GELİŞME VE ESTETİK / YALÇIN KÜÇÜK

(Editörden-Önceki gün vefat eden sevimli profesörümüz ve sosyalist aydınımız Yalçın Küçük’ün bu yazısı, pek çokları tarafından anlaşılamayan üslubunun, yani eleştirel sevgisinin düşünsel imbikten süzülmüş bir verimi. Küçük, gelişimin ve devrimci sıçramanın önünün Komünist Manifesto ile açıldığını, emekçi sınıflardaki patlamanın edebiyattaki  yansımasının Kızıl ile Kara olduğuna işaret ederken, karşı devrimin edebiyattaki karşılığının ise Franza Kafka’nın Dönüşümü olduğunu gösteriyor. 1979’da Edebiyat Cephesi dergisinde yayınlanan bu yazıyı okuyanlar, aynı çelişkilerin bugün de devam ettiğini şaşırarak fark edeceklerdir.  Bugün de adlarına “profesyonel devrimci” denilen kerameti kendinden menkul tiplerin tuttuğu köşe başlarından kestikleri ahkamlar, küçük burjuvazideki regresyon (gerileme) yani Samsavari böcekleşme devam ediyor. Neoiberal kapitalizmin bütün belirtileriyle ortaya çıktığı insanı insan olmaktan çıkaran sömürü düzeninde insani ve toplumsal  gelişimin önünün kesilmesi devam ediyor. Yalçın Küçük’ün aydınlara has eleştirel sevgisinin başka verimlerini de yayınlayacağız.)

Gerçekten bir yıl, beş yıl, on yıl değil, yüzlerce yıl, binlerce yıl, garp cephesinde yeni bir şey yok oldu. Zaman mutarrid aktı. Fikret’in küçük, mutarrid, muhteriz damlalar” dediği, türden aktı. Nehirler sakin aktı. Bir yıl, beş yıl, on yıl değil, binlerce yıl, insanlar suskun çalıştı. En çok kendi gücünü, bir de atın gücünü, bir de atın gücünü, bir de atın gücünü, daha sonra su değirmenini ve en son da yel değirmenini ve en sonra da yel değirmenini tanıdı. Dünyanın başka yerlerinde, Türkiye’de Bodrum’un yaşlı tepelerinde ve garp cephesinde, insanlar binlerce yıl ve yel değirmeni ile yaşadı. Yel değirmeni ile evlendi. Bir yıl, beş yıl, on yıl değil, yüzlerce yıl böyle geçti. Boğucu geçti. Bir kasaba sıkıcılığı içinde geçti.

Sonra patladı. Önce garp cephesi patladı ve garp cephesinde, tüm patlamalar aynı zaman kesiti içinde oldu. XVIII. Yüzyılın ikinci yarısında, garp cephesinde her şey yeni oldu. Batı Avrupa’da, yel değirmenini bütün sonuçlarıyla yıkan bir fırtına koptu. Garp cephesinde, Fransa’da Büyük Fransız Devrimi, İngiltere’de Sanayi Devrimi başladı. Su değirmeninin, yel değirmeninin yerini buharla dönen değirmenler aldı. Tüm nehirler yataklarından taştı. On yüzlerce yıl boğulan, sıkılan, saman türünden On yüzlerce yıl boğulan, sıkılan, zaman türünden muttarid yaşayan insan, bir insan türünden de kısa bir zaman içinde yepyeni bir kişiliğe büründü. Kendi kendini tanıyamaz oldu. Daha sonra, insanlığın en çok okuduğu “yazı” sıfatını kazanacak olan Komünist Manifesto, bu patlamayı coşku ile anlattı. Henüz fırtına dinmeden yazılmış olmanın izlerini taşıdı. İnsanoğlunun binlerce yıl aynı nehirde yıkanarak geçiren insanoğlunun bu güven dolu yaratıcılığını, değişmesini, tüm engelleri yıkan patlayışını, gelişmesini ve gelişirken tümden yenileşmesini vurgularken burjuvazinin ve kapitalizmin, feodalizmin kökünü kazıma istek ve cesaretini biraz fazla abarttı. Böylece daha sonraki yıllarda, ilerleme adına, baskı ve ezgiyi önleme gerekçesiyle burjuvazinin peşine takılmak isteyenleri rahatlattı.

Bu patlamayı en büyük coşkuyla Komünist Manifesto anlattı. XVIII. Yüzyılın sonu ile XIX. Yüzyılın ilk yarısını büyük bir titizlik ve derinlikle Marx ve Engels çözümledi. Bugün dünyanın her yerinde kabul gören Sanayi Devrimi deneyimini ilk kez Engels kullandı. En çok Marx yaygınlaştırdı. “Manifaktür” ya da Türkiye’nin kasabalarındaki “manifatura” kavramlarını, makineyi, “kapitalizm” kategorisini Marx ve Engels’in bilimi geliştirdi ve yaygınlaştırdı. Sonra dostu da düşmanı da kullanmak zorunda kaldı. Marx ve Engels’in manifaktür, sanayi devrimi ve kapitalizm çözümlemeleri bugün bile aşılamadı. Çok daha ayrıntılı bilgi birikmiş olmasına karşın, bir ölçüde, bu coşkulu patlamanın yaratıcı dönemini yaşadıkları için, aşılmadılar; geçerliliklerini korudular.

Sadece Marx ve Engels dolayısıyla bilim mi ? Bu büyük patlama döneminin edebiyatı, sanatı ve müziği ve resmi ne ölçüde aşıldı ? Bu büyük gelişme dönemi, hem yaratıcıları ve hem de yapıtları yarattı. Önce yeni insanı yarattı. Yeni insan yeni sorun demek. Yeni sorunu ve yeni sorusu olmayan yeni insan olmaz. Yeni insan olmadan yeni sanat veya edebiyat olmaz. Gelişme olmadan ise yeni insan olmaz. Bu açıdan bakıldığında söylenebilir, Bünyan halısı türünden insanları yazarak Türkiye’nin çağdaş edebiyatı kurulamaz. Belki Paris’te ve yeni bir boğucu, muttarid yaşama bürünen garp cephesinde tutar. Türkiye’de kalıcı olarak tutmaz.

Kırmızı ve Siyah’ın Gelişen İnsanı

Stendhal, Bünyan halısı türünden insanlarla bugüne kalmadı. Julien Sorel’i yazdığı için hala pek aşılamadı. Fransız Devrimi’nden altı yıl önce doğan, 48 Devrimi’nden altı yıl önce ölen Stendhal, yüzyıllar boyu durulduktan sonra zamanın, zembereği kopmuşçasına hızlandığı bir dönemde yaşadı. Değişen, değiştikçe gelişen, geliştikçe güzelleşen insanları gördü. Robespierre’i gördü, Napolyon’un peşinde garp cephesini gezdi. Yeni, yeni olduğu kadar başkaldıran ve hem yeni hem de başkaldırdığı için güzel olan Jülien Sorel’i yazdı. Jülien Sorel’ yazdığı için kendisini de yazmış oldu ve bugüne kaldı. Yoksa bünyan halısı türünden insanlarla uğraştığı için değil.

Jülien Sorel, Büyük Fransız Devrimi ile Sanayi Devrimi’nin ortak ürünüdür. Fakat bu kadar değil; yoksul kökenli olduğu için her ikisini de istiyor, hem de aşmaya çalışıyor. Hem yeni ve hem de başkaldırıyor. Öyle yıllarca yılın zorladığı her türlü orucu aşmış durumda. Hem Matmazel Mathilde’in şımarık aşkını, hem de Madam Renal’ın damıtılmış tutkusunu istiyor, hem de karşı koyulmaz bir içgüdüyle bunlarla yetinmekten korkuyor. Az kuşkulu, çok kararlı; fevri görünüşlü fakat kesin hesaplı ve dünya nimetlerini isterken yarının dünyasını hiç aklından çıkaramıyor. Jülien Sorel, gerçekten güzel bir nakışın tekrarından ibaret Bünyan halısına hiç benzemiyor. Tam anlamda diyalektik bir olgu. Hiç saf değil. Diyalektikte kimyasal moleküller bile saf değildir. Yaşamda saflık ancak, mumyalaşmış cesetlerde bulunur ya da Amerikan kovboy filmlerinin kahramanlarında.

Gelişme olmayınca diyalektik de olmaz. XVIII. yüzyılın sonu, XIX. yüzyılın yarısı gelişmenin ipini kopardığı bir dönem oldu. On yüzlerce yıl denizler, kürek mahkumları veya rüzgara açılan yelkenlerle aşıldı. Öyle ki uzağa gitmek ile yelken açmak aynı anlama geldi. Sonra birden kelime değişti, buhar anlamına gelen vapur, gemi yerine kullanılır oldu. Demirden gemi yapma projeleri, yakın zamanın aya gitme projeleri, yakın zamanın aya gitme projeleri kadar şaşkınlıkla karşılandı. Tüm bunlar, bir ömürden kısa bir zamanda oldu.

Olur mu ? Mekanik akıl için olur. Fakat işte Hegel’in kaba diyalektiği ile başlayanlar için olmaz. Üstelik bu işe, Sanayi Devrimi’ne, Hegel’in kaba diyalektiği ile bakınca diyalektik de bakıldığı için kalmaz. Gelişir. Değişir. Marx’ın ve Engels’in diyalektiğine dönüşür. Hem diyalektik gelişir ve hem de hiçbir devrimin birdenbire olmadığı, geçmişinden su geçirmez kompartımanlarla ayrılmadığı anlaşılır. O yüzlerce yılın, ilk bakışta sanıldığı gibi, pek de sakin olmadığı görülür. Birikimin önemi, Fikret’in “küçük, sıradan, çekingen damlalar” dediği vuruşların birikiminin önemi ortaya çıkar. Diyalektiğin en önemli yasalarından biri olan ve bütün devrimleri anlamanın tek anahtarı olan nicel birikimin nitel değişikliğe dönüşme yasası bilimsel bir bütünlüğe kavuşur.

Posta Arabasından Ford’un T Modeline

Herhalde hiçbir çalışmaları, Marx ve Engels’i sanayi devriminin doğuşu üzerindeki çabaları kadar diyalektiğe yakınlaştırmamıştır. Pamuklu dokuma ile özdeş tutulan sanayi devriminden önce Britanya adalarında yüzlerce yıl insanların yün eğirip yünlü dokudukları, eğiren ve dokuyan parmaklarında beceri biriktirdikleri, “küçük mutarid, muhteriz damlalar” ile iğlerini ve tezgaharını geliştirdikleri saptanınca diyalektiğin bu önemli yasasını geliştirmek kolaylaştı. Devrimin bir nitel değişiklik olduğu ortaya çıktı. Bunun için mutlak bir nicel birikim gerektiği apaçık oldu. Engels’in daha sonra, diyaklektiğin bu önemli yasasını yaygınlaştırmak için verdiği suyun buharlaşması örneği, papağanlaşmış kafalarda diyalektiğin içinin boşaltılıp kaba mekanizme dönüşmesini kolaylaştırdı. Halbuki bu yasa, Engels’in suyun buharlaşması örneğinde de olduğu gibi, suyu buhara dönüştürmek için ateşi ısrarla eksik etmemek gerektiğini ortaya çıkardı. Ateşi eksik edenlere, birikimi sağlayamayanlara, tarihin lanet okuyacağını gösterdi. Ateşi söndürenlere, birikmi burjuvaziye hediye edenlere, en büyük lanetler okunacağını ortaya çıkardı. Her devrimin bir birikimden doğduğunu, her birikimin biriktiği ortamın izlerini taşıyacağını yasalaştırdı. Bu izleri kazıyabilmek için de bir şiddet dönemine ihtiyaç olacağını gösterdi.

Diyalektiğin bu yasası, devrimin içinden çıktığı ortamın izlerini taşıyacağı bulgusu, binek otomobilinin bulunup geliştirilmesiyle bir kez daha yaşadı. Bir kez daha yaşandı. Bugün giderek uzay araçlarına benzetilen otomobilleri bir yana, ilk yaygın motorlu taşıt Ford’un T Modeli oldu. Ford’un T Modeli ilk binek otomobili ise atlarla çekilen yaylı arabadan farksız oldu. Kovboy fimlerindeki posta arabalarını alın, önlerine koşulu atları kaldırın, bunun yerine bir motor yerleştirilecek kadar bir bölme ekleyin, Ford’un T modeli, otomobilini elde edersiniz. Ford’da böyle yaptı. İlk otomobil şaşılacak ölçüde, arabanın tüm izlerini taşıdı. Motoru arabanın arkasına yerleştirmek bile düşünülmedi. Motorun yeri belli: Atların yeri. Atlar gitti, motor kondu ve ilk otomobil oldu.

Kafka’nın Gerileyen İnsanı

Aslında Ford’un T Modeli piyasayı doldururken kapitalizm çoktan gelişmesini tamamlamıştı. Üstelik içten yanmalı motorun tüm teknolojik sorunları çoktan çözülmüştü. Ekonomik olması beklendi. Ve dünya kapitalizmi, bu basit gelişme ve geliştirme ile nerede ise, elli yıl idare etti. “Amerikan Çağı” Ford’un T modeli ile ışıldadı. Otomobille birlikte sona ereceğe benziyor. Ford’un T modelinin çıkışı ise, zaman olarak, Franz Kafka’nın kısa yaşamının sona erdiği döneme denk geliyor.

Kafka 1920 yıllarının ilk yarısında öldü. Kapitalizmin gelişme hızının kesildiği, gazdan ayağun çekildiği dönemde yaşadı. Kapitalizmin coşku ve güven değil, yılgınlık ve çaresizlik saçtığı bir dönemi gördü. Arkasında Gregor Samsa’yı bırakarak göçüp gitti, Stendhal, Jülien Sorel’i yazarken, Kafka Samsa’yı bıraktı, Sorel, muktedir olmak, Matmazel Mathilde ya da Madam Renal’a sahip olmak ve aynı zamanda başkaldırmak isterken, Samsa hiçbir şey istemiyor, başı eğik ve bir odada oturup hamam böceğine dönüştüğünü görüyor. Gelişmesi durmuş kapitalizm, başkaldırmayan bireyleri, yaratıcı olamayanları, hareket edemeyenleri ya da hareketlerinin önünü açamayanları hamam böceğine dönüştürüyor.

Samsa’nın dönüşümü insanın içini sıkıyor. Samsa, kapalı bir şişenin içindeki sinek kadar bile mücadele etmiyor. Okuyan, Sorel’i severken, Samsa’dan tiksiniyor. Fakat yine de Samsa’yı okumak gerekiyor. Üstelik bugünlerde daha çok okumak gerekiyor. Bugünlerde Türkiye’de Samsa’yı okumak gerekiyor: Türkiye’de birçok hamam böceği fabrikası var. Düzeltmek gerek: Hamam böceği atölyeleri var. Çok büyük değiller, fakat çok sayılabilirler. Henüz manifaktür aşamasındalar. Hamam böceği atölyesi açmak için bir binanın bir katını tutmak yetiyor. Birkaç masa, birkaç sandalye ve bir telefon. Bu üretim araçları sağlanınca hamam böceği üretme teknolojisi çok basit oluyor. Her sabah saat ondan akşam yediye kadar bir odada oturup hiç hareket etmeden, bir yemek arası ve bol sigara ile, sürekli olarak telefona bakmak yetiyor. Böylece hamam böceğine dönüşme işlemi tamamlanıyor.

Gelişme kapısının kapanması, hareketsizlik ve hareketin önünün tıkanması; tüm güzelliklerin sonu burada başlıyor. Tüm çirkinliklerin başlangıç noktası burası oluyor. Tüm göçmen ya da mülteci veya yaygın deyimiyle emigre toplulukların üyeleri bu yüzden çirkin oluyor. Tüm göçmen toplulukların üyeleri kısa bir zaman içinde hamam böceklerine dönüşüyor. Her türlü dedikodu, iki yüzlülük ve kokuşma toplu olarak yaşayan içinde bulundukları topluma açılamayan, içinde bulundukları toplumla birlikte gelişemeyen, değişemeyen ve değiştirerek geliştiremeyen göçmen topluluklarında görülüyor. Bu anlamda emigre olarak yaşamak için yurt dışına çıkmak gerekmiyor. Yurt dışında da mümkün, yurtdışında ilerleyemeden kapalı olarak yaşamak, her gün biraz daha şekilsizleşmek mümkün. Ama böyle yaşamak için mutlak yurt dışına çıkmak da gerekli değil. İstenirse yurt içinde de emigre yaşamak yolları mevcut. İstenirse Türkiye’de Zola’nın Therese Raguin’ini yaşamak mümkün. Her kahvaltıda sevgi yerine nefreti yudumlamak mümkün. Ya da bir iş hanının bir katında sabah ondan akşam yediye kadar telefona bakıp hamam böceğine dönüşmek mümkün. Bunun için yurt dışına çıkmaya da polis kovuşturmasına da gerek yok. Yalnızca kapanmak ve de hareketsiz kalmak yeterli.

Küçük Burjuvazinin Profesyonellik Kapısı

Bir de nesnel neden gerekli oluyor. Bugün Türkiye nesnelinin bir bölümü, özellikle ilerici küçük burjuva kesiminde hamam böceğine dönüşme hastalığının bir salgın boyutlarına ulaşma tehlikesinin varlığına işaret ediyor. Böyle bir tehlike var. Bu tehlike üç nesnel ayağa dayanıyor. Bunlardan birisi, küçük burjuvazinin bir bütün olarak ve profesyonel olarak, önünün kapanmış olması. Profesyonel olarak tüm gelişme kapılarının daralmış olması. Üniversite kapılarının genişletilmesi, zorlanması, önce geniş yığınların Türkiye’nin eğitimle kurtulacağı masalıyla avutulması, bu masalın her kasabada bir üniversiteye dönüştürülmesi, en sonunda Robert Kolej veya Orta Doğu Teknik Üniversitesi mezunu dil bilen mühendisler de dahil geniş bir üniversite mezunu işsizler ordusuna yol açtı. Üniversitede okuyan ya da mezun olan küçük burjuvaların profesyonel gelişmeleri nesnel olarak tıkandı. İş imkânları daraldı. Bu durumda Mecelle’nin “sıkışınca genişler” ilkesine de uygun olarak bir genişleme oldu. Başka yerde bir genişleme oldu. İşsiz üniversite mezunları veya işsizliği ufukta gören üniversite mezunları kendilerine iş olarak “profesyonel devrimciliği” seçtiler. Mühendis odaları, mimar odaları, öğretmen dernekleri, memur dernekleri, tabii sosyalist partiler, çiçeği burnunda “profesyonel devrimci” ile doldu. Odalar, dernekler ve partiler bu “profesyonel devrimciler” ile kendi içlerine kapandılar. Bu çiçeği burnunda profesyonel devrimcilere maaş ödeyebilmek için odalar ve dernekler gayri menkul satmaya, toplantı yerleri kiralamaya başladılar.

İlerici küçük burjuvazi kendi başından kokuşmaya ve kokmaya başladı. Buna bir de kısırlık eklendi. Daha derindeki nesnel koşulların elverişli ortamında tüm ilerici hareketi taksit taksit burjuvazinin peşine takmak isteyenler, bunun için “Ecevit Mavisi”ni yeterli ölçüde çekici bulanlar, Türkiye ilerici hareketine sadece şoför muavinliğini layık görenler başarı kazanmaya başladı. İlerici hareket içinde en büyük ilericiliği Ecevit’e “hoop fazla sağladın biraz sol yap” demek veya “biraz daha sağda uçurum var, hep birlikte yuvarlanırız” işareti vermek sayanlar taksit taksit çoğaldı. İlericilik adına da bütün yıl “yaşasın işçi sınıfı” ya da “yaşasın enternasyonalizm” demek ya da “haydi 1 Mayıs’a” diye bağırıp senede bir gün Taksim’de boşalmak kaldı. Senede bir gün boşalmanın hastalıklı gerginliği kaldı. Yaratamamanın, üretememenin, doğuramamamanın kıvrandırıcı solukluğu kaldı. Hareketsizliğin ve havasızlığın hastalık üreten ortamı kaldı.

Bütün bunlara, bir de üçüncü olarak, Ecevit’ten önce başlayan ve Ecevit’le hızlanarak artan küçük burjuva yaşamın yaşanamayacak ölçüde pahalanması geldi. Küçük burjuvazinin dünyası, “Ecevit Mavisi’nin” acıklı karanlığında, aklın alamayacağı bir hızla kaymaya başladı. Küçük burjuvazi, büyük burjuvazinin Ecevit’in Mavi Dalgasını bunun için keşfettiğini anlamaya başladı. Küçük burjuvazi, kentlerin merkezinden, kenar mahallelerine, birinci sınıf lokantalardan hamburgerci veya kebapçı dükkanlarına hızlı bir kayış yaptı. Bu kayış içinde kendi benliğini kaybettiği duygusuyla kendi benliğini bulamamanın tüm hastalıklı yöntemlerini denemeye başladı. Kendi içine kapandı. Cinayet sitesinde bir sigorta evinin dört bölmesinde veya bir iş hanının bir katında kişilik kartını aradı. Kişilik kartına bakarak hamam böceğine dönüşmeye başladı.

Yenilgi Öğretmen 12 Mart Dersleri

Marx, 48 devrimini çözümleren, zaman zaman yenilginin ne kadar geliştirici olduğunu vurguladı. 12 Mart büyük bir yenilgi oldu. Hastalıkların bir bölümünü ortaya çıkardı. “Ecevit Mavisi” ne kapılmak, burjuvazinin peşine takılmak, çok daha büyük bir yenilgi oldu. Bugünü kurtarmak için yarından vazgeçmenin artık, bugünden bile yoksun olmak demek olduğu pek güzel ortaya çıktı. Yenilgi, tüm hastalıkların ve çirkinliklerin kaynağının gelişememek olduğunu gösterdi. Gelişmek için mutlaka yeni bir dünyayı istemek gerektiğini ve mutlak, hangi renge boyanırsa boyansın, bugünkü dünya ile yetinmemek gerektiğini gösterdi. Tek hedef olarak güzeli doğurmayı nişan almadan, hiçbir hastalıktan kurtulmanın mümkün olamayacağını sergiledi. Her yenilgide olduğu gibi, 12 Mart’ta olduğu gibi, bir takım müzmin hastalık ve çirkin mikroplarını burjuvazinin kampına bıraktı. Yenilgi, bilinçle kullanılmak üzere, çok iyi oldu. Gelişmenin önündeki engellerin yenilgisi oldu.

Yenilgi, gelişmenin tohumlarını taşıyor: Yeni bir dünyayı ve sadece yeni bir dünyayı ihtirasla isteyen bir nüveyi dışa vuruyor. Yeni bir dünyayı ihtirasla istedikleri için gelişmek sorunluluğunu, gelişmek için değişmek ve değiştirmek gerektiğini duyanları haber veriyor. Diğer yandan 12 Mart’tan sonra “Ecevit Mavisi”ne yenilgi de, Bünyan halısı türünden insanlara ek olarak, 12 Mart insanının ve ezgisinin diyalektik olmayan türden, tek yanlı olarak, yazılmasıyla kalıcı edebiyatın olamayacağını da gösteriyor. Ayrıca yeni ve başkaldıran insan yazmadan, yeni dünyayı kurmanın mümkün olmayacağını da gösteriyor. Kısırlığın, hareketsizliğin ve gelişememenin yaydığı hastalıkları önlemek için de değiştirmek için gelişmek gereğini duyan yeni insanı yazmak zorunlu oluyor.

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ HEGEMONYA BUNALIMI VE SIKIŞMA

Ümit ÖZDEMİR 06.04.2026 MHP’nin stratejisinde örgütlenen saray rejimi, her adımında kendine yeni suç ortakları yaratmak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir