(Elinizdeki yazı, “Muhalefet üzerine” başlığı altında gerçekleşen çok daha kapsamlı bir çalışmanın sadece bir bölümüdür…)
Mahir Konuk / 11.08.2026

Neoliberalizm” kavramı konusunda görüşlerine başvurduğumuz Barbara Stiegler’de, bu soruya bir cevap bulmak mümkündür. Kendisinin “neoliberalizm” kavramına tarihi köklerinden yola çıkarak getirdiği tanımlar, konunun toplumsal ve siyasal içeriğinden ötürü “taraflı” olma; yani ya yerleşik düzenden yana ya da ona muhalefet etme özelliğine de sahiptir. Dahası, kendisinden yeni şeyler öğrendiğimiz araştırmacımızın görüşlerinin “nesnelliğini”, önceki bölümlerde tartışma konusu yaptığımız gibi “taraflılığını” da tartışmaya açacak olsak da, günümüz Fransız entelijansiyasındaki “düzen erbabı” kesimle kıyaslandığında takdire şayan bir tavır sergilediğini belirtmek bir “entelektüel namus” sorunudur.
Hiçbir yanlış anlamaya meydan vermemek için açıklıkla belirtmeliyiz ki; içinde bulunduğumuz süreçte, B. Stiegler gibi yerleşik düzenle arasına radikal bir biçimde mesafe koymaya çabalayan kesimle aramızdaki ayrılıklar, “devrim” ile “karşı devrim” arasındaki ilişkiler temelinde görülmemeli; “liberal faşizme” karşı mücadele eden “muhalif” kesimin kendi iç meselesi olarak ele alınmalıdır. Her ne kadar bu tür radikal muhalif kesimler, yerleşik düzeni tanımlamak için “liberal faşizm” kavramının kullanımına karşı çıkmış olsalar bile.
Aynı şekilde, Nazizmi ve onun -bizce- liberal faşizm ile bağlarını bilimsel bir titizlikle ortaya çıkardığı için “ölüm tehditleri” alan1ve düzene biat etmiş akademik çevreler tarafından aforoz edilen tarihçi Johann Chapoutot’ya da en samimi takdirlerimizi ve dayanışma duygularımızı göndermekteyiz.
B. Stiegler’in “neoliberalizme karşı muhalefet” konusunda J. Dewey’in eleştirilerine dayanan görüşlerinin irdelenmesine geçmeden önce, aynı konuyla ilgili olarak bizim; neoliberalizmin insan ve toplum anlayışına karşı muhalefetten ne anladığımızı ve muhalefet kavramını nasıl tanımladığımızı belirtmemiz gerekmektedir:
-
Muhalif olmak, olayların içinde olmayı gerektirir. Olayların içinde olmak ise sadece dışarıdan bakıp olup bitenin rasyonel bir eleştirisini sunmak yerine, gerçekte var olan olayların ve şeylerin yerleşik düzenini değiştirmek üzere onlara müdahil etmeyi öngörür; tıpkı Marks’ın 11. Tezinde ileri sürdüğü gibi (Bkz. Feuerbach üzerine tezler).
-
Bu şekilde tanımlandığında, “muhalif olmak” aynı zamanda muhalif kalmayı da gerektirecektir. “Muhalif kalmak” ise, içinde yer aldığınız olayların doğru bir analizini ve buna bağlı olarak sınıflara bölünmüş bir dünyada doğru bir safta, yani hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek şekilde emekçinin safında yer almayı öngörecektir.
-
Bu demektir ki, sadece “devrimci” veya “devrimden yana” olmak da tutarlı bir muhalefet yürütmek için yeterli olmayacaktır. Yerleşik düzeni oluşturan olaylara müdahaleyi —dikey bir biçimde yan yana gelerek— yatay olarak yeni ve sınıfsız bir dünya inşa etme çabasına bağlamak gerekmektedir.4) İnsanlığın deney hazinesine katılmış başarılı veya başarısız sayılan devrim deneylerinin ışığında; içinde bulunduğumuz ve kapitalist sistemle birlikte genel olarak sınıflı toplumsal yapılanmaların tarihsel sonlarına eriştiği şartlara uygun çıkış yolları üretmek gerekmektedir. Bu durumda muhalif olmanın ölçüsü, geçmiş deneylerin ‘üstüne yatmak’ değil, aksine bugünün somut koşullarına uygun ve geleceğe açılan yeni çözüm yolları üretmektir.
-
İnsanlığın deney hazinesine katılmış başarılı veya başarısız sayılan devrim deneylerinin ışığında; içinde bulunduğumuz ve kapitalist sistemle birlikte genel olarak sınıflı toplumsal yapılanmaların tarihsel sonlarına eriştiği şartlara uygun çıkış yolları üretmek gerekmektedir. Bu durumda muhalif olmanın ölçüsü, geçmiş deneylerin ‘üstüne yatmak’ değil, aksine bugünün somut koşullarına uygun ve geleceğe açılan yeni çözüm yolları üretmektir.
-
Sınıflı toplumsal yapılanmanın insanlık tarihini terk etmekte olduğu olgusu, günümüzdeki toplumsal ve siyasal olayları geçmişte olduğu gibi kendi doğal devamlılıkları üzerinden değil, aksine köklü ayrışma ve kopuşlar üzerinden değerlendirmemizi öngörür. Bu durum, toplumsal pratikte ortaya çıkan yeni emek eksenli düşünme ve yaşama biçimlerine sahip çıkmamızı da zorunlu kılmaktadır
-
Özetle insanlık; yalnızca eski ile yeninin değil, zorunluluk (determinizm) ile iradeciliğin (volontarizm) de birbirine karıştığı ve hızla birbirine dönüştüğü bir kavşakta yolunu aramaktadır. Türkiye’deki Haziran Ayaklanması ve Fransa’daki Sarı Yelekler Hareketi, bu karmaşık ortamda beliren en aydınlık yolun “doğrudan demokrasinin inşası” olduğunu göstermektedir.
-
Peş peşe yaşanan “doğrudan demokrasi” deneyimleri —içinde bulunduğumuz geçiş döneminin doğal bir sonucu olarak iradeciliğin bir zorunluluk olduğunu gösterdiği ölçüde— “kapitalist sistemin bir yok oluş ve yok ediş sürecinde olduğu” yönündeki tezimizi doğrulamaktadır. Artık ne emek ne de sermaye dünyası var olabilmek için iradi (devrimci veya karşı devrimci) davranmak durumundadır. Diğer bir deyişle “devrim” meselesi, bir “tercih” olmaktan çıkmış; var olmanın nesnel bir zorunluluğuna dönüşmüştür.
8) Muhalefeti biçimlendiren sınıf mücadelesinin, uzun zaman ölçeğinde tarihsel bir kopuşu öngören “yok oluş-yok ediş” hattında seyretmesinin siyasal pratikteki bir diğer sonucu, emekçi halk muhalefetinin önlenemez yükselişidir. Dışarıdan tayin edici bir siyasal ve örgütsel destek almadan gerçekleşen bu yükseliş; kurumsal ve yerleşik düzen sınırları içindeki muhalefeti, alışık olduğu “öncü” konumundan çıkarıp “artçı” konumuna itmiştir.
9) Hızla yükselen devrimci karakterli emekçi halk muhalefetinin en kritik konusu “örgütlenme” meselesidir. Örgütlenme meselesi ise radikal olsun ya da olmasın devrimci muhalif siyasi partilere bir yenisini eklemek değil; emekçi halkın, doğrudan demokrasiyi hayata geçirecek süreklileşmiş iktidar organlarına sahip olmasıdır. Paris Komünü deneyiminden beri bu tür iktidar organları, çeşitli siyasi parti yapılanmalarına kendilerine olan yakınlık ya da uzaklıklarına göre gerçek siyasi değerini biçecektir.
Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki “Nasıl muhalif olunur?” sorusuna getirdiğimiz tanımlarda belirleyici olan unsur —devrimci ve komünist geçmişin teorik ve pratik kazanımlarından esinlenmiş olsak da— içinde bulunduğumuz tarihsel kesitin toplumsal özellikleridir. Bu anlamda tavrımız; siyasi muhalefet ve örgütlenme alanlarında geçmişle bugün arasında simetrik ilişki kurmaya çalışan “palavradan radikallerimizden” temelden ayrılmaktadır. Zira böylesi bir muhalefet anlayışı, sınıf mücadelesini kendi kurdukları örgütsel yapıların pratik önderliğine indirgemekte; iddia ettikleri gibi “önderlik etmek” bir yana, günümüzde yeniden yükselen devrimci halk mücadelelerinin önünde bir engele dönüşmektedir. “Palavracı radikallik” olarak adlandırdığımız bu anlayış, sözlerimizin başında “dışarıdan muhaliflik” diye nitelediğimiz siyasi duruşun öznelerini barındırır.
Dışarıdan” ve “İçeriden” Muhalefet Ne Anlama Gelmektedir?
“Dışarıdan muhaliflik” olarak adlandırdığımız tutum; özetle yerleşik düzene karşı radikal bir duruş sergilemekle yetinen ancak bu düzenin ezilen ve sömürülen emekçi halk kitleleri üzerinde yarattığı sorunların çözümüyle pek de ilgilenmeyen bir tür “devrim aristokrasisinin” benimsediği muhalefet biçimidir. Böylesi bir muhalefetin özneleri, eylemlerine kendilerini “günahkar” gördükleri emekçi kitlelerden soyutlanarak başlar; süreç boyunca olup bitende hiçbir sorumluluk üstlenmeksizin, daha da soyutlanarak yollarına devam ederler.
Örneğin Türkiye’deki Haziran Ayaklanması’nı örgütlü bir güç oluşturamadığı gerekçesiyle keskin bir dille eleştiren, ancak kendileri “örgütlü bir güç” olmalarına rağmen ayağa kalkan halk muhalefetine neden önderlik edemediklerine dair tek bir fikir dahi beyan etmeye tenezzül etmeyen kesimler, bu tavırlarıyla “dışarıdan muhalefet” anlayışının tipik temsilcileri olmuşlardır.2 Yanlış anlaşılmamak için belirtmeliyiz ki bütün toplumsal ve siyasal hareketler eleştiriye açıktır; eleştiri ve öz eleştiri mekanizması olmadan ilerleyemezler.
En tutarlı eleştiri; muhaliflerin “öznel gerçekliğini” sorgulayan ve o oranda nesnel bakışın öngördüğü bir “dışarıda olmayı” gerekli kılan yaklaşımdır. Bizim “dışarıda olmaktan” kastımız, bir bilim insanının gözlemlediği olaylar karşısındaki duruşunu tanımlayan epistemolojik bir pozisyon değildir. Kaldı ki “gözlem yapmak”, olaylarla aramızdaki ilişkiyi netleştirdiğimiz ölçüde onların içinde olmayı da gerektirir. Dolayısıyla “dışarıdan muhalefet” tanımımız; en kaba biçimiyle, toplumsal süreçlerin dışında durup onlara hükmedeceğini varsayan siyasal muhaliflerin tavrını anlatmaktadır.
Sonuç itibarıyla yerleşik düzene —yani sermayenin tahakkümüne ve liberal faşist rejime— karşı tutarlı bir muhalefet yürütebilmek için “içten muhalefeti” de kararlılıkla sürdürmek gerekir. “Tutarlılık”tan anladığımız; tek bir mücadele alanına sıkışmış bir muhalefet değil, toplumsal yaşamı belirleyen ekonomik, siyasi ve ideolojik üç alanda birden eş zamanlı ve koordineli yürütülen hattır. Mücadeleyi yalnızca “ekonomik” alanla sınırlama eğilimi; Marx, Engels ve Lenin’den bu yana sınıf mücadelesini bir “siyasi iktidar savaşı” olmaktan çıkarıp “ekonomik kazanımlarla” sınırlayan tarihsel bir sapmadır.
Günümüzde II. Enternasyonal geleneğinin yeniden hortlatıldığına şahit oluyoruz. Bu kesim; ekonomik planda kapitalizmi insanlaşma sürecini belirleyen “kadir-i mutlak” bir toplumsallaşma biçimi olarak görmekte ve kapitalizmin tarihteki “ilerici” rolünü henüz kaybetmediğini vaaz etmektedir. Aynı zamanda, bizim “tarihsel sonunu yaşamakta olan sınıflı toplumsal yapı” olarak tanımladığımız kapitalizme karşı tutarlı bir siyasi hat izlemek yerine, “parlamentarizm” şeklinde tecelli eden burjuva diktatörlüğüne karşı “doğradialog/doğrudan demokrasi” pratiğine karşı çıkmaktadırlar. Toplumun en gerici katmanlarını arkalarına alarak özetle şöyle demektedirler: “Biz kimiz ki? Burjuvaziden öğrenecek daha çok şeyimiz var!” Türkiye’deki ve dünyadaki “sol-liberal” kesim ile onlarla derin bir işbirliği içindeki “kurumsal sol muhalefet”, bu hattı düzen partileriyle el ele yürütmektedir. Fransa’da son başkanlık seçimlerinde adeta Macron’un yeniden seçilmesine hizmet eden bir “seçim bürosu” gibi çalışan FKP (Fransız Komünist Partisi) ve Sosyalist Parti geleneği bunun tipik örneğidir.
İçten muhalefet” anlayışına dahil olup da kapitalizmin ekonomik yapısını tartışmaya açmadan, mücadelesini burjuva iktidarının güncel versiyonu olan “neoliberalizm” ile sınırlayan ikinci bir sapma daha mevcuttur. Neoliberalizme ve küreselleşmeye karşı olma temelinde yürütülen; toplumsal tabanı doğrudan doğruya kapitalizmin “yok oluş-yok ediş” sürecinden etkilenen orta ve küçük burjuva nitelikli bu muhalefet, Fransa’da olduğu gibi Türkiye’de de emekçi halk muhalefetine katılarak güçlenmektedir. B. Stiegler’i bu kategoriye dahil edebiliriz. Hızla devrimcileşen; başlangıçta sahip olmadığı antikapitalist ve antifaşist bir çehre kazanan bu muhalefet biçiminin en tipik örneği olan La France Insoumise (“Boyun Eğmeyen Fransa”) hareketi, Fransa’da iktidar adayı bir odağa dönüşmüştür. Liberal faşist iktidarın doğrudan hedefi haline gelen bu hareket, devrimcileşme sürecinde emek dünyasıyla bütünleştikçe, Sarı Yelekliler isyanında radikalleşen “doğrudan demokrasi” anlayışından da etkilenmektedir. Siyasi programlarının en kritik maddesi ise mevcut başkanlık sistemini sonlandırarak daha katılımcı bir anayasayla “6. Cumhuriyet”i kurmaktır.
Konferanslarında ve demeçlerinde “ekonomik temelli” bir neoliberalizm karşıtı olmadığını ısrarla belirten B. Stiegler’in bu tavrı, onun Anti-Marxist duruşuyla açıklanabilir. Neoliberalizme itirazı ideoloji merkezlidir ve bununla sınırlıdır. “Boyun Eğmeyenler” hareketinin de taraftarı olan filozof, ideal siyasi iktidar biçimi olarak Antik Yunan’da köleci toplum şartlarında uygulanan “doğrudan demokrasi” formunu referans almaktadır. Ona göre Fransız halkı, Sarı Yelekliler eylemlerinde maketleri taşınan “Giyotin” simgesiyle 2. Büyük Fransız Devrimi’ne hazırlanmaktadır. Nitekim Stiegler’i, pandemide sağlık emekçilerinin mücadelelerine aktif destek verirken de görmüştük.
Stiegler’in J. Dewey üzerinden yürüttüğü ideolojik mücadelenin eleştirisine geçmeden önce, Fransız entelijansyasının giderek radikalleştiğini ve uzun süre dışladığı Marksizme dönmeye başladığını belirtmeliyiz. Bunun en çarpıcı örneği; gençliğinde FKP üyesi olan, ardından kariyerini “Marksizm karşıtı mücadeleye” adayan tarihçi-antropolog Emmanuel Todd’un yakın zamanda yaptığı özeleştiridir. Todd, “Diyalektik materyalizmin bilimsel ve siyasal faaliyette en doğru rehber olduğunu” ve “Marx’ın haklılığını” itiraf etmiştir. B. Stiegler gibi olayların içinden muhalefet yürüten E. Todd’un bu “mea culpa”sı (günah çıkarması); burjuva iktidarının hedefi olan kesimlerin emekçi halk saflarına katılma eğilimini doğrulamaktadır.
1 Çok ciddi olan bu tehditlerden dolayı, J. Chapoutot yakın “devlet koruması” altında bulunmaktadır.
2Benzer durum “Sarı Yelek İsyanı” süresince Fransa’da da yaşanmıştır…
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır