BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI OPERASYON, KUŞATMA VE ÇÖKÜŞ: KRONOS SAHNEDE !

Ümit ÖZDEMİR / 27.12.2025

@masumlevrek

Kumpaslı açılım sürecinin İmralı ziyareti sonrasında yaşanan curcunayla iflas etmesiyle birlikte, saray rejimi kendi evlatlarını yemeye başladı. Mitolojk kahraman Kronos gibi kendi evlatlarına yönelik iç operasyon ile geniş yığınların adalet ve özgürlüğe olan susamışlıkları yönlendirilmeye çalışılıyor. Asgari ücret denilen azami ahlaksızlığın sembolünün %27 artışla 28 bin 075 lira olarak açıklanması, bütçe kaynaklarının hemen tamamına yakınının borç servisine ayrılıyor olmasıyla derinleşen sömürü, açlığın acil ve birincil öncelik hale gelmesiyle adalet talebinin ikinci sıraya düşmesine neden oldu. Emperyalizmin kesif bir açlık programını uygulayan saray rejimi, asgari ücreti, esprili ancak gerçekçi bir söyleyişle “açgari ücret” olarak açıkladı. Saray rejiminin asgari ücretine “açgari” ücret isminin verilmesi bir gerçekçiliğe karşılık geliyor. Hiç şüphesiz açgari ücret faşist rejimin emek düşmanı karakterini sembolize ediyor. Açlık sınırının altına açıklanan asgari ücret ya da yeni adıyla açgari ücret, temel bir gösterge olarak diğer bütün ücret ve alt ücretleri belirliyor. Örneğin MESEM’de sömürüye tabi tutulan bir çocuk işçi, açgari ücretin yarısına çalıştırılabiliyor !

Açgari ücretin açıklanması esnasında zaten hiçbir fonksiyonu olmayan Türk-İş’in komisyonda olmaması, Türkiye’de sarı sendikacılığın da fiilen iflas ettiğini gösteriyor. Sarı-Amerikan sendikacılığının bu kadim örgütlenmesi, 12 Eylül faşizmi döneminde kendi başındaki sarı sendika ağasını, Sadık Şide’yi çalışma bakanı yapacak kadar işbirlikçi bir yola girmişti. Kapatılmayan tek sendika olarak varlığını sürdüren Türk-İş, emekçi sınıfların grev hakkının elinden alınmasında yardım ve yataklık yaparak gülme sırası bizde diyen TİSK Başkanı ve burjuvaların kahkaha atmalarına sebep olmuştu ! Sınıf açısından açgari ücretin kabul edilip edilmemesi bir yana, açlık sınırının bile gerisindeki bu ücret, borç dağlarına yeni zirveler ekleme kapasitesine sahiptir. Türk-İş’in katıldığı asgari ücret komisyonlarında bakanlara ve patronlara yardımcı olan işbirlikçi tutumu düşünüldüğünde yokluğuyla varlığının bir olduğu görülür. Tam bir boş gösteren olan Türk-İş, basit sorumluluğundan da kaçarak masaya oturmayarak iflas etti. Yine tahmin edebileceğiniz gibi sermaye sınıfını ve patronları ziyadesiyle mutlu eden ücretler genel seviyesindeki bu trajik düşürülüş, sınıfsal kutuplaşmanın kapılarını açacaktır. Böyle zamanlarda eşitlikten, eşit işe eşit ücretten, sosyal adaletten, ücretsiz okul yemeklerinden ve taban inisiyatiflerine dayalı yeni tipte sosyalist bir sendikacılık anlayışını başa yazmayıp, emekçi halk içinde çalışmayıp Kürt siyasi hareketiyle vekil, vükela pazarlığına girişenlerden memlekete soluna bir hayır gelmeyeceği kesindir. İfrat ve tefritin diyalektik birliği olan Türkiye sosyalist hareketinin, tefrit tarafındaki sol kemalist TKP ise, Cumhuriyet sayıklamalarından vazgeçse iyi olur. 12 Eylül darbesinden sonra kurulan yarı askeri-pretoryen mafya rejiminde ortada bir burjuva cumhuriyeti bile kalmadığı gibi, hayallerini süsleyen burjuva tandanslı laiklik de yine burjuvalar tarafından katledildi ! Burjuvazi öyledir iktidara çıkana kadar “laik”, “halkçı” ve “bilimsel” iktidarın fethinin tamamlanmasından sonra alabildiğine gerici !

Saray rejiminin ücret ve vergi yağmasından ve yılbaşından sonra sağanağa dönüşecek zam yağmurundan bunalan halka yol göstermekten aciz düzen içi muhalefet ise gölge kabineler kurarak bir tür gölge oyunu oynuyor. Gölgeler ve suretlerin birbirinin içine geçtiği hazin tabloda sosyal demokrat hareketin, sosyal liberalizme dönüştüren Kılıçdaroğlu ve emlak kontu kayyumi Gürsel Tekin gibi bazı bileşenlerinin bir biçimde saray rejiminden medet umması da sosyal demokrasinin tarihi ihanetlerin tarihidir tezimizi doğrular niteliktedir.  Sıkça kurultay toplayan iç konsolidasyonu ideolojik politik birliktelikten çok kurultay idmanlarıyla sağlamaya çalışan CHP, miting serileriyle halkta rejime karşı biriken öfkeyi soğurmaya çalışıyor. Akılda kalan programları olmadığı belli olan CHP ve çevresi, emekçi sınıflara ihanetin en kadim örgütü sosyalist enternasyonal partilerini göreve çağırmak gibi beyhude bir çabanın içinde. CHP, saray rejiminin mahvettiği ülkede alternatif olma iddiasını, saray rejiminin olası vahim ve geri dönülemez hatalarına dayandırıyor. DEM Parti ise bir barış havarisi olma yolunda hızla ilerleyen kadrolarının siyasal söylemiyle Kürtçe Kuran tartışmalarıyla yep yeni gerici bir kampanyaya yol veriyor. Kürt-İslam-NATO sentezinin değirmenine su taşıyan liberal yaklaşımıyla DEM Parti kadroları, Kürt liberal sağının yeni bir merkezi olma yolunda ilerlerken, tevil kaldırmaz her zırvasının yarattığı popülist etkinin rantını yemeye çalışıyor.

2026 yılına işte bu ahval ve şerait içinde girerken, memlekette birbirinden tuhaf olaylar peş peşe yaşanmaya başladı. İç savaştan sonra uluslararası altın ve kara para merkezlerinden biri olarak yeniden örgütlenen Libya’nın militer heyetinin tamamının bir uçak kazasında tasfiye edilmesi, ülke güvenliğinden kaygılananların kaygıyı bıraktım, ciddi bir hibrit savaşla karşı karşıya olduğumuzu söyleyen emekli militerlerin söylemine kulak kabartmalarına neden oluyor. Libya’nın askeri heyetinin ziyaretinden önce uzatılan Libya tezkeresi ile Libya’da kalıcı askeri üslenmeye onay verildi. Saray rejiminin Suriye fiyaskosundan sonra bir de Libya fiyaskosuna imza atması, gözleri yaşartacak türden bir dış poltika çöküşüydü. Elbette bu çöküş neo osmanlıcı fantezierin dolaysız ürünüdür. Bu dış politika, Türkiye’nin hinterlandındaki ülkeleri kendisiyle işbirliğine zorlayan ve böylece silahlanma masraflarını azaltmaya yönelik bir denge mantığından çok, çatışmalara taraf olarak ülkenin diplomasi alanındaki birikimini de “monşer” cümlesiyle kapı dışarı etmeye yönelir. Bu aşağılama, aynı anlama gelmek üzere saldırgan milliyetçi ve şoven dış politika, Rus yapımı SİHA ve İHA’ların tarlalarda köylüler tarafından bulunmasıyla derinleşen krize yeni halkalar ekler. Paranoya ve endişe, endişe sahiplerinin giderek çoğalmasına neden oluyor. Ekonomiyi çökerten, kış aylarına iflas bayrağını dikmiş binlerce fabrikanın iflasıyla girildiği yetmiyormuş gibi bir de dış politikayı “komşularla sıfır sorun” gibi bir demagojiyle “komşularla milyonlarca soruna” kadar getiren neo osmalıcılar ve sol liberal hempaları (Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve saz arkadaşları) bu fiyaskonun suç ortaklarıdırlar.

Tam bu esnada futbola ve Habertürk adlı ne Haber ne de Türk kanalizasyonlarına yönelik operasyon dalgası, cambaza bak hamlesiydi. Toplumu adalet varmış gibi seyircieştirmeye yönelik bu operasyon ve tutuklama dalgaları, Bilal Erdoğan’ın olası veliahtlığı için üretilmeye çalışılan bir rıza gösterisi olabilir. Ama bundan da öte rejimin içine girdiği krizler ve bunalımlar sarmalının ebadını anlamamız açısından operasyonlar ve tutuklama dalgaları ile yaratılan bilgi kirliliği, gerçekleşmesi artık neredeye imkansız adalet duygusunu geri dönülemez bir biçimde tahrip etmeye adaydır. 17-25 Aralık operasyonu sırasında söylediklerinin ifşasıyla hafızalara kazınan Bilal’in adaylığı meselesi ise rejimin yeni bir kriz başlığı olarak orta yerde duruyor. Bilal Erdoğan ile ilgili Gazze mitingleriyle PR’lama çalışmalarına rağmen, adaylığı oldukça problemli görünüyor. Bilal Erdoğan’ın adaylaşmaması ve her çıkar çetesinin kendi adayını çıkarması için verilen saray içi mücadeleler ve çatışmalar ile yeni rejimde koltuklarını korumak isteyen yüksek yargı bürokrasisinin saray rejimine biat ederek aparata dönüşmesi, paradoksal bir biçimde çöküşü daha da kuvvetlendirmeye aday bir çelişkiler yumağıdır. Çöküşün ve çelişkilerin giderek derinleştiği 2025’in son haftası, kaçınılmaz olarak rejimin sahiplerinin aynı anda hem gaza basmaları ama aynı zamanda imdat frenine asılmalarına neden oluyor. İmdat frenine asıldıkları dehşet treninde, kompartımanlar arasında başlayan mücadelede, bir yandan “bizde herhangi bir utanma yok” cümlesiyle siyasal islamcılığın neye benzediğini ilan ve ifşa edenlerin kendi iç kavgalarının memlekete verdiği ve vereceği büyük zararları görebiliyoruz.

Bütün çelişkilerin üst üste yığıldığı ve iç içe geçtiği bu evre, saray rejiminin salto morale yapmaya yeltendiği ama salto morale (ahlaki sıçrayış) yapabilmek için bile bir parça meşruiyet aradığı, ancak onu bile bulamadığı bir evreyi, yani trajedinin komediye ve farsa dönüştüğünü gösteriyor. Ekonomik kaynakları iflas etmiş, her güne yeni bir operasyon ve tutuklama dalgasıyla uyanan, tam bir belirsizlik ve kaos ortamında ayakta kalmaya çalışan insanların ülkesinde, salto morale yapmak tabutta rövaşata yapmaya benzer ! Bütün ihtilafları “yatıştıracak”, “yönlendirecek” herhangi bir “karizmatik” sağ liderin de olmadığı, altermatiflerin de Silivri zindanlarına tıkılarak AİHM kapılarında adalet aramak zorunda kaldığı tek adam-istibdat rejiminin sonbaharı ve amok koşusu 2026’da da hızlanarak devam edecek gibi görünüyor…

Diğer Yazılar

TÜRK SİNEMASINDA SOSYAL UYANIŞLAR VE ETKİLERİ: BİTMEYEN YOL.

Ümit ÖZDEMİR / 31.05.2026 Gecekondular… uzaktan bir ezan sesi abdest alan Güllü.. Bir evde yerde …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir