BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: MUTLAK BUTLANDAN TAVUKÇULARA SON PARENDELER

Ümit ÖZDEMİR / 13.06.2026

@masumlevrek

Saray rejiminin mutlak butlan darbesinden beklediği rekolte sınırlı kaldı. Sınırlı kalmasının nedeni; çoktan hurdaya çıkmış bir iç olgu olarak, Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP’nin içine özenle yerleştirilmiş diğer saray uşaklarının ipliğinin zaten pazara çıkmış olmasıydı. Kısa, yoz ve ahlaksız bir sevinç; yerini kölesine daha fazla yaranmak için Neo-Osmanlıcı söyleme kadar giden sefil bir köleliğe bıraktı. Neo-Osmanlıcı hayallerin suflecisi Tom Barack’ın dili dudağı olan Kemal Kılıçdaroğlu; insanın çürümeye başladığında neye dönüşeceğinin ibretlik bir kanıtıdır.

Mutlak butlanın CHP saflarında yarattığı dalgalanma, hiç şüphesiz bizim daha önceki yazılarımızda dile getirmeye çalıştığımız sahte muhalefet olgusunun bütün iç çelişkilerini açığa çıkardı. Karşılıklı el yükseltmelerle, beddualarla, hatta “proje” yakıştırmasıyla büyütülen apolitizm ve gereksiz hukuk tartışmaları, esasen CHP saflarını da zehirleyen toksik bir şeye dönüştü. Genel tablodaki bu durum, CHP’nin bir iç meselesi olmayı çoktan geçti. Yaşanan çelişki; FETÖ’cülerin denetimine geçen sahte Amerikan muhalefeti ile CHP’nin kendisini çok aşan gerçek halk muhalefeti arasında sıkışmasından kaynaklanıyor.

Bu sıkışma, saray rejiminin meşruiyet ve yönetememe kriziyle birleşince ortaya hayli enteresan bir “pat” durumu çıkıyor. Saray rejiminin önce “CHP’nin iç meselesi” diyerek aptala yatması, Washington’da prematüre doğumla dünyaya getirilen AKP’nin toksik sağcılığının çeşitli varyantlarının neye benzediğini kanıtlıyor. “Proje” bir değil ki hangi birini sayalım !

Muhalefet ve iktidarın birlikte çöktüğü, birbirini dibe çekme konusunda bir ralliye soyunduğu başka bir ülke var mıdır, bilmiyorum. Yalnız elbette saray rejiminin, görmeyi çok arzuladığı “majestelerinin muhalefeti” rolünde yanlış ata oynadığını fark etmesi, geri dönülmez bir strateji hatası oldu bile. Bu strateji hatasının bir benzerini geçmişte DP (Demokrat Parti) tahkikat encümeni ile denemişlerdi ve sonu bir felaketle bitmişti. 28-29 Nisan öğrenci ayaklanması ve 5 Mayıs Kızılay ayaklanması, dipten gelen sol-halkçı dalgaların eseriydi.

Siyasal tarihin böyle onlarca başarısız örneği varken soyunulan bu darbe ve tasfiyenin başarısızlığı, güncel görevleri dışında ülke siyasetinde söz sahibi olmakta yetersiz kalan sosyalist parti ve örgütlenmeleri de yakından ilgilendiriyor. Halkı seçeneksiz ve çaresiz bırakmamak gibi bir görevin varlığı; kendi içindeki anlamsız çekişmeleri yatıştırmak ve esas olanı başa yazmak zorundadır.

CHP’nin saray rejimi kurulurken gösterdiği sahte muhalefet performansının ana aktörlerinden biri olan ve olan biteni ses çıkarmadan izleyen Özgür Özel’in zoraki “kahramanlığa” soyunması; ama aynı zamanda ısrarla “devletin Bahçeli’sinden” medet uman fotoğraflar vermesi ve fırsatını bulsa yine “normalleşme” rotasına gireceğini her defasında göstermesi, bu partinin içi boş muhalefetinin neye benzediğini görmek isteyenlere ders niteliğindedir.

Halkımız saray rejimi hakkında kesin hükmünü verdi. Dizginsiz bir yoksullaşma ve sefalet ücretine çalıştırılan maden işçilerinin maaşlarını bile ödemeyen bir patronlar düzeni, saray rejiminin ne olduğunu daha net anlatamazdı. Binali ve kendi gibi burjuvalara karşı dururken, Kürt kadınlara yönelik ırkçı ve aşağılayıcı cümleleri sarf etmekten sakınmayan bir Rahmi Koç lümpenliği, Türk sermayesinin özetidir.

TRT’nin içine yerleştirilen rejim aparatlarının arabasında yakalanan envaiçeşit uyuşturucu madde gösterdi ki çürütme operasyonu, devletten topluma doğru genişletiliyor. Bütün bu çürütmenin müsebbip olanlar; halkı işsiz, aşsız, okulsuz bırakıp en verimli çağında gençleri dört duvar arasına hapsedenlerdir.

“Ne işte ne okulda” diyerek işsizliğe ve çeteleşmeye sürükledikleri gençlerin bir kısmının yarattığı sol dalga sokak muhalefeti ve hapsi göze alarak ortaya koyduğu cüret, saray rejiminin uykularını kaçırdı. Paniklemeleri ve Maymunlar Cehennemi’ndeki goril misali bütün tuşlara aynı anda basmaları, iktidarı kaybetme korkusunun dolaysız bir sonucudur. Arzuladıkları şey; saray rejiminin iktidarı ve ona iliştirilmiş makul/makbul muhalefetiyle memleketin varını yoğunu yağmalamaktı. Kendi aralarındaki sessiz ortaklığın bozulması, neoliberal şirket-devletinin iflas etmesinin bir sonucudur. Şirket iflası deyip geçmeyin; bu öyle bir bataklık ki içine giren herkesi ve her şeyi yutmayı kendine görev bilir.

Mutlak butlandan tavuk buduna saray rejiminin debelenmesi

Bataklığın son kurbanı tavukçuluk firmaları oldu. Vurguncu kapitalistler tarafından kırmızı et fiyatlarının astronomik şekilde yükseltilmesi ve yerli besiciyi bitiren politikalar nedeniyle halk, et ihtiyacını ve protein talebini karşılamak için beyaz ete yönelmişti. Bu durumun Habertürk adlı saray ekranından dile getirilmesi, saray rejiminin dikkatinden kaçmadı. Tavuk sektöründe faaliyet gösteren bütün firmalara denetim kayyumu atandı. Bir strateji çerçevesi sunan bu operasyonlar zinciri ile saray rejimi, kendi çevresinde temerküze (sermaye birikimine/merkezileşmeye) giden bir sermaye zinciri kurmaya çalışıyor. Her darbeden sonra şahit olduğumuz bu temerküz süreci; esasen hangi firmaların batırılıp hangilerinin şantaj ve tehditle boyun eğdirileceği ile yakından ilgilidir. Bugüne kadar gördüğümüz bu zincirin ara halkaları, Halk TV’den Bahadır Özgür’ün güzel tanımıyla “salto mortale”nin, yani ölümcül taklanın neye benzediğini gösteriyor.

Saray rejiminin başrolde oynadığı bu montajda; elektronik ödeme sistemlerine çekilen operasyon ile savunma ve havacılık firmalarına yapılan operasyonlar birbirini takip etti. Bütün bu yaşananlar, esasen saray rejiminin yeni sermaye birikimi yaratma ve çökme emareleri gösteren neoliberal şirket-devletin batıklarını kapatma hamleleridir. Bir yanıyla sermaye sınıfını da dizayn eden bu yaklaşım, hâlâ sıkılmadan “serbest piyasa” türküsünü söyleyen liberallere de ters köşe yaptırıyor. Saray rejiminin piyasa ve ekonomi sektörleri üzerinde giriştiği bu denemeler, yukarıda da tarif ettiğim üzere, hangi firmanın öne çıkarılacağı sorunuyla yakından ilgilidir. Saray rejiminin yargı kolları üzerinden yarattığı bu Frankenstein montajı, şüphesiz tam biat ve onu bütünleyen payın ödenmesini gereksinir.

Yine de bu yapay montaj, yaratılan ucube başkanlık sistemini finanse etmeye yetmeyebilir. Bu bilindiğinden dolayı girişilen her hamle; koparılan, operasyon çekilen, çığrından çıkarılan her uzuv ve organ, Frankenstein montajını bir hilkat garibesine çeviriyor.

(Mary Shelley’nin klasiği Frankenstein, pek çok uyarlaması yapılan bir kült esere dönüştü. 1818’de, yani kapitalizmin sanayi devrimi döneminde yazılan roman, kapitalist üretim ilişkilerinin insan ile onu çevreleyen doğa arasında yarattığı çelişkilere dair metaforlar kurmamıza izin veriyor. Marx, bu durumu ‘Modern burjuva toplumu… sanki yer altı güçlerini büyüleriyle çağırmış ama artık onları kontrol edemeyen bir büyücüye benziyor’ sözleriyle betimler. Nitekim romanda Victor’un yarattığı canavar da tıpkı kapitalizm gibi bir süre sonra kontrolden çıkmıştı. Teşbihte hata olmaz; kapitalizm ve onun neoliberal versiyonu, aslında birer Frankenstein rejimidir

Genel planda Trump’ın Orta Doğu ve İran üzerinden denemeye giriştiği daha geniş ölçekli neoliberal Frankenstein’ın mikro ve minör örneklerinin sergilendiği saray rejimi montajları, neoliberal yok ediş ve yok oluş sürecinin çıktılarından biridir. İran savaşını çıkmaz sokaklara, bitmek bilmez müzakerelere, müzakere aralarında karşılıklı birkaç çatışmaya ve Hürmüz çıkmazına sokarak iyice batıran Trump’ın barış ve müzakere şovu da iflas etti. Bu iflas sadece bir stratejik yenilgi değil; 1945’ten beri bölgeye trilyonlarca dolar silah ve mühimmat akıtarak Orta Doğu petrollerini kontrolü altında tutan Amerikan dış politikasının da iflasıydı. Düne kadar “yumuşak güç” kullanarak, bağımlılık ilişkileri ve yarı sömürge emirliklerle hükmünü sürdüren ABD emperyalizmi; kâr oranlarını tamamen sıfırlayan silahlanma harcamaları ve finansallaşma ile bugün bu hükmü sürdürebilecek kapasiteyi tamamen kaybetti.

Böyle olunca ABD’nin dış politik eksenine yedeklenen siyasal İslamcıların fiyaskosu da inanılmaz bir düzeye ulaşıyor. Şaşkın ekonomistlerin, ABD’nin İran Savaşı’nda harcadığı parayı 28 milyar dolar olarak hesap etmelerine rağmen; aynı dönemde Türkiye’nin yarı sömürge olmasından dolayı tamı tamına aynı oranda dış borç servisi yapması arasında bir paralellik, bir ilinti ya da korelasyon kuramayan bir akılla karşı karşıyayız! Bu kadar tesadüf bir cinayet romanında olsaydı, şüphesiz biz o romanı “kötü kurgu” olarak niteleyebilirdik. Ancak bu yaşadıklarımız kurgu değil, gerçekliğin ta kendisi.

Çöküş dönemlerinde mitler, efsaneler ve hurafeler alır başını gider. Böylesi dönemlerde Dünya Kupası şovu ile sahneye “Titanic kemancılarının” sürülmesi, ender rastlanan olaylardan değildir. Futbolun yığınları uyuşturan, milliyetçi kamplar ekseninde birbirine düşüren endüstriyel hali, en çok dünya kupalarında sergilenir. Eşitsizliğin ülkeleşmiş hali olan Meksika’da, kayıp yakınları için sokağa dökülen binlerin görüntüleri, dünya kupası gürültüsüne getirildi. Meksika neoliberal yağmanın, Latin Amerika’daki en talihsiz ülkelerinden biridir. Öte yandan Bolivya’daki neoliberalizme karşı halk ayaklanması Latin Amerika’da sınıfsal öfkenin kaybolmadığını ülke ülke dolaştığını gösteriyor.

İnsan topluluklarının yaşamasının ve dayanışma içinde olmasının önündeki büyük engellerden biri olan neoliberal kapitalist dünyanın ciddi sarsıntılara uğradığı, temellerinden çatırdadığı, büyük uğultular çıkararak kara deliğe doğru sürüklendiği; ancak hayatta kalabilmek adına her şeyi yaptığı bu “jokeryen” çağı ve kaosu bitirecek şey, emekçi sınıfların “kendi için sınıf” olma seviyesine ulaşmalarıdır. Bu seviye geçildiğinde kaos ve çatışma, yerini ortaklaşa yaşam formlarına ve müştereklere bırakabilir. Yol ve yöntem sorunu; siyasetin ve ekonomik altyapının sosyalist, halkçı ilkeler etrafında örülmesi sorunudur. Geçmişte yaşanan acı tecrübeleri de hesaba katan eleştirel bir öğrenme süreci, şüphesiz hepimizin aradığı ve yolumuzu aydınlatan Diyojen feneri olacaktır.

Diğer Yazılar

ÜLKEMİZİN AHVALİ VE YİNE “SARI ÖKÜZ” MESELESİ

Taner Renda / 05.06.2026 AKP+MHP iktidarı, ellerindeki bütün kozları sahaya sürdüler. Yani kaos teorisinden plan …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir