I – NEOLİBERALİZM ÜZERİNE TEZLER…
Neoliberalizmin bir “yok oluş- yok ediş” ideolojisi olduğu düşüncesi, yaklaşık son on senedir kırmız bir çizgi gibi insan bilimlerinin bütün faaliyet alanlarına yayılan bir şekilde yürüttüğümüz eleştirel düşünce ve yayın faaliyetlerinde karşımıza çıktığına şahit olduk.1 Diğer bir deyişle, insan toplumuna ve bireyine dair işlemeyen veya felaket çanları çaldıran her neye el attıksa; bu arazların doğrudan doğruya neoliberalizm adı verilen ve hem savunucuları ve hem de müdavimlerince farklı biçimlerde değerlendirilip tanımlanan neoliberalizm adlı “anahtar” kavramla ilişkin olduğunu tespit ettik. Bu tespit bizi, tek tek etki ve faaliyet alanlarının yanında, insan bireylerinin yaşam çizgilerine yön veren neoliberal ideolojinin olabildiğince derli toplu bir tanımını yapmaya, böylece siyaset ve toplum alanında yerleşik düzene karşı ülke içinde ve dışında, özellikle de “emek muhalefet” safında yürütülen mücadeleye katkı sağlamak üzere derli toplu sayılabilecek bir tanımını yapmaya yönlendirdi. Bir yıla yayılacak olan bu yazı serisiyle bu hedefimizi gerçekleştirmeye çalışacağız.
Çalışmamız; her bölümü üç çağdaş Fransız düşünürünün konuyla ilgili ileri sürdüğü tezlerin irdelemesini ve bizim düşüncelerimizle kesiştiği noktalarda eleştirisini konu alacak: Barbara Stiegler, Johann Chapoutot, Dany-Robert Dufour. Eserlerinden konumuzla ilgili bilgi sahibi olduğumuz ve Marksist düşünce ve siyasetle doğrudan bir bağı olmadığı bilinen bu üç Fransız düşünürün yanında, öncelikle Marks’tan ve Lenin’den öğrenen birisi olarak, bütün varlıklarını emeğin ve böylece insanlığın kurtuluşuna adamış bu öğretmen ve devrimcilerin yol gösteren öğretilerini de eleştirilerimize dahil edeceğiz.
B. Stiegler genç kuşak Fransız filozoflarından ve akademisyenlerden biridir. Kendi deyimiyle, “Sarı yelek” isyanıyla birlikte akademik kariyerinin düzen erbabı kabuğunun sıyrılarak, entelektüel birikimini “Sarı Yelek” isyanında somut ve radikal bir biçim alan toplumsal başkaldırı hareketinin hizmetine sunan birçok Fransız aydınından biri olmuştur. Emek dünyası, kendisini özellikle covid pandemisi sırasında liberal faşist Macron iktidarının politikalarına karşı “sağlık çalışanlarının” yürüttüğü mücadelelere verdiği katkıdan dolayı tanımaya başladı. Aynı dönemdeki başkanlık seçimlerinde “Boyun Eğmeyenler” hareketine verdiği desteğe de şahit olduk. Bir düşünür olarak yayınladığı (2019) ve neoliberal ideolojinin tarihsel köklerine inerek gerçekleştirmeye çalıştığı eleştirel metni, hiç de alışık olunmadığı şekilde “çok satanlar” listelerine girdi: “İl faut s’adapter. Sur un nouvel impératif politique”2 (Adapte olmak gerekiyor. Yeni bir siyasi zorunluluk). Yazarın çalışmasının bizce dikkat çeken yanı, aynı zamanda düşünsel bir araştırma nesnesi olan neoliberal ideolojinin sosyolojik bir fenomen olarak sunulmuş olmasıdır: Bu yaklaşım Durkheim ve Weber’de örneklenebilen, tipik burjuva sosyoloji anlayışıyla örtüşen -ve bu yüzden yerleşik düzen anlayışının dışına çıkamayan-ancak toplumsal bir olayın bütünsel nesnelliği ile çatışma halinde olan tipik bir “burjuva sosyolojisi” karakteri taşımaktadır3.
Ancak, her şeye rağmen, öncelikle bir ideoloji ve bir “toplumsal olayı” ele alma biçimiyle ilgili olarak eleştireceğimiz B. Stiegler ’in eseri, uzun alıntılarla süsülenmiş somut verilerden oluşan içeriğinin zengin içeriği işimizi kolaylaştırmaktadır. Bu yeni kuşak filozofla asıl sorunumuz; neoliberalizmin —ki o, nihayetinde siyasi ve toplumsal bir biçimlendirme tarzıdır— tarihsel gerçekliğine dair sunduğu zengin içeriği işleme biçimi ile güncel sorunlara dair önerdiği çözüm yöntemi arasındaki derin metodolojik ayrılıkta düğümlenmektedir. Bu temel ayrılıkları neler olduğunu bir sonraki bölümde etraflıca ve tek tek ele alarak ortaya koyacağız. Şimdilik, Stiegler’in yöntemiyle ilgili olarak sorunları ele alacağız: Onun neoliberalizm eleştirisi, içinde yaşadığımız toplumun kapitalist üretim tarzıyla biçimlendirildiği gerçeğinin dışına taşımayı kendisine yasaklamakta4 ve sistemin ulaştığı tarihi seviyeyi görmezden gelerek sorunların sistem içi radikal dönüşümlerle çözülebileceğini iddia etmektedir… “Filozofumuz; 1789 Büyük Fransız Devrimi ruhunun Fransız halkında yeniden gündeme geldiğini iddia ederek sunduğu çözüm önerilerinde, yapısal-ekonomik dönüşümlere ihtiyaç duymadan, tıpkı antik çağın köleci Atinası’ndaki gibi bir ‘doğrudan demokrasiyi’ yeniden hayata geçirmeyi önermektedir. Anlaşılacağı üzere Stiegler’in anlayışı; Türkiye’deki Kemalist-Cumhuriyetçi ve ilerlemeci solcuların ekonomik yapılanmayı ve sınıflar savaşını kaale almadan kaybettikleri ‘cenneti’ yeniden kurma çabalarıyla, yani bir siyasi ve sosyolojik toplumsal yapılanma biçimi olarak tarihsel sonuna erişmiş Ulus-Devleti her ne pahasına olursa olsun ihya etme gayretiyle yakın bir ‘ideolojik akrabalık’ içindedir.”

B. Stiegler ve benzerlerinin- özet olarak ifade etmek gerekirse- bütün yaptıkları, insanın toplumsal varlığını Fransız devrim geleneğine uygun olarak, tek nmyanlı bir biçimde “siyasi faaliyete (iktidar mücadelesine) indirgemekten ibarettir. Bu yak başlangıçta diğer faaliyet biçimlerini görünmez kılmaktan ve siyasi iktidarın ele geçirilmesinden sonra -yani “devrim” sonrası- toplumsal yeniden yapılanma için atılması gereken somut adımların siyasetin gündemine alınmamasından ibarettir. Diğer bir deyişle “Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik” şiarlarının peşinden koşarak, yerleşik iktidarı devrimci bir atılımla (Lenin’in ifadesiyle “Fransızca konuşarak”) ele geçirmekle insanlığın kurtuluşu sağlanmış olacak, böylece Böylelikle, yalnızca Marksist-Leninistlerin sorduğu can alıcı sorulardan ve ileri sürdükleri aksiyomlardan ‘tasarruf’ edilmiş olunacaktır. Şöyle ki;”
1) Özgürlük, zorunluluğun bilincine varmaktır; zorunluluğun sınırlarını ise bireyin kendi varlığı ile birlikte insan toplumunu da yarattığı tarihsel oluşum süreci belirler.
2) Eşitlik, bireysel faaliyetle başlayan insani varlığın yaratılması sürecinde, bireysellikten toplumsallığa geçiş ile belirlenir. Bu şekilde, burjuva düzeninde şahit olduğumuzun aksine, “eşitlik” yani toplumsallık, bireyselliği öngören “özgürlüğün” karşıtı değil, aksine onun “olmazsa olmazı” ve insanlaşma sürecinde özgürlüğe yüklenen gerçek anlam halidir.
3) Kardeşlik ilkesiyle birlikte, bireysel özgürlüğe dayalı “eşitlik” ilkesiyle birleştiğinde, insanlar arasındaki ilişki bir “kan bağı” olmaktan çıkacak, “kader” yani ortak gelecek üzerine kurulu bir birliğe dayalı toplumsal ilişki biçimine dönüşecektir. Bu tür ilişki ise, kan bağı ötesinde insan tabiatına en uygun olan biçimi, yani “komünist topluma” evrilme sürecini temsil eder.
Anlaşılacağı üzere; ‘evrensel değer’ olma iddiasındaki bu üç kurucu burjuva prensibinin Marksist yorumu, insan doğasına uygun ‘yaratma eylemi’ (üretim süreci) paydasında birleşir. Bu yorum; insanlaşma sürecini ‘kan bağıyla’ temsil edilen ‘hayvani güdülerin’ yönlendirilmesinden uzaklaştırıp ’emek seferberliğine’ bağladığı oranda, bu süreci ‘zaman ve mekânda süreklilik’ anlamına gelen ortak bir toplumsal geleceğe yönlendirmektedir. Diğer yandan, bu tür bir ideolojik duruş, burjuva devrimciliğine karşı köklü bir eleştiri getirmekle kalmaz; bu yaklaşım sergilediği tutumla hem klasik liberal düşünceye ve hem de onun doğal bir zamansal salınımı olan neoliberalizme karşı radikal bir kopuşu da gerçekleştirir. Böylelikle B. Stiegler’in günümüzdeki seçkin bir temsilcisi olduğu her türden “burjuva muhalefetinden” de kesin olarak ayrışır.
İrdeleme ve eleştiri yöntemi olarak, B. Stiegler gibi burjuva radikali muhaliflerden hem de kendisine Marksist demelerine rağmen Marksizm’in tarihi ve toplumu okuyuş yöntemlerinden uzaklaşmış olanların eleştirel yaklaşımından da ayrı bir yol izleyeceğiz. Toplumsal ideolojilere karşı “anakronik” tavır sergileyen muhaliflerin aksine biz, insanlaşma sürecinde toplumsal zaman ölçeğinde keskin tarihi kopuşlar yaşadığımız günümüzde, bireyler arası ilişkileri bir mermere nakşeder gibi tarihsel “insani varoluş” sürecine kaydeden “üretim” veya “yaratma” faaliyetlerini hesaba katacağız. Neticede, Stiegler’in hesaplamalarına göre neoliberalizm gibi yaklaşık bir yüzyıldan beri çeşitli biçimler altında siyasi eylemi ve dolayısıyla toplumsal biçim alışı belirleyen ideolojik hakimiyetin sorgulanmasında, sadece siyaset alanındaki uygulamalarının eleştirisiyle yetinmeyeceğiz. Bunlara ilaveten insani üretim süreçlerdeki kopuş ve sürekliliklerin hesaba katılması gerekmektedir. Bunun anlamı şudur: Sınıflı toplumsallaşmaların sonuncusu ve kendi türünde en mükemmeli olan kapitalist sistem tarihsel sonuna ulaşmıştır. Kapitalizmin sonuyla birlikte, insanlaşma sürecinde bir kabuk değişimi de gündeme gelmiştir. Dolayısıyla çok daha uzun bir tarihsel süreci kapsayan genel “sınıflı toplumsal yapılanmanın” da nihai sonuna ulaşılmış olduğu artık bilince çıkarılmalıdır.
Beraberce ilerki bölümde de tespit edeceğimiz gibi, B. Stiegler, sunduğu zengin sayılabilecek olan muhtevayı ele alırken, – Marksistlerin bir bütün olarak ele alış biçimini açık yüreklilikle itiraf eder. Bunu yani ekonomik gerçekliği hesaba katmayacağını ileri sürerken bizi, sanki “Marksist teorinin, çözümlemelerinde siyasi gerçekliğe “üvey evlat” muamelesi yaptığını” inandırmaya çalışmaktadır. Oysa, kendisinin günümüzdeki bir fırtına gibi esen “anti-komünist” esintilere kaptırarak vardığı bu iddia, ideolojik-düşünsel ve siyasi-pratik düzlemi abluka altına almış olan bir önyargıdan başka bir şey değildir.
Marksizm ve onun devamcısı Leninizm, “ekonomizme” karşı mücadele içinde şekillenmiş toplumsal teorilerdir. Marksist-Leninist teori ekonomik gerçekliğin kendisini ifade ediş biçimi olan sınıf savaşını insanın bütün yaşam alanlarına yayarak sürdürülmesinden yana tavır takınır. Genel biçimde bir “sınıf diktatörlüğü” olarak tanımladıkları yerleşik siyasi iktidara karşı yürütülen “iktidar mücadelesi”, bu mücadelelerin yönünü belirler. Nitekim, aynı kanaatte olan bizler de daha önce yaptığımız “neoliberalizm” eleştirilerinde, günümüzde bir “karadeliğe” dönüşmüş olan kapitalist sistemin ekonomik gerçekliğini ele alırken, onun siyasi alandaki ifadesinden başka bir şey olmayan “liberal faşizm” kavramını kullanmaya başladık. (Bu yazı dizisinde, yine son kuşak Fransız düşünürlerinden olan Johann Chapoutot’nun eserinden yola çıkarak bu kavramın derli toplu yeni bir tanımını daha vereceğiz.)
J. Chapoutot, Sorbonnes Üniversitesinde Tarih profesörüdür. Araştırma alanı ise aslında Batı kapitalist sisteminin bir ürünü olan “Alman Nazizm’inin tarihsel kökleri” üzerine kurar. Tarihçinin çalışmalarının bizce en önemli olan yanı, Nazizmin, tarihsel bir uzantısı olarak gördüğü günümüzdeki neoliberal ideolojik formasyon ile günümüzdeki siyasi iktidar yapılanması arasında kurduğu bağdır. Zira, tarihçimizin kurduğu bu bağ, yakın siyasi tarihi güncel siyasi yapılanmayı tanımlayan, çeşitli düşünür ve araştırmacıların kullandığı “otokratik yönetim”, “temsili burjuva parlamentarizmini” aşındıran “oligarşik ve diktatoryal yapılanma” gibi kavramsal yorumların dışındadır. Chapoutot’un kavramı bizim “liberal faşist” olarak tanımladığımız kavramla büyük ölçüde örtüşür. Chapoutot’nun Türkçeye de “İtaat Serbest” (Alfa yayınları, 2023) olarak çevrilen “Libre d’obeir” ve yine 2025’te yayımlanan ve büyük yankı uyandıran “LES İRRESPONSABLES” (Gallimard Ed. 2025) (“Sorumsuzlar”) adlı eseri, bizim baştan beri ileri sürdüğümüz “liberal faşizm” kavramını zenginleştiren olgu ve düşünceler sunmaktadır. Diğer yandan, Marksist düşünceye karşı her ne kadar mesafeli bir duruş sergilemiş olsa da, J. Chapoutot da tıpkı B. Stiegler gibi, dönemlerinde yürütülen toplumsal ve siyasi mücadelelerde saf tutar. B.Stiegler de J.Chapoutot gibi üniversiter camiada yer almış düzen erbaplarından kendilerini ayırarak, hem bizim hem de geniş muhalif kitlelerinin dikkatlerini üzerlerine çekmiş bulunmaktadır. Eserlerinin Fransa’daki emekçi halk muhalefetine yakın çevrelerde ses getirerek yankılanmasının nedeni de buradan gelmektedir.

Sanıyoruz, neoliberal ideolojinin bir yok oluş-yok ediş ideolojisi olduğu, M. Thatcher’ın ileri sürdüğü ve hala kulaklarda çınlayan şu önermesi kadar açıklıkla yarım asır kadar öncesinden ifade edilmemiştir: “Toplum yoktur, sadece birey vardır!”. Gerçekte bu önermeye yüklenen anlam, ilk bakışta burjuva toplumunun temel özelliklerinden birisi olan “aşırı bireyleşmeye” işaret ediyor görünse de, söylendiği tarih ve sonrasında gelişen olaylar, Thatcher’ın aslında çok daha derin bir ilanda bulunduğunu kanıtlar. Thatcher’ın neoliberal savaş ilanı; bireysel insani yaratıcılıkla, bu yaratımın ürünlerini ve insanlaşma süreci oluşturacak şekilde zaman içinde yapılaştırarak ileten insan toplumu arasındaki diyalektik ilişkinin, sermayedarlar sınıfı tarafından temelli ve tek yanlı olarak sonlandırıldığını bildiriyordu.
Diğer yandan, insanın toplumsal varlığının ilgası anlamına da gelen neoliberal türdeki “aşırı bireyleşme” veya “bireycilik”, aynı zamanda “insani bireyselliğin” de ilgası anlamına gelmektedir. Şöyle ki, ekonomik planda ağırlıklı olarak kapitalizme niteliğini veren meta üretimi ve sermaye birikimi artık toplumsallaşma yetisini kaybetmiş bir sermaye yapısına dönüşmüştür. Bu dönüşümle birlikte burjuva toplumu, ‘Ötekiler’ (değer yaratıcısı emekçiler) olarak adlandırdığı hemcinslerinden bütünüyle vazgeçmiş durumdadır. Sonuçta karşımıza; üretmeden çoğalan, ‘tek boyutlu’ ve bütünüyle ‘hayvani’ güdülerine teslim olmuş bir burjuva birey profili çıkmaktadır.
“Aynı zamanda; varlığı sadece soyut değeri (parayı) temsil eden sermaye temerküzü ile belirlenmiş neoliberal dönem bireyi, toplumsallığını kaybettiği oranda ‘somut birey’ olmaktan çıkar ve psişik yapısı hastalıklı bir tipe dönüşür. Küresel ölçekte patlak veren ve sermaye iktidarının yayılma alanında cereyan eden ‘J. Epstein olayı’, neoliberal ideolojinin yoğurduğu bireyciliğin ve insanlığı yok edici gücünün —yani liberal faşizmin— somut bir örneğidir. Biz bu olayı beklemeden; neoliberalizmin, insan varlığına kasteden hastalıklı bireysellikler yetiştirip piyasaya sürdüğünü ve bu tiplerin toplumun yok ediliş enstrümanları olarak siyasi iktidara ‘yönetici’ sıfatıyla atandığını zaten ele almıştık.
Bugün psikanalizle yakından ilgilenen Fransız filozof Dany-Robert Dufour, ruhsal patolojiler ile kapitalist sistem arasındaki bağı açıklayan iki önemli eser kaleme almıştır: ‘Baise ton prochain: Une Histoire souterraine du capitalisme’ (Ötekini Sömür: Kapitalizmin Gizli Bir Tarihi, 2021) ve ‘La Cité perverse: Libéralisme et pornographie’ (Sapkın Şehir: Liberalizm ve Pornografi, 2009). Bu iki eser, neoliberal birey ve toplum ilişkisine dair tespitlerimizi daha etraflıca temellendirmemize imkân sağlayacaktır.
Yukarıda söylediklerimizi şu şekilde özetleyebileceğiz:
1) Neoliberalizm meselesi, her şeyden önce, düşünsel faaliyetle sınırlı olarak anlaşılabilecek ve çözüme ulaştırılabilecek bir mesele olmadığı gibi, bir “düşünsel sapma” olarak da görülemez. Doğrudan doğruya insan faaliyetinin sonucu olduğu oranda neoliberalizm, olgusal düzlemde gözlenmesi ve çözümlenmesi gereken dolayısıyla öncelikle nesnel nitelikte bir meseledir.
2) Klasik liberalizmde olduğu gibi neoliberalizme de nesnelliğini kazandıran kapitalist üretim sürecidir. Dolayısıyla biz, ancak bu sürecin izini sürerek; bir “ideoloji” olarak neoliberalizmin siyasal sonuçları konusunda olgusal gerçeklerle örtüşen bilgi sahibi olabilir ve çözümler üretebiliriz.
3) Tarihsel bir üretim süreci olarak belirlenen siyasal bir eylemliliğe niteliğini veren ve onu yönlendiren neoliberal ideoloji, bizzat kapitalist üretim sürecinin öznesi olan sermaye sınıfı tarafından üretilir. Dolayısıyla bir “toplumsal mesele” olarak neoliberalizm “sınıf savaşları” tarafından çözümlenir.
4) Sınıf savaşları en genel biçimiyle kapitalist üretim sürecinde emek-sermaye çelişkisine tabidir. Bu savaşta sermaye sınıfının özneleri sermayedarlar, emek cephesinin özneleri ise bütün çalışanlardır. Sınıf savaşları aynı zamanda neoliberal dönem olarak adlandırdığımız bir yüzyıla yakın bir sürede gerçekleşen farklı aşamaları5 ve bu aşamalara göre nitelenen neoliberal süreçlerin farklı biçim alışlarını da açıklar.
5) Neoliberalizmin yarım asırlık bir süreye yayılan son dönemi (“Ultra-liberalizm”, B. Stiegler) genellikle kapitalist sistemin yok oluş-yok ediş dönemiyle örtüştüğü oranda, sınıf çelişkilerinin yeniden tanımlanmasını zorunlu kılar. Bu durum; sınıf savaşına, önceki dönemden farklı ve hayati yeni bir anlam yüklemektedir.
6) Başlangıçta sınıf savaşıyla neoliberal dönemin biçim alışını da yönlendiren emek-sermaye çelişkisi; artık varoluşsal bir nitelik kazanarak, “hayatla-ölüm” ve insanlığın varoluşuyla-yok oluşu eylemi arasındaki güncel bir çelişkiye dönüşmüştür. Ancak bilinmelidir ki, emek-sermaye çelişkisi dün de bu gerilimi içinde barındırırken, o dönemde ileriye dönük programatik bir hedefi olan kapitalist sistem günümüzde devasa bir karadeliğe dönüştü. Böylece neoliberal kapitalizm insanlaşma sürecinin dışına atılması gereken acil ve pratik bir sorun olarak bütün insanlığın gündemine oturmuştur.
Sonuç itibariyle, günümüzde olduğu kadar, toplumsal tarihin hiçbir döneminde emek ve emekçi ile evrendeki insan varlığı eş anlamlı hale gelmemiştir. Aynı şekilde “sınıfsız” veya “modern komünist” olarak adlandırabileceğimiz toplum tipi ile en geniş ifadesiyle “insan toplumu” toplum hedefi ilksel insan toplum kavramı ilk kez bu kadar örtüşmektedir. Bu durumun nesnel -ekonomik- plandaki nedeni, üretim sürecini ulaştığı devasa üretkenlik düzeyidir. Üretkenliğin bu düzeye erişmesi, buna bağlı olarak da siyasal düzlemi belirleyen “sınıf savaşlarının” günümüzdeki hedefinin, sadece 5 yüzyıldan beri süregelen sermayedarlar sınıfının iktidarına son vermenin ötesine taşımış; 5 bin yıldır insanlaşma sürecinin seyrini belirleyen sınıflı toplum yapısını ortadan kaldırmaya dönüştürmüştür. İnsanlaşma sürecinin ekonomik ve toplumsal şartlarının olgunlaşması, düşünsel -ideolojik-faaliyette de köklü bir dönüşüm yaratmaktadır. İnsanlığın bütün düşünsel kazanımlarının gerçekleştirilmesi ve korunması -veya duruma göre imhası- işlevini olduğu kadar, zaman içinde kuşaktan kuşağa iletilmesi görevini üstlenen toplum ve toplumsallaşma eyleminin ulaştığı seviyeyle, bilgi ve düşünsel üretimin gelişim düzeyi arasında doğrudan bir korelasyon (ilişki) bulunmaktadır. Diğer bir ifadeyle, sadece ekonomik ve siyasal planda değil ama düşünsel planda da eş zamanlı olarak gündeme gelen karşılıklı “kesintisiz düşünsel devrimin” vaktinin geldiğinin de altını çizmemiz gerekmektedir.
Dolayısıyla, insanlığın toplumsal ve siyasal planda kabuk değiştirmeye hazırlandığı, “genelleştirilmiş devrim” dönemi olarak adlandıracağımız günümüzde, bilgi ve düşün alanında oluşan birikimin de gözden geçirilmesi şarttır. Son kitabımızda (Fikrimin İnce Gülü, Komünist Aydınlanma, El yay. 2025) bu alanda ilk adımı atmış bulunuyoruz. Yeni bir çalışmaya geçmeden önce, okuyucuya daha önce yaptığımız çalışmaların bütünsel genellemelerinin açıklamasının gerekli olduğunu düşünüyoruz.
İnsanlaşmanın geleceği ve Kesintisiz düşünsel devrim
“Kesintisiz düşünsel devrim” olarak adlandırdığımız kavram, sadece insanlığın nicel bilgi birikim düzeyinin, devrim yapacak kadar yeterli düzeye gelişmiş olması olgusuyla ilgili değildir. Bundan daha önemlisi tekil olguların kavramlaştırılmasıyla biriken bu bilginin farklı bilimsel faaliyet alanlarında gözlemlenip arasında önceden mevcut olan ilişkilerin yeniden düzenlemesidir. “İnsani bilimler” alanında bilgi üretimine çabalayan bir “araştırmacı” olarak kendi pratiğimizin de zorlamasıyla öne çıkan konu, işte bu “disiplinler arası ilişkilere” bağlı özgün bilgi alanıdır..
Doğa (fizik evren) ve insani (toplumsal evren) olarak iki ana kısımda oluşturulan bilim sınıflandırmasının yarattığı sorunlar; gerçekleştirdiğimiz bir saha araştırmasının sonunda çözümlenmek üzere kendisini bize dayattı¹.6. “Kriz döneminde yüksek öğrenim görmüş gençlerin toplumsal katılımı” temalı bu saha araştırmasının dökümü bize “bireyselliğin infilakı” biçiminde ifade ettiğimiz yeni bir kavramı öne sürmemizi sağladı7. Bu kavramın toplumsal alandaki karşılığı, bizi, yarım asırdır süre gelen, çok boyutlu bir hal aldığı oranda antropolojik boyuttaki değişimleri kapsayan “kriz olayının” toplumsal sonuçlarını tanımlarken astrofiziğin kavramı “karadelik”le betimlemeye itti.
Günümüzde, artık bazı araştırmacı ve düşünürler tarafından da kullanılmaya başlanan bu kavramı, kendi çalışmalarımızda kullandığımızda (2004) bizimle aynı bilimsel çevrelerden insanlar tarafından, “fizik dünyanın gerçekleriyle, toplumsal dünyanın gerçekleri birbirlerine karıştırılamaz”, gerekçesiyle aforoz edildik. Ancak ille de bir toplumsal fenomen olan kriz olayının günümüzde aldığı biçimi ifade etmek için karadelik kavramının gerekli olduğunda ısrar ettik. Sonuç bir metafor kullanımı olarak da düşünülebilecek bu olaylar dizisi bizi, “karadelik” kavramını kendi orijinal disiplininden itibaren tanımlamaya ve toplum bilimdeki “kriz olayı” ile ilişkilendirilmesini; gerekçeleriyle birlikte açıklamaya yöneltti. 2021’e bastığımız “Oluş Sorunu” adlı kitabımız işte bu çabanın ürünüdür. Yine belirtmemiz gerekiyor ki, “karadelik” kavramını kendi teorik şantiyemize katmamızın asıl nedeni, sadece yeni bir ifade şekli bulamamış olmamız değil, sıkça kullandığımız “kriz” kavramının, gözlemlediğimiz olgular bütününü gerçekten de kavrayıp bütünlemeye yetmemiş olduğunu bilince çıkarmış olmamızdır8…
Neticede, “Oluş Sorunu” başlığında topladığımız teorik çalışmamız, örneğin zaman (tarih) gibi, uzay (mekân) gibi temel kavramların tanımlarından hareket ederek, (nesnellik) ilkesine sadık kalmak kaydıyla bilim dalları arasında, kavram alışverişinin mümkün olduğunu kanıtlar. Dahası, bu çalışma, diyalektik materyalist bilimsel yöntemin, güncel sorunlarımızı bilimsel olarak tanımlanmasında, iki yüzyıldır hala biricik yöntem olduğunu göstermektedir. O halde; eleştirisini yapacağımız içeriklere geçmeden önce, “Oluş Sorunu” başlığı kapsamında topladığımız verilerin anlaşılır olabilmesi için, bu verilerin kısa bir sunumunu yapmamız gerekmektedir.
Nesne halini alabilmenin (var olmanın) ön koşulu OLUŞ halinde olmaktır. Oluş hali ise pozitif (+) olanı temsil eden “enerji” ile negatif (-) olanı temsil eden “uzayın” diyalektik olarak iç içe geçerek bütünleşmesidir. Bir diğer ifadeyle uzay-zaman birliğidir. Zaman-mekân bütünleşmesi ise enerjiyi belli bir mekanda (uzay) yoğunlaştırarak maddenin özgül biçim alışını doğuracaktır. Eğer uzun açıklamalar gerektirecek olan “atom altı parçacıkları”nı bir tarafa bırakırsak, hidrojenden başlayarak bütün elementler, uzayda gerçekleşen bir enerji yoğunlaşmasının ve atomlar arası bütünleşmenin (iki hidrojen atomunun bir helyum elementini doğurmasındaki gibi) ürünüdürler.
Bu demektir ki, hidrojen atomundan başlayarak, hiçbir nesnel biçim, tek tek ve bütünleşmeler halinde birbirleriyle “yarış” veya “rekabet” halinde oluşmaz. Aksine her oluş, bir bütün olarak evrenin kopuşları ve devamlılıkları içinden süzülen kendi kendini yaratma eylemini bütünleyen oluş halinin sonucudur. Bir bütün olarak evren ve onun gibi oluş halinde olan nesnel biçim alışlar, “uç noktayı”9 temsil eder. Bu sürece, insani varlığa kadar uzanan “canlılar alemi” de dahildir. Dolayısıyla evrenin “savaş halinde” olduğu düşüncesi “sınıflı toplum” ideolojisinin, hâkim sınıflar tarafından bütün evrensel oluşumlara yamama faaliyetinden başka bir şey değildir.
İnsan varlığının evrenle (doğa) ve kendi kendisiyle sürekli savaş halinde olduğu iddiası, (yani homo homini lupus-insan insanın kurdudur)hakim sınıfların dünya görüşünün bir bütün olarak insanlığa mal etme çabasının bir ürünüdür. Bu iddia, insanlığın şafağını temsil eden “avcı-toplayıcı” -veya ilkel komünal toplum- insanının doğaya bakışı ve hatta canlılar dünyasının (hayvanlar başta olmak üzere) doğayla bütünleşmesi ile belirlenen tavrıyla da örtüşmemektedir.10 Bilindiği gibi komünal toplum insanı; doğayla savaşmak bir yana, ona tapınarak (animizm) ve dolayısıyla onu koruyarak işe başlar. Bunun nedeni; kendi var oluşunun, özgün bir tekillik ve göreceli bir otonomiye sahip olmasının yanında, evrenle kurduğu uyumlu bütünleşmeye bağlı olduğunu deneyimlemiş olmasıdır. Doğada en güçlünün değil, en uyumlu olanın ayakta kalabileceği gerçeğinin kadim zamanlarda kavranması; insan soyunun hayatta kalma stratejisinin ilk ve temel özüdür (esprisidir). Anlaşılacağı üzere; fizik dünyada bir olgu olarak geçerli olan bu bütünleşme yasası, canlılar dünyasında da hükmünü sürdürür. Şöyle ki:”
1) Evrenin uca doğru bir uzantısı olan insan bireyi, kendi kendini yaratırken diğer bireylerle bütünleşerek kolektif bir şekilde oluşturduğu kendi dünyası olan toplumu da yaratır. Bu yanıyla da (ama sadece bu yanıyla!) evrensel oluş ile insanlaşma süreci olarak adlandırdığımız insani oluş biçimi örtüşmektedir. Yani insanlaşma süreci, evrensel oluş sürecini karşıya durmanın, “doğayla savaşmanın” bir ürünü değildir.
2) İnsani oluş da, tıpkı evrensel oluştaki gibi, zamana tekabül eden üretim faaliyetinde sarf edilen insani enerjiyle (canlı emek) içi doldurulan toplumsal mekan arasındaki diyalektik bütünleşme ile belirlenir. İçinde yaşadığımız kapitalist sistemde, bu diyalektik bütünleşmenin “pozitif” yanını emek ve emekçi sınıfı temsil ederken; “negatif” yanını ise cansız bir değer birikimi anlamına gelen sermaye sınıfı temsil eder. Sermaye sınıfı bu birikimi sağlamak için oluşturduğu kapitalist sistem aracılığıyla insan toplumunu kendi sınıf hakimiyetinin aracılığıyla biçimlendirir.
3) Emek-sermaye çelişkisi altındaki kapitalist toplumsallık biçimi, Marks’ın “Kapital adlı eserinde ortaya koyduğu formdadır: Emekçi, üretim sürecinde hayat enerjisinin aldığı biçim olan “işgücünü” seferber eder. Bu yolla bir taraftan toplumsal değerler yaratırken, diğer yandan üreterek insanlaşma sürecine katılır. Sermaye ise üretim sürecine “ölü değer” olan para-sermaye seferber ederek aynı üretime dahil olur. Sermaye sınıfı, üretim sürecin sonunda daha çok, “ölü” (cansız) değer üreterek ve artı değere el koyarak, emekçiyi kendi ürününe, üretim faaliyetini ise insan toplumuna yabancılaştırır.
4) “Canlı emek taşıyıcısı” olarak “başlangıç noktasını” yani üretimin öznesini temsil eden “insan bireyi” -veya emekçi-birey- aynı zamanda toplumsal evrimin de asıl öznesidir. Bu konumuyla o, insanlaşma sürecinde sürekliliği mümkün kılan “pozitif” bir fonksiyona sahiptir. Diğer yandan; üretim sürecinde sermayedarların rolü, varlıklarını temerküzüne (birikimine) adadıkları para-sermayenin işleviyle aynıdır: Aracılık yapmak.
5) Değişim değeri olarak da ifade edilebilen sermaye (Marks), üretim sürecinin başında olduğu gibi sonunda da, ne insan olmanın ön şartı olan toplumsallık üretimiyle ne de insanlaşma sürecinin bekası için üretici güçler için “ilerleme” süreciyle ilgilidir. Sermaye sahibi, her türlü zenginliğin kaynağı olan işgücünü seferber etmeden, biricik varlık koşulu olan sermaye temerküzünün (birikiminin) sağlanamayacağını bilir. Tam olarak ifade edersek, sermaye sınıfının üretim sürecine bakışı ve ondan beklentisi, değişim değerini temsil eden paranın aynı süreçte oynadığı role eşittir: Aracı olmak.
6) Hem üretim faaliyetindeki işlevi hem de çok uzun zaman ölçeğinde sahip olduğu insanlaşma sürecindeki konumu dikkate alındığında, sermaye sınıfının üretici güçlerinin gelişimindeki rolü, “aracı” -veya “ara dönem” olduğunu göstermiştik. Sermaye sınıfının bu rolü ve insani oluş sürecindeki varlığı, binlerce yıla yayılan sürecin içinde sınırlı bir döneme karşılık gelir. Bu demektir ki, nesnel varoluş nedeni ortadan kalkan kapitalist sistem, insani oluşun hâkimi ve yönlendiricisi olmaya devam ettiği oranda, kaçınılmaz bir şekilde insan toplumunu da kendi tarihsel kaderine doğru sürükleyecektir. (Diğer bir ifadeyle, insan toplumundan ayrışan “kapitalist sistem”, toplumdan da temelli bir şekilde kopmaya başlamasıyla birlikte “canlı emek” dünyasıyla da -tıpkı bugünkü gibi- kopuş yaşayacaktır. Bu ise, tıpkı yakıtı tükenmeye başlayan bir yıldızın tıpkı “süper novalar” gibi görkemli bir parlaklık kazanarak bir “karadeliğe” dönüşmeye başladığının resmidir.)
7) Yürürlüğe konulmuş olduğunu gözlemlediğimiz yok ediş-yok oluş süreci, “kapitalist rantın tarihsel azalma eğiliminin” geldiği noktada, üretim faaliyetinden koparak asalaklaşmasıyla başlar. Sermaye sınıfının Toplumsal ilerlemede “aracı” olma işlevini bütünüyle kaybetmesiyle yarattığı karadelik ile birlikte, yok oluş-yok ediş olarak adlandırdığımız insanlığın yıkımı süreci başlar. Bu sürecin bütün insanlığın yıkımını gündeme getiren işlevi, üretim sürecinde gerçekleşemeyen sermaye birikiminin, bu sefer de aracı rolünü ya da rantiyeciliği gerçekleştirdiği dönemde işgücü seferberliği ile yaratılmış bütün toplumsal -kamusal- artı değer ve zenginliklerin imhasıyla, içine düştüğü bitkisel hayatı biraz olsun uzatmaya çabalar. Bu süreç, tıpkı kapitalist sistemin kendi üzerine çökmesiyle birlikte, oluşumu tamamlanan karadeliğin hemen öncesinde oluşan ve bize maddenin kendi kendisini tüketmesi anlamına gelen göz kamaştırıcı “süper nova” ışıldamasına karşılık gelen kozmik yok oluşun son evresine benzer.
Anlaşılabileceği üzere, toplumsal olayları, fizik -veya kimya ve biyoloji- yasaları boyutuyla diyalektik materyalizm ekseninde ele almak bizi nesnel bilimselliğe yaklaştırır. Bu diyalektik tutumumuz, bizi B. Stiegler gibilerinin iddialarının aksine, bizi araştırma nesnemiz olan insan toplumu veya insanlaşma sürecinden uzaklaştırmamaz11; bakış açımızı daraltmaz. Aksine, toplumsal evrene “dışarıdan” yani fizik evrenden bakmak, oradaki olayların (süreçlerin) zaman ve mekân içinde salınım ve ilintilerini kendi bütünlükleri içinde gözlemlemeyi kolaylaştıracaktır. Olaylara alışıldığı deyimle bir yandan “Makro” düzeyden yaklaşım ile “mikro” düzlemden bakış, nesnel bilimsel gerçekliğe ulaşmak anlamında bir antinomi (uyuşmazlık) oluşturmaz; bütün sorun yöntem sorununda düğümlenmektedir. Nitekim, bizi kapitalist sistemin bir karadeliğe dönüşmekte olduğu düşüncesine yönlendiren, sahada gözlem ve mülakatlarla gerçekleştirdiğimiz mikro (birey) düzeydeki araştırma ve anlamlandırma çabalarıdır. Daha önce birçok fırsatta belirttiğimiz gibi, makro düzeyde gözlemlediğimiz “karadelik” olayını araştırmaya ve gözlemlemeye iten şey, onun mikro düzeydeki izdüşümü olan “bireyselliğin infilakı” olmuştur.
“Evrim içinde devrim” ne demektir?
Bilimsel faaliyet, “pozitif bilimler” diye de adlandırılan fizik ve doğa bilimleri alanı da dahil olmak üzere, toplumsal kaynaklı ideolojilerin etkilerini taşır. Ortak ilke olan “nesnellik” ilkesi bile, bilimsel faaliyet yürütmekte olan bir bilim insanını, nesnel verileri yorumlamak söz konusuysa “tarafsızlıktan” uzaklaştırabilecektir. “Oluş Sorunu” (El yayınları) başlıklı çalışmamızda, kendi alanında “alim” sıfatını kazanmış ve astrofizik söz konusu olduğunda bizim için de referans olan Stefan Hawking’in kendi alanında vardığı sonuçları anlamlandırırken, adeta “3. Sınıf” bir burjuva ideoloğu gibi davrandığına şahit olmuştuk. “YOL AYRIMI – ya insanlık ya kapitalizm” adlı çalışmamızda, kendini şaşalı bir şekilde “Oxford çıkışlı” bir bilim insanı olarak lanse eden Y. N. Harari’nin, gerçekte, ileri sürdüğü olguları manipüle ederek göz boyamaya çalıştığını gördük. Harari yok olma-yok etme sürecine angaje olmuş kapitalizmi ideolojik düzlemde savunmaya soyunduğunda, S. Hawking’de mevcut olduğunu düşündüğümüz “nesnellik” ilkesini bile, büyük bir “üçkağıtçılık” örneği vererek ayaklar altına alıp, değme panayır hokkabazlarına taş çıkarmaktadır. Dahası, Harari bu işlemi, neoliberal ideolojinin tamamlayıcı versiyonu “post-modernizmin” özel faaliyet alanlarından biri olan kavram kargaşasıyla yaptı. Harari bu kavram kargaşasını yaparken, baştan sona nesnel bir oluşum olan “insan aklını” öne çıkardı ve ideolojik yönlendirmeyi eninde sonunda bir burjuva ideolojisi olan “akılcılığa” (rasyonalizme) indirgeyerek yaptı12.
Darwinci yorumuyla uygunluk halinde, “evrim” kavramı da tıpkı Descartes’cı akıl kavramı gibi, neoliberalizm-postmodernizm iş birliğiyle nesnel gerçeklikle bağları koparılarak bir kavram kargaşası içine itilmiştir. Dünyaca tanınmış Fransız bilim insanlarından olan Didier Raoult, yukarıda bahis konusu yaptığımız, neoliberal ideoloji ve siyasetin bilimsel aktivite alanındaki yıkıcı-yok edici etkisine kahramanca baş kaldırmıştır. Raoult “Darwinci evrim teorisinin” eleştirisini konu alan eserinde, kendi bilimsel faaliyet alanına yeni nesnel verileri de katarak, bir bilim insanının toplum ve siyaset alanındaki ideolojik etkileşimlerini canlılar dünyasına dair yaptığı genellemelerle somutlar.
Öncelikle belirtmemiz gerekir ki, Marksist ideoloji ve siyasetle doğrudan bir ilişkisi olduğuna şimdiye kadar şahit olmadığımız D. Raoult, Darwinci evrim anlayışına karşı eleştirel tavrını, “yaratılış teorisinin” bir müdavimi olarak yapmaz. Raoult aynı “yaratılış” anlayışını, tıpkı Harari’nin yaptığı şekilde hokkabazca manevralara kalkışarak savunma telaşında da değildir. Onun gerçek anlayışı, bir düşünür olarak Atina’daki “essentialiste” (Özcü) felsefe okuluna karşı, “existentialiste” (varoluşçu) İyonya okulundan Demokrit ve Heraklit’in evreni ele alış biçimiyle uyum içindedir.

“ İyonya’lı filozoflardan olan Demokrit ve Heraklit özel bir görüşe sahiptiler. Demokrit, bütün varlıkların – en son ve bölünemez atomlardan oluştuğunu ve onların da kendi aralarında bütünleştiğini- düşünmekteydi. O zamandan bu zamana kadar, bunun tam olarak böyle olmadığını bilmekteyiz. Atomların bizzat kendilerinin de farklı parçalardan oluştuğunu bilebilmek için XX. Yüzyıla kadar beklememiz gerekti. Heraklit ise kendi payına iki esas anlayış getirdi. Bunlardan birincisi sürekli hareket halinde olmaktır: “Bir nehirde asla iki sefer yıkanamayız”; bu önermesiyle Heraklit, dünyada durağanlık yoktur demektir. İkincisiyse “yöneten yıldırımdır”; yani, tarihin akışını değiştiren, kaotik olup, çoğu zaman öngörülemeyen olaylardır. Dahası, “Polemos -çelişki- her şeyin ve bütün kralların babasıdır” (Homo chaoticus. Evrim içinde devrim, s. 12-13)13
Öncelikle D. Raoult’un antik filozoflardan yaptığı aktarımın, bizim sözlerimize başlarken ileri sürdüğümüz ve neoliberal ideolojiye ve oluş süreçlerine yaklaşımımızı belirleyen temel prensipleri özetlediğini belirtebiliriz 1) Teklik yani duruma göre “atom” veya “bireysellik” varoluşsal çelişkiler olarak birlikte ele alınmalıdır. Diğer bir deyişle teklik veya bireysellik, bütünleşmenin öznelerini oluşturduğu oranda, anlam kazanır; tekliğin varlık nedeni bütünselliği (evreni) yaratmaktır. 2) Nesnel bir zaman-mekân salınımı olan “oluş süreci” bir süreklilikler ve kopuşlar manzumesidir. Bireysellik-bütünsellik diyalektiğinde olduğu gibi, bu iki kutup hem karşılıklı, hem çelişerek (Polemos) ve hem de bütünleşerek birbirlerini var ederler böylece anlam ve varlık sahibi de olurlar.
Antik çağ insanının insanlaşma sürecinin bilincine varış düzeyini de ortaya koyan bu evrensel varoluş ilkeleri, genel olarak “evrim” kavramına uygulanabileceği gibi, uzun süredir onun bir versiyonu olup, çok uzun bir süreden beri bu “bilimsellikle özdeşleşen” kavrama tek başına kendi anlamını yükleyen “Darwinci evrim teorisine” de uygulanabilir. D. Raoult, Darwin’in evrim anlayışı ile ilgili olarak bize şunları söylemektedir:
“Darwin (“adapte olmacı” Lamarck’tan-bizim notumuz) sonra geldi ve hemencecik katastrof-karşıtı kampta yer aldı. Maalesef, bilimler alanın da çok basitçe bir tavır takınarak, (Darwin’in) kendi büyük babasının hayranı olduğu Lamarck örneğinde olduğu gibi, inkâr edilemeyecek şekilde kendi önceli olanları yok saydı. Her hâlükârda, Darwin’in teorisi bir biçimde Lamarck’ınkine benzemektedir; şu farkla ki o, küçük değişiklerin adaptasyona değil ama tesadüfe bağlı olduğunu ileri sürmektedir … / … Darwin, “Türlerin kökeni” adlı eserinin birçok yerinde “doğanın sıçrama yapmadığı” olgusunda ısrar etmektedir.” (Age, s. 15-16)
Darwin’in önceli olan Lamarck ile aralarındaki ilişki basit bir hesaplaşmadan kaçma nın ötesindedir. Bir İngiliz olarak bireyci olan Darwin ile, daha çok “bütünleşmeci” olan Fransız Lamarck ile arasında evrim anlayışında bile farklılıklar olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir. Raoult’un yerinde tesbitiyle Darwin, doğadaki sıçramaları reddeder ve özcü bir anlayışı savunur ve zamanı kesintisiz, sonsuza dek salındığını savunur. Buna karşın Lamarck, evrimin adapte olarak var olma düşüncesindedir ve bu bireyi kendi dışındaki bütüne katılmasını şart koşar. Lamarck’ın savunduğu bütünleşme çabası, kaçınılmaz olarak varoluş düşüncesinin temel prensiplerinin sıçrama ve kopuş olduğuna işaret eder. Bu tespit bizi, Darwin ile Lamarck arasında sadece “bilimsel yöntem” anlayışından değil, bunun ötesinde meselenin bir de ideolojik ve siyasi ayrılık boyutu olduğu fikrine taşır. İşte D. Raoult’un bu konudaki sarsıcı düşünceleri:
“Sonuçta, son senelerin en büyük derslerinden birisi, bütün canlı varlıkların çok sayıdaki farklı kökleriyle genetik bir mozaik oluşturduğudur. Eğer onlara tamamıyla çok uzak olduğu oranda, spekülatif bir hayat hikayesi uydurma meraklısı değilseniz, ortak bir ata bulmanın mümkün olmadığını bize öğretmesidir. … / … Zaten, bu (Uyduruk hikayeleri yaratanların -BN) hareketinin bilimsel açıdan en yerinde olan ortak özelliği, yaratılışçı olmaktan çok “fixiste” (türlerin değişimini reddeden doktrin) olmalarıdır ve bu adı bir yaratıcının varlığını öngören alışılmış biçimidir” (Age, s. 16-17)
Alıntının uzunca olan ilk bölümünün, bizim ana formasyonumuz olan “toplum bilim” alanındaki çalışmalarımızdan kısmen de olsa neden uzaklaşıp da S. Hawking’in kitaplarında “saf bilim” olarak kabul gören fizik alanındaki son buluşlarda “bilimsellik” aradığımızı açıklar. Bu alanda yönelmemizin nedeni, tıpkı toplum bilimde olduğu gibi, pozitif bilimlerde de sapmalar gördüğümüzü belirtmeden geçemeyeceğiz. Postmodern ve neoliberal ideolojinin dümen suyunda safsata hikayeler düzenlerle, nesnellik ilkesini tüm sonuçlarıyla en uç noktaya taşıyanlar arasındaki mücadelenin, sadece basit bir “yanılma” meselesi değildir. Aksine bu aynı zamanda insanlığa kastetmiş kapitalizme ve onun ideolojik ve siyasi alandaki güncel varoluş biçimi olan neoliberalizme karşı yürütülen mücadeledir. Bilimsel faaliyet yürütenler için bu mücadele kaçınılmaz bir görevdir.
Alıntının ikinci kısmı, -birinci kısmında söylenenleri doğruladığı oranda- Darwinci evrim anlayışının, bireyi burjuvanın “benden sonra tufan” bencilliğine sürükler. Bu bireyci anlayış insanlığı; tıpkı bir din erbabının “Kitabı Mukaddes” üzerinden ve günümüzdeki yok oluş-yok ediş ideolojisi ve siyasetine, yani neoliberalizme uygun olarak- “kıyamet gününe” doğru sürüklediği olgusuyla karşılaşırız. Diğer bir deyişle, “fixiste” (değişmezci) bir anlayışa göre temellendirilerek inşa edilen Darwinci evrim kavrayışına, yeni bilimsel keşiflerin aynasından bakıldığında, Darwincilik dünyayı öküzün boynuzunda sabitleyen yaratılış teorilerine daha yakın bir konumda yer almaktadır.
Charles Darwin’in teorisi; her ne kadar evrensel gerçekliğe karşı gelen “evrim” anlayışını ve gözlem ve olguları referans gösterse de, sergilediği anlayışla bilim alanından çok, ait olduğu sınıfın burjuva-aristokrat bulamacı niteliğini taşır. Bu yönüyle Darwin teorisi, hâkim sınıfa ve bu sınıfın “Anglikan” ve kapitalist-emperyalist özelliğine çok daha yakındır. Bütün hayatı boyunca bir bilim insanı olmaya çabalayan D. Raoult, Darwin üzerine yaptığı çalışmada; onun toplumsal aidiyeti ile “bilim anlayışı” arasında doğrudan bir ilişkinin var olduğuna işaret etmektedir:
“Diğer yandan, (Darwin’in-BN) doğal ayıklama üzerine olan teorisi (en güçlünün seçilimi), İngiltere’nin bütün dünyayı domine ettiği bir dönemin çağdaşıdır; bu ise belli bir sayıdaki düşünürü doğal ayıklamayı “ırkların” ayıklamasına adapte etmeye kadar götürdü. “Hayat ağacı” teorisine katıldığında, en güçlülerden yana olan doğal ayıklama sürecinin genel fikri, İngiltere’nin dünya ve farklı olarak nitelendirilen ırklar üzerindeki hakimiyetini de gerekçelendirmekteydi.” (Age, s. 18)
Darwin’in canlılar dünyasına dair tespit ettiği ilişkisel düzen ile o dönem İngiltere’sinin ‘Kral ve tebaası’ keskinliğindeki hiyerarşik yapısı birebir örtüşmektedir. Darwin’in teorisi; serbest rekabetçi kapitalizmin kurallarıyla yapılandırılan, bireyin sermaye gücüne göre ‘başarılı’ sayılarak ayıklandığı bir ‘burjuva-aristokrat bulamacı’ niteliğindedir. Gücü ve doğal olarak “haklıyı” temsil eden sermayedarların ‘Lord’ sıfatıyla onurlandırılması; alt tabakalara ve sömürgelere karşı sahip oldukları sınıfsal üstünlüğün, Darwin’in teorisinde işaret ettiği Tanrı ve ‘uzak geçmişteki biricik ata’ adına kutsanmasından başka bir anlam taşımamaktadır.
En başta insanlık olmak üzere, her türlü insani bütünleşmeyi reddeden, sınıfsal farklılıkları ve sınıfsal çelişkileri mutlaklaştıran bu “hasımlar bulamacı”, emekçilerle kurulan bağı ancak sömürgeci bir mesafeli bütünleşme düzeyinde tutar. Bu düzen bir “Ulus” kavramını pejoratif bir boyutta kavrar ve ulus devlet için bütünleşmeyi gerekli kılan “en alttakiler” (emekçiler) ile mesafelenir. Bu anglosakson aristokrat kibri, emekçilerin rejimle olan ilişkisini “aşağı ırktan” yabancıların ülkelerini sömürgeleştirme savaşlarına katılma ve yağmalanan ganimetlerin kırıntılarına razı olma kuralına bağlar. Dolayısıyla, söylendiği gibi İngiltere, sadece kapitalizmin düşünce ve pratiğinin “ana vatanı” değil, bunların üzerinde ırkçılığın, emek ve insan düşmanlığının en üst biçimi olan öjenizm ve Nazizim ideolojisinin de ana vatanıdır.
Nitekim, kapitalizmin içine düştüğü açmazlar, bu kırıntıları büyük ölçüde ortadan kaldırınca, bu “kutsanmış burjuvalar” neoliberal dönemde hiç de tereddüt etmeden “Toplum yoktur, sadece birey vardır” diyebilmişlerdir. Altının sürekli çizilmesini gerekli gördüğümüz üzere, burjuva-aristokrat bulamaçtan oluşan “seçkinler sınıfı” sözcüsünün -üstelik “Muhafazakar Parti’den”- bir başbakanın ağzından bu sözleri sarf etmesinin anlamı açıktır. Thatcher uyguladığı politikaların neoliberal dönemde bir toplumsal bütünleşmeyi bütünüyle ortadan kaldıracağının ve “Ulus-Devlet”in varlığının reddi anlamına geldiğinin tam bilincindeydi. Klasik dönemin, sömürgeci, yeni-sömürgeci ve emperyalist-kapitalist İngiltere’si, neoliberal döneme damgasını vuran “küresel kapitalizmin” gelişmesine emekçi sınıfların hızla yoksullaşacağını herkesten iyi bilerek, bizatihi yataklık yapmıştır. Aynı şekilde, dün olduğu gibi bugün de, küresel çaptaki her türlü gericiliğin -başta İslami terör olmak üzere- örgütlendirilip küresel yıkımda birer “paralı asker” gibi kullanılması ve Filistin’de olduğu gibi, Jenosit uygulamalarının- desteklenmesi bu bilinçli stratejinin bir parçasıdır.
Bilim ve toplum ilişkisi bahsinde Darwin ve evrim teorisinin aynı zamanda bir “bilim ve siyaset sosyolojisinin” araştırma alanını oluşturduğunun iyice anlaşılması için İngiliz kapitalizmin kısa tarihini biraz da uzatarak vermek istedik. Ancak bilinmesini isteriz ki, İngiltere’nin sorumluluğu, dünya kapitalizminin insanlığa bulaştırdığı musibetlerin anavatanı olmuş olsa da, dünyanın geri kalan ülkelerindeki kapitalist yapılarının özellikle dönemsel olarak sahip olduğu sorumluluk en az onunki kadardır. “Evrim” teorisinin bir zaman-mekân salınımı olarak “ilerleme” düşüncesini çağrıştırdığı doğrudur. Bu aynı zamanda Darwinci evrim anlayışının “zaman” kavramını varsaydığı da elbette söylenebilir. Ancak Darwinci anlayışa göre zaman, “mikro evreni” temsil eden, türü ne olursa olsun bir bireyin varoluş süresiyle sınırlıdır. Aynı şekilde, “makro evrende” tarih diye adlandırdığımız zaman ise, bir türün veya özel bir bütünleme olarak kabul edilen “ırkın” varoluş süresi kadardır. Aynı durum tabidir ki, bireysel olarak bir sermayedar ve top yekûn sermaye sınıfı ile birlikte onun çöplüğünde eşelenen bütün burjuvalar için de geçerlidir.
Neoliberalizmi düşünmek:
Bugün biz, “tarihsel sonuna gelmiş” kapitalist sistemin bir karadeliğe dönüşerek bir yok ediş-yok oluş sürecine girdiğinden bahsettiğimizde, işte tam da bunu kastetmekteyiz: Varlığını sadece kendi tekil (sermayedar) ve özel (burjuva sınıfı) ile sınırlayan bu anlayış, oluş sürecini bütünüyle düşünce ve eylem ufkundan sildiğinden, kendisiyle birlikte bütün insanlığı da kendi yok oluşuna sürüklemekten bir an bile olsun imtina etmeyecektir. Oysa, evrene ve onun bir uzantısı olan insan varlığına en uygun zaman anlayışı, mikro evrende bireylerin ve türlerin bütünleşmeye yatkın olan ilişkilerinde gündeme gelir. Aynı şekilde, mikro evrende ise bütünlükler (türler) arası ilişkilerde gerçek varlığına kavuşarak anlam kazanır. Bu ilişkiler ise D. Raoult’un bilim ve bizim “Marksist” evren anlayışımıza göre “Evrim içinde devrimi” yani bir biçim alıştan bir diğerine “sıçramalar” yoluyla geçişin yani sonsuz oluşun adıdır.
Bir yok ediş-yok oluş ideolojisi olan “neoliberalizmi” ve ondan türetilen siyasetleri işte bu şekilde düşünerek ele alıp, olabildiğince derli toplu bir şekilde eleştirisini sunacağız. Amacımız, okura, her fırsatta “post” ön ekiyle ifade edilen kavramlar ve ele alışlarda olduğu gibi -post-modernizm, kavramında karşımıza çıktığı biçimde- bireyselliğin muhtevasını zenginleştirmek ve böylece insan “türünü” bir üst düzeye taşımayı gerçekte amaçlamadığını, neoliberal ideolojinin hedeflediği yönde atılan her bir adımın, bireysel olarak veya kolektif bir biçimde toplu bir yok oluşa doğru yol almaktan başka bir şey olmadığını açıklayabilmektir.
(Devam edecek)
1Burada bu dönem zarfında Yazı Portal ve El Yayınları üzerinden 2018’den beri yayınladığımız 7 kitabı ve başta “Yazı Portal” olmak üzere çeşitli dergi ve yayın organlarına yazdığımız yayınları kast emekteyiz…
2Bu eser, ilk önce 2019 Gallimard yayın evinde yayınlandı, Elimizdeki baskısıysa “folio-deneme” koleksiyonunda 2023’te çıktı.
3Durkheim ve Weber’in metoduyla ilgili kısa eleştirimiz, Marks’ınkiyle karşılaştırılmalı olarak “Denge ve Devrim adlı çalışmamızın giriş bölümünde belirtilmiştir.
4Bu, kapitalizmin yerine başka bir üretim biçiminin “devrim” -veya nitel sıçrama- yoluyla alma olasılığının düşünsel ve siyasi pratiğin dışına atılması demektir.
5Örneğin, B. Stiegler’in anlayış ve tanımlamasına göre genellikle bir bütün olarak “neoliberalizm” olarak adlandırılan süreç, “neoliberal” ve “ultra liberal” olarak iki aşamadan oluşur.
6Söz konusu çalışma “gençlik ve toplumsal kriz” meselesiyle ilgilidir ve otuz yıl kadar öncesine uzanır.
7Bu araştırmanın Türkçe dökümünü “Denge ve Devrim, Bireyselliğin infilakı” (El yayınları, 2018) adlı kitabımızda vermiş bulunmaktayız.
8“Kriz kavramını” 1990’ların başından itibaren bir “yapı taşı” gibi kullanmaya başladık; ama o zaman bile kriz kavramıyla adlandırdığımız olayların başlangıcını 1970’lerin ortalarına tarihlemekteydik. Çok daha sonra “bir nesnel süreçte geçici bir bunalım veya türbülans hali” şeklinde tanımlanan bu kavram ile bizim toplum bilim alanında gözlemlediğimiz 30-40 yıllık bir zamansal salınıma sahip süreçlerin örtüşmediğini tespit ettik. Zaten, karadelik kavramını kendiliğinden bir şekilde kullanmaya başlamamız da bu döneme tekabül
9Şu ana kadar bilinen evrendeki “uç halinden” bahsetmekteyiz; yoksa insanın “evrenin efendisi” olduğu iddiası türündeki metafizik saplantılara götüren “biricik akıllı varlık” iddiasında bulunmuyoruz.
10Bir sınıfın evren anlayışını yansıtan “Darwinci evrim teorisinin” eleştirisini” Fransız alim D. Raoult’un “Homo chaoticus, Révolution dans l’évolution” eserini de yardıma çağırarak ileriki bölümlerde yapacağız…
11Bunun tam tersinin doğru olduğunu, mutlak bir kopukluğun olayların gerçek konum ve niteliklerini birbirlerine karıştırmakla sonuçlanacağının da altını çizmemiz gerekmektedir.
12Aynı işlemi, “Neoliberalizm, Roman ve Aşk” (El yayınları, 2023) adlı kitapta eleştirisini yaptığımız Elif Şafak da yapmaktadır. İtiraf etmeliyiz ki, bizim “Oxford’dan diplomalı” hokkabazımız, bir “literatör” den ziyade kendisi gibi bir ideolog olan E. Şafak’tan bile “üçkağıtçılık” erbabı olmakta çok daha başarısız olmaktadır.
13Çeviriler, aksi gösterilmediği taktirde bize aittir…
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır