SEN TÜRKÜLERİNİ SÖYLE: NEOLİBERAL ZAMANLARDA BİR DİYOJEN!

@masumlevrek

Ümit ÖZDEMİR / 29.06.2026

Filme ismini veren, Çağdaş Türkü’nün o eşsiz şarkısının şu dizeleridir:

“Sen türkülerini söyle ve gülümse küçüğüm çünkü sesinin ırmağıyla yeşerecek hasretimin bozkırları.”

Filmin ana karakteri Hayri’nin (Kadir İnanır) durumu, adeta Ahmet Kaya’nın o bilinen şarkısının bir yansıması gibidir: “İçerden çıkacak birazdan adam / yılların tortusu çökmüş yüzüyle / bir ince hesabı görecek adam…” Hayri içeriden çıkmıştır çıkmasına ama dışarısı içeriden de beterdir. Neoliberalizmin tank paletiyle geldiği 12 Eylül darbesinden sonra; banker vurgunları, idamlar ve yozlaşmada sağlanan toplumsal uzlaşı, Hayri’yi derin bir yabancılaşmanın eşiğine sürükler.

Hayri evden çıkarak aradığı eski yoldaşı Şerif’i bir kahvehane köşesinde kağıt oynarken bulur. Yolda dış sesle işittiğimiz zamlar ve hayat pahalılığından şikayet ise neoliberal yıkımın dile yansıyan sonuçlarından biridir. Cezaevinden bir arkadaşının eşi Fikriye için verdiği mektubu ulaştırdığında kadının geçinebilmek için bir fahişeye dönüştüğünü öğrenir. Hayri’nin önünde geçtiği açık hava reklam tabelaları tüketim toplumunun bir başka ara yüzüdür. Eve döndüğünde kendisine geçmiş olsuna gelenler arasında geçen “tekstil işi”, üç kanallı uydu yayını muhabbeti ve televizyonda oynatılan Holywood filmi Hayri’yi bunaltır.

İş bulma derdine düşen Hayri, yönetmen Tunca Yönder’in setine gider. Bir mayo reklamı için çekim yapan Tunca, bütün arzu nesnelerinin -otomobil, mayolu kadın ve kapağı patlayan meşrubat şişeleri ile tüketim toplumunun göstegelerini kayıt altına almaktadır. Papirüs barda Turgay, Tunca ve Sibel ile içtikleri sahnelerde masadaki tek konu iş ve reklamdır. Yoğun Turgay’ın atladığı sınıf ve elde ettiği iktidar ile bir zamanlar murakıplığı arasında hiçbir bağ yoktur. Serbest piyasanın ta kendisine dönüşen Turgay’ın odasına bir evrak imzalatmak için giren muhbirle (Kutay Göktürk) Hayri’nin yüzleştiği sahneyle neoliberal yeni düzen bütün boyutlarıyla şirket, şirket böceği müdür, muhbir pazarlama müdürüyle arz-ı endam eder. Bu denklem ve yeni düzende Hayri’ye yer yoktur. Muhbir pazarlama müdürünün yaşadığı paranoya, yeni düzende ezilenlerin sırtına ve başına basarak yükselenlerin halini özetler.

Hayri; “köşeyi dönenlerin”, yükselen değerlerle uzlaşanların arasında dayanışmanın yerini rekabetin almasıyla o “ince hesabı” bir türlü göremez. Karakterin kişisel zannedilen bu dramı, gerçekte toplumsal dayanışma ağlarının neoliberal vahşet tarafından tarumar edildiği Özal yıllarının kaçınılmaz bir sonucudur. Siyasal ve ekonomik “vahşete” maruz kalan toplum, adeta toplu bir metamorfoz geçirerek bir tür Gregor Samsa’ya dönüşmüştür. Bu dönüşüme “uyum” sağlayanlar köşeleri tutmuş, “bal tutan parmaklarını” yalamış ve içeriden çıkan eski yoldaşlarına yeni düzene “uymalarını” salık vermeye hatta çürümenin etkisiyle sol ve dayanışmacı değerlerle alay etmeye başlamışlardır. Akvaryumun kirli suyuna gösterilen neoliberal adaptasyon arzusu, 80 öncesi politik kuşağının dışlanmasında, yok sayılmasındaki temel espridir.

Yönetmenliğini Şerif Gören’in üstlendiği, senaryosunu ise Ömer Kavur ve Turgay Aksoy’un paylaştığı Sen Türkülerini Söyle, Zeki Ökten imzalı Faize Hücum ile başlayan neoliberal dönemin siyasi-kültürel kodlarını deşifre etme misyonunu sürdürüyor. Hayri’nin neoliberal vahşet karşısında yaşadığı şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla biçimlenen tipleme, dönemin çıplak bir gerçekliğine işaret eder. Darbe sonrası inşa edilen o pretoryen (yarı askeri) yağma rejiminde, azımsanmayacak sayıda solcu ve sosyalist, “yeni düzene” uyum sağlayamadığı için birer “tutunamayana” dönüştü. Tam da bu kesitte, Oğuz Atay’ın kaleme aldığı o anıtsal yapıtı Tutunamayanlar, dönemin ruhunu ve aydının bu trajik çıkmazını en iyi niteleyen eserlerden biri olarak yeniden anlam kazanmaktadır. Oğuz Atay’ın yaraya bastığı ironik tuz, sızım sızım sızlayan yarayı tedavi etmek için değil, iltihap kapmış yaranın patolojisini anlamak içindir.

Sen Türkülerini Söyle, neoliberalizm karşısında atomize olan bireyin dramını ve açmazlarını cesurca tartışıyor. Film, bu yönüyle doğrudan doğruya yabancılaşmanın yapısal kaynaklarına ya da bireyin hızla dönüştürülen bu yeni rejim karşısındaki çaresizliğinin asıl politik kökenlerine inemese de önemli bir teşhis işlevi görüyor. Neoliberal yeni düzende insanın “sıfırlanması” için tekelci sermayenin ve onun dostu olan bürokratların verdiği mücadelenin o çirkin zaferi, filmin bir diğer dramatik aksını oluşturur. Birer böceğe dönüşenler ile insan kalma gayreti içinde olanların karşı karşıya gelmesi, filmi gerçek bir tragedyaya taşır.

İşkenceye maruz kalmış oğluna endişeyle yaklaşan annenin “Sana kötü bir şey yaptılar mı?” sorusu, aslında boyun eğmek ile direnmek arasında salınan o ağır ailevi trajediyi özetler. Yaraları sarmaya çalışanlarla, geçmişin işkence seanslarını zihninde yeniden yaşayan Hayri’nin dramı; neoliberal vahşetin insan ruhuna ve bedenine uzanan o karanlık, faşizan elini çok net gösterir.

Filmde, Hayri’nin tam tersi bir figür olarak beliren reklamcı arkadaşının “Bak Hayri, dünya çok değişti!” sözleriyle kutsadığı bu yeni düzende, kadın bedeni de arsız bir cinsel sömürünün metası haline getirilmiştir. Dönüşüm, metamorfoz ya da “transformasyon” o kadar büyüktür ki, yeni düzende köşeleri tutanlar neoliberalizmin adeta birer vaizine dönüşmüşlerdir. Bu sarmal, “yükselen değerlerle” uyumlu olanların geçirdiği o “Samsavari” dönüşümü belgelerken; yaratılan yabancılaşma efekti filmin asıl trajik katmanını ortaya çıkarır. Bu trajik katman, yükselmek için düşenler ile tutunacak insani bir dal arayanlar arasındaki o derin uçurumda belirginleşir.

Kimi sinema eleştirmenleri tarafından Hayri’nin hayat kadınıyla birlikte olmasına yönelik getirilen eleştiriler, kanımca çok yerine oturmuyor. Zira fuhşun ve yozlaşmanın görülmemiş bir boyuta ulaştığı Özal’ın “yeni” neoliberal Türkiye’sinde, bu sömürünün filmde gösterilmesi aslında sosyal çürümenin ulaştığı boyutu ifşa etmek açısından son derece kıymetlidir. Karakterlerin hatalarıyla, dengesizlikleriyle, açmazlarıyla ve bölüşümden ziyade tahakküme dayalı cinsellikleriyle gösterilmesi, filme çok güçlü bir gerçekçilik katmanı daha kazandırıyor. Reklamcılıkla başlayan cinsel sömürü ve kadın bedeninin metalaştırılarak pazarlanması meselesi, sosyal çürümeye sebep olan yoksullaştırmanın bir diğer yüzü olan fuhuş trajedisine de kapı aralamıyor mu?

Hayri’nin yaşadığı varoluşsal bunaltıyı seviştiği Sibel (Sibel Tunagöl) de teselli etmez. Neoliberalizmin her şeyin içini boşalttığı ve kırılganlaştırdığı dönemin açık yaralarını bu kısa yakınlaşma da gidermez. Neoliberal utanmazlığın sinemadaki hali Tunca Yönder’in “30 saniyede var edip 30 saniyede yok ederiz” diyerek aşağıladığı tüketim kışkırtıcısı Sibel, yükselen neoliberal dalganın tüketim tepesinde sörf yapanları tipler. Hayri, Yargıtay’ın sürgün kararıyla neoliberal cehennem yolunda bir başka durak olan Konya Cezaevi’ne gidecektir. Dışarıdaki sahte özgürlük ile içerideki tanıdık parmaklıklar arasında kalan Hayri’nin, evden çıkmadan önce kendisine sırtını dönen babasına söylediği şu sözler, aydının kahredici yalnızlığının sinemasal manifestosudur:

“Allahaısmarladık. Her zaman alnınız açık, başınız dik olsun. Oğlunuz utanılacak hiçbir şey yapmadı.”

İnsan dediğin nedir ki bir sözden başka? Hayri, söyledim ve ruhumu kurtardım manasındaki bu son sözüyle adeta kendi tarihsel ve vicdani hakikatini haykırır, “söylemiş ve ruhunu kurtarmıştır”: Dixi et salvavi animam meam!

Henüz bir şey söyleyemeyenlerin korku ve suskuyla omuzlarında taşıdığı o ağır yük ise artık kapanan kapının ardında kendi öz oğluna sırtını dönen o otoriter babanın boyun büküklüğündedir.

Evden çıkan ve pencerelere bakarak mahalleden uzaklaşan Hayri’ye, evdeki bir çocuğun pencereden gülen gözlerle bakması ve Hayri’nin de ona gülümseyerek karşılık vermesi, en zor koşullarda bile insani özün tükenmeyeceğine dair güçlü bir umut göstergesi olarak karşımızda durur.

12 Eylül’de yalnızlığa, yoksulluğa ve sistemli bir dışlanmaya maruz bırakılan bu ülkenin namuslu insanlarının trajedisini başarıyla anlatan Sen Türkülerini Söyle, bu yönüyle toplumsal hafızamızda henüz kapanmamış bir yaraya parmak basıyor. “Utanılacak hiçbir şey” yapmayanların, yani aslında demokratik ve uygar bir toplumda yaşayabilmek adına o ağır bedelleri omuzlayanların hakkını teslim eden bu film, hepimize tarihsel bir borcu ve vefayı hatırlatıyor.

Geçtiğimiz günlerde kederli kaybıyla sarsıldığımız usta başrol oyuncusu Kadir İnanır’ın role bürünmedeki o muazzam isteğiyle hayat verdiği anti-kahraman Hayri performansı, filmin o sarsıcı gerçekliğini sırtlayan en büyük güçtür. İnsan varlığına yönelen neoliberal yağmanın can yakan boyutlarını darbeden sadece altı yıl sonra tartışmaya açan bu film; askeri diktatörlüğün yarattığı korku iklimi ile piyasacı transformasyonun yıkıcı öğelerini birey ve muhafazakar aile bazında gözler önüne seriyor. Şerif Gören, vizöründen yansıyan o lirik Çağdaş Türkü şarkısında dendiği gibi; “çünkü sesinin ırmağında / yeşerecek hasretimin bozkırları” sözleri, adeta bozkıra dönüşen neoliberal Türkiye’de elinde fenerle “insan” arayan bir Diyojen’i, yani Hayri’yi gösteriyor bize…

Kahramanın, olumsuz toplumsal koşullar nedeniyle bir anti-kahramana dönüşerek çıktığı bu trajik yolculuk, insanın haklarını yok ederek anlam krizine sürükleyen neoliberal barbarlığın kökenlerini kavramamıza olanak tanıyor. Sanat; unutulmuş bir soruyu, unutturulmak istenen toplumsal meseleleri hatırlatmak ve üzerine yeniden düşünmekse eğer, Sen Türkülerini Söyle bu devrimci işlevi fazlasıyla yerine getiriyor.

Diğer Yazılar

KİTAP TANITIM: SUÇSUZLAR: SACCO VE VANZETTİ’NİN ÖYKÜSÜ

Ümit ÖZDEMİR / 15.06.2026 Howard Fast’ın Suçsuzlar romanı, iki anarşist işçi Nicola Sacco ve Bartolomeo …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir