Ümit ÖZDEMİR / 10.01.2025

Ed Horman (Jack Lemmon) Amerikan değerleriyle büyümüş, liberal Amerikan değerlerinin hakimiyetinin “dünyayı daha iyi bir yer” haline getireceğine inandırılmış Amerikalı bir iş adamıdır. Filmin ana öyküsünde Ed Horman’ın traijik öyküsünü izleriz. Trajiktir çünkü her trajedi kahramanında olduğu üzere, kahraman sonunda bir kurbana dönüşür. Ed Horman’da Şili sokaklarında çıktığı evladını arama yolculuğunda kendisine anlatılan, benimsetilen “kutsal” Amerikan değerlerinin aslında demokrasi ve özgürlüklere düşman olduğunu yaşayarak deneyimler.
Charles Horman ve kız arkadaşı Joyce, 68 kuşağının Amerikalı iki tipik karakteri. Paris’te Beatles’ın A Hard Days Knight filminde tanışarak sevgili olan çift, Külüstür bir karavanla Latin Amerika’yı dolaşırlar. Karşılaştıkları yoksulluk manzarası Latin Amerika’da devrimci dönüşümün sosyolojik kökenleri hakkında bir fikir verir. Şili’deki sosyalist dönüşümden etkilenerek bu ülkede kalma kararı alan çift, burada yaşanan sosyalist dönüşüme ve gerici provokasyonlara tanık olurlar. Bir çizgi film tasarımcısı olan Charles Horman eve yazdığı mektuplarda Şili’de kurulan her kumpas ve komplonun altından ABD’nin çıkmasını, Costa Gavras’ın bir başka politik filmine Z (Sonsuz) filmine göndermeyle “tıpkı Z Romanındaki” gibi sözleriyle anlatır.

Amerikalı çiftin Şili’de yaşanan sosyalist dönüşüme tanıklığı, 11 Eylül 1973 sabahı Şili Başkanlık sarayının darbecilerce kuşatılmasıyla sona erer. Askeri darbe sert ve faşist yüzünü Başkan Salvador Allende’nin sarayında katledilmesiyle başlayan ve giderek hızlanan olaylar zinciri, ülkeden çıkmak için bir yol arayan Joyce ve Charles’ı darbecilerin bütün havalimanlarının tutması sonucu cuntacılara esir düşmeleriyle sonuçlanır. Çiftin Amerikan vatandaşı olmaları da onları kurtarmaya yetmez, binlerce kayıp gibi adları çok sonra başlayacak mücadelelerin içine yazılacaktır.
Baba Ed Horman’ın çaresizlik içinde başvurduğu bütün kurumlardan bilgi alamaması, faşist askeri darbe sisi içinde giderek yorgun düşmesine neden olur. Traşlı ve iyi giyimli bir Amerikalı olan baba Ed, filmin sonlarına doğru çökmüş bir yüz ifadesiyle, moralsiz bir görüntü sergiler. Ed Horman’ın çok acı bir biçimde tecrübe ettiği faşist cuntanın sağır odasında gördükleri dehşetengizdir. Filmin bir sahnesinde öldürülmüş solcuların ayaklarını gören baba Ed, olabilecek vahşetin büyüklüğü karşısında dehşete kapılır. Stadyumlar dolusu muhalifin esir alındığı ve daha sonra bayıltılarak uçaklara bindirilerek dağlara atıldığı bir atmosferde, Ed Harman tam bir şok içindedir. Şili’de Allende ve Unidad Popular’ın iktidara çıkmasıyla başlayan aydınlık ortam, sokaklarında askerlerin kovaladığı beyaz at ile sembolize edilen Şili demokrasisine verilen uzun ara, kitapların yakıldığı, felsefenin yasaklandığı ve devrimci müzisyen Victor Jara’nın tutsak düştüğü stadyumda gitar çalıp şarkı söylerken parmaklarının kırılıp, dövülerek öldürüldüğü karanlık bir geceye bırakır yerini. Gavras, o beyaz atı bir hayalet gibi sokağa salarken bize Şili’nin çalınan geleceğini gösterir. Beyaz at, askeri ciplerin ve tankların arasında ne kadar eğreti ve kırılgan duruyorsa, emperyalizmin yeni saldırı dalgası olan neoliberalizmin Chicago Beşlisi’nin elinde laboravuvarına dönüştürülen Şili’de demokrasi de bir at gibi sahipsiz ve savunmasızdır. Atın peşindeki namlular, aslında Şili halkının kendi kaderini tayin hakkına doğrultulmuştur. Bu metaforik anlatımla Gavras, sosyalist Şili’yi kurma yolunda emek sarf eden yurtseverlerin, sosyalistlerin akıbetine bir gönderme yapar.

Horman’ın yolculuğu sadece bir evlat arayışı değil, Amerikan rüyasının ve liberal demokrasinin cilasının dökülerek altındaki çıplak emperyalist şiddetle, yani CIA ile ITT şirketinin örgütlediği faşist darbeyle yüzleşme sürecidir. Katolik inancına sahip bir iş adamı olan Ed, kendi devletinin örgütleyicisi olduğu faşist darbeyle kendi oğlunun ölüm fermanını onayladığını anlamasıyla, Ed’in değerler dünyasının çöküşü, Ed türünden küçük burjuvaların konformist dünyasının trajik bir yıkımıdır. Bu ağır travma ve yaşanan evlat kaybının sorgulanması, bireysel gibi görünen herşeyin aslında toplumsal bir bağlamda ele alınmasını zorunlu kılar. Ed sadece evladını değil, inandığı bütün değerleri kaybetmiştir. Ed’in yanlış bir tavırla oğlunun kaybından dolayı sorumlu tuttuğu Beth’den (Sissy Spacek) bir dost bulması, dramatik olay akışını derinleştiriyor.
Emperyalizm, dün Şili’de bütün bir ülkeyi toplama kampına çevirirken hangi motivasyonla hareket ediyorsa, bugün de Venezuela’da bu kez “uyuşturucu” bahanesiyle dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olan Venezuela’ya askeri müdahalede bulunuyor. Dün sosyalizmi durdurma misyonu bugün, “uyuşturucuya karşı mücadele” başlığı altında ve ucuz emek sömürüsüne tabi tuttuğu “göçmen akımlarını durdurma” misyonuyla aynı paralelde buluşuyor. Ama aslında oynanan bütün bu oyunun gerçek nedeni, dünyanın önde gelen petrol üreticilerinden olan Venezuela’nın petrol kaynaklarını sömürüye açmak içindi. Tıpkı Şili’nin geniş bakır yataklarının devletleştirilmesinin ABD’nin ve Alman emperyalizminin çıkarlarına aykırı olması gibi.. Ed Horman ve ortalama Amerikalıların sessiz kalmasıyla, görmezden gelmesiyle ortağı olduğu suçlar bugün de aynı pervasızlıkla işlenmeye devam ediyor. Film hakkındaki yazısında Refik Erduran, Güneş gazetesinde yazdığı yazıda şu cümleleri kullandı: “Sinemalarımızda Kayıp adlı bir film gösteriliyor. Fırsat bulursanız ve çağdaş dünyayı anlamak istiyorsanız mutlak izleyin onun işlediği gerçek olayı. Görün bakın “emperyalizm” sözcüklerle gibi soyutlaştırdığımız kepazelik ve namussuzlukların somut biçimi nedir ? Diktatörlük nedir ? İşbirlikçilik nedir ? Şili tipi ülkelerde aydınların ve gençlerin başına neler gelebilir ?” 1 Aynı tarihte yani 1986’da bu kez Türkiye’de gözaltında kaybedilen politik tutsaklar, Kürşat İstanbullu’nun “Gözaltında Kaybolanlar” kitabına konu oluyordu. 12 Eylül darbesi sonrası Neoliberalizmin ikinci laborauvar ülkesi haline getirilen Türkiye’de ilk kaybedilen Hayrettin Eren’in akıbeti bugün de meçhul…
Hakikatin diplomatik evrakların arasında veya devletin gizli arşivlerinde olmadığını acı bir biçimde tecrübe eden baba Ed Horman’ın trajedisini anlamak için arif olmaya gerek yok. Filmde her şey büyük bir açıklıkla teşhir edildiği için kaybolanların asli failinin kim olduğu konusunda hiçbir şüpheye yer kalmıyor. Yönetmen Costa Gavras’ın yani aslında politik gerilim üstadımızın imzasını taşıyan The Missing (Kayıp), Thomas Hauser’in aynı adlı belgesel romanından uyarlama. Kayıp, 1982’de Cannes Film Festivali’nde bir başka darbe sonrası toplum incelemesi olan komünist yönetmen Yılmaz Güney imzalı Yol filmi ile Altın Palmiye ödülünü paylaştı. Sinemanın bu iki büyük yönetmeninin yollarını kesiştiren dert aynıydı: Gerçek nadiren saftır ve asla basit değildir.. Devrimci sanatın çelişkileri vurgulayan ve anlatan yapısından neşet eden filmleriyle Gavras ve Güney kameralarını toplumsal ilişkiler ağına yönelttiler. Gerçeği anlatmaya yönelik her tavrın, sanatta ve sanatın bütün bileşenlerinin sentezi olan sinema sanatındaki karşılığı olan Kayıp, dramatik yapısıyla ve herkesin başına gelebilecek öykülemesiyle, müstesna bir yere sahip bir politik başyapıt…
1Derya Bengi, 80’li Yıllarda Türkiye: Sazlı Cazlı Sözlük Yaprak Döker Bir Yanımız, İstanbul, YKY, 2023 s.207
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır