor 1997’den beri aşırı sağcıların, faşistlerin Alevi katliamcı sı mirasına sahip çıkıyor ! 51 Alevi örgütünün bu durumu telin eden bildirisiyle derinleşen ve kördüğüme dönüşen tartışma, esasen sağcılığın gidebileceği menzilin neye benzediğini gösteriyor. Öcalan’ın PJAK gibi terör örgütleri ile ilgili sarf ettiği sözler, sadece milliyetçi reaksiyonu çoğaltmadı, İran gibi devasa bir savaş makinesine sahip olduğunu gördüğümüz ülkeyi de alarme etti ! Erbil’deki Barzani ofisinin füzeyle vurulması bu alarmın ilk sonucuydu.

Bugüne kadar sürdürülen çatışma pratiklerinin devamından yana kullandığı milliyetçi söylemle Öcalan, aslında kendi tarafında hiçbir şeyin değişmediğini de gösterdi. Milliyetçi-hamasi söylemi, “barış sürecini beğenmiyorlarsa dağa çıksınlar” sözleriyle zirveye taşıyan Neo Osmanlıcı Cengiz Çandar, bir asab bozukluğunu, bir çıkışsızlığı dile getiriyor. Bütün bunlar aslında herkesten gizlenerek sürdürülen “terörsüz Türkiye” sürecinde dışlayıcı-milliyetçi yaklaşımın ne olduğunu bir kere daha teyit etti. Kapalı kapılar ardında Kürtleri ve Türkleri emperyalizmin sancağı altında İran’a saldırtmaya çalışanların foyaları ortaya çıkınca takındıkları faşizan-muhafazakar tutum, saray rejiminin otokratik karakteri nedeniyle sürdürmeye çalıştığı gizli diplomasinin mantık sınırıdır. O sınırda gördüğümüz fotoğraf kimseyi ikna edemeyen kapalı devre bir savaş hazırlığı ve siyasal islamcı rejimin tahkim edilmesidir. Kürtleri bu projeye yani Kürt-İslam-NATO sentezine ikna etmek için kullanılan “Kürtler de MHP gibi bu rejimin kurucu sütunu olacaktır” cümlesinin siyasi anlamı bizim açımızdan çok nettir. Apolojik pragmatizm, taktik bir açılımla saray rejimine yedeklenmeye yedeklenmekte ayak sürüyenlere ya da itiraz edenlere “barış süreci” havucu uzatmayı deniyor. Baş düşmanı emperyalizm olan sosyalist solun oldukça zayıf olan siyasi gücüne karşın, bu gücün tam tersine elde ettiği halkçı meşruiyet, Türkiye sağının altında kalarak ezildiği bir şeye dönüştü. İdeolojik ve politik mücadele ve polemik sosyalist solun meşruiyet alanını daha da genişletmeye muktedirdir. İtiraz kudretini bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizmden alanların bayrağına yazdığı bağımsızlık emperyalizmin bütün unsurlarıyla ülkemizden kovulmasıdır.

“Barış süreci başarılı olmazsa Türkiye’nin Gazze’ye çevrileceği” yollu bir dizi milliyetçi hamasi zırvalık ve buna karşı İYİP tarafından geliştirilen hamasi milliyetçi söylem, toplam sonucu herkese kaybettiren ve zaten neoliberalizm dolayısıyla yoksullaştırılan halkı bir de etnik temelde kutuplaştırmaya çalışıyor. Kutuplaştırma devam ettikçe sınıfsal gerilimler azalacağı gibi etnik kutuplaştırmanın milliyetçiliğin yani dolayısıyla emperyalizmin ekmeğine yağ süreceği kesindir.

Böylece yazı boyunca tartıştığımız üzere ortada bir barış sürecinden çok İran’a yönelik operasyona lojistik destek olma arzusu olduğu için Yeni Parti ve TİP’in sol liberal çıkışları ve apoltizmi de boşa düşüyor. Rejimin manevra alanının giderek daralmasıyla yaptığı “terörsüz Türkiye” propagandası, esasen rejimin ömrünü uzatmak için atılmış taktik bir adım. Demokratikleşme gibi bir niyeti olmayanın KHK gibi çok basit bir meselede bile üniversitesinden kürsüsünden edilmiş akademisyenleri dışarda tutması, terörsüz Türkiye’nin ne mene bir şey olduğunu gösteriyor. Bu basit demokratik adımları bile çok gören tamamen güvenlikçi-faşizan bu yaklaşım, kitleleri “barışa” ikna etmediği gibi hızla apolitikleşmesine neden olur. Yanlış iliklenen düğme misali, barış süreci söylemini sömürecek kim varsa hepsinin aynı çuvala konulması, yaşanan bunca acı tecrübeye rağmen toplumu rencide eden tutumlardaki ısrar, “terörsüz Türkiye” sürecinin içinin ne kadar boş olduğunu gösteriyor. “Apoloji” adını verdiğimiz bu kerameti kendinden menkul ve aslında lider kültüne, kişi tapıncına dayalı yaklaşımın zehirli etkisinden arınmak Kürt siyasal hareketi için olmazsa olmaz bir yöneliştir.

Soğuk savaş dünyasından kalan bu kötü siyasi mirasın etkilerinden arınmanın diğer kutbunda Saray rejiminin ağır ve toksik etkisinden arınmak gibi bir görev var. Demokrasiyi ve insan haklarını etnik aidiyetlere göre tanımlamak, burjuva siyasetinin en eski ve paslı tuzağıdır. Dünyada birden çok örnekte (IRA ve ETA) görüldüğü üzere üçüncü bir tarafın gözlemi ve kontrolünün sağlanması durumunda silah bırakma süreçleri başarıyla yürütülebiliyor. Terör saldırılarından zarar gören kim varsa, zararının tazmin edilmesini başa yazan adil bir yaklaşım, karşılıklı anlayış ve hoş görünün zemin bulmasına ve barış sürecinin benimsenmesine hizmet ediyor. Ama tabi bunun için Türkiye’nin saray rejimini tahkim edecek hamlelerden çok tam aksine saray rejiminin vahşi yağmasından kurtulması gerekiyor.

Üsküdar seçimlerinin çeşitli operasyonlarla çalınmasıyla operasyonlar cehennemine çevrilen Türkiye’de halka sandık yolunun kapatılması hedefleniyor. Elbette bu durumda başta sivil itaatsizlik olmak üzere pek çok eylem türü meşruiyet kazanır. Halkın seçme ve seçilme hakkının fiilen kaybı, radikal siyasete alan açacaktır. Böylece “terörsüz Türkiye” söyleminin esasen altının ne kadar boş olduğu bir kere daha teyit ediliyor. Soygun ve yağmayı köprüleri 30 yıllığına satacak kadar derinleştiren saray rejimi, attığı her baskıcı adımda biraz daha zaman ve zemin kaybediyor. Tükenmişlik sendromu, piyanonun bütün tuşlarına aynı anda basmaya mecbur ediyor. Binlerce insanın işini kaybettiği OVP yağması ile tuturulamayan ve artık acı bir alay konusu olan enflasyon hedefleri de cabası.

Türkiye çok büyük bir mali kaynağı bundan daha önemli bir insan kaynağını Kürt sorununun yarattığı toksik etkiyle kaybetti. Sorunun çözümü, saray rejimi ve Apolojistlerin ön gördüğü Orta Doğu’nun ilkel rejimlerine mesela Lübnan’a benzemek değil, tam aksine halkın siyasete katılımını teşvik eden bir siyasal mimariyle mümkün olabilir. Düne kadar yapılmış bütün yanlışları açık bir eleştiriyle aşma cesareti, düşünce ve ifade özgürlüğünün sağlanmasıyla mümkün olabilir. Yanlış iliklenen düğme misali, en temel haklardan biri olan düşünce ve ifadeyi dile getirme ve yayma özgürlüğünün olmadığı bir yerde sağlıklı bir tartışma yürütmek mümkün olabilir mi ? Elbette olamaz.

Demokrasi, “herkesi ilgilendiren herkes tarafından oylanmalıdır” ilkesiyle hayata geçirilebilir. Sendikal haklardan, eğitim hakkına, çevre haklarından kadın, gençlik, çocuk ve hayvan haklarına demokrasiyi hayata geçirmenin ön koşulu, siyasal katılımın ve tartışmanın önündeki bütün engelleri kaldırılmasını savunmaktır. Bugüne kadar yapıldığı haliyle, seçimden seçime bütün hakları fiilen elinden alınmış halkın seçim yapmasını beklemek, hiçbir operasyon yapılmasa bile seçimleri de yozlaştırır ve anlamsızlaştırır. Teknik ve elektronik altyapısı iyice olgunlaşan demokratik katılım hakkı, siyasal toplumun yaratılmasında anahtar bir rol üstlenebilir. Yurttaşların demokratik hakları konusunda ilk okuldan başlayan eğitimlerin verilmesiyle demokratik hakların kültürel ekseni yaratılabilir. Siyaset yapma hakkını parası ve nüfuzu olan elitlerin dar rotasyonundan kurtarıp, bu köhnemiş siyasi yapıyı kıyasıya eleştirme ve yenisini inşa etme hakkı savunulmak ve benimsetilmek zorundadır. İşyerinde, üniversitede, meclislerde, sokakta demokrasiyi savunmak karar mekanizmalarına maksimum katılımı savunmak ülkemizi zayıflatmaz tam aksine güçlendirir ve otoriter faşist yönelimleri tarihin çöplüğüne atabilir.

Kayyum yönetimleriyle, yargı sopasıyla yaratılan çürüme ve kokuşma ülkeyi yaşanmaz bir hale getirmişken, üretimi, eğitimi, bütçe hakkını siyasal katılımla yönetilmesini savunmak belki şu anda pek çok kişiye ütopik gelebilir. Ancak tarih ve sınıf mücadeleleri gösterdi ki, insanlık distopik olanın koyu karanlığını yırttığında ütopik olanın geniş, aydınlık özgürleştiren ferahlığına kavuşabiliyor. Yeter ki bu konuda örgütlenebilecek bir feraseti gösterebilelim ve konuyu derinlemesine tartışacak özgürlükçü rezervleri yaratabilelim.

Diğer Yazılar

68 Fransa

NASIL MUHALİF OLUNUR?

(Elinizdeki yazı, “Muhalefet üzerine” başlığı altında gerçekleşen çok daha kapsamlı bir çalışmanın sadece bir bölümüdür…) …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir