Ümit ÖZDEMİR / 06.08.2025

İlk fotoğraf üç harfli marketerden birinden geldi. Şimdilik bir sendikası bile olmayan türbanlı kadın işçi, aşırı çalıştırılmaktan – sömürülmekten- bitkin kasadan uzaklaştı yere çömeldi. Marketin yöneticisi olduğu her halinden belli olan bir başka türbanlı kadın yere çömelen ve çalışmaktan bitkin düşen kadın işçinin yanına gidip ona doğru eğilerek bir şeyler söyledi. İkinci fotoğraf da kasada bütün gün ayakta çalışmaktan dolayı bitkin düşen kadın işçinin bir karton kutuya kusma görüntüsüydü. Kusturana kadar sömüren bu rezil istibdat düzeni, Mehmet Şimşek’in Londra yahudi bankerlerini zengin eden ama halkımızın iliğini, kemiğini sömüren, OVP’si ile çerçevesini oluşturduğu, emekçiler için cehennem, zenginler için lüks ve şatafat demek. Bunun ne demek olduğunu Gerçek Gazetesi’nin Temmuz Sayısı’ndaki bir veriyle aktaralım: Habere göre İsviçre merkezli OVS Grup’un yayınladığı Küresel Servet Milyoneri sayısında 68 bin dolar milyarderine karşı 25 milyon yardıma muhtaç insanın oluşu, OVP ve neoliberal yağma düzeninin yarattığı yoksulluğu anlamamıza imkan veriyor. Raporda Türkiye’deki dolar milyoneri sayısının dünyadaki ortalama artış hızının (%1.2) çok üstünde (%8.4) olarak gerçekleştiği de belirtiliyor. Her mahallede bir milyoner yaratacağım diye yola çıkan Menderes-Bayar istibdat rejiminin bunun karşılığında milyonlarca yoksul yaratması türründen OVP’nin yarattığı sömürü düzeni, marketlerde ayakta durmakta zorlananlara asgari ücretle sömrülmesini dayatıyor.
Sömürü düzeninin bir diğer suç ortağı ise sarı sendika Türk-İş, Türk-İş’in sorunu aylardır hazırlandığı toplu sözleşme görüşmelerinde AKP ve saray rejiminin uyguladığı bezdiri programına karşı dik duramamasıydı. Türk-İş’in varlık nedeninin böylece iyice belirginleştiği toplu sözleşme süreçleri, bu yönüyle öğretici olmalıdır. Yine de bütün sarılığı ve işbirlikçiliğine karşın Türk-İş’e bağlı işçilerin AKP il ve ilçe binalarına yürüyüp koyduğu eylemler değerlidir. Halkımıza koyu bir açlıktan başka hiçbir şey vaad etmeyen AKP’nin kurulduğu TES-İş’in, sarı Amerikancı sendika Türk-İş’e bağlı olduğu hatırlanırsa ne demek istediğimiz daha net anlaşılır. Emperyalizmin “pis işlerini” gördürmek adına Washington koridorlarında ve TES-İş salonlarında kurdurduğu AKP, esasen sarı Amerikancı Türk-İş’in siyasi bir çıktısıdır. İşçiler, Türk-İş’in işbirlikçi çizgisini aşıp, AKP il ve ilçe binaları önündeki protestolara katıldı. Saray rejimi, birkaç lümpenini sahaya sürerek hilafet çağrılarıyla yanıt vermeye çalıştığı bu protesto dalgası, esasen sınıfsal çelişkilerin gözle görülür ölçüde olgunlaşmaya başladığına işaret ediyor. Saray rejimi, CHP’nin mitingli muhalefetine bile dayanamacak kadar kırılganlaşmışken, gerçek düşmanı emekçilerin kendisini protesto etmesine izin veremezdi. Sarı sendika Türk-İş ve Genel Başkanı Ergün Atalay, Sadık Şide ve Jaguar Şemsi’den gelen sermaye sınıfına ve onun koalisyonu devlete hizmet geleneğini devam ettirdi ve greve çıkan Türk-İş’i yine sattı. İmzalanan toplu sözleşme ile işçiler yine enflasyona ezdirilirken, OVP’nin “mutlak açlık” hedeflerine uyumlu toplu sözleşme ile grev tehlikesi bertaraf edildi. Sermaye sınıfı açısından grev tehlikesinin bertaraf edilmesi, saray rejimi ile emekçiler arasındaki sınıfsal kutuplaşmanın bittiği anlamına gelmiyor. Geç öğrenen ve kendi içindeki bürokratlaşma yüzünden emekçilere ihanet çizgisini sürekli derinleştiren Türk-İş’in alternatifi bir sendikanın yokluğunda, emekçiler kendilerine kendi taban inisiyatiflerinden yükselen, kendi özyönetim mantığına dayalı yeni sendikalar yaratmak zorundalar. Bu tarihsel zorunluluk, 3 harfli marketlerdeki en temel çalışma haklarının ihlali yüzünden bayılma aşamasına gidecek kadar derinleşen sömürü düzenine engel olmanın, nihayetinde insanca bir ücret için sermayeyi tatlı karlarından vazgeçirmeye zorlayacak gerçek bir sendikacılığın önünü açabilir. Bu başarılırsa sağıyla, soluyla tüm düzen partileri kendi aralarındaki tali çelişkileri bir kenera bırakıp, bütün güçleri ve yasalarıyla emek hareketine yükleneceği kesin.
Son fotoğraf rezil saray rejiminin patlayan yolsuzluk lağımlarından geldi. 400 sahte diplomanın verildiği haberi, eğitimi özelleştirmenin her ile bir üniversite açarak üniversiteleri, genç işsizlerin vakit geçirdiği yerler olarak kurgulayan AKP’nin bu üniversitemsi yerlere ihtiyaç duyulan akademisyen kılıklı sahtekarları atamak için düzenlediği, nesnel gerçeğin bu olduğu ortaya çıktı. Eğitimde kalitenin neden bu kadar yerlere düştüğünü de açıklayan piyasacılığın aslında tam bir sahtekarlık olduğunu göstermesi bakımından ortaya çıkan yolsuzluk, ilginç ve öğreticidir. Üniversitelerin kapılarını emekçi halkın çocuklarına kapatmak için uygulanan neoliberal saldırı ve yağma operasyonu, sadece eğitimin insani ve toplumsal gelişime katkısını sınırlamıyor, aynı zamanda eğitim yoluyla sınıf atlamayı da imkansızlaştırarak eğitimin kapitalist toplumdaki işlevini de yok ediyor.

Devletlerin devlet olma vasfını yitirdiği anlarda ortaya çıkan rejim bunalımları, devletin kendini anayasayla ve hukuki kurumlarla sınırlama ihtiyacı hissetmediği, faşizan bir güzergahta belirir. Böyle anlarda burjuva-liberal hukuk yani devletle bireyler arasında imzalanan tapu, diploma, sözleşme yani devletin toplumla ve bireylerle kurduğu, hukuk sisteminden kaynaklı temel güvenceler çöpe gider. Böyle anlarda yaşanan travmayla emek hırsızlığı “normalleşmeye” başlar ve sıradan insanları “ben enayi miyim” ve duyguların en tehlikelisi “boşuna mı okudum” duygusuna sürükler. Gerçekçi sanatçı Cem Karaca’nın Mor Perşembe1 şarkısında anlattığı depresyon gelişir. İş aramakla bütün bir gününü, ömrünü geçirenler için kötülük, dolandırıcılık ve olmadık işlerin kapılarının aralanması tam da bu anlarda ortaya çıkar. Çünkü Brecht’ten biliyoruz: “Önce gelir ekmek sonra ahlak”. Ekmeği gasp edilenin ahlaksızlığa sürüklenmesini, eğer gerçekçi bir bakış açısına sahip değilseniz yerli yerine oturtamazsınız. Düzen bozulmaya başladıkça yağma, talan ve çürüme bütün toplumsal dokuyu sardıkça, düzeni değiştirmek yerine bütün güvencelerini yitirmiş insanları suçlamak, kurbanları suçlamaktır ve bu da sağcı düşüncedir.
Bir yok ediş yok oluş sürecine girdiğini defalarca belirttiğimiz kapitalizmin Türkiye’deki versiyonu ve kara deliği Saray rejimi yağmasının derinliklerini gösteren vakalar ve lağım patlaması, vurgunun üniversitemsi yerlerle sınırlı kalmadığını arsa, arazi rant çarkına kadar genişlediğini kanıtladı. Yolsuzluk ve yağma rejimi, cezalandırılmayan her yeni suçla derinleşmeye devam ederken, 2008-2010 yılları arasında Üsküp Büyükelçiliği yapan Hakan Okçal’ın attığı tweetlerden öğreniyoruz ki, yolsuzluk ve yağma rejimi ülke sınırlarını aşarak Makedonya’ya kadar uzanmış. Gazeteci Serdar Akinan’ın daha önce Youtube yayınında ortaya koyduğu üzere Meclis Başkanı Mustafa Şentop’un sahibi olduğu Uluslararası Balkan Üniversitesi’nin finansmanının 17-25 Aralık operasyonlarıyla elde edilen rüşvet ve rant yağmasıyla sağlandığı da Okçal’ın itiraflarıyla2 böylece ortaya çıktı. AKP ve saray rejimi 15 Temmuz devlet içi iç savaşı sonrası giderek hızlanan devlet içi tasfiyeyi özellikle hukuk alanında ihtiyaç duyduğu kadroları devşirmek için Uluslararası Makedonya Üniversitesi’ni kullandı. AKP’li çocuklarına adrese teslim diploma dağıtan ve hukuk rejimini iğdiş edilmesinde merkezi bir rol oynayan Uluslararası Makedonya Üniversitesi, bozuk düzende sağlam çark olunmayacağını kanıtlıyor !
Hatay depreminde vefat etmiş avukatların kayıtlarının değiştirilerek avukatlık lisansı verilmesiyle de biçimlenen yolsuzluk ve vurgun düzeni, MEB tarafından çocuk emeği sömürüsü normalleşsin diye tasarlanan MESEM projesi üzerinden, yine e-devlet katakullileriyle çeşitli vakıf ve derneklere (tarikatlara) rant aktarıldığı ortaya çıktı. Tahmin edebilceğiniz üzere siyasal islamcı yozlaştırma operasyonlarının merkez üssü haline getirilen MEB ve Bakanı Yusuf Tekin’in, bu rant aktarımında siyasi sorumluluğu olduğunu söylemek mümkün. Öte yandan Türkiye’de emlak satın almaları durumunda vatandaşlık ticaretine izin veren AKP rejiminin atadığı memurların bu yasaları kullanarak, sahte bir emlak satışına soyunduğu, sahte evraklarla düzenledikleri emlak satışlarından elde ettikleri vergi gelirlerini kendi aralarında bölüştüğü de patlayan yolsuzluk lağımının leş kokularından yükseldi. Türkiye’de yolsuzluk ve yağma rejimi, aynı anlama gelmek üzere rantiyecilik emek sömürüsü olmadan yaşayamaz. Yazının başında belirttiğim üzere fenalaşan kadın emekçilerin, 65 yaş üzerinde çalışmak zorunda bırakılan emeklilerin ve sigortasız-güvencesiz kaçak çalıştırılan genç emekçilerin emek sömürüsünden aktarılan artı değer rant, vergi ve yolsuzluk ekonomisi arasında paylaştırılırken, saray rejiminin siyasal işlevi tam da bu noktada belirginleşiyor.

Saray rejimi, bu bölüşümü koordine etmek, koordine ederken örneğin hazinenin bütün kaynaklarını kurutan ikmal ihaleleriyle,3 kamu özel işbirliği ve kendine bağlı oligarklardan toplamadığı vergiler ve harçların bütçede yarattığı devasa açıkların kapatılmasını da giderek imkansızlaştırıyor. Yağma ve talan, liberallerin iddia ettiği üzere bir çetenin siyasi ve iktisadi menfaat elde etmek üzere kurduğu, kurguladığı bir salt siyasi nepotizm değil, rejimin baskın ve içkin karakteridir. Siyasal islamcı yağma ve talan rejimi, rejimin inşasında kilit roller oynayabilecek sadık elemanlarını, rektörlerini, dekanlarını hırsız ve mideci bürokratlarını dijital dünya üzerinden sahnelediği kirli oyunlarla devşirdi. Mevzuya bu açıklıkta bakamayan konunun yağma ve talan rejimiyle ilişkisini kurmakta zorlanır. Yaşananları yerel ve “münferit” zanneder. Oysa yaşananlar yolsuzluk ve yağma rejiminin çıktılarından biridir. Elbette bu yolsuzluk ve yağma asgari hukuk sisteminin iptal edilmesiyle mümkün olabilirdi. Böylece 15 Temmuz devlet içi iç savaş darbesi ve peşi sıra gelen hileli referandum, sahte muhalefet yerli yerine oturur !
Eşitsizliği derinleştiren Türkiye’deki neoliberal şirket devlet üzerine kurgulanan yağma ve sömürü düzeninin, çeteleşmeye dönüşerek iyice yozlaştığı böylece ortaya çıktı. Dolayısıyla bütün bu olgular, bu kadar rant ve yağma rejiminin varlığında barış görüşmelerinin aslında ne kadar içi boş bir şey olduğunu da kanıtlıyor. İster “yüksek” milliyetçi saiklerle karşı çıkılsın, isterse neo osmanlıcı hayallerle desteklensin, sonuç değişmiyor. Masaya oturan, “oturtulan” tarafların tamamı, yolsuzluk rant ve yağma rejiminden bir biçimde menfaati olan sermayenin düzen partileridir. Bunun adı ister Kürt milliyetçiliğinin sol liberal sosla servis edilmiş partisi Dem olsun, isterse sosyal liberal sentezin yeni sancaktarı CHP, ya da devletin içinde kontrgerilla partisinden “merkeze” yürüyen faşist kırması MHP veya saray rejiminin çelik çekirdek siyasal islamcı lümpen partisi AKP olsun sonuç değişmiyor. Bunlar arasında yapılan bir tercih, tercih olmaktan çıkıp hırsızını seçme demokrasisine dönüşüyor. Kendi iç çelişkilerinin yoğunlaşarak birbiriyle çatışmalı duruma düşürdüğü her halinden belli olan saray rejiminin ömrünün uzaması ya da kısalmasını, halkın mücadele gücü ve azmi belirleyecek. Boğazlarına kadar pisliğe gömülü oldukları için başları dik yürümek zorunda olanların giriştiği iktidar kavgasında ortaya saçılanların kanıtladığı üzere, bu düzeni, bu yağma düzeninden hiçbir menfaati olmayanlar değiştirebilir. Diploması, geleceği, işi, ekmeği, zeytinliği, okulu ve özgürlüğü gasp edilenler tutturduğu gün hürlüğün havasını, işte o gün sizi ne faşist yasalarınız, ne arkasına saklandığınız yağma ve talan kurumlarınız ne de onun destekçisi yalan ve riya merkezi medyanız kurtaramaz !
1 https://www.youtube.com/watch?v=QFdGy2IKUDc&list=RDQFdGy2IKUDc&start_radio=1
2Elektronik Erişim: https://x.com/hakanokcal/status/1952283634523939057?t=Bnz8VjKJhTMJzDE4nQrAnA&s=08
3Ehttps://www.sozcu.com.tr/yandas-doyurmanin-yeni-adi-ikmal-oldu-p129225lektronik Erişim:
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır