BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ RESTORASYON, YENİ OSMANLICILIK VE YENİ AÇMAZLAR

Ümit ÖZDEMİR / 12.08.2025

@masumlevrek

Bese Hozat’ın “entegrasyon” cümlesi “Terörsüz Türkiye” denilen yeni yönelişin ana fikriydi. PKK silah bırakmanın karşılığında kurulacak yeni partide yasal siyaset talep ediyor, buna mukabil bir tür “kısmi af” talep ediyordu. Böyle bakınca Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi komisyonunun ikinci toplantısında herhangi bir bilgi sızmaması için gösterdiği çaba,  Türkiye’de sağ siyaset anlayışının halktan ve kamu oyundan bilgi saklanmasına dayalı muhafazakar yaklaşımının ürünüydü. Komisyonun sorunu, Kürt meselesi gibi son derece kritik bir konuda toplanıp, kararlar alacak ancak aldığı bu kararların hukuki bir yaptırım gücüne sahip olmaması nedeniyle ölü doğması olasıdır. Esasen meclisin saray rejimine geçilmesiyle birlikte dekoratif bir unsura dönüşmesi, meclisteki vekillerin tamamının ön seçim, halk elemesi gibi elemelerden değil, genel merkez sultasına tabi olmasıyla biçimlediği siyasal sistemde, herhangi bir vekilin hükmi şahsiyeti de yoktur. Böylece aldığı kararları hayata geçirmesi imkansız olan komisyonun bu halinin, saray rejiminin koyu istibdatında iyice işlevsizleşen meclisinin sayısız komisyonundan biri olan “Milli Dayanışma” komisyonu neden bu kadar abartıldı ? Ulusalcıların “2. Sevr” olduğu yönündeki iddialarla ateş püskürdüğü komisyonun, gerçekte herhangi bir yaptırım gücü de yoktur. Aslında komisyon burjuva sistemin bütün boş gösterenleri gibi başka yerlerde alınmış kararları meşrulaştırmaya çalışan bir işleve sahip. Komisyon karşıtlarının alınan kararların halk tarafından desteklenmediği yolundaki eleştirileri de içi boş eleştirilerdir. Bu arkadaşlara sormak lazım hangi karar halka soruldu ki bu sorulsun ?

Peki bu komisyonda bu haliyle TİP ve EMEP gibi sosyalist partilerin temsilcilerinin ne işi var derseniz ? Esasen bu sorunun cevabını, bu partilerin sol liberalizme meyleden yapılarında aramak gerekir. Kürt meselesine bakışlarını da, meclise yeniden seçilebilmek adına Kürt siyasi hareketiyle pragmatist bir birlik sergileyen tutumlarla ortaya koyan TİP ve EMEP, komisyonda derkenar olmayı içlerine sindirebilmiştir. Bu derkenarlıkta elbette, liberal bir partiye dönüşen Dem Parti çevrelerinin merkezi bir rol oynadığı rahatlıkla söylenebilir. Sol liberal siyasetin sosyalist partileri kontrol ve yönlendirme çabalarının bir özeti olan bu liberal-sağcı yaklaşım, esasen sosyalist siyasetin gücünü sıfırlayan bir ideolojik içeriğe de sahip. DEM ve ardılı partilerin siyaseti vekil pazarlığı ve kafa hesabına çeviren sağcı tutumları, onları siyam ikizi AKP ve MHP ile buluşturdu.

Çok Bilinmeyenli Suriye ve Orta Doğu Denklemleri.

Barış aldatmacası ve komisyon masası, Orta Doğu’da giderek sarpa saran Suriye meselesinin etkisiyle kurdurulan, bir yanıyla AKP’nin iktidardaki ömrünü uzatmaya hizmet eden bir içeriğe sahip. Ancak Suriye’de Esad rejiminin devrilip Suriye gibi devasa bir ülkenin yönetimini cihatçılarla siyonistlere teslim edilmesiyle yapılan stratejik hata, etkisi uzun yıllara yayılacak bir dizi yeni gelişmeyi tetikledi. Suriye’de siyasal islamcı-siyonistlerin çıkar çatışmalarıyla iyice derinleşen jeopolitik boşluk, tarafları sürekli yeni pozisyonlar almaya iterken, jeopolitik boşluğa eşlik eden ve rejim krizini derinleştiren ekonomik kriz, Suriye’yi Lübnanlaştırmaya doğru iten bir sürece soktu. Suriye bataklığı, etnik-mezhepsel, kimlik çatışmalarıyla ve bunun yaratacağı başlıklarla uzun süre gündemi meşgul etmeye devam edecek. Hiçbir aktörün kazanıp yeni düzeni dayatma gücüne ve yeteneğine sahip olamadığı bu bataklığı düzenleme ihalesi, Tom Barrack ve Trump tarafından AKP’ye verildi. Pro-israil Azerbaycan-Ermenistan ve ABD arasında imzalanan ön protokolle Zengezur koridoruyla OBOR (Bir Kuşak Bir Yol-One Belt One Road) 1projesine bir darbe indiren Trump yönetimi, anlaşmayla birlikte Transkafkasya’yı yeni bir çatışma sahası haline getirdi. Anlaşmayla bu çatışmanın tarafları haline getirilen Azerbaycan doğalgazı ve petrolünün koridorlar üzerinden Suriye’ye indirilmesi ve Suriye’deki Davut koridoruyla İsrail’e aktarılması hedefleniyor. Elbette her hidrokarbon projesinde olduğu gibi bu proje de, bölgesel güç dengelerini derinden etkiledi ve denklemin içine OBOR projesiyle kendi ekonomik nüfuz alanlarını yaratmak zorunda olan Çin gibi devasa bir gücü soktu. Kurulan yeni çatışma denklemi, Afganistan yenilgisi sonrası arkasına bakmadan kaçtığı Orta Asya ve Transkafkasya’ya geri dönen ABD emperyalizminin, Hazar hidrokarbon yataklarını kontrol etme çabasıyla yakından ilgilidir.

İsrail’in İran’ı yenemeyeceğini anladığı Haziran savaşı depresyonu ve Gazze’de giriştiği soykırımla giderek izole olması, siyonist rejimin aktörlerini de birbiriyle ihtilaflı duruma düşürdü. İsrail karşıtı protestoların neticesinde İngiltere ve Fransa’nın bütün pis işlerini yaptırdığı İsrail’i frenleme çabaları bu tabloyu tamamlıyor. Fransa ve ardından İngiltere Filistin’i tanıma kararı almaları iç kamu oyu baskısıyla ve soykırım karşıtı muhalefet hareketlerinin bir başarısıdır.

BOP’un KOP’a (Küçük Osmanlı Projesi) dönüştürülmesi, esasen bu yeni durumun bir sonucudur. Kurulan Barış komisyonları, İmralı Heyetleri ve Öcalan ile Bahçeli’nin karşılıklı şiirleşmeleriyle devam eden “yumuşama” esasen KOP’un meşrulaştırılmasına hizmet ediyor. Zaman zaman Yavuz Sultan Selim’in Safevilere ve Şah İsmail’e düzenlediği seferler güzellemeler türünden tarihsel referanslara gönderme yapan sağcı söylem yeniden üretiliyor. Abdullah Öcalan ve Numan Kurtulmuş’un Türk-Kürt-İslam ittifakı formülasyonu, (Kürt-İslam NATO sentezi) KOP projesinin emperyalizmin güdümünde tasarlandığını açık ediyor. Rejim bir yandan KOP projesiyle kendini meşrulaştırmaya ve rejimini muhaliflerinden aldığı destekle çökmekte olan ve her bir gözeneğinden pislik fışkıran yağma rejimini tahkim etmeye çalışırken, diğer yandan kendi tabanından “aleme nizam veren” sağcılığının takdir ve onay görmesini istiyor. Bu yolda ulusalcıların ve milliyetçilerin öfkesini çeken MHP’nin bilboardlarda 81 il 9 bölgeli yeni idari teşkilat haritası ise esasen, millete bu projenin yedirilmesi amacına hizmet ediyor. Her milliyetçiliğin fantezisinde yer alan haliyle haritalar, cetvelle çizilmiş sınırlar ya da “hayali” coğrafyaların sevk ve idaresi, özünde ekonomik refah ve sosyal rıza sorunudur. Sosyal rızayı üretemeyen Suriye halkının bütün varlıklarını iç savaş ve sömürüyle elinden alan yağma ve talan rejiminin aktörlerinin gördüğü rüya, aç tavuğun kendini buğday ambarında gördüğü rüyadan farksızdır. Milliyetçi, Osmanlıcı fantezilerin ve geçmişin romantik-gerici yeniden inşasından beslenen tarih anlayışı, günümüzün çelişkilerini ve ülkenin kendi somut gerçeğini görmekten acizdir. Böyle olunca bu projelerin müellifleri nesnel koşullar nedeniyle hayata geçmesi imkansız bir açmazın ta kendisine dönüşürler. Sömürgeci fantezilerle, Neo Osmanlıcı sapık düşünceyle emperyalizme hizmet eden AKP-MHP ve PKK, esasen emperyalizmin ve siyonizmin kullanışlı birer aparatıdırlar. Kullanım ömürleri kullanışlı oldukları süre kadardır. Onları kullanışlı birer aparat haline getiren temel olgu, sol ve sosyalizm ve halk düşmanlığındaki ortak paydalarıdır.

Osmanlı “millet sistemi” rüyasıyla milli birlik ve kardeşlik komisyonu masasına tehdit, şantaj ve tutsak belediye başkanı ve bürokratlarının tutuksuz yargılama vaadiyle oturtulan CHP de esasen böyle bir şey olmadığını bilecek kadar ferasete sahip olmalı. CHP’yi masaya oturtan şey, saray rejimi ile kendi arasındaki asimetrik güç dengesi. Yargıyı sopa olarak kullanan ve yarattığı iftira dağına bir de İBB borsası ekleyerek çürümekte bir sınırı olmadığını gösteren saray rejimi, içinde “muhaliflerinin” de yer aldığı yeni bir meksika açmazına sürüklendi. Saray rejimi ve tek adam sultası, bu haliyle CHP’yi yaman bir çelişkiye sürükleyecek güce maalesef sahip. Peki bütün bunlar yan yana konulduğunda komisyon masasının siyasi anlamı nedir ? Rejimin bütün unsurları sağıyla soluyla neden bu oyunu oynamak zorunda kalıyorlar ? Cevabı çok açık: Saray rejimi kurguladığı ve baş aktörü olduğu neoliberal yağma rejimiyle patlayan yolsuzluk lağımının yarattığı çürüme ve kokuşmanın Türkiye’de yarattığı ekonomik, ahlaki ve sosyal krize sebep olan çöküşü gizlemeye, çöküşü barış masası ile yönlendirmeye çabalıyor. Gerçek bir barışın gıda krizi, barınma krizi gibi tartışmanın bile ayıp olduğu, en temel insan haklarının çiğnendiği bir rejimde mümkün olmadığını herkes biliyor. Saray rejimi, müsebbibi olduğu çoklu krizler ve çöküş tablosunu, yönlendirmek adına attığı her adımda kendine yeni suç ortakları arıyor. CHP’nin masaya oturtulması, onun kendi tercihinden çok, başının üzerinde demoklesin kılıcı gibi sallandırılan ve Eylül’de sonuçlandırılacak olan mutlak butlan davasının yarattığı tehdit olmalı. Ancak karnından konuşmayı tercih eden CHP yönetimi, tutumlarını sanki saray rejiminin kurulmasının ardından böyle bir şey mümkünmüş gibi “biz konunun meclise getirilmesinden yanaydık” cümleleriyle açıkladılar. CHP düzenlediği darbe karşıtı mitinglerle saray karşıtlarını mobilize eder, oy oranlarını arttırırken neden bile bile lades desin ? Çok belli ki asimetrik güç dengesine dayalı tehdit ve boyun eğdirme stratejisi burada da maalesef işe yaramıştır.

Ekonomide ani duruş riskinin belirginleşmeye başladığı bu evre, ani duruşu olgunlaştıran neoliberal yağma rejiminin klasik semptomlarıyla biçimleniyor. Nedir bu semptomlar ? Üç yüksek diyebileceğimiz yüksek Enflasyon ve yüksek durgunluk ile durgunluğun beslediği yüksek işsizliği eklediğinizde, durgunluk içinde yüksek enflasyon olarak tanımlayabileceğimiz bir döngüye stagflasyona girdiğimiz netleşiyor. Bu döngüde, gelirler genel seviyesi enflasyona karşı korumasız olduğundan sürekli geriler, halkın alım gücü trajik biçimde düşer. Durgunluk yani sermaye sınıfının kendini gerçekleştirememesi, aşırı stoklanmaya sebep olur. Saray rejiminin ücretleri düşük faizleri ve borçlanmayı yüksek tutarak sınırına getirdiği bölüşüm şoku, ister istemez üç yükseğin mali sonuçlarıyla yüzleşmemize neden olacak. İlki zaten döviz üretmekte zorlanan fason-bağımlı ve düşük teknolojili üretim modeli nedeniyle sürekli dış açık vermeye ayarlanmış, yarı sömürge ekonomisinin yarattığı döviz girdisi problemidir. Döviz kuru şoku bu yarı sömürge ekonomisinin kaçınılmaz sonuçlarından biridir. Liberal papazların iddia ettiklerinin aksine yabancı sermayenin “hukuk güvencesi” aramadığını, hatta tam aksine mafyalaşmış kuralsız ekonomileri daha çok sevdiğini söylemek elzemdir. Sıcak para hareketlerine bağımlı hale getirilen ekonomilerde sıkça gördüğümüz bu semptom, yani döviz kuru şoku, esasen neoliberalizmin görüngülerinden biridir. Ani duruşun (suddenly stop) en belirgin özelliği, kendini bağımsız bir değişken olarak adlandırdığımız döviz girişi durduğunda yaşanacak devalüasyonlarla ilan eder.

Döviz girişi azalmaya başladığında MB’nin döviz rezervlerini satması, kartopunun çığa dönüşmesi türünden çöküşü hızlandırır. Bir diğer semptom, yağmanın derinleşmesi için faiz oranlarının finans kapital tarafından yükseltilişidir. Bütün bunların sonunda seri iflaslar ve konkordatolarla biçimlenecek olan kapitalizmin çöküşü ve çöküşün yarattığı kara delik, dünya ekonomilerinin çeşitli finansal araçlarla birbirine bağlı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, neoliberal kara deliği büyütmeye aday bir potansiyele sahiptir. Anti-kapitalist manifestolara, çevre ve iklim krizlerine son verecek kolektif iradeye bu yüzden ihtiyaç olduğunu söylemem gerekiyor.

Yine de bütün bu toplam ve sahte komisyon gösterileri, saray rejimine meşruiyet sağlamaya yetmeyebilir. Bu durumda küsurat partisine dönüşmesi kuvvetle muhtemel TİP ve EMEP’in kendi siyasal pozisyonlarını seçmenlerine ve genel sol kamuoyuna nasıl izah edecekleri merak konusudur. Ülkenin yeşil varlığını yok eden rant yangınlarına eşlik eden, eğitimin çöküşünün tescillendiği sahte diploma rezaletiyle iyice belirginleşen sömürü ve yağma, halkın siyasal sisteme iyice yabancılaşmasına neden olan bir derinliğe ulaştı bile.

Yurtsever Olmak ya da Olmamak: İşte Bütün mesele bu

Yıllarca dersane sömürüsü de dahil, pek çok sınava tabi tutulan bunun karşılığında mezun olduğu bölümle ilgili bir iş bulamadığı için moto kuryelik ve üç harfli marketlerde çalışmak zorunda kalarak derin bir sömürüye maruz kalan gençlik yığınları, her şeyin fena halde farkında. Saray rejiminin ülkenin kritik mevkilerine çökmesine izin verdiği her boydan ve soydan lümpenin yağmasının, esasen kendi haklarının gaspedilmesi sonucu elde edildiği, gençlik yığınlarını iki davranışa itecek. Kaçma ve kalıp sonuna kadar mücadele etme. İkincisinin ağır bastığı Saraçhane Protestolarındaki kararlılık ve direngenlikle ortaya çıktı. Her ne şart altında olursa olsun, insan gibi yaşamak için eyleme geçen ve haysiyetli isyanla yurtsever duyguların birleştirdiği gençlik yığınları, adalet, eşitlik ve liyakat gibi herkesin ortak paydası olması gereken değerleri kendi kuşağının değerleri haline getirdi bile. Adına bir reklamcının “Z kuşağı” diyerek apolitikleştirmeye çalıştığı gençlik kuşaklarının bu siyasal tutumu, kökenini Gezi isyanından alan ve mevcut siyasal rejimin herhangi bir partisi tarafından temsil edilmesi imkansız bir öfkeliler grubunu oluşturuyor.

Öfkeliler çünkü hakları yenildi, öfkeliler çünkü her gün bir kadın önlenebilir koruma tedbirleri alınmadığı için cinayete kurban gidiyor. Öfkeliler çünkü artık diplomaları iş bulmalarına yardım etmiyor. Öfkeliler çünkü rejimin sadık kölelelerinin rezil yağma rejimi onların geleceğinden çalıyor. Çocukların şeker yiyip oyun oynayacağı çağda sömürülmelerine öfkeliler. Minguzzi ve Berkin Elvan’ın yok yere katledilmelerine öfkeliler… Bu kadar öfkelinin olduğu bir ülkede, öfkenin eninde sonunda bir bilinç durumuna dönüşmesi ve öfkeyi yaratan baskı ve sömürü düzenini hedef alması kaçınılmaz. Öfkelilere karşı doğru siyasi tutum ise yozlaşma ve çürüme rejiminde ölü taklidi yapmanın hiçbir şeyi düzeltmeyeceği, örgütlenme gerçeğinin kavratılmasıdır. Öfkelilere yönelik tutucu muhafazakarların mesnetsiz “apolitik” eleştirileri ise esasen havada kaldığını, belirtmek gerekiyor. Öfkeliler, politikleşmenin bilinen yolları dışına çıkarak yeni araçlar edindiler. Elbette bu araçları keşfetmeleri siyasal alanda verdikleri mücadelelerden dolayı ve neredeyse bir kuşak boyunca maruz kaldıkları neoliberal narkoz nedeniyle biraz gecikti. Ancak görülmesi ve bilince çıkarılması gereken şey odur ki politikleşmenin yeni boyut, içerik ve semboller kazanıyor.

Oluşum halindeki her fikir gibi kendi yolunda yürüyen ve mevcut sistemden herhangi bir çıkarı da olmayan öfkelilerin ve bu uğurda verdiği her mücadelenin çok değerli olduğu gerçeğinin görülmesi elzemdir. Rejimin yan unsurlarından fason bir milliyetçilik üretimi yapan Zafer Partisi ve diğer milliyetçi kesimlerin esasen bir kontrol ve yönlendirme oyunu oynadığının teşhir edilmesi; kalıcı ve belirleyici olanın uzlaşmaz sınıf karşıtlığı, yani emek-sermaye çelişkisi olduğunun genç kuşaklara anlatılması meselesi hayati bir öneme sahiptir. Her şeyin sınıfsal olduğunun kavranması, aynı anlama gelmek üzere Cumhuriyet tarihi boyunca emekçi ve sol örgütlenmelerin neden ezildiğini, Cumhuriyetin kısa dönemler ve emekçilerin olağanüstü çabaları haricinde neden solsuz bir cumhuriyet olduğu net olarak kavrandığında yeni Cumhuriyetin neden emekçi karakterde bir Cumhuriyet olması gerektiği daha net kavranacaktır.

Böyle olunca Cumhuriyet “devrimi” denilerek abartılan şeyin, aslında kapitalist pazar ekonomisine uyum çabaları olduğu bilince çıkarılabilir. Bütün “halkçı” iddialarına rağmen, Cumhuriyetin neden süratle yoz bir burjuva cumhuriyetine dönüştüğünü, tek adam dikta rejiminin tek parti diktatörlüğüyle hemhal olduğu ve halka yabancılaştığını da bu emekçi perspektifinden anlatmak kolay olabilir.

Eğer öfkeliler için bir gelecek varsa, bu saray rejiminin restore edilmesine değil, yıkılmasına bağlı olduğunun altının çizilmesi gerekir. Siyasetin bütün sınıfların gözünün önünde ve halkın selametinin en yüce yasa2 olduğu bilinciyle yapılması, yeni bir hegemonya ve yurtseverliğin ana fikri olabilir. Kimseden bir şey gizlemeden herkesin gözü önünde ve rızasıyla üretilen yönetime katılma hakkı araçlarının forum ve konsey mantığının, gözetildiği ve bunun elektronik imkanlarının da belirdiği özyönetime dayalı, doğrudan ve aracısız yönetme hakkının tavizsiz savunusu, sosyalizme yani tam eşitliğe ve sömürüsüz bir dünyaya giden yolun ana güzergahı olabilir. Öfkenin bilince ve eyleme dönüşmesinin, sağlıklı bir bakışla buluşmasının bir çerçeveye oturmasının ön koşulları, burjuva siyasetinin dar alanda kısa paslaşmalarına mecbur ve mahkum olmadığımızın farkına varılmasıyla yakından ilgilidir. Rejimin 2. restorasyon çabasının komisyon masası etrafında sahne alan aktörleri, bu öfkeyi hesaba katmazsa pek yakında öfkenin bir muhatabının kendileri olacağını kavramak zorundalar. Zor oyunu bozar mı ? Tarihte pek çok kez görüldüğü gibi neden olmasın ?

2Siyaset bilimci ve hukukçu Çiçero’nun bir sözü: Halkın selameti en yüce yasa olsun ! (Salus populi sit suprema lex)

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ HEGEMONYA BUNALIMI VE SIKIŞMA

Ümit ÖZDEMİR 06.04.2026 MHP’nin stratejisinde örgütlenen saray rejimi, her adımında kendine yeni suç ortakları yaratmak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir