BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: BALANS VE MANEVRA

Ümit ÖZDEMİR / 08.05.2026
@masumlevrek

Devletin Bahçelisi’nin yeni incisi, Öcalan’ın “koordinatör” olarak atanmasıydı. Bahçeli-Öcalan ikilisinin işaret ve destek aldığı yer ise Birleşik Krallık’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Jonathan Powell. Powell, arka planda kalan ve emperyalizmin oyunlarını kurgulayan isimlerden biri. Suriye’de Colani’nin ismini değiştirerek Ahmet El Şara ismini veren,1 PR çalışmasıyla şeriatçı bir sefili allayıp pullayan Intermediate adlı şirketin sahibi de olan Powell, Hüsnü Mahalli’nin iddiasına göre Abdullah Öcalan ile de görüşmüş. Neler konuştuklarını emperyal siyaseti bilenlerin az çok tahmin edebilir. Böyle olunca devam edip giden “sürecin” aslında bir barış süreci olmadığını, daha çok emperyalist-siyonistlerle onun kuklası siyasal islamcıların beraber kotardığı ve Tom Barrack tarafından “hayırlı monarşi” olarak kutsanan bir Türk-Kürt-Arap fantezisi olduğu netleşiyor.

Bu netleşme, sol liberallerin yeni partisi DEM Parti’nin “senkronizasyon” adlı ezop dilinin şifresini de açıklıyor. Çoktan PYD’ye geçen devasa bir terör örgütünün silah bıraktığı yalanına inanmamız isteniyor. Ortada teslim edilecek bir silah ve mühimmat yığını olsaydı kuvvetle muhtemel “işte terörsüz Türkiye”, “işte teslim edilen silahlar”, “işte Türkiye yüzyılı vizyonu” türünden manşetlerle saray rejiminin propagandası, yandaş gazetelerde çarşaf çarşaf yapılırdı. Bunun yani “terörsüz Türkiye” söylemi üzerinden, düzenlenecek kampanyalarla zihinler teslim alınır ve seçimlere “güvenlik sorununu çözmüş AKP” propagandasıyla gidilebilirdi. İç cepheye girmeyen “münafıklar” ise elbette yine aynı sağ gerekçeyle biat etmedikleri için rahatça cezalandırılabilirdi ! Bunların hiçbiri olmadığına göre, ortada tam bir aldatmaca olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. “Süreç” sonunda Kürtlerle Türkler ve bu güzel ülkenin diğer milliyetlerden halkları, aynı sefalet liginde şampiyon olmanın buruk sevincini yaşayabilirler !

“Koordinatör” ve öfke

Bayram değil seyran değil, Öcalan neden bu kadar muteber adam oldu ? Diye kafası karışanlara işte yanıt. Balans ayarı gerektiren durumlarda devletin Bahçelisindeki elastikiyet, esneme payı ve pragmatizm sizi şaşırtmasın. Bazılarının Bahçeli’nin kendi icadı gibi algılayarak reddettiği, milliyetçilerin öfke patlaması ve karmaşık duygular yaşamalarına vesile olan bu elastikiyet, esasen “Osmanlı’da oyun bitmez” deyiminin günümüzdeki karşılığıdır.

Neticede bu devletin genetiğinde sahte TKP kurdurup, binbir türlü dalavere ile muhaliflerini tasfiye eden bir miras var. Kurtuluş Savaşı’nda dönemin Sovyet Büyükelçisi Aralov’a “yoldaş” hitaplı mektup yazmaya kadar varan bir esneme payı, her zaman vardır. Sonra devlet geleneğimizde, Sovyetler Birliği’nin hayati silah ve altın yardımını inkar edip, kuzeydeki müttefiğimizi karşımıza almaktan imtina etmek yerine, ABD ve NATO ile anlaşıp, silahlarını dünyanın ilk sosyalist ülkesine doğrultmak da vardır. Bu “gelenekte” emperyalizmin ileri karakolu olmak adına, soğuk savaşçıların komünizmi abartan anti-komünizm şampiyonluğu da vardır. Devletin Bahçelisinin neden olmasın ?

Bahçeli’nin bu kelamı, öylesine söylenmiş bir söz değil, daha çok yüksek bir uzlaşının, Erdoğan’ın “dostu” Trump’dan icazet ve meşruiyet alarak, iktidarda kalmak adına Türkiye’yi neo Osmanlıcı tuzaklara çekenlerin, yani Ahmet Davutoğlu ve Cengiz Çandar gibi liberallerin siyasetidir. Milliyetçi cenahın yeni partisi İYİP’ten yükselen milliyetçi itiraz, konuyu nesnel şekilde kavramaktan ziyade, düz ilkokul milliyetçiliği seviyesinde okumaktır. Bu okuma ve söylem, eğer milliyetçi oyların derdindeyse, yedek MHP’ye kısa süreli bir fayda sağlayabilir. Ama konunun özünde, ekonomik çöküşün acı bilançosu vardır.

Sefalet ligi üçüncülüğü, enflasyonda Avrupa liderliği: Tersine şampiyonluklar !

%4 olarak açıklanan Nisan ayı enflasyon artışıyla Avrupa’da açık ara enflasyon şampiyonu olmamız, tasfiye memuru Mehmet Şimşek’in gerçek bir giyotin olduğunu ortaya koyuyor. İflas eden fabrikaları, iflas eden küçük üretici, esnaflar, bireysel borçlular takip ediyor. Neoliberal kapitalizmin bu yok ediş yok oluş süreci eşi benzeri olmayan bir anaforun girdaplarına sürüklenenleri birleştiriyor. Sadece geçtiğimiz ay konkordatoya başvuran firma sayısında % 29 artış yaşandı. Çoğu Türkiye’nin çarpık sanayileşmesi sonucu KOBİ durumundaki işletmeleri iflasa sürükleyen yüksek faiz ve yüksek enerji fiyatları durgunluk içinde yüksek enflasyon diye tariflenen stagflasyonu tetikledi. Saray rejimininin sefalet ligindeki 3. cülüğünü Avrupa enflasyon şampiyonluğu takip ederken, bütün bunların haricinde müthiş bir yolsuzluk ve yağma rejiminin ihaleler rejimiyle dayatılması yağmanın sınıfsal boyutlarını oluşturuyor.

Neoliberalizm karşısında ihtiyarlar: Kral Paris Oteli vakası !

“İhtiyarlara yer yok” diyerek 60-65 yaş aralığındaki yaşlı vatandaşların huzurevi hakkını huzurevlerine başvurma sınırını 69 yaşına çekerek gasp eden bir acımasızlık, neoliberal siyasal islamclığın hak ve özgürlükler düşmanı yapısını büyük bir netlikle ortaya koydu. Pazar artıklarından beslenmenin günlük rutine dönüştüğü bu sefalet liginden, Ankara manzaralarını konu edinen Nefes gazetesi muhabiri İlke Çıtır’ın haberine göre2 Kral Paris Oteli’nde kalan kimsesiz emekliler Valiliklerin sözleşmeyi uzatmadığı için sokağa terk edildiler. Huzurevinde kalmanın asgari koşullarını bile yerine getiremeyecek kadar yoksul durumdaki 130 kişinin parklarda bir sığıntı gibi yaşamını idame ettiriyor olması, Umut-Sen’in vatandaşlıktan kovulma tezini haklı çıkarıyor. Bir toplumun medeniyet seviyesi mi ? Korunmaya muhtaç olanlara yaklaşımıyla ölçülür… Medeniyet kaybı ve insanı insan yapan haklarının hiçe sayılması, neofaşizmin çıktılarından biridir.

Silivri duruşmaları: Trajediden kara komediye

İBB Silivri duruşmalarında kendi suç örgütüne üye olduğu iddia edilen örgüt yöneticisi Murat Gülibrahimoğlu’nun tam aksine 2024 seçimlerindeki rakibi Murat Kurum’un kampanyasına tam 41 milyon lira 660 bin lira tutarında bir ödeme yaptığını kanıtlarıyla ortaya koydu. Absürt duruşma serisinde ortaya çıkan yargılama faciası bununla sınırlı değil. Gülibrahimoğlu’nun neredeyse CHP ve muhalefete hakaret eden Yeni Akit Gazetesi’ne 5 milyon, İlim Yayma Vakfı adlı gerici yuvasına 2 milyon lira bağış yaptığı ortaya çıktı. Siyasi bir kampanyada rakibine destek veren Gülibrahimoğlu’nun Ekrem İmamoğlu “çetesine”neden ve nasıl üye olabileceği gibi mantığa ters absürt suçlamalar ve iftiralar yığını kara komedinin sahnelerini andırıyor.

Müflis yani iflas ettiği öne sürülen Gülibrahimoğlu’nun AKP’li belediyelere cami ve kütüphane bağışlayacak kadar zengin olduğu da ortaya çıktı. Bu ve benzeri içi boş suçlamaların ve tam tersinin daha doğru olduğu kanıtları kolaylıkla çürütülebilen iddianamenin tel tel döküldüğü ve giderek bir kara komediye dönüşen Silivri duruşmaları, saray rejiminin mahkemelerinin neye benzediğini gösteriyor. Her gün yeni bir trajedinin yaşandığı Silivri duruşmalarında, ciddi sağlık sorunları olan tutukluların avukatlarının taleplerine rağmen tahliye edilmemeleri, davanın trajik boyutunu oluşturuyor. Henüz iddianamesi bile olmayan sanıkların varlığıysa, yargılamaların peşin cezalandırmaya dönüştüğüne işaret ediyor. Silivri duruşmalarından mutlak butlana giden bir tünel açılması davanın siyasi bir başka yönünü oluşturuyor.

Balans: İç Cephe -majestelerinin muhalefeti- çağrısı

Silivri duruşmalarının birinci ayı dolarken, Devletin Bahçelisi tarafından yapılan “iç cephe” çağrısı esasen CHP’nin üzerinde sallandırılan demokles kılıcının yani mutlak butlan kararıyla muhalefet partisinin kötürüm hale getirilmesi tehdididir. Mutlak butlan kararı, bir irade savaşının ta kendisine dönüşmüştür. Sokağa ayağı alışan ve kitle çalışması kararı alan CHP’nin bu tutumu, siyasetin ve temel hakların yok edildiği günümüz neoliberal cehenneminde başka araçlar kalmadığında direnmenin her türlüsünün meşru olduğuna işaret ediyor. İBB iddianamesinin çökmesiyle yoğunlaşan çelişkiler yumağı, gordion düğümüne dönüşen saray rejiminin yarattığı büyük problemler yumağının varlığına işaret ediyor.

Siyasal ve ekonomik ömrünü tamamlayan ve tam bir tükeniş yaşayan rejimin sahipleri, manevra alanını genişletmek için bir salto moraleyi (ölümcül atlayış) zorluyorlar. Teşbihte hata olmaz, büyük risk içeren ve başarısız olması durumunda ağır sonuçlar doğurması kuvvetle muhtemel bu ölümcül taklalar ve esnemeler, rejimin sahiplerinin balans ve manevra alanının nasıl daraldığını gösteren ipuçlarıdırlar.

Abdülkadir Selvi’nin AKP cenahını da süratle yoksullaştıran sarayın neoliberal politikasına yönelik yazısını da bu minvalde ele almak gerekir. Manevra alanı daralan, daraldıkça baskıyı ve şantajı arttırmaktan başka çaresi kalmayan bir rejim var karşımızda. Temel yöntemi “kumpaslı açılım” olan saray rejiminin oligarklarının karşılıklı suçlamalarla günah keçisi aramaktan başka çaresi kalmadığı gözleniyor. Baskı ve kumpaslar yüzünden cadı kazanına dönüştürülen düzen siyasetinin, saray uşakları birbirine yönelik suçlamalar, sızdırmalar ve şantajlarla siyasi ömürlerini uzatmaya çabalıyorlar. Rantiye belediyeci Burcu Köksal gibilerin mal varlığına el koyma ve muhtemelen karıştıkları yolsuzluklar nedeniyle hapse girme tehdidiyle AKP’ye geçirilmesi, rejimin herhangi bir meşruiyet aramadığına, halkın oylarını ve iradesini hiçe saydığına işaret ediyor. Öte yandan bu durum, düzen içi muhalefetin sınırlarını ve yozlaşıda uzlaşıyı göstermesi bakımından öğreticidir.

Muhalefetsiz Türkiye: CHP’nin tutumu, mutlak butlanın riskleri.

Devletin Bahçelisi’nin Erdoğan ile buluştuktan sonra CHP’ye yönelik “sokağa çıkma milleti mobilize etme hiza istikamete, iç cepheye gel” biçiminde yorumlanabilecek çağrısı içinden geçtiğimiz siyasal konjonktür açısından öğreticidir. “İç cephenin” yeni ve liberal ortağı DEM Parti’nin, saray rejiminin Kürt sorununu sömürme ayağına gönüllüğü bu siyaseti paralize etti. İç cephe çağrısının sürekli manevra yapmak zorunda kalan CHP tarafından olumlu karşılandığını söyleyebiliriz. CHP’nin bir an önce erken seçimlere gitme çağrısı ile mutlak butlan kararı arasında sıkışmış durumdayken manevra yapması ve zaman kazanmaya çabalaması gayet normaldir.

Mutlak butlan kararının çıkmasına engel olan yegane şey, ekonominin tamamen çökeceği endişesidir. Mevcut haliyle başta fabrikalar olmak üzere KOBİ’leri içine alan büyük çöküş, butlan kararıyla birlikte tam bir isyana neden olabilir. Çöküşteki suç ortaklıkları nedeniyle yağmadan pay almaktan başka bir dertleri olmayan iktidar odaklarının birbirine çelişir duruma düştüğü görülüyor. Bu debelenmeye ve boğuşmaya ilaveten seçecek bir alternatif bile bırakılmayan seçmen yığınını protest seçmene dönüştürme potansiyeli taşıyan mutlak butlan kararı, bu yüzden çok risklidir. Olası bir mutlak butlan kararı, seçimleri boykot edilmesine ve sivil itaatsizliğe kadar gidebilecek bir siyasal tutumu meşrulaştırır.

Bütün bu riskleri göze alan saray rejiminin temel handikapı, diktatörlüğün hangi kaynaklarla finanse edilebileceği sorununa yanıt bulamamasıdır. ABD-İran Savaşı sonrası körfez ülkelerinden gelecek sermaye akımlarının, çift hukuk ahlaksız teklifiyle gelebileceği yanıtı, kapitülasyonların yani Düyun-u Umumiye’nin3 yeniden diriltilmesi anlamına geliyor. Uluslararası sermaye gruplarının Türk yargı rejimine güvenmeme gerekçesiyle kapitülasyonların diriltilmesi önerisi, saray rejiminin bir diğer handikabıdır. Çift hukuk sisteminin neye benzediğinin yakın bir örneği İran molla rejimidir.

Devletin Bahçelisinin mutlak butlana güya karşı duran, ama aslında grup toplantısının satır araları incelendiğinde yanında durduğu anlaşılıyor. Tam bir ezop dili ustası olan ve ne demek istediğinden çok, neyi kast etmeye çalıştığı konusunda özel bir çaba gerektiren Bahçeli’nin balans söylemini, “saygıdeğer buluyoruz” cümleleriyle yanıt veren Özgür Özel ve CHP yönetimi mevzuyu anlamadığı görülüypr. Mevzunun özü, saray rejiminin gayri resmi sözcüsü olan Bahçeli’nin yumuşama ve sahadan çekil çağrısıdır. Yani aslında majestelerinin muhalefeti ol çağrısıdır. Mutlak butlan ve açılım bir madalyonun iki yüzüdür. Bu toplama biz bu yüzden “kumpaslı açılım süreci” adını verdik. Hangisinin sahaya sürüleceğini, içinden geçilen konjonktür ve karşılıklı siyasal pozisyonlar belirlemektedir.

Komisyon gargarası, boş havuz parendesi.

Bütün bu zevat, saray rejimi tarafından inşa edilen Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Dayanışma komisyonunun bir kukla tiyatrosu olduğunu göremeyecek kadar acemi olabilirler mi ? Komisyon raporunu genel kurula getiremeyecek kadar aciz durumda kalan bu heyet, aslında bir oyalama taktiğinin, kumpaslı açılım sürecinin parçasıydılar. Komisyon raporunun evlere şenlik maddelerinden biri, Anayasa mahkemesi kararlarına uyumasıydı. Saray rejiminin otoriter ve hukuku hiçe sayan mantığına ters bu madde, raporun neden ölü doğduğunun ve cami avlusuna bırakılıp kaçılan bebek muamelesi gördüğünü açıklıyor !

Komisyon gargarasını TİP’li vekil, Medyascope adlı liberal kanalın müdavimi Ahmet Şık şöyle açıkladı, “Biz komisyonun adının, işlevinin ne olduğunu bilmiyorduk, içine girince öğrendik” sözleriyle boş havuza atladıklarını itiraf etti. Hayatta bazı tecrübelerin yenilen kazıkların bileşkesi olduğunu görmek isteyenler için Ahmet Şık’ın durumu yeterince öğreticidir.

Çözüm mü ? Elbette var, bugüne kadar denenmemişi denemek yumurtayı “hayırlı monarşi” ve “koordinatörlerle” ve “iç cephe” adlı çözüm çuvalında debelenmeden dışardan kırmayı deneyenlere karşı mukavemet göstermek ve devrimci bir cumhuriyet için özyönetimi yani halkın doğrudan demokrasi pratiklerini geliştirmek. Çoğulcu bir anlayışla karar alma süreçlerinin tamamına halkın etkin katılımının sağlanması, sosyalist demokrasi için, devrimci bir atılım anlamına geliyor. Mukavemetin kaynağında Doruk Madencilerinin 9 gün süren açlık grevinden, 19 Mart darbe karşıtı direnişi ve 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak için kararlılık gösterenlerin inadı var. Bu güzel inat, aynı zamanda doğru ve tutarlı bir teorik derinliğe ve uygulama pratiklerine ulaştığında düzen içi siyasetin köhnemiş, çürümüş, çökmüş ve onarılması imkansız taraflarının yerini alabilecek alternatifidir.

Mukavemetin diğer tarafında, yani sermaye sınıfının kesintisiz diktatörlüğüne direnişin tarihsel kaynaklarını görüyoruz. DP’nin istibdat rejimine karşı 5 Mayıs 1960 eylemlerini (beşinci ayın beşinde, saat beşte, Kızılay meydanında) 555 K adıyla kodlanan o anti-otoriter manifesto şiiri şairinin Cemal Süreya’nın, şiiirindeki enfes dizeleri yol göstermeye devam ediyor: Biz şimdi yan yana geliyor ve çoğalıyoruz / ve bir gün tutturduğumuz gün hürlüğün havasını / işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz.

Diğer Yazılar

NEOLİBERALİZM VE ÖTESİ

Mahir Konuk / 30.04.2026 Şimdiye kadar ileri sürdüklerimizi toparlamakla işe başlayalım. Bu amaçla öncelikle soracağımız …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir