Ümit ÖZDEMİR / 13.08.2026

İstibdat rejimlerinin genel karakteristiğidir. Başına çöreklendikleri bela oldukları mı demeliyim, ülkelerin geleceğiyle kumar oynarlar. NATO zirvesiyle başlayan çerçeve yasa ile devam eden, kumar bütün Türkiye-Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması ile yeni bir boyut kazandı. Bizim daha önceki yazılarımızda işaret ettiğimiz üzere bir Kürt-İslam-NATO sentezinin islam NATO’su ayağı oluşturulmaya çalışılıyor. Ancak ne de olsa Orta Doğu’nun gerçek lider ülkesi Mısır’ın içinde yer almadığı herhangi bir anlaşmanın başarı şansının olmadığını geçerken belirtmek zorundayız. Anlaşmanın mürekkebi kurumadan Husilerin Suudi Arabistan’a saldırması, karşısında Türk dışişlerinin takınacağı tavır merak konusu oldu.
Mekke Anlaşması’na “diğer körfez emirliklerinin de katılabileceğinin” belirtilmesi anlaşmanın zayıf ve emperyalizmin istekleri doğrultusunda imzalandığını teyit ediyor. Türk dış politikasının ülke menfaatlerini gözeten bir çizgide olmadığını, tam aksine emperyalizmin bölge çıkarlarını gözettiğini bir kez daha ispat eden Mekke Anlaşmasıyla NATO’nun Orta Doğu’daki genişleme ve İran saldırılarıya ağır darbelenen İsrail’i savunma ve İran’ı çevreleme hattı oluşturulmaya çalışılıyor. Tarihteki örneğini 1955 DP’nin 1955 Bağdat Paktı’nda1 bulabileceğimiz anlaşma, Türk sağının saldırgan bağımlı dış politika anlayışını günümüze uyarladı.
Çerçeve Yasa: Havet ve Hayır: Stockholm Sendromu !
Çerçeve yasayı da bu çerveye oturtmak verimlidir. Ortada MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın x mesajında iddia ettiği üzere bir ne Hayırlı Cuma anlaşması vardır. Ne de Kolombiya’da FARC ile Kolombiya’daki hükümet arasındaki anlaşma türünden bir yol haritası. Böyle olunca Feti Yıldız’ın x hesabında açıkladığı üzere “çerçeve yasa tasarısının amacının toplumsal hafızayı onarmak” gibi bir şey olduğunu iddia etmek abesle iştigaldir. Kendi hazırladıkları yasanın siyasi sonuçlarından duyulan korku, yasa maddelerinin AKP ve MHP’li vekillerin bile okumasına izin vermeden imzalanmasını dayatan bir zihniyet için “toplumsal hafızayı onarmak” olsa olsa bir hamasetli demagojidir.
Korku o kadar büyük ki, yasanın uygulanması sırasında oluşabilecek suçların yargılanmaması için 12 Eylül faşist Anayasasının geçici 15. maddesine benzer bir madde koyarak yargılamaya mani oldular.
“Yasalar önünde herkes eşittir” burjuva yanılsamalı ilkesinin bile ayaklar altına alındığı bir korku ikliminde “toplumsal hafızanın onarımından” bahsetmek kargaları kendine güldürmektir. Anayasayanın 118. Maddesi’nde düzenlendiği haliyle MGK’yı bir tavsiye organından çıkarıp, karar verici mevkiye taşıyan çerçeve yasa, sadece bu yönüyle bile anti demokratik, faşist bir yasadır. MGK’lı kayyum yasası olarak rahatlıkla değerlendirilebileceğimiz bu yasa paketi, darbeci-butlancı mantığı yeniden üretmekle kalmıyor, Kimlerin yargılanıp yargılanmayacağı kimlerin affedilip affedilmeyeceği yetkisini yargı organlarından alıp, Takip, Koordinasyon ve Yargılama Kurulu’na veriyor. Anayasa madde 9 (Yargı bağımsızlığı) ve madde 138 (Mahkemelerin Bağımsızlığı) yasalarına da aykırı olan bu yasayı savunabilmek için asgari bir hukuk bilgisi bile gerekmiyor ! Bu kadar berbat bir yasayı belki 12 Eylül’ün beşi bir yerde cuntacıları çıkarabilirdi. AKP 12 Eylül çocuğu olduğuna göre, çıkan ürünün neden bu kadar berbat olduğunu anlamak kolaylaşıyor.
Yasa karşısında takınılan tavır “2. Yetmez Ama Evet tutumu” değildir. Yetmez Ama Evetçi liberallerin at koşturduğu dönem, bugünden görece çok daha “demokratik”, en azından komedyenlerin hapse konulmadığı bir dönemdi ! Evet, Havet diyenlerin tutumu Stockholm Sendromu’ndan muzdarip olanların tutumudur. MGK’lı kayyum ve komisyon ve bunlara getirilen yargılanmama zırhı, çerçeve yasanın anti-demokratik özüdür. Başta TİP olmak üzere pek çok liberal ve sol liberal çevre bunları teşhir etmek yerine “yoksul evlerine şehit cenazesi gelmemesi” adına “evet” dediklerini açıkladılar. İtiraz noktasını kırmak için ölümle korkutulanların, sıtmaya razı edimesi tutumudur bu. Sosyalist olduğunu iddia eden bir partinin iş cinayetlerinde terörle savaştan daha fazla sayıda insan kaybının yaşanması, karşısındaki sessizliği ve siyasetsizliği ise çok daha endişe vericidir.
Kendi çözüm sürecini demokratik ana hatlarını ortaya koymak ve bunu tartıştırmak yerine, saray rejiminin dayattığı sürece ram olmak, siyasetsizliğin ta kendisidir. 600 sayfa Ayna / Heli kitabı yazdıktan sonra Tom Barrack yasasına evet demenin başka bir izahı olamaz.
Yeni Parti: Yeni Sol liberal açmaz
Yeni Parti Açmazı ise bundan da kötüdür. Siyasal liderlik gösterme konusunda tam bir aciziyet yaşayan Özgür Özel, Kürt meselesinin çözümünde saray rejiminin dayatmasına evet diyerek Erdoğan’ın oyununu bozduğunu ilan ederek bir kez daha saray rejiminin dümen suyuna girmiştir. YP’de nükseden sosyal liberal sentez partinin omurgasızlaşmasına arada kalmasına Özgür Özel’in kendi partisinin vekillerinin çoğunluğuyla ters düşmesiyle sonuçlandı. Belediye başkanlarının önemli bir kısmı Silivri’de tutsak durumdayken 24 Mayıs butlan darbesiyle partisine haydutlama yöntemle el konulmuşken, bu konuların hiçbirini pazarlık konusu bile yapılmasıyla gösterilen bu acziyet, en fazla Devletin Bahçelisinin takdirini toplayabilmiştir.
Siyasal alandaki bu teslimiyet ve acziyet, tüm aksi yöndeki söylemine rağmen Yeni Parti’nin sol liberal kökenlerinden kopamayışının ürünüdür. Elbette Türkiye’de yaşayan kimse çatışmanın uzamasını istemez. Ancak barış ve demokratik çözüm süreçleri içinden geçilen koşulların dolaysız bir ürünüdür. En küçük hak arama eyleminin polis ve jandarma saldırısıyla karşılandığı bu istibdat rejiminde Saray rejimi Kürt sorununu çözmeyi değil, her zaman yaptığı üzere Çerçeve Yasayla bu sorun üzerinden siyasi menfaat sağlamayı tercih etmiştir.
Saray rejiminin siyasi menfaat elde edemeyeceğini, yani referandumsuz Erdoğan’ın görev süresinin uzatabilecek meclis desteğini sağlayamadığını anladığı anda, çerçeve yasayı ortadan kaldıracağından hiçbir şüpheniz olmasın. Saray rejiminin 25 yıllık pragmatist sağ siyaseti, hiçbir ilkenin ve kuralın olmadığı neoliberal güvencesizliğin inşa edildiği; halkın siyasal alandan tamamen dışlandığı sayısız örnekle doludur. En yakın olanı hatırlatalım: Çocuk yaştaki suçlulara, müebbet hapis cezası veren bir yasa meclisten geçirilerek evrensel bir hukuk ilkesi olan “çocuğun üstün yararı” ilkesi ayaklar altına alındı.
Emperyalizmin genel valisi Tom Barrack’ın ülkemize reva gördüğü “hayırlı monarşi” rejimi doğrultusunda hayata geçirilen “açılım” ve “çerçeve yasa”, esasen Kürt siyasi hareketinin kendi kendini tasfiye etmesi sonucunu teyit etti. Bütün tezleri hayat tarafından yanlışlanan, üstelik bütün bunlar eleştiri konusu olduğunda derin bir sessizliğe ve milliyetçi reaksiyona gömülen Kürt siyasi hareketinin burjuva liberal kanadı, AKP ve MHP ile fiili ittifak kurarak emperyal sisteme dahil olmanın yollarını arıyor. Kürt siyasi hareketindeki bu sağa savrulma, sağcılaşma ve faşist saray ittifakı ile kol kola girme durumu “bin yıllık adım” söylemiyle kutsanırken, emperyalizmin bölgedeki planlarına dahil olma, bu planların içinde rol kapma hevesi ise her yerinden sırıtıyor.
Bu durumun yani emperyalizmin gönüllü hizmetkarı olma çabalarının genç kuşak, işsiz ve güvencesiz Kürt proleterlerin tepkisine neden olması kuvvetle muhtemeldir. İki sınıf birbirinden sadece dünya görüşleri üzerinden ayrışmıyor, neoliberalizm bu iki sınıfı zıt iki kampta emek ve sermaye kamplarında saflaştırıyor. Çerçeve yasa komisyondayken Batman’ı ziyaret eden Maliye ve Hazine Bakanı Mehmet Şimşek’in karşısına çıkan bir Kürt annenin evladına iş istemesi, temel ve yakıcı sorunun işsizlik olduğunu bir kere daha gösterdi. Neoliberal güvencesizlik ve kimsesizlik çağında Kürt bir annenin evladına iş istemesinden daha sınıfsal gerçek ne olabilir ?
Nitekim İŞKUR rakamlarına göre 2.3 milyon kişinin işsizler ordusunu oluşturması bu durumu teyit ediyor. Düşük emekli aylıkları nedeniyle 1 milyon 255 bin emeklinin çalışmak zorunda kalmasıyla neoliberal cehennem tablosu netleşiyor. 2026 yılında hayatlarının son evresinde yani yaşlılık döneminde çalışmak zorunda kalan 95 emekli iş cinayetlerinde hayatını kaybetti. Gayri resmi rakamlara göre % 30’lara ulaşan işsizlik problemi neoliberal kapitalizmin, Türkiye versiyonunun gaddar gerçeğini gösteriyor.
Neoliberal güvencesizlik ve işsizlik kıskacına alınan proleterlerin tamamı, yeni ve çok daha sol bir siyasal söyleme gönül düşürürken, kendilerini de ezen haklarını yok sayan neoliberal cehennemden, tıpkı başka milletlerden sınıf kardeşleri gibi kurtulmanın yollarını arıyor. Güvencesizlik öyle bir cehennem ki, çatışmalarda çeşitli uzuvlarını kaybeden ve kaderine terk edilen er savaş gazilerini bile eyleme sürükleyebiliyor. Bu insanların pek çoğu bir sendromu (neoliberalizmin vatandaşlıktan kovmasını) ve derin bir travmayı yaşıyor: Organ kaybının yarattığı depresyon ve bakıma muhtaçlık… Sosyal hizmetlerin tasfiye edilmesiyle kaderine terk edilmişlik.. Engelli haklarından mahrumluk ! Bütün bunlar er gazilerin önlerine dikilen ve durumları karşısında hüzünlenip ağlayan polisin bilmediği şeyler olabilir ama bu hakların mahrumiyetini hatırlatmak aydın sorumluluğunun bir parçasıdır.
Türkiye’de saray istibdatının son manevralarının Erdoğan’ın görev süresinin uzatılması ve bir kez daha Cumhurbaşkanı seçilme çabalarıyla doğrudan ilgili olduğunu artık sağır sultan biliyor. Hal böyle olunca ne milliyetçi İyi Parti’nin istismar ettiği üzere ortada bir “ihanet” yasası var ne de liberallerin süslemeye çalıştığı üzere bir “demokratik” Cumhuriyet yasası. Aynı anda bütün tuşlara basan ve bu yolla kafaları karıştırmaya çalışan saray rejiminin hile ve kör baskı yöntemine başvurması ipleri elinden kaçırdığından kaynaklanıyor. Saray rejimi finale doğru giderken hız kesmemek zorunda. Bir tür amok koşusu da diyebileceğimiz bu sürekli hızlanma hali, zamanın saray rejiminin aleyhine çalışmasıyla da yakından ilgilidir.
Ortada sağ hamasi söylemin dışında, adlı adınca emperyalizmin isteklerini yerine getirmek üzere uşaklaştırılmışların beyhude çabaları var. Halkın gündelik yaşam sorunlarıyla daha fazla hemhal olmaya başlaması, kasten yoksullaştırılması ve emeğinin Tüpraş ve Doruk Maden örneğinde görüldüğü üzere dizginsiz sömürüsüyle yaşadığı katlanılmaz sefaletin tek sorumlusu olarak saray rejimini görmesi, bu beyhudeliğin tam tanımıdır. Doruk Maden işçilerinin haklarını alabilmek adına Ağustos sıcağında devam ettikleri direniş, bütün çelişkilerin emek / sermaye çelişkisi üzerine yığıldığını gösteriyor.
Durumu tam da istibdat rejiminin müflis kumarbaz gibi elde bir şey kalmayınca elindeki her şeyi masanın ortasına yığıp el yükseltmesi olarak tanımlayabiliriz. Kumarbazın el yükseltmesi, kumar bağımlılığının sonucudur. Ancak bir ülkenin geleceğinin kumar masasına sürülmesi, iktidarın sürdürülmesi adına her türlü dalaverenin çevrilmesi siyasi tarihte sıkça rastladığımız burjuva politikasının bir sonucudur. Kumarbazların ilklerinden olan Neo Osmanlıcı Ahmet Davutoğlu’nun bir bildiriyle sessiz sedasız siyaseti bırakması, yaşanması kuvvetle muhtemel hesap sorma kampanyasına karşı bir ön alma girişimiydi.
Türkiye-Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Anlaşması’na bu açıdan bakmak verimlidir. Anlaşmayla İran’ın Suudi Arabistan’daki Amerikan üslerine yaptığı saldırıların önüne geçilmek istenmiş ve ABD’nin büyük İran fiyaskosuna karşı bir tedbir geliştirilmiştir. Türkiye’nin AKP ve Saray rejimiyle Orta Doğu’da giriştiği maceralara bir yenisinin eklenmesi, kaçınılmaz olarak İran-Rusya ve Çin ittifakına karşı bloklaşmayı beraberinde getirecektir.
Çok taraflı ve barışa dayalı bir dış siyaset izlemek yerine çatışmalarda taraf olan bu yeni saldırgan bağımlı rol, Türkiye’nin emperyalizme olan geleneksel bağımlılığının sonucudur. NATO Zirvesiyle teyid edilen bu yarı sömürge olma hali, Türkiye’de emeğiyle geçinen milyonların ve onların çocuklarının geleceğini riske eden bir adımdır. Sosyalistler savaşa neden olacak ve sadece bir avuç silah tekelinin yüzünü güldürecek maceraları açıkça telin etmek, buna karşı siyasi bir tavır almakla yükümlüdürler. Bunu sadece kendi emekçi sınıfları için değil, müstakbel bir çatışmadan büyük zarar görecek diğer ülkelerin emekçi sınıfları için de isterler. Barış görünümlü tasfiye ve saray rejiminin ömrünü uzatma girişimlerine karşı net ayrımlarda birleşmek ve itiraz kudretini derinleştirmek gerekiyor.
Saray rejiminin kumarbazlarının hesaplarını bozabilecek yegane güç, emekçilerin emperyalizmin bölgedeki planlarına karşı kendi sınıf tutumunu netleştirmeleridir. Saray rejiminin parti kapatma, butlan atama, çerçeve yasayla milliyetçi reaksiyonu körükleme ve yeni bir meşruiyet kampanyasıyla (Uğur Mumcu suikast dosyasının raftan indirilmesi vb.) gibi çeşitli oyunlarının yanı sıra bir kumarbazlığa soyunması aynı oyunun iki farklı yönüdür. Blöflerle devletçi reflekse sahip Kemalistleri esir etme operasyonu, liberallerin iddia ettiği üzere “Mehmet Ağar’ı boşa düşürme operasyonu” değil, olsa olsa içi boş birer manevradır. Bütün bunlar esasen kumarhane kapitalizmine döndürülen Türkiye’de neoliberalizmin diğer çıktılarıdır. Muhtaç olunan kudret mi ? Kesinlikle birlik, mücadele, örgütlenme ve sınıf bilincinin kaçınılmaz ortaklığından neşet edecektir. Yeter ki bu konuda samimi olanların mütevazi çabalarını örgütleyebilecek kolektif bir iradeyi ortaya koyabilelim.
1Bağdat Paktı 24 Şubat 1955’te Türkiye ile Irak Krallığı arasında imzalanan anlaşma. Anlaşmaya daha sonra Pakistan ve İran gibi emperyalizmin işbirlikçisi rejimler ile İngiltere’de dahil olmuş, Irak’ta kral Faysal’ı deviren darbe sonrası isim değiştirerek CENTO merkezi Ankara’ya taşınmış ve 1979’daki İran İslam Devrimi ile CENTO da fiilen sona ermiştir. Bağdat Paktı Sovyetler Birliği’ne karşı bir çevreleme stratejisi izleyen emperyalizmin yerli işbirlikçilerini ve ileri karakollarını bir araya getirdi.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır