BİR İSTİBDATIN GÜN BATIMI: NEGATİF BARIŞ SÜRECİ NEDİR ? NASIL İŞLER?

Ümit ÖZDEMİR / 23.07.2025

@masumlevrek

Dünya tarihinde gerçekleşen barış süreçleri yakından incelendiğinde, her barış sürecinin eninde sonunda içinden geçilen siyasi konjonktürün bir ürünü olduğu, ondan bağımsız düşünülemeyeceği görülür. Türkiye’deki barış süreçlerinin de bu somut durumun ötesinde olmadığı genel bir kanun olarak görülmeli.

İspanya’da ETA, İrlanda’da IRA sorunlarının aşılması için toplumun barış ve çözüm süreçlerine iknası gözetildi. Pozitif barış süreci, adalet ve özgürlük koşullarının sağlanabildiği özgüvenli bir atmosferde yürütülebildi. Özgüveni yüksek yönetici elitler, halktan aldığı destekle ve kamu oyu yaratarak süreçleri nihayete erdirebildi. Sıradan papazların bile üstelik konu hakkında herhangi bir siyasi müktesebatı olmadığı halde, çatışma çözümlerine destek vermesi esasen bu özgüvenli, görece adil koşulların ürünüydü. İspanya Franco faşizminden kurtulup 1978’de demokratik bir anayasa ile toplumsal ve bireysel hakları güvence altına aldığında, ETA Terörüne son vereceğini gösterdi. Ekonomik kalkınma ve gelir dağılımının düzelmesiyle birlikte zenginleşmeye başlayan Bask bölgesinde silahlı radikalizmin etkisi giderek azalırken, refah algısıyla birlikte yaşanan dönüşümle barış için maddi altyapı olgunlaştı. İspanya’da sosyalist Felipe Gonzales’in sosyalist reformlarıyla neoliberalizme mecbur ve mahkum olunmadığını ispat etmesiyle İspanya belirgin bir fark yarattı. İspanya’nın Avrupa’nın yükselen yeni yıldızı olmasının kökeninde, Franco faşizminden kurtuluşun çarpan etkisi olduğu bugün daha net anlaşılıyor.

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyelim: Türkiye’de negatif barış süreci, esasen toplumsal travmalarımızdan beslenir ve ondan kökenlenir. Negatif barış sürecinin müsebbibi, elbette saray rejimidir. Kurulan yağma ve yağmanın bekası adına ona eşlik eden baskı düzeni, özgüveni yok eden ve müzakere seçeneklerini doğmadan yok eden iki büyük faktördür. Barış sürecinde sürekli gelişmeleri uzaktan takip eden, kendini “yıpratmamayı” tercih eden Erdoğan’ın “ümmet” söylemi ve siyasal islamcılığın romantik ittihad-ı islam ve hatta Arap dünyasının yeni halifesi olma arzusunu dile getirmesi, barış süreci adı verilen amorf yapıyı dağıttı. Erdoğan’ın siyasi müktesebatının ancak bu kadar olduğu, o’ndan Necip Fazıl Kısakürek adlı gerici-sağcı şairin endoktrinasyonunun dışında daha fazla bir şey beklenemeyeceği defalarca ispatlandı. Peki Erdoğan neden yine de sessiz kalmayı, gelişmelere yön vermeyi neden tercih etmedi ? Neden “Terörsüz Türkiye” adını verdikleri aslında içinde kuru laf ve boşa geçirilen görüşme trafiği dışında pek de bir şey olmayan bu konu hakkında konuşmayı tercih etti ?

Çok belli ki bu konuşma, esasen Tom Barrack adlı sömürge valisinin Türkiye’ye “Osmanlı milletler sistemi” adı verilen yine hayali bir Orta Doğu emperyal bekçiliği tavsiye etmesine verdiği cevaptı. Birgün gazetesi yazarlarından Hayrettin Kozanoğlu’nun çok yerinde bir tanımlamasıyla Küçük Osmanlı Projesi (KOP) adını verdiği bu proje varken, vazgeçtim barış görüşmelerini sürdürmenin objektif koşullarını sağlamak, çatışmaların daha da derinleşmesi beklenebilir. Çünkü Tom Barrack ve emperyalistler BOP’un İran saldırısının başarısız olmasıyla birlikte planlarda tadilat değişikliğine gittiler ve zaten cehennem çukuruna dönüşmüş Suriye ve Lübnan’ı yeniden parçalamak adına çatışmaları körüklediler. Pax Americana adını verdiğimiz bu barış süreçleri, barış ve ateşkes aralarında mühimmat ve savaşçı tedariklerinin tamamlandığı süreçlerdir.

KOP, Sevr, Rojava Devrimi ve Curcuna

ABD emperyalizmi Suriye’nin etnik-mezhebi olarak parçalanan bölgelerin bir kısmını yeni sömürgeci İsrail adlı siyonist-faşist haydut çetesine verirken, diğer parçalarını Neo Osmanlıcı hayalleri kışkırtarak Saray rejimine vermek istiyor. Ancak ne ABD Orta Doğu’da eskisi kadar güçlü, ne de kimi çevrelerce iddia edildiğinin aksine Sevr yeniden hortlatılabilir. Böyle bakınca Devlet Bahçeli’nin Arap, Alevi ve Türk kombinasyonundan oluşan yenilenmiş diktatörlük rejimi fantezisi, yerli yerine oturuyor. Emperyalist bir politikacı olarak Bahçeli, efendilerinin kendisine verdiği sufleyi terennüm ediyor.

Orta Doğu, Rusya’nın denge politikası gütmesi nedeniyle çatışmaların durulduğu bir evreden, Rusya’ya ABD ve AB emperyalizmi tarafından kurulan Ukrayna tuzağının yakın tehdidi nedeniyle çekilmesi sonucu yeniden çatışmalara sürüklendi. Toplam kazananı sıfır olan bu çatışmaların kökeninde, sadece hidrokarbon yataklarının kontrolü meselesi yok. Küresel iklim yıkımı ve kuraklık nedeniyle ondan daha önemli hale gelen, verimli Mezopotamya’nın sulak arazilerinin kontrol altına alınması ve gıda kapitalistlerinin yağmasına açılması gibi bugüne kadar pek de dillendirilmeyen bir başka sorun daha var. Suriye’nin son durumunda denklemin içine Durzilerin de eklenmesiyle yeni etnik-mezhebi çatışmalar derinleşme emareleri gösteriyor. Rojava’da bir devrim olduğu iddiasıyla hareket edenlerin de kazanımlarını tehdit eden bu parçalanmada merkezi bir rol oynayan İsrail ve Saray rejiminin de uzun vadede ciddi zarar etmesi kuvvetle muhtemel bu girdap, Orta Doğu tarihini bilenler için kimse için sürpriz değil. Kaynakların eşit adil paylaşıldığı ve emperyalizm tarafından çizilen anlamsız sınırların ortadan kaldırılarak, ayrışma yerine sınıfsal bütünleşmenin sağlandığı sosyalist bir Orta Doğu ise şu an için fazla ütopik.

Erdoğan ve yakın çevresinin “ümmet” söylemi, amorf barış sürecini yok etmekle kalmadı aynı zamanda toplumun laik-seküler hassasiyetleri yüksek kesimlerini de aksi yönde kutuplaştırdı. Duraklama ve liberal sis bombalarının etkisiyle görünmez hale gelen Cumhuriyetçiler, giderek artan oranda ağırlıklarını göstermeye başladılar. Cumhuriyetçilerin temel sorunu, geçmişi olduğu gibi restore edilebileceği yanılgısına kapılmalarıdır. Bu nesnel olarak mümkün olmadığı gibi geçmişten gelen olumsuz mirasın kökeninde, emekçi sınıfları ve halkı sürekli denklem dışında tutan otoriter mantığın yeniden üretilmesinin Gezi İsyanından sonra imkansız olduğunu kavrayamamasıdır. Gezi ile birlikte Türkiye halkları, ne otoriter sultanlık rejiminin sınırları içine sığmayacağını ne de geçmişteki gibi kendi sesini duymayanlara kulak vermeyeceğini gösterdi. Sürekli gerileme yaşayan ve proleterleşen orta sınıfların varlığı ve Türk siyasal yaşamında inkar edilemez etkisi, Türkiye iç siyasetinde kendini her gün yeniden üretiyor.

Bütün bunlara bir de MHP lideri Bahçeli’nin müsebbibi olduğu ve rejimin çöküşüyle sonuçlanma emarelerinin belirdiği Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin sonunun geldiğini gösterdiği, “Cumhurbaşkanı’nın bir yardımcısı Alevi diğeri Kürt olabilir sözleri”, negatif barış sürecine tuz biber ekti. Lübnan’da denenen ve bir felakete neden olan etnik temelli siyasal sistemi öneren Bahçeli, esasen siyasal müktesebatı hakkında bir fikir verdi. Sürekli “oyun kurucu” olarak övülen “gizemli güçlerin” sahibi Bahçeli’nin aslında ne kadar kifayetsiz bir zavallı olduğu bir kere daha tescillendi. Konuyu merak edenler için Lübnanlı entelektüel Amin Maalouf’un Batı ve Hasımları ile Ölümcül Kimlikler kitabını okumalarını tavsiye ederim.

Negatif barış sürecine en net tutum TİP saflarından geldi, başta süreci anlamadan barış sürecine verdiği destekle boş havuza atmakla eleştirdiğimiz TİP, pazarlıkçı söylemin dışına çıkarak genel başkanı Erkan Baş’ın “barış saray rejiminden kurtulmakla mümkün olabilir” sözleriyle net bir sosyalist duruş sergiledi. Böylece sosyalistlerin barışın ön koşulunun nasıl sağlanabileceği yönündeki tezlerini de dile getirdi. Soygun, talan rant ve yağmayı Anadolu’nun kadim zeytin tarımını yok etmeye kadar vardırmış bir siyasal iktidarla, gidilebilecek bir menzilin olmadığına işaret eden bu sözler, esasen negatif barış sürecinin tam tanımıdır. Belediye Başkanlarının tutuksuz yargılama taleplerini hiçe sayan, kamusal alanı özelleştirmelerle yok eden, çıkan, çıkarılan orman yangınlarına müdahale etmeyip yanan arazileri rant yağmasına açan, turizm sektöründe 10 günde 1 gün izin dayatmasıyla kölelik zinciri takmaya çalışan çocuk emeğini daha fazla sömürmek adına zorunlu eğitim süresiyle oynamaya çabalayan bir mafyozo iktidardan barış beklenmez. Bütün bunların haricinde sınav sorularını servis ederek büyük bir hırsızlığa kapı aralayan Milli Eğitim Bakanı görünümlü tarikat bakanı, Yusuf Tekin’in sorulan sorular karşısında halka “geri zekalı” sözleriyle ettiği hakaret, sinirlerinin nasıl oynadığını işaret ediyor. 719 İmam Hatip Lisesi öğrencisine servis edilen sorularla kazanılan sahte birincilikler, emek hırsızlığından zerre utanma yaşamayan arsız bir neslin yetiştiğine işaret ediyor. Dindar ve kindar bir nesil yetiştirmek isteyenlerin vardığı bu başarı (!) hakikatten gözlerimizi yaşartıyor ! Bu soru servisi utanmazlığının, aynı zamanda, devletin ilerde üst kademelere imam kadrolaması için atılan stratejik adımı olarak okumak sanırım yanlış olmaz.

Negatif Barış Süreci toplumsal travmaları tetikler dedik. Peki toplumsal travmayı tetikleyen olguların başında ne gelir ? Derseniz burada işin içine bazı sembollerin girdiği söylenebilir. Güneydoğu’da 1990’larda yoğunlaşan çatışmaların da etkisiyle Kürt meselesini kangrenleştirme kararı alınmasıyla birlikte ortaya çıkan fail-i meçhul cinayetlerin alamet-i farikası Beyaz Torosların bir maketinin sosyal medyadan bir savcı tarafından matah bir şeymiş gibi “bakın arabam ne güzel” sözleriyle paylaşılması, hafızanın derin koridorlarından yükselen korku ve güvensizliği besledi. Savcının açık tehdit kokan bu paylaşımını haberleştiren Gazeteci Oğuz Bakır’ın ev hapsi ile cezalandırılmasına neden olan bu paylaşım, negatif barıl sürecinde adaletin yanında yer alması gereken savcının kontrgerillanın yanında saf tuttuğunu gösteriyor. Korku ve güvensizliği besleyen bir diğer olay, şehit cenazesine ulaşmak adına operasyona gönderilen 12 askerin metan gazından zehirlenerek şehit oldukları haberiydi. Yıllardır dağlarda mücadele eden askerlerin edindiği tecrübe düşünüldüğünde bu açıklamanın korku, kuşku ve spekülasyonu daha da büyüttüğü ortadadır.

(Gazeteci Gökçer Tahincioğlu’nun binlerce faili meçhul cinayetin işlendiği Güneydoğu’da tanıklarla yaptığı röportajlarla yaygın insan hakları ihlallerini anlattığı kitabı Beyaz Toros)

Negatif Barış Süreci, tarafların bütün iradi çabalarına, karşılıklı görüşme trafiğine ve sır katipliğinden gelen ketumluklarıyla biçimlenir. Yanlış olan yöntemdir. Yanlış yönteme eşlik eden şey, barış sürecini meşrulaştıracak korku, kaygı ve endişeleri azaltacak güven arttıracak adımların eksikliğidir. Güven arttırıcı adımların başında, tutuklu durumda olan Belediye Başkanları ve kadrolarının neyle suçlanıyorlarsa, bir an önce iddianamelerinin hazırlanması ve mümkünse tutuksuz yargılanmalarını sağlamak gelmelidir. Tutukluluğa neden olan somut bir delil yokken tutukluluğu peşin bir cezaya çeviren, saray rejiminin itibar cellatlarının en büyük sıkıntısı, bu durumu ne kendi çevrelerine ne de halkın geniş yığınlarına izah edememeleridir. Asgari hukukun olmadığı, “suç tarafından ele geçirilmiş bir ülke ve kurumsallık, hukukun üstünlüğünü garanti etmez” tanımlamasıyla Honduras Ulusal Özerk Üniversitesi Dekanı Julietta Castellanos’un tesbiti değerlidir. Castellanos “böyle bir yapıda kurumlar şeklen mevcut olsa da, hukukun üstünlüğü yalnızca kağıt üzerindedir. Adalet işlemez, hak arama yolları kapanır ve toplumda güven duygusu yok olur.” değerlendirmesiyle de islamofaşizme geçme denemelerini yani düzen içi muhalefeti de etkisizleştirmeye yönelen diktatörlük rejiminin şekli ama içi boş tanımını yapar.

Saraysız Türkiye Barışın ön koşuludur

Bütün bu toplam, en temel insan hakkı olan hürriyetinden alı konmama hakkının bile ihlal edildiği bir ortamda barış görüşmelerini ya da müzakere süreçlerini imha ediyor. Lakaytlık “komisyon masası” gibi hiçbir hükmi şahsiyeti olmayan kanunla görev tanımı ve yetkileri de belirlenmemiş bir diğer amorf ve hukuki güvencelerden yoksun masadır. Lakayt masaya Tuncel Bakırhan’ın “CHP’nin masaya gelmesi durumunda belki de Ekrem İmamoğlu’nun serbest bırakılabileceği “minavlindeki sözleriyle davetiye çıkarması lakaytlık ciddiyetsizliğin zirvesine ulaşır. O zirveye çıkan yolun merdivenleri, esasen siyasal alanı tümüyle apolitikleştiren, burjuva siyasetinin dar rotasyona dayalı halkın özlem, talep ve beklentilerini hiçe sayan onun derdini dile getirmekten imtina eden taşlarla örülüdür. “Zirveye” çıkanlar aşağıdaki “tebaa”ya oy veren, vergi ödeyen gerektiğinde evlatlarının zorunlu askerlik ve işsizlik kırbacıyla kendilerinden kopardıkları bir nesne gibi davranırlar. Bu yabancılaşma negatif barış sürecini beslemekle kalmaz halk yığınlarının giderek iflas ettiğini düşündükleri siyasal sistemi boykota sürükler.

Eğer bu ülkede bir gün barış sağlanacaksa ve kangren haline gelen, getirilen çözüm süreçleri tamamlanacaksa bu, çözüm ve barış süreçlerinden hiçbir kişisel, politik menfaati olmayanların gönüllü ve güvenceli girişimleriyle mümkün olabilir. Güvence diyoruz çünkü neoliberal çağda artık bir kural haline gelen güvencesizleştirme ve kuralsızlaştırma, toplumu atomize eden, birlik ve dayanışma gibi insan soyunu devam ettiren en temel erdemleri yok eden bir içeriğe ulaştı. Bu güvencesizlik ve toplumsal paranoya bireylerin ve toplumun kendine yabancılaşmasını beslediği gibi negatif barış sürecinin objektif temellerini oluşturur. Sağlıklı bir bakışa sahip olacak ve ön yargılardan kurtulacaksak, insanı insan yapan en temel kazanımları yani sağlık, eğitim, güvenceli iş, anayasal güvencelerle harmanlanan demokratik bir topluma ulaşarak bunun için çaba harcayarak negatifi pozitife, geceyi gündüze çevirebiliriz… Sonrası kolay çünkü zaten ancak bu aşamaya gelmiş toplumlar, kendi sorunlarını çözebilme ferasetini ve cesaretini gösterecek demokratik olgunluğa ve kapasiteye ulaşmış toplumlardır.

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ HEGEMONYA BUNALIMI VE SIKIŞMA

Ümit ÖZDEMİR 06.04.2026 MHP’nin stratejisinde örgütlenen saray rejimi, her adımında kendine yeni suç ortakları yaratmak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir