BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: BUTLAN DARBESİ VE DİPTEN GELEN DALGA

@masumlevrek

Ümit ÖZDEMİR / 31.05.2026

Saray rejiminin bir darbe rejimine dönüşmesi 15 Temmuz devlet iç darbesiyle başladı, hileli referandumlar ile boyutlandı ve 19 Mart darbesiyle geç faşist1 bir nitelik kazandı. 21 Mayıs Butlan darbesiyle birlikte sivil direniş, kendi yeni liderini yarattı. Özgür Özel’in CHP Genel Merkezi’ni terk ederek başlattığı yürüyüşün topladığı ilgi ve sempati, İzmir mitingiyle birlikte sokağa taştı.

Yığınların harekete geçmesi, korku duvarının aşılmasıyla başlar. En apolitik sanılan bireyi bile öne fırlatan merkezkaç kuvveti, kimyadaki serbest radikaller türünden tepkimelerle siyasal fay hatlarını tetikler. Sosyal ve siyasal tarihimizde 555K direnişi gibi örnekleri besleyen istibdat karşıtı protestolar, TOMA’nın üzerine çıkarak halka su püskürtülmesine karşı koyan yeni kahramanlar yaratır.

Saray rejiminin beklemediği bu direniş, rejimin hedef saptırmak amacıyla aynı anda Bilgi Üniversitesi hakkındaki kapatılma kararını geri almasıyla biçimlendi. Bu iki hamleden birinde atılan geri adım, ekonomik çöküşle zincirleme bir reaksiyona girerek hegemonya krizini net bir rejim krizine çevirmeye başladı. AKP Grup Başkanvekili Abdullah Güler’in “Bizim bir ilgimiz yok, bu bağımsız bir yargı kararıdır ve CHP’lilerin açtığı davanın sonucudur” diyerek butlan darbesindeki kendi sorumluluklarını gizleme çabalarını da bu noktada not etmek gerekiyor.

Zaten bu konuda hiçbir yetkisi olmayan bir asliye hukuk mahkemesi tarafından verilen ve kararın kendisi de tam kanunsuz bir butlan olan darbeye karşı YSK’nın tavrı dikkat çekiciydi; YSK, karar metnini kendilerine taşıyan CHP’nin başvurusunu herhangi bir yorum yapmadan iade ederek bu kararı örtük olarak tanımadığını ilan etmiş oldu. Butlan darbesi, deyim yerindeyse, cami önüne bırakılıp kaçılan sahipsiz bebekler gibi ortada kalmıştır. Sahibi yoktur ve buna yönelik geliştirilecek her türlü itiraz, direniş, miting ve toplumsal uyandırma çabası rejimin krizini daha da derinleştirecektir.

Araya giren bayram tatilinde istibdat rejiminin yumuşatma hamleleri yapması ve Yargıtay’a “butlan kararını geri al” söylemini kavalcı Bülent Arınç üzerinden dile getirmesi, rejimin direniş karşısında nasıl bir çaresizliğe sürüklendiğini açıkça gösteriyor. Arınç’a “kavalcı” dememizin sebebi, alemi koyun, kendisini ise çoban zannetmesidir. Ama devir artık o devir değil; Soğuk Savaş düşünce dünyasının bu arkaik son temsilcilerinin işleri artık bir hayli zordur.

Butlan darbesiyle CHP’nin fiilen bölünmesi ve yaratılan çift başlılık, kukla Kemal ve saz arkadaşları tarafından sahnelenen tıkaç politikaları nedeniyle, seçilmiş heyet tarafından partinin geri alınmasını her geçen gün daha da imkansız hale getiriyor. Meşru ve seçilmiş bir yönetime, cunta mantığıyla yapılan bu darbeye karşı hukuki, fiili ve sokak protestolarıyla geliştirilen her türlü direniş meşrudur. Ancak hukuk yollarını tamamen felç eden bir istibdat rejimi ve onun kuklalarıyla sadece hukuksal sınırlar içinde kalarak mücadele etmeye çalışmak, beyhude bir çabadan ibarettir.

CHP ve onun doğal müttefiki olan toplumsal muhalefetin bütün bileşenleri, eninde sonunda biraz sonra değineceğimiz o dipten gelen dalganın etkisiyle yeni bir siyasal adres yaratmak zorunda kalacaktır. Bu yeni adresin neresi olacağı, siyasal programı, neoliberalizmin alternatifi olma iddiası ve ortaya koyacağı argümanlarla kuracağı hegemonya; mecburen sol, sosyalist ve sosyal adaletçi bir eksende şekillenmek zorundadır. Bu zorunluluk, dipten gelen dalganın, saray rejiminin baskı ve zulüm cenderesine sıkıştırdığı milyonlar için yegane gerçek kurtuluş umududur.

İşi bir hayli zor olan bir diğer tarafında, yani hain bir kukla pozisyonunda ise Kemal Kılıçdaroğlu yer alıyor. İyot gibi açığa çıkmasıyla adına “Hain Kemal” diye rap şarkıları yapılan bu sefil figür, Alevi dünyasının sola yakın duran kimi örgütlenmeleri tarafından çoktan “düşkün” ilan edildi bile. Bizim böyle tanımların ötesinde liberal faşist olarak tanımladığımız Kılıçdaroğlu’nun, polisin CHP Genel Merkezi’ne yönelik gaz bombalı faşizan terörünü “bilmiyordum” diyecek kadar alemi saf zanneden kurnazlığı, bizatihi İçişleri Bakanı tarafından yalanlandı.

Burada bir parantez açmak gerekiyor: Kılıçdaroğlu’nun bir hain olarak protesto edilmesi ne kadar yerindeyse, onun ve saz arkadaşlarının saray rejiminin şimşeklerini üzerine çeken birer paratoner olduğu gerçeğini görmek de o kadar elzemdir. Yoksullaştırma politikalarından bunalmış halk yığınlarının saray rejimine yönelik öfkesinin bir kısmını üzerine çeken Kılıçdaroğlu, bu yönüyle de kullanışlı bir aparat olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

Ayhan Bora Kaplan’ın lümpenleri tarafından CHP Genel Merkezi’ne yönelik başlatılan saldırı, kimlerin kimlerle beraber olduğunu kanıtlarken; iktidar ve koltuk hırsının bir kuklayı nasıl bir zavallıya dönüştürebileceğini de gözler önüne seriyor. Bu tabloya bakarak, Lord Acton’ın ünlü tezini “Güç çürütür, mutlak güç mutlaka çürütür; hem de sadece sahibini değil, ona yakın duranları da çürütür” diyerek güncellemek mümkündür.

Uçmayan kuşlar, ele tutuşturulan kağıtlar ve butlancıların pirus zaferi !

Butlancı ve Fetöcü Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel merkezinde TGRT’cilerin hazırladığı sönük konuşma, Kılıçdaroğlu’nun bir kukla olduğunu bir kez daha teyit etti. Uçuramadığı güvercin ile trajedi komediye dönüşürken, Amerikan halifesi iç olgu Fetullah Gülen’in kalp ritmi bozuldu diye Pensilvanya’yı arayıp sağlık durumunu sorduğunu unutarak alemi sersem kendini kurnaz zannetmesiyle de yepyeni bir utanmazlığa daha imza attı. Sahte solun merkezlerinden AB foncusu Gelenek çevresinin adamı Atakan Sönmez’in2 basın danışmanı olarak atanmasıyla iç olguların yan yana gelişi tamamlandı.

Sosyal demokratların tarihi, birbirlerine ihanetlerin tarihidir. “Dürüst” ilan edilen Ecevit 1989’da DSP’yi kurarak Özal’ın neoliberal yağmasına mihmandarlık etmiş ve kendisine Fabrika sayfalarında yazdığımız üzere Demokratik Sağcı Arçelik Partisi sıfatını sonuna kadar hak etmiştir. Özgür Özel’in daha fazla çatışmaya ve bölünmeye karşı bir söylem geliştirmesi beyhude liberal bir çabadır. Safların bu derece keskinleştiği bir evrede yatıştırma söylemi, tıpkı helalleşme ve yumuşama söylemi gibi etkisiz kalmaya mahkumdur. Yapılacak şey bellidir: Saray rejimi karşıtı bir cephe kurmak ve otokrat faşist rejimi yenmek adına, ortak payda ve asgari müşterek siyaseti izlemektir. Bunun dışında bir yol maalesef kalmamıştır.

Dem Parti Felci

DEM Parti’nin taktik bir manevrayla Özgür Özel’i lider olarak tanıdığını açıklaması ise karşılıksız aşk yaşadığı saray rejimiyle sürdürdüğü “barış sürecinin” tamamen çökmesini engelleme hamlesidir. Oportünistlerin ve sol liberallerin yeni yuvası olarak düşünsel sefaletin ta kendisine dönüşen DEM Parti’nin ve Kürt siyasi hareketinin içine düştüğü bu hazin durum oldukça öğreticidir. Düzen içi muhalefete bile yaşama imkanı tanımayan saray rejimine sundukları destekle son demlerini yaşayan DEM Parti; arkaik şef siyasetinin ve her şeyi kendi kontrolünde zannedenlerin son limanına dönüştü.

Doruk Madencilik dersleri bize göstermiştir ki: Erken zafer, zafer değildir.

Sistemin, hamamın namusunu kurtarma kabilinden giriştiği manevraların boşa çıkarılması, ancak yığınların kendilerine dayatılan kölelik düzenine karşı sürekli isyanıyla mümkün olabilir. Doruk Maden işçilerine burjuvazi tarafından oynanan oyun ve maaş ile kıdem tazminatlarının ödeneceği söylentisi, işçiler arasında erken bir zafer kutlamasına neden oldu. Ancak bilmemiz gereken şey, saray rejiminin suç ortaklarından olan vahşi madencilerin, işçilerin maaş ve hak edişlerini ödememek için bu türden oyalama manevraları yaptığıdır. Devletin bir sermaye devleti olduğu gerçeğini aklında tutan sosyalistler için hiç de şaşırtıcı olmayan bu durum; emekçi sınıfları sürekli uyanık tutacak sosyalist bir sendikal anlayışı hakim kılmanın zorunluluğunu gösteriyor. Saray rejiminin işçi sınıfı saflarına başlattığı neoliberal saldırı, açlıkla sınanan ve düne kadar kendi celladı olan burjuva partilerine oy veren emekçi sınıfları mecburen radikalleştirdi. Ancak kendini sadece ücret sendikacılığıyla sınırlamanın hiçbir badireyi atlatmaya yetmeyeceğinin bilince çıkarılması şarttır. Neoliberallerin en çok çekindiği güç olan emekçi muhalefeti, ancak bu sınıf bilincinin emekçi sınıflarda somut bir davranışa dönüşmesiyle mümkün olabilecektir. Çünkü sınıf bilinci, ancak kolektif sınıfsal tutum ve eylemle gelişir.

Liberal-Neoliberal Diyalektik: Kriz, Çöküş ve “Herem”

Her siyasal rejim eninde sonunda meşruiyet üretmek zorundadır. “Gönül rızası” da diyebileceğimiz bu meşruiyet, rejimlerin menzilini belirlemekle kalmaz, aynı zamanda ülkenin sosyo-ekonomik ve siyasal coğrafyasını da biçimlendirir. Ekonomik altyapısı sağlam, hukuk normları ve kodları düzgün bir siyasal sistem; tabiatı gereği lider merkezli değil, toplum ve hak merkezlidir. Özgürlüğün ve eşitliğin esas alındığı rejimlerde, lidere saygı ve biatten ziyade adalet ve eşitlik merkezli bir anlayış inşa edilir. Böylesi toplumlarda, çoğunlukla eşitsizlikten kaynaklanan suç oranlarının giderek azaldığı, buna karşın medeni insan davranışının yaygınlaştığı ve inceliğin hükümranlığının kurulduğu görülür. Türkiye’nin temel sorunu tam olarak budur: Patetik (hastalıklı) bir siyasal sistemin, hiçbir eleştirel süzgeçten geçirilmeden körü körüne savunulması. Cumhuriyet zannedilen, ama aslında halkın yönetime katılmasına konulan barajlar nedeniyle cumhuriyetten başka her şeye benzeyen bu rejim, içten içe çürüyerek en nihayetinde 12 Eylül darbesiyle dağılmıştı. Darbeden önce devletin, siyaset bilimi literatüründe Hollow State3 (İçi Boşaltılmış Devlet) kavramına dönüşmesinin tarihsel örnekleri çoktur.

Demokrat Parti despotizminin 6-7 Eylül pogromuyla başlattığı otoriter-faşist yönelim ve Amerikancı liberalizm, devleti ve toplumu içten içe çürüterek 27 Mayıs’a sebep oldu. 1974 Affı tartışmaları sonrasında sekter İslamcıların yeni partisi olan MSP, koalisyonu dağıtarak Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerine girmesiyle birlikte sermayenin başlattığı sınıf savaşında doğrudan bir aparat rolünü üstlendi. Bir diğer çürütme aparatı olan MHP’nin kontrgerillanın bir uzantısı olarak başlattığı faşist terör dalgası ise rejimi tamamen çökerterek 12 Eylül felaketine neden oldu. İnşa edilen yarı askeri rejimle Türkiye’de siyasetin ve belediyeciliğin mafyalaşmasının önünü açan 12 Eylül darbesi, radyoaktif etkilerini 1990’lara yayarak toksik tesirini devam ettirdi.

2001 yılında, neoliberal saldırı programının gönüllü emir erine dönüşen ve kafasına anayasa kitapçığı ile yazar kasa fırlatılan sağcı Ecevit; neoliberallerin “devletin içinin boşaltılması” politikasına, çıkardığı tahkim yasası ile mihmandarlık etti. Devlet, tahkim yasası ile egemenliğini sermaye sınıfının ulusal ve uluslar ötesi ortaklarına resmen devrediyordu. Ecevit, eski “yoldaşı” ve sonradan kendisine de ihanet edecek olan sömürge valisi Kemal Derviş’in hazırladığı “15 günde 15 yasa” projesiyle; tarım ve hayvancılığı tasfiye ederek ülkeyi gıda tekellerinin av sahasına ve iç pazarına dönüştürdü. Böylece bayrağı, ardılı olacak neoliberal AKP’ye devretmiş oldu.

Neoliberal felaketin son temsilcisi olan AKP ve saray rejimi ise her neviden kuklalarıyla birlikte devletin içini dördüncü kez boşaltarak bu büyük çöküşün maddi zeminini oluşturdular. Devletin içinin boşaltılmasının, yani Hollow State durumunun Doğu’daki karşılığı, büyük siyaset bilimcimiz İbn-i Haldun’un Herem 4kavramıdır. Siyaset biliminin bir başka büyük düşünürü Montesquieu’nun denge, denetleme ve fren mekanizmalarıyla siyaset teorisine sunduğu katkının hiçe sayıldığı bu neoliberal çağda devlet; kapitalist sınıfın rıza üreten bir mekanizması ve “ortak işler komitesi” olmaktan tamamen çıkarak çıplak bir sopaya dönüştü.

Herem, yani toplumsal yozlaşma yoluyla devletin içinin boşaltılması ve bu çürümenin devletten topluma sıçratılması bilinçli bir yönetim stratejisidir. Neoliberallerin kraliçesi “Demir Lady” Margaret Thatcher, Orgreave Muharebesi ile ezdiği işçi sınıfını tamamen uyuşturmak için uyuşturucu ile mücadeleyi gevşetmiş, her şeye zam yağdırırken maç bileti fiyatlarını kasıtlı olarak ucuzlatmıştı. Fanatizmin ve holiganizmin bilinçli birer taraftar davranışına dönüştürülmesinin menzilinde yer alan Heysel Faciası; Avrupa’nın ortasında, kara Afrika’da bile görülmeyecek bir ilkelliğin son noktasıydı.

Neoliberal sapıklık çağında kapitalizm, sürekli yeni ve çok daha büyük sorunlar yaratmaya başladı. Saray rejiminin ve darbelerinin işlevsizleşmesine neden olan bu toplumsal direniş çizgisi, artık rejim için bir kördüğüme dönüşmektedir. Çok sevdiğim o şaman atasözündeki “Ders, sen öğrenene kadar devam edecektir” çıkarımı, esasen neoliberal felaketin yarattığı açmazları ne kadar da güzel özetliyor. Siyasal tarihe resmi ideolojinin tahkimi ekseninden bakan Türk sağının bir türlü öğrenemediği ve asla öğrenemeyeceği gerçeklerden biri de, despotizmin eninde sonunda dönüp kendi hanelerine zarar yazacağıdır.

İnsan toplumlarını bir arada tutmanın en temel yöntemleri olan hukuk, eşitlik ve güvence altına alınan özgürlüklere dayalı sosyal refahın tamamen hiçe sayıldığı bu çağda; şirket devlete ve giderek mafyatik bir mantığa bürünen Saray rejiminin toplumsal ve siyasal ömrü artık sona ermiştir. Bu acı gerçeği bir türlü kabullenemeyen ve kabullenemediği için debelenmeye başlayan rejimin sahipleri tarafından uygulanan beyhude kalp masajı ve “hastayı” geri getirmeye yönelik neoliberal defibrilasyon (kalbe şok uygulama) girişimleri tamamen iflas etmiş görünmektedir.

Dipten Gelen Dalga: Duyuyor musun sesi ?

Siyaset yapmanın bütün bilinen kodlarının değişip dönüştüğü neoliberal jokeryen çağda, dipten gelen özgürlük ve eşitlik dalgası önüne çıkan bütün yapıları katıp sürüklüyor; onlara yeni biçimler, cüret ve cesaret kazandırıyor. “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!” sloganıyla yükselen bu dipten gelen dalga, geçmişte emperyalist işgali sona erdirmiş, kendi siyasal pratiğini –her ne kadar yanlış temellerle de olsa– Cumhuriyeti kurarak göstermişti. Ancak bu dalga, kendi adına söz söylenmesine ve kendisine rağmen politika geliştirilmesine sürekli karşı durdu.

1960-1980 arasında sınıfsal bir içeriğe bürünen bu dalga, sosyalist yapıları büyüttü. Gezi direnişi, 7 Haziran 2015 seçim zaferi ve nihayetinde 19 Mart darbesine karşı koyan bu aynı dalga; bugün Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu gibi siyasi figürleri de dönüştürmektedir. Soğuk Savaş dünyasının kodları ile hareket eden, ezberini bu arkaik sağcı altyapıya dayandıran hain kukla Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Devlet’in Bahçelisi’nin ve Erdoğan’ın sermaye sınıfı adına verdiği bu vahşi sınıf savaşımı, artık kendi enerjisini tüketmiş ve kaçınılmaz sonuna doğru yol almaya başlamıştır. Mukadderat; neoliberal şirket devletinin zombi kapitalizmine ve bir kara deliğe dönüşerek ölmesidir.

Türkiye’nin geleceği, tam da bu ölümün kabullenilmesiyle biçimlenecek. Bu ölünün yası tutulmaz; çünkü ortada kalan bu cenaze, sağ siyasetin bütün hak ve özgürlükleri yok ederek toplumu çürütmesi sonucu ortaya çıktı. Taammüden cinayetin son temsilcisi ve tetikçisi olan saray rejiminin cinayetin asli faili olduğunun teşhir ve ilanı, cinayetin diğer suç ortaklarının, yani Türkiye sağ geleneğinin tarihsel suçunun da halk tarafından yavaş yavaş bilince çıkarılmasını sağlıyor. Türkiye’nin bir geleceği varsa ve bu gelecekte sol bir söz sahibi olacaksa; sağın memlekete verdiği zararların bütün encamıyla ortaya dökülmesi ve eleştirel düşüncenin eğitim sistemine radikal bir biçimde dahil edilmesi üzerine düşünmek zorundayız. Bu zorunluluk; kaçınılmaz görevleri, daha derin araştırmaları ve eleştirel tarih/siyaset okullarının inşasını beraberinde getiriyor. Ümitsizlik, korku ve yılgınlık satanların aksine dipten gelen dalga; korku jeneratörlerinin enerji nakil hatlarına saldırmaya, yeni liderler, örgütler ve dayanışma formları yaratmaya kararlılıkla devam ediyor. Siz de biliyorsunuz; çünkü umut, kaçınılmaz gelecektir!

1Günümüz rejimleri biçimsel olarak demokratik mekanizmaları (seçimler, anayasal yapılar) tamamen ortadan kaldırmaz, aksine bu yapıların içini boşaltarak onları kendi amaçları doğrultusunda kullanır. Geç faşizmin en özgün yanlarından biri, liberalizmin ve serbest piyasanın getirdiği bazı “özgürlük” söylemlerini co-opt etmesi (içermesi) ve kendine mal etmesidir. Klasik faşizm gibi devlet güdümlü bir korumacı/kumanda ekonomisi kurmak yerine, neoliberal birikim modellerini (güvencesizleştirme, mülksüzleştirme, madencilik/rant odaklı ekstraktivizm) arkasına sivil ve militarist bir zor aygıtı koyarak tahkim eder. Piyasacılıkla otoriter zoru birleştirir.

3Hollow State (İçi Boşaltılmış / Kof Devlet): Kamu yönetimi literatüründe devletin, asıl kamusal hizmetleri (sağlık, eğitim, güvenlik vb.) doğrudan kendi büroları ve memurları eliyle yürütmek yerine, bu görevleri taşeronlar, özel şirketler ve sivil toplum kuruluşlarından oluşan üçüncü taraf ağlara devretmesiyle ortaya çıkan yeni devlet modelini ifade eder. Neoliberal yönetişim politikalarının bir sonucu olan bu yapıda devlet, hizmetin “bizzat üreticisi” olmaktan çıkıp sadece fonlayan ve denetleyen esnek bir “koordinatör” konumuna geriler. Kavram, devletin kurumsal aygıtı şeklen yerinde dururken, operasyonel kapasitesinin ve kamusal niteliğinin aşınarak merkezin koflaşmasını ve sorumluluğun belirsizleşmesini eleştirmek için kullanılır.

4Herem (Yaşlılık/Çöküş Dönemi): İbn-i Haldun’un Mukaddime’de ortaya koyduğu döngüsel tarih ve toplum teorisinde, bir devletin (devlet-mülk) gelişim çizgisindeki beşinci ve son aşamayı ifade eden kavramdır. Kelime anlamı olarak “yaşlılık, bunama ve takatten düşme” demektir. İbn-i Haldun, devletleri de tıpkı canlı organizmalar gibi doğan, büyüyen ve ölen yapılar olarak görür. Asabiye (grup dayanışması) bağlarının tamamen çözüldüğü, lüks ve israfın doruğa ulaştığı, vergi yükünün arttığı ve merkezi otoritenin zayıfladığı bu “herem” (yaşlılık) dönemine giren bir devletin çöküşü kaçınılmazdır ve içeriden ya da dışarıdan gelen taze bir asabiyeye sahip yeni bir güç tarafından tasfiye edilir.

Diğer Yazılar

FAŞİZM YENİ BİR DEVLET KURARKEN; NE YAPMALI?

  Taner Renda/ 24.05.2026 Ve beklenen oldu. İktidarın, CHP’yi bölüp yönetme planı bizzat Kılıçdaroğlu ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir