Ümit ÖZDEMİR / 01.08.2026
“Bir hırsız yaratmak için bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun.” Ursula K. Le Guin

Gerçekçi roman hakikatin aynasıysa Yılmaz Güney’in bu gölgede kalmış yapıtı, hakikatin ifadesi olmak gibi ağır bir görevi üstleniyor. Edebiyat Günlükleri’nde daha önce eserleri üzerine yazılar kaleme aldığımız Yılmaz Güney’in Soba, Pencere Camı ve İki de Ekmek İstiyoruz adlı yapıtı, suça sürüklenen çocukları öykülüyor. Eserde, Ankara Çinçin Mahallesi’nde derinleşen yoksulluk, eşitsizlik ve dışlanma pratiklerinin yarattığı çeşitli suç türlerinin geçidi yapılıyor. Güney; akıcı ve yalın diliyle Çinçin’in, dolayısıyla Ankara’nın neden bir suç mekânına dönüştüğünü ve bunun eşitsizlikten kaynaklanan nedenlerini anlatıyor.
Mustafa; işçi babası ve annesinin isteğiyle, okuyarak kendisini kuşatan suç ağlarından kurtulmaya çabalar. Okuyabilmek için başladığı hammallıkta ezildiği bir yolculuğun sonunda, yükünü taşıdığı kadının ayakkabılarını çalarak adım attığı hırsızlık aslında sınıfsal bir niteliğe sahiptir. Her hırsızlık eninde sonunda gasp edilmiş emeğin bir ürünüyse Yılmaz Güney bu yapıtıyla okurunu, burjuva toplumunun çocuk kurbanları üzerine düşünmeye davet ediyor.
Roman boyunca Mustafa’nın bilincini şekillendiren kapitalist vahşet; karakolda işlemedikleri suçları dayakla, falakayla kabul etmek zorunda kalan çocukların dramıyla biçimleniyor. Erken büyüyen her çocuk gibi Mustafa da cezaevine düşmemek için bakkal dükkânını soyan arkadaşlarının fedakârlığıyla hapisten kurtulur. Onun kadar şanslı olmayan akranlarının cezaevlerinde katmerli sömürüye, bedava çalıştırılmaya ve cinsel istismara maruz kalması ise hiçbir abartıya yer verilmeden aktarılıyor. Argonun “dilin yeraltı örgütü” olduğunu söyleyen Hulki Aktunç’u teyit edercesine suçun yeraltı dilini roman boyunca öğreniyoruz: Kunek (fahişe), tufacı (hırsız), arpacı (yankesici) gibi kavramlar ile fitil (iç çamaşırına para saklamak), suçu kodlayan yeraltı dili sözlüğünden parçalar olarak karşımıza çıkıyor.
Mustafa, Çillo çetesiyle karıştığı hırsızlık sonucu babası Hamza’dan yediği dayaktan, dayısı Ali Rıza’nın evine sığınarak kurtulmaya çalışır. Ali Rıza olumlu bir emekçi karakter olarak romanda tasvir edilirken Mustafa’ya diş hekiminin yanında buldukları iş, koşullar biraz normalleştiğinde çocukların suçtan uzak durabileceğinin kanıtı gibidir. Ancak diş yaptırabilmek adına doktorla cinsel ilişki kurmak zorunda kalan kadınların ve buna sessiz kalan çalışanların varlığı, romanda ikincil bir kırılma noktası oluşturur. Gördükleri karşısında şaşkına dönen Mustafa, dişçideki protezleri çaldığı yönünde atılan iftirayla işinden olur. Yeniden hırsızlık okuldan uzaklaşma girdabına düşen Mustafa, küçük burjuva ahlaksızlığının kurbanına dönüşür.
Romanda hapse düşen Mustafa, 1974 Affı öncesinde Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde çıkan isyanın şahidi olur. Jandarmanın mahpusa ateş edip onları katlederek bastırdığı isyan; militarizmin acımasız bir baskı aygıtına dönüşerek adil olmayan af tasarısını protesto eden mahkûmlara yönelen devlet terörünü gösterir. Büyük ihtimalle Yılmaz Güney’in de şahidi ve destekçisi olduğu bu isyan sonucu pek çok mahpus afla tahliye olur. Ancak onları dışarıda ne normal hayata döndürebilecek bir iş vardır ne de kendilerine yönelik katılaşmış önyargıların erimeye niyeti… Pek çoğu bu koşulların değişmemesi nedeniyle aç kalacağından, yine en iyi bildikleri hırsızlık suçuna yani yeniden cezaevlerine geri dönecektir.
Yılmaz Güney eserinde, toplumsal koşullar değişmedikçe suçun ve suçlunun değişmesinin mümkün olmadığını anlatıyor; akvaryum kirliyse balıkların zehirleneceğinin altını çizmekten kaçınmıyor. Ahlaki direnç noktalarını hızla aşındıran kapitalist üretim ilişkilerinden ortak mülkiyete geçilmedikçe, hırsızlığın en eski biçimi olan özel mülkiyetin kökenlerini tartışmaya çağırıyor. Mustafa’nın cezaevinde sosyalist tutsağa sorduğu “Sen neden yatıyorsun abi?” sorusuna aldığı “Halkımı sevmekten…” cevabıyla karışan kafası; çelişkiler ve açmazlarla biçimlenen geleceği üzerine düşünmesine ve belli ölçülerde aydınlanmasına neden olur. Hiç tanımadığı “düşünce suçu”nun da olduğunu gören Mustafa; kapitalist toplumun bataklığında boğulmaya çalışılan çocukları korumaya çalışan ve halkını seven devrimcilerin varlığını deneyimler.

Romandaki bütün karakterler, Yılmaz Güney’in sanatında sıkça rastladığımız diyalektik gerçekçi tutumla, yani kendi düşünce ve maddi koşulları içinde yorumlanır. Bu diyalektik gerçekçilik Soba, Pencere Camı ve İki de Ekmek İstiyoruz’da somut şekilde karşımıza çıkar. Nasıl yaşıyorsa öyle düşünen bütün karakterlerin duygu ve düşünce yapısı; korkuları ve cesaretleriyle yapıtın gerçekçi omurgasını oluşturur. Fahişeliğe itilen Makbule karakterinin yaşadıkları, cezaevinden çıkan ancak dışarıdaki hayata adapte olmakta zorlanarak çelişkiler ve kaygılara sürüklenen Karanlık Yaşar ve diğer tüm karakterler, kapitalizmin yarattığı eşitsizlik ile sömürünün kurbanlarını tipler.
Soba Pencere ve İki Ekmek İstiyoruz kapitalist toplumun yarattığı eşitsizliklerin eninde sonunda herkesi bir gün cezaevi mahkumuna dönüştürebileceği yönünde bir fikre kavuşmamızı sağlıyor. Güney’in cezaevi tanıklıklarıyla ördüğü bu gerçekçi yapıt, daha sonra Yılmaz Güney’in Paris’te çekeceği Duvar filminin o ünlü 4. Koğuş’unda gardiyanlar tarafından ezilen çocukların da öyküsünün kökenini gösteriyor. Soba Pencere Camı ve İki Ekmek İstiyoruz’da “Toplum ana kendi doğurduğu yasalarla, mülkün temeli olan adaletle, kendi doğurduğu işkenceler, silahlar ve cellatlarla karşı durmaya çalışıyor.” cümleleriyle bir açmazı, sömürü ve sömürünün yan ürünü toplumsal yozlaşmanın birey bazında yarattığı şiddetin zehirli etkisini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
Romanın son bölümlerinde, CHP’li bir müteahhit olan Avni Bektaş’ın steril burjuva hayatından cezaevine düşmesi ve burada yaşadıkları damga vuruyor. Avni Bektaş, devrimci tutsak Zübeyir’in yardımıyla sosyalist düşüncelerle tanışıyor. Aldığı notlar ve tartışmalara şahitliğiyle Bektaş karakterinin giderek belirginleşen bilinçlenmesi, onu sosyal demokrat düşünceden uzaklaştırıyor. Zübeyir’in, faşizmin vurucu gücü olan lümpen proletaryanın tamamen dışlanmasını savunan sol sekter görüşlere karşı çıkması, karakterin politik olgunluğuna işaret ediyor. Faşist hareketin kitle tabanını oluşturan bu kesimlerin yaratacağı karşı devrimci potansiyel tehdidin ayrımına varan Zübeyir, yığınların sermaye sınıfının çıkarları adına da hareket edebileceğini; buna engel olmak için bilinci sermaye tarafından işgal edilmiş bu kesimlere yönelik çalışmaların yürütülmesi gerektiğini belirtiyor.
Yılmaz Güney’in, 1970’lerin canlı siyasal ortamını ve sosyalist sol içindeki kutuplaşmalara eşlik eden karşılıklı eleştirileri romana taşıması yapıta politik bir derinlik kazandırıyor. Süre giden tartışmaların yarattığı açmazların ve yer yer eylemsizliğe sürüklenilmesinin Avni Bektaş’ın tanıklığıyla dile getirilmesi, romana belgesel-gerçekçi bir katman ekliyor. Romanın adını taşıyan Soba, Pencere Camı ve İki de Ekmek İstiyoruz, Ankara Kapalı Cezaevi’ndeki çocuk mahkûmların isyan manifestosudur. Her türlü haktan ve özgürlükten mahrum bırakılan, çoğunun sırtında bir gömleği bile olmayacak kadar yoksul durumdaki çocuk mahkûmlar; sert kış koşullarında, açlık ve penceresiz, pislikten geçilmeyen 4. Koğuş’ta asgari insani koşulların sağlanması adına ayaklanıyorlar. Cezaevinin baskıcı ortamında ezilen ve emekleri sömürülen çocuk proleterlerin isyanında, otomobil çaldığı için yeniden mahkûm olan Mustafa’nın devrimcilerle tanışmasının da payı olduğu kesindir. Koşullar ne kadar kötü olursa olsun, insan olmanın en temel erdeminin baskıya ve sömürüye karşı itaatsizlik ve isyan olduğu, romanın gerçekçi bildirisi olarak belirginleşiyor.

Yılmaz Güney’in yaşamın sert gerçekliğinden süzerek kaleme aldığı eseri, amanvermez bir katılıkla okuru zaman zaman rahatsız eden bir estetiğe ulaşıyor. Orhan Pamuk, Elif Şafak ve Ahmet Altan gibi postmodern edebiyatçıların içi boş ve okura hiçbir şey vaad etmeyen, zaten öyle bir derdi de olmayan karanlık sefaleti karşısında Yılmaz Güney’in romanı, gerçekçiliğin ışıltısıyla parıldıyor… Bugünlerde Mattia Ahmet Minguzzi’nin akranları tarafından katledilmesiyle gündeme gelen çocuk suçluların nasıl yaratıldığını, suçun eşitsiz ve adaletsiz kapitalist düzenin bir ürünü olduğunu ve daha büyük suçları aklamak için küçük suçların nasıl cezalandırdığını anlamak isteyenler için yapıt, önemli ipuçları sunuyor.. Anlatmak mı ? Önce anlamanın verimidir. Okurlar derdi ve kökenlerini anlayan Yılmaz Güney’in bu yapıtına bigane kalmasın.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır