(İlk bölümünü geçtiğimiz hafta yayınladığımız Neoliberalizmin tarihsel gelişimi dosyamızın ikinci bölümünü yayınlıyoruz. İlk bölümde neoliberalizmin doğuş ve gelişimi safhaları ikinci bölümde mantık sınırı ve uluslararası kapitalizmde yeni çelişkileri açığa çıkaran olguları daha da ayrıntılı bir biçimde işliyoruz. Okumanız paylaşmanız ve görüş bildirmeniz bizi mutlu edecektir.)

Ümit ÖZDEMİR / 19.08.2026
İkinci Bölüm
İspanya’da Neoliberalizm: Faşizmden anayasal demokrasiye gerisin geriye
İspanya’da neoliberalizm klasik semptomlarla ortaya çıktı. AET bileti için özelleştirme dalgası geliştirilecek ve bu pis işleri Felipe Gonzales liderliğindeki İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’ne yaptırılacaktı. Franco faşizminden yeni kurtulmuş, boğucu faşist atmosferden 1978 demokratik Anayasası ile yavaş yavaş demokrasiye geçerek nefes almaya başlayan İber yarım adasının tarihsel ve kültürel zenginliklerin merkez üssü olan bu ülke, böylece neoliberalizmin acımasız, insafsız tasfiyeciliğine maruz kaldı. Truva atı olarak tanımlayabileceğimiz neoliberal solun, sol liberalizm politikaları alanı düzledi.
“Hazırlık ve Şok dönemi” olarak adlandırabileceğimiz 1982-1984 arasına damga vuran “Sınai Yeniden Yapılandırma Yasası” ile devlet ekonomiden çekilmeye ve küçülmeye başladı. Baş aktörleri Felipe González ve “süper” ekonomi bakanı Miguel Boyer olan tasfiye operasyonu ile can çekişmekte olan boğaya son mızraklarını saplayan matador misali, devlet kapitalizmi arenada herkesin gözleri önünde öldürüldü. Matadorları neoliberaller olan bu saldırı için sendikaların gücünün kırılması, grevlerin polis zoruyla bastırılması şarttı. Maalesef öyle de oldu bu bir kez başarıldıktan sonra faşizmden anayasal burjuva demokrasisine reformlar yoluyla geçen İspanya yeniden neoliberal sağ şeritten tam gaz yarı-faşist bir rejime doğru geçiş yaptı !
AET’ye 1986’daki üyelikle başlayan ikinci neoliberal saldırı fazında büyük bir özelleştirme dalgası ile İspanya yerel ekonomisi AET yağmasına açıldı. INİ (Ulusal Sanayi Enstitüsü) nün parçalanmasıyla gerçekleşen saldırı, boğanın arenada can verdiği, kanı akarken Avrupa’nın büyük sermaye gruplarının boğanın etini vahşice parçalamak için sırada beklediği süreçti. Otomotiv devi Seat’ın satışını Endesa (Enerji) ve Telefónica’nın (telekomünikasyon) halka arz süreci takip etti. Hisse senedi yoluyla halkı da suça ortak ederek başlatılan neoliberal saldırı, boğanın can çekişerek ölümüyle sonuçlanırken Ekonomi bakanı Carlos Solchaga son mızrağı saplayacaktı ! Miguel Boyer’in teknokrasi rehberliğinde siyasete, tartışmaya gerek yoktu, boğanın büyük parçasının kime verileceği belliydi. AET kapitalistlerine !
Sağa çalışan solun iktidardan inmesiyle PP (Halk Partisi) ve lideri José María Aznar ve Ekonomi Bakanı Rodrigo Rato neoliberalizm gemisinin dümenine geçti. Geminin rotası ise belliydi. “Sıfır açık” programı ile kamusal harcamaların tamamı durduruldu. İspanyol devletinin vatandaşlarını bir sandala terk ederek bir takım zenginleri bindirdiği gemiyle yaptığı kaçış, neoliberalizmin, neo faşizme döndüğünün kanıtıydı. İşgücü piyasalarının esnekleştirilmesini yani İspanyol işçi sınıfının yoğun bir biçimde sömürüsünü ön gören program, neoliberal kanserin metastaz yapmasıyla sonuçlandı. Neoliberal politikalar sonucunda iflas eden İspanyol ekonomisinin icra memuru rolünü üstlenen PP, kendinden bekleneni yerine getirdi ve İspanyol ekonomisini bütünüyle finans kapitalin hizmetine koştu.
Geçici iş sözleşmesinin normatif hale geldiği neoliberal kuralsızlık ve esnek iş gücü piyasası, neoliberalizmin Franco kadar açık ve doğrudan faşizmi yerine daha dolaylı ve “yumuşak” bir geçiş dönemiyle neofaşizme evrileceğini ilan etti. Rantiye ekonomisinin her yerde olduğu üzere devasa bir inşaat balonu yarattığı İspanya’da hızla yükselen emlak fiyatları, neoliberal kara deliği büyüttü. Franco faşizminin gadrini çeken kuşakların sosyalist parti ile bağlarını zayıfladığı bu evre yeni siyasi hareketlerin Podemos ve Indigandos (Öfkeliler) ortaya çıkarak toplumsal muhalefetin sözcülüğünü üstlendi. Neoliberal saldırı dalgaları altında iyice eriyip yok olan boğanın etini de Avrupalı liberallere servis eden neoliberalizmin sağ ve soldaki temsilcileri giderek güç ve itibar kaybetmeye başladılar.
Sonun başlangıcı, siyasetin de finanse edildiği bölgesel tasarruf sandıkları (Cajas de Ahorros) ile büyük ticari bankaların BBVA, Santander vb. İspanyol ekonomisinin tamamına hakim olmasıyla başladı. Neoliberal metastazın büyük çöküşünün rotasında yaratılan inşaat ve emlak balonunun finanse edilmesi için Cajas’lardan verilen kredilerin faiz mermileriyle doldurulan silahın tetiğine dokunan burjuvazinin taammüden cinayeti olarak kayıtlara geçti. Borç silahından çıkan faiz mermileriyle hayatını kaybeden İspanyol halkı, yeni bir Guernica yaşıyor, ödeyemeyecek kadar borçlandırılan İspanyollar, son nefesini bu kez Nazi uçaklarıyla değil ama kredi ve borç bombalarıyla veriyordu. Neoliberal dönemin paradoksu bütün ekonominin finansallaştırılmasının ardından yaşanan likidite kuruluğuydu süratle yükseltilen faizler, borç ödemeyi de imkansız hal getirdi.
Dramatik bir anlatı oldu biliyorum ama tablo tam olarak budur. İspanyol hükümeti ise 2008’de Üçüncü Büyük Depresyonun alacakaranlığında el yordamıyla zaten dış borçlanmanın faizlerini ödemeyediği için batarak kara deliği büyüten 7 büyük Cajası birleştirdi. Kurduğu Bankia ile sorunu halının altına süpürmeye çalışan İspanyol hükümeti fiilen iflasın yolunu açtı. Neoliberalizmin çözümünü yine neoliberalizmde arayan bu çılgın sağcılığın sonunda 2012 yılında Bankia da battı. Toplam 22 milyar Euro açık vererek batan Bankia’nın yarattığı kamu zararı halkın sırtına yüklendi.
İspanya’nın neoliberal döneminde genç işsizliği oranı % 50’ye çıktı ! Bir kuşağın kaybedildiği İspanyol neoliberalizmi, yüzlerce insanın sokakta kalarak mülksüzleşmesiyle hayli dramatik sahnelere sebep oldu. İspanya ekonomisi inşaata ve betonperestliğe kurban edildi. Döneme damgasını vuran Güneşli Pazartesiler (Los Lunes Del Sol) özelleştirme sonucu işini kaybederek bir barda pinekleyen bir grup liman işçisi üzerinden İspanyol emekçilerinin gizli/ açık bütün yaralarını gözler önüne serer. Filmin ironisi ise asıl sorun tanrıya inanıp inanmamamız değil, tanrının bize inanıp inanmaması eğer inanmıyorsa sıçtık ya da “sosyalizm hakkında bize söylenen her şey yalanmış, daha kötüsü kapitalizm hakkında bize söylenen her şey gerçekmiş” sözleriyle betimlenir. Bir grup işsizle iş görüşmesi sırasını bekleyen Lino’nun genç görünmek için boyadığı saçının terlemesiyle boyasının aktığı sahnede, filmdeki derin ironi ve trajedi zirvesine ulaşır.
2018’de neoliberalizmin çöküşü sonucu iktidara gelen İspanyol Sosyalist İşçi Partisi ve lideri Pedro Sánchez merkez sol ve sosyal demokrat bir programı uyguladı. Neoliberal iflasın kodlarını doğru okuyan Sánchez, bir önceki Truva atlarının kötü sicilini unutturan reformlara yöneldi. Evrimci sosyalist bir anlayışla yeşil enerji yatırımları ile enerji bağımlılığının faturasından kurtulan Sánchez, kadın kooperatiflerini de teşvik ederek üretim yoluyla yerel kalkınma modelini başarıyla hayata geçirdi. Neoliberalizmin “tek yol” olmadığını kanıtlayan ve alternatiflerin olduğunu gösteren Sánchez’in Filistin meselesinde AB’den sömürgeciliğinden kopan sol politik yaklaşım sergileyerek ahlaki üstünlüğü de ele geçirdi. İspanya’da solun seçim zaferleri ve yol gösterici politikaları üzerinde çalışmak ve kafa yormak başka bir yazının konusu olsun.
İtalya’da Neoliberalizm: Temiz Eller’den Zehirli Spagettiye !
İtalya’da devlet kapitalizminin tasfiyesi bir grup yargıcın siyaseti mafyadan temizleme operasyonu olan Temiz Eller (Mani Plute) ile başladı. İtalyan yargıçları neoliberalizme geçiş için düzenlediği mafya operasyonları mafyasız kapitalizmin olmayacağı gerçeğini unutan liberallere ders niteliğindeydi. Milano’da bir huzurevi müdürünün rüşvet almasıyla başlatılan Antonio di Pietro operasyonuna neoliberal tenorların koro halinde desteğiyle kısa sürede “yolsuzluğu bitirmek için devleti ekonomiden çıkarmalıyız” söylemi üzerinden geniş bir meşruiyet ve hegemonya oluşmasına neden oldu. Halbuki yolsuzluk ve rüşvet bazı aktörlerin ve bürokratların münferiden işlediği bir suç değil, kapitalist üretim ilişkilerinin bir sonucudur.
“Yolsuzluk ve rüşveti bitirme” söyleminden türetilen yanılsama, kısa sürede geniş bir destek buldu. IRI (Sınai Yeniden Yapılandırma Enstitüsü) -İspanya’daki operasyonda da kullanılan yeniden yapılandırma İtalya’da da karşımıza çıkıyor. Yolsuzluk ve rüşvetle mücadele adı altında yargı ve teknokratlar eliyle bir tür sanayişizleştirme operasyonu yürütüldü. Operasyonda şok tedavi İtalyan liretinin devalüe edilmesiyle yaratılan yoksullaşma takip etti. Böylece zehirli spagetti Napoliten neoliberal ezgiler eşliğinde İtalyan halkına yedirildi ! Zehirli spagettinin “Altın Çocuklar” denilerek kutsanan aşçıları Mario Draghi, Giuliano Amato ve Carlo Azeglio Ciampi’nin hazırladığı spagetti, Silvio Berlusconi’nin kontrolü ve yönlendirmesi altındaki medya tarafından demokrasi sosuyla servis edildi.
İtalya’da neoliberal dönüşümü en iyi anlatan filmlerden biri olan Paolo Sorrentino imzalı Il Divo’da “Siyasetçilerin en büyük hatası, gerçeğin önemli olduğunu sanmalarıdır. Gerçek sadece bir ayrıntıdır, önemli olan o gerçeğin nasıl bir kurgu içinde sunulduğudur.” Neoliberalizmin gerçeği kurgulaştırmasına yapılan bu atıf, medya ve PR çağında sağ siyasetin yığınları nasıl istismar ettiğini gösterir. İtalyan mafyozo sağ siyasilerinin önce nefret ettirdiği politikacı tayfasını tasfiye etmek için, geliştirdiği nefret ve hedef gösterme dalgasıyla İtalyanları yönlendirdi. Politikacılara bozuk para fırlatılmasına kadar varan öfke hali, zihinleri neoliberalizmden başka yol yok fikrini benimsetmek içindi !
“Altın Çocuklar” tarafından servis edilen zehirli spagettinin tarifi ise Silvio Berlusconi’ye ait bir yatta Britannia Anlaşmasıya verildi. Nihai hedefine ulusal bağımsızlığın göstergelerinden biri ulusal para birimi liretin Euro’ya devredilmesiyle gerçekleşen neoiberal karşı devrim, İtalya’da bölgesel eşitsizliği daha da derinleştirdi. Neoliberalizmin kurduğu kast sisteminde zengin kuzey ile yoksul güney arasındaki sınıfsal uçurum kalıcı hale geldi. Temiz eller ile başlatılan siyasetin temizliği operasyonu, İtalyan halkını zehirlenmesine neden olan spagettinin yarattığı sağlık sorunlarını da kalıcı hale getirdi. Mafya siyasetten temizlenmediği gibi reenkarne olarak bütün İtalyan emekçileri soymanın etkili aparatlarını ele geçirdi !
İtalya bugün Musollini’nin kızı “kaltak” Meloni, Vatikan ve neoliberal mafyozo elinde esirse, bunun kök nedeni 1992’de gerçekleştirilen neoliberal zehirli spagetti servisidir.
Rusya’da neoliberalizm: Kızıl baronlardan oligarklara bir çirkin matruşka
Neoliberalizmin en sert geçişi Sovyetler Birliği’nin dağıtılıp, BDDT’ye geçiş sürecinde yaşandı. Sovyetler Birliği döneminde elde ettiği ayrıcalıkları korumak isteyen ve aslında bir burjuva sınıfa dönüşen Sovyet bürokrasisi, rejimi içten içe çürüterek yıkımın başrol oyuncusu olurken, çöküş için sistemin temellerine konulan zaman ayarlı bombaları temizleme ihalesi, Glastnost ve Perestroika reformlarıyla Gorbaçov’a kaldı. Gorbaçov’un durgunluk (Zastoy) dönemine son vermek için attığı adımlar bugün bile bazı sosyalist çevreler tarafından “hainlik” olarak nitelendirilse de esasen Gorbaçov’un yerine kim gelse benzer uygulamaları yapması zorunluydu. Gorbaçov’un abartısı durgunluk ve çöküşten kurtulmak adına taviz üzerine taviz vermesi, durmuş bir kalbe benzetebileceğimiz Sovyet ekonomisini canlandırmak için beyhude bir kalp masajına soyunmasıydı. Beyhude diyoruz çünkü Gorbaçov reformları, ekonomi ve siyasal alanın tamamını ele geçiren kızıl baronların varlığında hayata geçmesi imkansız reformlardı.
Gorbaçov’un bütçenin %20’sini yutan devasa savunma harcamalarının yükünden kurtulmak ve bu kaynakları ekonomik kalkına adına ABD ile giriştiği nükleer silahları azaltma hamlesi, (detant) Rejimin köşe başlarını tutarak temellerini çürüten Sovyet bürokrasisinin, parti ağalarının karşı operasyonuyla engellendi. Rejimi içten içe çürüten hamleleri sırf ayrıcalıklarını korumak için geliştiren bu siyasi elitin koyduğu zaman ayarlı bombaların patlatılmasıyla rejim yerle bir oldu. Sovyet halkının 1991 referandumunda rejimin devamından yana oy kullanması bile neoliberal sabotajı durdurmadı. Kızıl Barolnların tertiplediği kuponlu özelleştirme ile halkın soyulup soğana çevrildiği Rusya’da, Sovyetler Birliği’nin bütün mali-sanayi birikimi 7 bankacıya peşkeş çekildi. Sonuç tam bir yıkım ve kaostu Zastoy dönemini bile mumla aratacak bir ekonomik çöküş, halka evindeki eşyalarını sattırdı !
Matruşkanın en çirkininin geldiğini haber veren tiyatro oyunu Sevgili Yelena Sergeyevna ile çöküşün psikolojik-politik kodları gözler önüne serildi. Eski düzenin adamlarının beyhude direnişinin ezildiği 1991 Darbesi sonrasında sarhoş ve lümpen Yeltsin bir TV şovmeni olarak arz-ı endam edip iktidara çıkarken, yıkıntılar altında kalan Rus halkı fuhuştan bavul ticaretine uzanan tam bir güvencesizlik ve çürümeyle maruz kalacaktı.
Rusya’da bürokrasinin temellerini attığı ve temeline zaman ayarlı bombalar koyarak yok ettiği siyasal sistemin yıkıntıları üzerine inşa edilen Rus oligark kapitalizminin kalpsizliğini anlatan film ise Hobbesyenvari bir ad taşıyan Leviathan (2014) filmiydi. Zvyagintsev imzalı Leviathan, kentsel dönüşüm, post sovyetik dönemde yükselişe geçen rant ve talan ekonomisi ekseninde gelişen, trajik bir dram öyküsüdür. Rus neoliberalizmini Hobbes’un Leviathanı metaforuyla anlatan Zvyagintsev, Leviathan’ı yeni kalpsiz neoliberal Rusya’yı kutsal aile, kilise ve mafyaya dönüşmüş devlet kurumlarının bir bileşimi olarak tasvir eder. Bu gerçekçi filmde evini korumak için direnen baş karakter Kolya’nın hukuk olmadığı için çiğnenen hakları nedeniyle içine düştüğü bunalım öyküsü, alkolizm ve pişmanlıkla örtülü cinsellikle harmanlanan bir umutsuzluğa hapsolmuş Rus insanının öyküsüdür. Putin’in monarşist despotizmi, ve çirkin matruşkası Rusya’da neoliberal dönüşümün olası sonuçlarından biriydi. Sosyalizmin bütün güvencelerinin yerle bir edildiği iklimde ortaya çıkan büyük yıkım Putin despotizminin psiko-politik koşullarını hazırladı. Belirsizlik ve kaos yerini kurtarıcı-kurtarılan ilişkisine bırakıren, Putin neoliberal çağın yeni Rus çarı olarak iktidara çıkıyordu.
Neoliberal Neronlar ve Avrupa Liberal Solunun tasfiyesi.
Avrupa kıtasında sınıflar mücadelesine damgasını vuran sosyal refah devleti uygulamalarına son verilmesi ve neoliberal çağın gereklerine uygun bir biçimde devletin ekonomik birimlerinin tasfiye edilmesi, Keynesyen “itfaiye arabasının” garaja kilitlenmesiyle gerçekleşti. İktisat, istihdam ve maliye politikalarında kapitalizmin ikide bir içine düştüğü krizleri engelleyerek yeni bir 1929 kabusu yaşanmaması adına yatırımı ve üretimi dengede tutmaya çabalayan, bunun için de bağımlılığı görece azaltarak, “Bancor” para sistemini öneren Keynes’in iktisadi fikirlerinin akademiden de tasfiye edilmesi; neoliberal saldırı ve kundaklama için sine qua non (olmazsa olmaz) bir koşuldu.
Sosyal refah devletinin “yüklerinden” kurtulan sermaye sınıfı süratle güvencesiz çalışmayı, daha fazla sömürü için emeklilik sürelerini uzatmayı ve ayaklanma çıkmaması için sosyal devlet uygulamalarını adım adım sonlandırma kararı aldı. Keynesyen itfaiye arabasını garaja kilitleyen Avrupa solu ve liberal kırması Avro-komünistler, Yeşiller vb. oluşumlar; Neron’un Roma’yı yakması misali tüm ekonomik altyapıyı kundakladılar. Altyapının kundaklanması gibi “pis” bir işi Avrupa liberal soluna havale eden tekelci sermaye, 1980’lerin ikinci yarısında işini gördürdüğü bu kesimi de kapı dışarı etti. “İşten atılan” liberal sol, bir daha toparlanamadığı gibi, yerine geçen neoliberal sağ partilerin çıkardığı orman yangınlarını sessizlikle izlemekle yetindi!
Almanya’da neoliberalizm: Hartz Refomları ve Mini-Job ahlaksız teklifi
Almanya’da neoliberal dönüşüm, Fransa’daki benzer biçimde yine bir ahlaksız teklife dayanıyordu. Sosyal demokrat Gerhard Schöreder’in Başbakanlığında Nazizm döneminin simge otomobillerinden Volkswagen’in eski personel müdürü olan Peter Hartz’ın adını taşıyan Hartz reformlarıydı. Hartz reformları ahlaksız teklifin özünü ve neoliberal saldırının Almanya boyutunu oluşturur. Mini-Job ya da esneklik kılıfı altında gerçekleştirilen “reformla” düşük ücret limiti hayata geçirildi. İşçilere yapılan ahlaksız teklif, işçilerin vergi ödemediği, buna karşın sosyal güvenlik haklarından, işsizlik sigortası ve emeklilik primlerinden feragat ederek bütünüyle güvencesiz bir çalışma iklimi dayatıldı.
Gençliğinde küçük işlerde çalışmak zorunda bırakılan milyonlarca Alman, yaşlandığında sistem dışına itilerek, sivil birer ölüye dönüştürüldüler. Siyasal iktisat literatürüne “emekli yoksulluğu” (Altersarmut) kavramını hediye eden bu neoliberal çalışma rejimi, aynı zamanda geçinebilmek için birden çok işte çalışmak zorunda kalan çalışan yoksullar kitlesini yarattı.
Hartz IV sopası ile mini-job yani “düşük ücretli işi kabul et, ya da sosyal yardımın kesilir” dayatması yapıldı. Ajanda 2010 ile hayata geçirilen neoliberal saldırının Fransa’daki saldırıdan farkı CDD’nin çalışma süresinin kısıtlanmasıyla geliştirilmesiydi. Almanya’da Hartz reformlarıyla saldırının dozajı çok daha sertti. Hartz reformlarıyla hayata geçirilen süreçte ücret ve güvence kısıtlamaları Alman sanayisinde ucuz emeğin ve sömürünün önünde engel olarak görülen güvenceler rejiminin (işsizlik sigortası, aile yardımı, emeklilik maaşı) fiilen yok edilmesiyle biçimlendi. 1871 Paris Komünü’nden endişelenen Alman burjuvazisinin Alman işçi sınıfına 1896’da tanıdığı emeklilik hakkı, güvencesiz çalıştırmayla fiilen gasp ediliyordu.
Almanya’da neoliberal reformların güvencesizleştirme saldırısının bu kadar kolay hayata geçirilmesinin görünür nedeni, Fransa’daki gibi vatandaşlığın siyasal yönünün oldukça zayıf olmasıdır. Buna bir de işbirlikçi sarı sendikaların varlığı eklenince Alman kapitalizmi modern kölelik koşullarını daha rahat hayata geçirdi.
Modern köleliğin olmazsa olmazı olan mülteci emeği sömürüsü ise ‘entegrasyon’ kılıfıyla ambalajlandı. Ukrayna savaşı sonrası gelen 1.2 milyon mülteci, ‘Turbo-Entegrasyon’ adı altında Mini-Job’ların dişlileri arasına fırlatıldı. Bu, Nazi dönemi toplama kamplarındaki çalışma rejiminin, tel örgüsüz ve neoliberal bir versiyonudur: İnsanları fiziksel olarak değil, güvencesizlik ve açlık sopasıyla ekonomik bir gettoya hapsederek sömürme rejiminin Auschwitz’den farkı, çalışmak özgürleştirir yazısının yazmamasıydı !
Debtokrasi ve Yunanistan krizi: Syrzia’nın icadı.
Debtokrasinin yani neoliberalizmin bir başka görüngüsü olan aşırı borçlanmaya dayalı tüketim ekonomisinin bir ülkeyi nasıl mahvettiğinin ilk örneği Yunanistan’da ortaya çıktı. AB emperyalizmine Euro sistemiyle dahil olan ve bütün kaynaklarını ECMB’ye yani AB’nin lideri Alman sermayesine servis eden Yunan burjuvazisinin iktidardaki sözcüleri, çöken neoliberal ekonomiyi gizlemek için bilançoları makyajladıklarını itiraf etmek zorunda kaldı. Kabak her zamanki gibi Yunan emekçilerin ve yoksulların başına patladı.
Neoliberal solun zehir hafiyeleri Syrzia’nın iktidarında, Alman kapitalistlerin Yunanistan’ın bütün ekonomisini tanksız topsuz ele geçirmesine izin verildi. Yeni borçlandırma ve yapılandırma anlaşmalarıyla, neoliberalizmin merkez ülkelerdeki krizinin AB’ye sonradan dahil olan ülkelere aktarma mekanizmaları harekete geçirildi. AB’nin kendi içinde sürekli eşitsizlikler yaratan yapısını gizlemek için icat edilen Euro sistemi, Euro’ya geçen ülkelerin halklarını soyan enflasyona sebep olmuyor, aynı zamanda o ülkelerin Orijinal üretim ve dağıtım altyapılarını da AB sömürü sistemine entegre ediyor. AB’nin emperyalizmin bir projesi olarak hayata geçirilmesinin asıl amacı budur.
Konumuza dönersek Avrupa “uygarlığının” kurucu bir öğesi olarak tarihsel bir öneme sahip Yunanistan’ın, neoliberal ekonominin bir başka görüngüsü olan debtokrasiyle esir alınması, borç ilişkilerinin rüşvet ve yolsuzluk gibi suç ortaklıklarını sahneye davet etmesiyle etkilerini ekonomik alanla sınırlı bırakmadı siyasal alanı da belirledi.
Japonya’nın uzun çöküşü: Plaza Anlaşması ve Japon Paradoksu: Neoliberal deli gömleği ütü istemez !
Neoliberalizmin papazları tarafından “büyük Japon mucizesi” olarak pazarlanan Japon modeli kalkınmanın çöküşü, 1985 Plaza anlaşmasıyla başladı. Atom bombalarına maruz kalarak kayıtsız şartsız teslim olmak zorunda bırakılan ve Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesi haline getirilen Japonya’nın, ihracata dayalı büyüme modeline kalıcı ve ağır bir darbe indirildi. ABD’nin dış ticaret açıklarını kapatmak ve Amerikan mallarının dış pazarda satılması amacıyla Japonya ile G5 kapitalistleri tarafından 22 Eylül 1985’de imzalanan anlaşma ile Doların değeri düşürüldü, Yen ve Alman markının değeri arttırıldı. Japonya’nın uzun intiharı anlamına gelen Plaza Anlaşması ile elektronik ürünler başta olmak üzere büyümesini dış pazarlara ihracat üzerine kurgulayan Japon ekonomisi ağır bir darbe aldı.
Plaza anlaşması ile neoliberal deli gömleği giydirilen Japonya’nın neoliberal papazlar tarafından öne sürülen “piyasa her şeyi düzenler” söylemi de Amerikancıların yaptığı finans darbesiyle böylece çöpe atılmış oldu. Üretim ve ihracatla büyüme ve kalkınma yolunu takip eden ve 2. Dünya savaşı sonrası teknoloji altyapısını ve insan kaynaklarını buna göre örgütleyen Japonya, ihracattaki kaybını dengelemek için faizleri düşürmek zorunda kaldı.
Neoliberallerin Japonya’nın gümrük duvarlarını indirerek iç pazarını Amerikan şirketlerinin yağmasına ve deregülasyon (kuralsızlık) açması talebini de yerine getiren Japon neoliberaller, böylece Japonya’nın uzun süren intiharın kapılarını sonuna kadar açtılar. Neoliberalizmin gayrimenkul ve borsa spekülasyonlarına maruz kalan her ekonomisi gibi Japon ekonomistler, piyasaya aşırı miktarda likidite sürünce, çöp sermayeye dönüşecek olan finansal balonlar yarattılar. Adına neoliberallerin işlediği suçu gizlemek adına özneyi kaybederek “kayıp on yıllar” denilen dönem boyunca Japon ekonomisi uzun bir durgunluğa, neoliberaller tarafından mahkum edildi.
Japonya’nın “deflasyon canavarı ile baş etme” adına 2025’te aldığı faiz arttırımı kararı ise sağından solundan delinmeye başlayan neoliberalizm adlı deli gömleğinin yamanmasıydı. Neoliberal perspektife göre faiz arttırımı sadece kar eden şirketleri ayakta kalmasını sağlarken, adına “zombi” denilen şirketlerin batırılmasıyla ekonomik yapının daha da tekelleşecekti. Faiz arttırımı ile iktisat literatürüne “Japonya Paradoksu”nu armağan eden neoliberaller üretimin artmaması durumunda, faiz oranları ile oynamanın hiçbir sonuç vermeyeceği tesbitinde bulundular.
Neoliberal kapitalizmin bütünüyle kuralsızlığı göz önüne alındığında, bu eleştirinin hiç de temelsiz olmadığı daha net anlaşılacaktır Neoliberalizmin yarattığı yangını söndürmek için kamusal hizmetleri özelleştirerek yok etmenin yanı sıra, neoliberal papazların “piyasa disiplini” ve “sert para politikası” söylemleriyle kutsadıkları “başka yol yok” dogmatizmi, Japon ekonomisini çökerten yolu açtı. Zombi ilan edilen şirketlerin batırılmasıyla milyonlarca emekçinin kabusu haline gelecek işsizliğin sosyal maliyetini ödemekten imtina edilmesi, işsizlik sonucu yaratılacak olan durgunluğun bedelinin nasıl karşılanacağı sorusunu da yanıtsız bırakıyordu.
Devletin faiz ödemek için daha fazla borçlanması, Japon paradoksunun ikincil yüzü oldu. Üretim ve altyapı yatırımlarında değerlenmesi gereken para finansal balonları şişirmek için faiz ve rantiyeye akıyor. Rantiyecilerin Carry Trade yani bedava parayla ucuz yen alıp başka ülkelerde yüksek faize yatırmasıyla bir musluk gibi kullandığı Japon ekonomisi, faizlerin arttırılmasıyla kumarhane kapitalizmi adını verdiğimiz dünya borsalarını da batırma potansiyeline erişti. Panik satışlarla açılan bu yol zincirleme bir reaksiyonla küreselleşmiş piyasaları vurmaya başladı. Hisse senedi ve kripto paralarda başlayan yangın, kelebek etkisi yaratarak bütün dünya borsalarını yani kumarhanelerini yakıp yıkabilecek bir potansiyele ulaştı.
Japon Paradoksu, neoliberal papazların vaazlarıyla alevlendirdiği neoliberal yangını söndürmek için yangına benzin dökmek anlamına geliyor. Japon paradoksu özünde bir neoliberal açmaza işaret eder. Açmaz neoliberalizmin yarattığı tahribatı piyasacılık ve kapitalizm içinde kalarak çözülemeyeceğinin en somut kanıtı olarak karşımızda duruyor.
3. Büyük Depresyon ve pandemi kapitalizmi: Neoliberalizmin sonuna doğru:
Neoliberalizmin kırılma ve taşma noktası ise 3. Büyük depresyondur. 3. Büyük depresyonun 1. ve 2. depresyonlardan farkı, SSCB’nin çözülüp Çin’in de kapitalist restorasyonla kapitalist yola girmesiyle birlikte bütün dünyayı yağmalama imkanına kavuşmasıydı. Sosyalist sistemin varlığının, bütün o çürümüş bürokratik rejime rağmen dünyanın önemli bir kesimininin kapitalistlerin yağmalamasına koyduğu kalıcı engel berhava edildiğinde, sermaye ilk defa sınırsız bir yağma özgürlüğüne kavuştu. Yağma özgürlüğünün oksimoron bir kavram olduğunun farkındayım, ancak gerek Irak’ın petrol yataklarını yağmalamak için servis edilen yalanlarla başlatılan Körfez Savaşları olsun, gerekse 1990’larda Yugoslavya’nın AB ve ABD emperyalizminin etnik kışkırtmasıyla paramparça edilmesiyle olsun, her kirli oyun Post Sovyetik çağda sahnelendi.
Neoliberalizm Afrika’da: Ruanda İç Savaşı, Güney Afrika yozlaşması ve Sankara’nın kuğu çığlığı
Ama herhalde Ruanda’da 1994’te Fransız ve Belçika emperyalizminin örgütlediği Ruanda iç savaşında, kabilelere bölünen Ruanda halkının başlattığı iç savaş kadar hiçbir şey öğretici değildi. Hutu ve Tutsiler arasında bölünen Ruanda’da Belçika ve Fransız emperyalizminin kışkırttığı iç savaş, neoliberal yeni sömürgeciliğin neye benzediğinin en açık kanıtıydı. Yönetmen Terry George’un emperyalizmin suçlarını göstermekten özenle kaçındığı filmi Hotel Ruanda ise popüler kültürün resmi tarih anlatısını nasıl beslediğinin en çarpıcı örneğiydi.
Reel sosyalizmin yıkılmasıyla birlikte giderek gerileyen Afrika ulusal kurtuluş mücadelerinin dolaysız etkisi, Afrika’nın yeniden sömürgeleştirilmesiydi. Gerici faşist Apartheid rejimine karşı siyasal hayatını bu uğurda verdiği mücadeleyle biçimlendiren sembol liderlerden Nelson Mandela’nın serbest bırakılmasının ardından, partisinin yolsuzluklara batması, bu dönemin ibret-i alem olaylarından biridir. Thomas Sankara’nın adını “dürüst adamlar ülkesi” (Burkina Faso) olarak değiştirdiği Yukarı Volta’da, sınıfların gelişmemesi yüzünden askeri zorla giriştiği devrimci dönüşümün önünün, Fransız emperyalizminin düzenlediği bir suikastle kesildi.
Suikastler, darbeler ve iç savaşlar Lumumba-Nkrumah, Cabral, Neto, Nyrere çizgisinden gelen ulusal kurtuluşçu, yerel kalkınmacı, bağımsızlıkçı ve yer yer sosyalist tandanslı ilerici Afrika perspektifinin boğularak kara Afrika’nın emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri tarafından yağmaya açılması anlamına geliyordu. Kara Afrikanın bağımsızlığı, kendi kaynaklarına sahip çıkarak kalkınma çabalarının örgütlemeye çalıştığı bütün 20. Yüzyıl boyunca, yapılan sosyal değişim ve dönüşümlerin kan ve ateşle boğulması, emperyalizmin enstrümanları arasında borçlandırmaya dayalı yöntem haricinde, ekonomi dışı faktörlerin (darbe ve iç savaş) rol aldığının kanıtıdır. Bunların en berbatlarından birinin liberal Hollanda’nın Afrika’ya reva gördüğü ırkçı-ayrımcı Apartheid rejimi olduğunu söylemek gerekiyor.
Görünmez El “göründüğünde” 3. Büyük Depresyon ve Project 2025’e giden yol
Neoliberal monetarizmin ve borca dayalı sosyal refah algısının liberal düşünceye hegemonya kazandırmasında, bu siyasi tablonun inkar edilemez varlığı olduğunu söylemek gerekiyor. Ancak öte yandan neoliberalizmin borçlandırma araçlarının hemen tamamının iflas ettiğini, devasa ölçekteki şirketlerin battığı 3. Büyük depresyonda liberal ideolojinin söylemine dahil ettiği “piyasanın gizli eli” fenomeninin de aslında bir yalan olduğu görüldü. Yalandı çünkü, kapitalizmin ta kendisi olan şirketlerin batmasına izin verilmediği gibi, şirketlerin kurtarılması adına (Bail-Out) kamu kaynakları yani halktan toplanan vergiler heder edildi. Kamu yatırımlarının durdurulduğu, kamuculuğun ve iş güvencesinin, sendikal mücadelenin bütünüyle geriletildiği neoliberal dönemde, halkın bütün vergilerinin zaten batmış şirketlerin zararlarını kapatılması için yok edilmesiyle oluşan devasa bütçe açıkları, yeni borçlanma araçlarıyla kapatılmaya çalışıldı.
Trump magandasının ortaya çıkarak “yeniden büyük Amerika” demesi ve haydutlama yöntemle Maduro’yu kaçırması ve Gröndland’a amiyane tabirle “sulanması” bu dipsiz çöküşte Amerikan kapitalistlerinin yarattıkları finans balonlarındaki sorumluluğunu gizlemek, emperyalizmin ve siyonizmin birlikte işlediği suçları yeni suçlarla mafyozo kapitalizme geçmek içindir. 28 Şubat 2026’da İran’a açılan savaş Amerikan petro dolar sistemine meydan okuyan doğunun kapitalist ülkeleriyle girilen rekabetin yıkıcı bir sonucuydu. Savaş, petro dolar üzerinden spekülasyon ve vurgun yapan petrol şirketlerinin karlarını arttırmakla kalmadı, aynı zamanda neoliberal cehennemin bir başka yüzü olan kapitalist iklim yıkımını görülmemiş bir seviyeye taşıdı.
Kripto para vurgunu neoliberal monetarizmin sınırı
Yeni bir görüngü olarak bitcoin ve alt coin gibi para olmayan paranın icadı, neoliberal kanserin metastaz yaptığını gösterdi. Karl Marx’ın ölümsüz eseri Kapital’in 3. cildinde tarif ettiği hayali sermayenin (fiktif) sermayenin bir alt türevi olarak ortaya çıkan bitcoin ve alt coinler, nominal hiçbir değeri olmayan tam bir vurgun ekonomisi araçlarıydılar. Para teorisinde nominal değer, yani para biriminin bağlı olduğu altın miktarının da yazının başında Nixon döneminin neoliberal politikalarıyla ortadan kaldırılmasıyla girilen yolun sonunda, bitcoin ve alt coin sülalesi, yeni borçlandırma araçları olarak arz-ı endam ettiler. Paranın artık borç olduğunun (money as debt) gayri resmi ilanı, bilinen kapitalist kodların hiçbirinin çalışmadığının da göstergesidir. Kimi neoliberal yorumcuların savunduğu bu para birimleri, esasen birer yağma araçları olarak ortaya çıktılar. Zamanla kara para ekonomisinin suç unsurlarından biri haline de getirilen coin sülalesi, neoliberal cambazların nasıl zorda olduklarını göstermesi bakımından öğreticidir. Bitcoin ve altcoinlerin saklanması için devasa ölçekteki serverlara duyulan ihtiyaç, kapitalizmin bir diğer yıkımını ekolojik yıkımı da derinleştiriyor.
“Çin Usulü Sosyalizm” ya da neoliberal kapitalist restorasyon: Kedinin renginin ne önemi var !
Neoliberal kapitalizmin yükselmesinde en büyük katkıyı Kissinger-Mao anlaşmasıyla sunan Çin, uyguladığı kapitalist restorasyon programını utangaç bir biçimde “kontrollü kapitalizm” olarak ilan etse de, esasen muazzam üretim ve dağıtım kapasitesi ve teknolojik altyapı yatırımlarıyla ABD’nin müstakbel rakibi ve onun yerini alacak yeni lider olarak öne çıkıyordu. Çin’in sorunu, kapitalist üretim ilişkilerini “sosyalizm” görünümüyle servis ederken, kapitalizmin ana vatanındaki ABD’deki işçi ücretlerinin çok altında derin bir sömürüyü yaygınlaştırmasıydı.
Sonuç elbette beklendiği gibiydi. Milyonlarca Yuan değerinde hayalet kentler, mortgage kredileriyle borçlandırılan Çin orta sınıfı ve küçük burjuvazisinin kar oranlarının azalmasıyla giderek sınıf düşmesiydi. Başta Evagrende olmak üzere devasa devlet işletmelerinin sırayla batması da cabası… Çin’in avantajı parti üzerinde hakimiyet kuran beşli çetenin, bu haberleri sansürlemesi, rejime muhalif kim varsa pandemi esnasında ortaya çıkan sağlık krizini fırsat bilip hapishanelere göndermesiydi.
Ancak ne kadar olsa Çin’in muazzam üretim kapasitesine bağlı büyüme oranları trajik bir biçimde düştü. Karşılaştırmalı bir perspektifle ve nüfus oranlarıyla bakacak olursak Türkiye ölçeğinde yıllık %7 gibi bir büyüme oranı oldukça başarılı bir büyüme oranıyken, Çin’de bu oranın devasa nüfusunun ihtiyaçlarını karşılayamadığı ve kar oranlarının düşürdüğü gün gibi ortadadır. Çin’in agresif bir büyüme, kapitalist yoldan kalkınma hamlesinin, 3. Büyük depresyonu yani aslında neoliberal kapitalizmin çöküşünü besleyen ana kaynaklardan biri olduğu ortadadır. Devlet kapitalizminin yarı-piyasacı garip bir modelini uygulayan Çin’in giderek ve artan oranda kapitalist piyasacılığın bütünleyicisi ve destekçisi olması, çöküş yolundaki çelişkileri daha da arttırmaktan başka bir şeye yaramaz.
Çin’de iktidarı emekçi sınıflar adına kontrol altında tutan oligarşik beşli çete, bütün kaynakları parti içinde bürokrasiyle bölüşerek servetlerine servet katan, ama öte yandan kapitalist restorasyonu allayıp pullayarak bunun “sosyalizm” hatta “Çin usulü sosyalizm” olduğunu iddia etmeleri, Çin tarzı hile siyasetinin neye benzediğini gösteriyor. Tanıdık gelmiştir, Sovyetler Birliği’nde de elit parti bürokrasi yönetiminin “sosyalizm” olduğu iddiası, feci bir yanılgıya ve rejimin içerden çürüyerek çöküşüyle sonuçlandı !
Almanya açmazı: Yeni Sağ yükseliş ve yeni Frankestein’ler.
Almanya’nın 2. Dünya Savaşı sonrasında bir soğuk savaş cephe ülkesi olarak yeniden örgütlenmesi ve Nazi artıklarının CIA tarafından istihdam edilmeleriyle yeniden inşası, Alman kapitalizminin yayılma ve dünya pazarlarını ele geçirme stratejisini değiştirmesine neden oldu. Artık silahlanma için para harcamayan, ancak savaşta yaşadığı büyük insani ve ekonomik kayıpları da telafi etmek zorunda olan Alman kapitalizmi, göçmen emeğini sömürerek Almanya’yı yeniden inşa etti. İnşa edilen Almanya’nın soğuk savaşçıları, SPD etrafında örgütlenerek Nazi kabusundan “liberal-demokratik” çizgiye geldiklerini, kurdukları AYM ve “sosyal refah” devleti ile ilan ettiler.
Ancak bu fotoğrafı biraz kazıyan Ulrike Meinhoff ve yoldaşlarının eylemleri, Nazi yönetim mantığının aynen devam ettiğini sadece biçim ve aktör değişikliğine gidildiğini ortaya koydu. RAF’ın Alman devleti tarafından cezaevlerinde ortadan kaldırılması, esasen kendi eylemlerinin bir sonucu değil, bu gerçeğin ifşa edilmesinden kaynaklanır. Alman kapitalizminin teklemeye başladığı 2000’lerin ortasında, dönerci cinayetlerinde Alman Anayasayı Koruma Kurulu üyelerinin Neo Nazi çetelerle bağlantılarının keşfedilmesi, Ulrike Meinhoff ve yoldaşlarının haklı olduğunu ortaya çıkardı. Neo-Nazi grupların Turken Rausch (Türkler Dışarı) ırkçı sloganıyla Solingen’de Türklerin kaldığı bir evi kundaklayıp katlederek başlattığı ırkçı faşist saldırı, mantık sınırına AfD ile partileşerek ulaştı.
Alman kapitalizmi uzun süredir tabutun içinde beklettiği Frankestein’ını dirilterek yeni bir Barbararossa harekatı için faşistleri Ukrayna’da yeniden örgütlerken, bütün bu siyasal süreç esasen Alman kapitalizminin düşen kâr oranlarını yükseltmek adına silahlanma yarışına yeniden girişeceğini ilan ediyordu. Almanya’nın sahte solcusu Yeşiller Partisi milletvekili Cem Özdemir’in Alman asker kaputunu giyerek destek verdiği saldırı dalgası, neoliberal solculuğun neye benzediğinin kanıtıydı.
Rusya’nın beka meselesi olarak algıladığı Ukrayna savaşının gerçek kaybedeni olan Alman kapitalizmi, Rusya’dan ucuza ithal ettiği doğalgaz kaynaklarını yaptırımlar yüzünden kaybederek, yüksek bir maliyet enflasyonuyla yüzleşmeye başladı bile. 1.Dünya Savaşı’nın aksine 1953’de borçları silinen, Marshall planı ile Amerikan sermayesi tarafından yeniden inşa edilen Alman kapitalizmi, göçmen emeğini sömürerek ve anlamsız silahlanma yarışına girmeyerek ekonomideki seçeneklerini çoğalttı. Rusya’dan ucuz enerji ithal ederek inşa edilen Alman kapitalizmi, Ukrayna savaşıyla birlikte teklemeye başladı !
Enerji koridorlarının imhasıyla biçimlenen yok ediş yok oluş süreci, kapana kısılan fare misali Almanya’yı da yükselmeye başlayan enflasyon gerçeğiyle tanıştırdı. Alman kapitalizminin bunalımlar üreten yapısının nasıl felaketlere neden olduğunu Weimar döneminden hatırlayanlar için çok da şaşırtıcı olmayan bu sürecin büyük yazarları Erich Maria Remarque, Hans Fallada ve Brecht’in eserlerinin ortaya koyduğu dersler unutulmuşa benziyor…
Neoliberalizm’in Ortadoğu provokasyonu: Gazze Soykırımı
Gazze meselesine böyle bakmak verimlidir. İsrail’in ABD’nin onayıyla giriştiği ve sayısı 100 bine varan cesetle harabeye çevirdiği Gazze şeridindeki soykırım, aslında neoliberal kapitalizmin çöküşünü engellemek için uygulandı. Emperyalizmin şımarık çocuğu Holocaust sömürgeni siyonist İsrail’in son model silahlarla donatarak giriştiği katliam ve soykırım üretimden koparak rant balonları yaratan inşaat sermayesinin savaşın ardından girişeceği “yatırımlar” için zemin hazırlandı. Trump faşistinin yayınladığı videodan anlaşıldığı kadarıyla yeni bir Riviera olarak tasarlanan Gazze şeridindeki siyonist vahşet ve insanlık suçları göç ettirme politikasının ta kendisidir. Kendileri de Nazilerin Holocaust’uyla mülksüzleştirilerek Orta Doğu’ya siyonist-emperyalist ortklığıyla göç ettirilen bir halk olan Museviler, böylece maruz kaldıkları şeyin ta kendisine, faşizmin 21. yüzyıldaki siyonist- faşist bir versiyonuna dönüştüler.
Yoksulluk ve sefaleti açlıktan ölümlere kadar vardırılan Filistinliler için dayatılan soykırım, emperyalizmin neoliberal çağda ekonomik araçların yanı sıra ekonomi dışı araçları da kullanabildiğinin bir diğer kanıtıydı. Savaşın ve soykırıma varan siyonist saldırganlığa böyle bakmak verimlidir. Öte yandan savaşların ve soykırımların esasen kapitalist soygun felsefesinin bir devamı ve onun en geniş ölçekte yeniden üretimi olduğu aşikar bir biçimde yeniden görülmüştür.
Din ve mezhep kışkırtmalarının esasen Gazze’nin yıkımında üstlendiği rol tam da burada belirginleşiyor. Alt tarafta yatan ekonomi politiğin giderek belirginleşmesinin mantıksal sonucunda, Gazze’nin yeniden imarı adına inşaat tekellerinin yerlerinden yurtlarından edilen Filistin halkından boşalan bölgeye, turizm ve inşaat yatırımlarına ayrılması için imzalanan anlaşma, 7 Ekim 2023’de Hamas provokasyonunun ve terör eyleminin kimlere hizmet ettiğini kanıtlıyor. ABD Başkanı Trump’ın Beyaz Saray’da ağırladığı ve Suriye’deki bütün halkların katili Colani ‘nin üzerine parfüm sıkmasıysa, herhalde emperyalizm tarafından kan gölüne döndürülen Suriye’deki katliamların baş aktörlerinden biri olan Colani üzerindeki kan kokusunu bastırmak içindi.
Son toplamda neoliberal kapitalizm, gerek insan toplumuna ve gerekse onun bir parçası olduğu ekolojik düzene verdiği zararla yolun sonuna geldi. Pandemiyle başlayan ve Behiç Ak’ın şahane tesbitiyle ortaya çıkan pandemitarya, yani güvencesiz çalışmanın yeni biçimleri de neoliberalizmin ihtiyaçlarına yanıt veremiyor. Sermaye sınıfının, sermaye birikimi için evden ve uzaktan çalışmanın yaygınlaştırılmaya çalışılmasının açmazı, bu yeni sömürü düzeninin sadece hizmetler sektörüyle sınırlı kalmasıydı. Pandemi sırasında ilaç patent kapitalizminin yaygın aşılamayla ihya edilmesi, neoliberal kapitalizminin insanlığa karşı işlediği suçların herhangi bir sınırının olmadığını gösterdi. Binlerce insanın canından olması karşısında, aşı patentinin kaldırılması için verilen mücadeleler, kapitalist sağlık sistemi ve onlarla işbirliği içindeki ilaç tekellerinin engeline takıldı.
Mamdani etkisi: Sosyal liberal yeni sentez
New York Belediye Başkanı seçilen Mamdani’nin bütün sert söylemine inşaat kapitalisti Trump’a yönelik öfkenin No Kings ve Fighting Oligarchy mitingler serisinin yarattığı siyasal mobilizasyonda yükselmesi tesadüf değil, tam da bu yükselişin yarattığı liberal reform taleplerinin sonucuydu. Trump’ın makamında ağırlanırken, meydanlarda Trump’ın bir faşist olduğunu ilan eden Mamdani’nin bu kelimeyi kullanamaması, bunun yerine Gazze soykırımını kullanarak “New York’luların vergilerinin New York’a harcanması gerektiğini” söylemesi, sosyal liberal sentezin menzilini gösteriyor.
Sosyal liberal sentez ne zaman devreye girer ? Kapitalizmin çöküşünü engellemek, bu mümkün değilse yavaşlatmak için. Kapitalizmin ana vatanı ABD’de bütün dünyayı sömüren neoliberal finans oligarşisinin yarattığı eşitsizlik öyle bir hale geldi ki, artık değil başını sokacak bir ev bulabilmek, düzgün bir beslenme bile lüks haline geldi. Eşitsizlik ve derinleşen yoksulluk nedeniyle biriken öfkenin düzene yönelmemesi adına yapılan Mamdani hamlesi, Syrzia’nın Çipras hamlesine ne kadar da benziyor! Çipras debtokrasi ile yönetilen bütün rakamları makyajlı Yunanistan ekonomisini, AB emperyalizmine yeni ve kalın zincirlerle bağlayan anlaşmaları imzaladı ve böylece Yunan sağının önünü açarak emperyalizme hizmet etti !
Benzer bir etkiyi Mamdani’nin yaratması beklenebilir. Demokrat Parti’nin neoliberal yoksullaştırma politikalarına karşı “sürdürülebilir” bir kapitalizmi savunması, siyasal sonuçları bakımından Mamdani gibi bir figür yarattı. Solcu olduğu iddia edilen Mamdani’nin sponsoru, destekçisi “dayısı” Soros olunca, insan ister istemez efsanevi Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel’in şu sözünü hatırlamadan edemiyor: Şüphe bir nura doğru koşmaktır !
Bütün bu eleştirilerimiz ABD’de soğuk savaş komplo siyaset tarzının iflas etmek üzere olduğu gerçeğini gölgelemesin. Özellikle göçmen emekçi yığınların sol bir söyleme kazanılması sonucu pek çok eyalette ikinci kuşak Afrikalı göçmen adaylar Demokrat Parti’nin sol kanadının temsilcisi olarak seçilmeye başladılar. Mamdani tarafından kurulan şehir bankaları ile kamu yatırımları için toplanan vergilerin asıl kaynağına yani halka yönlendirilmesi, umut verici gelişmelerdir. ABD gibi anti komünizmi mütemmim cüz olarak benimsetildiği bir sağcı siyasal iklimde The Economist’in Z Kuşağı sosyalizmini kapağına taşıması, Amerikan sermaye sınıfının istemediği otun burnunun dibinde bitmesiyle eş anlamlıdır. Neoliberalizmin basıncına karşı geliştirilen demokratik sosyalizm programının nihai amacı, neoliberalizmi ortadan kaldırmak ve özel mülkiyet rejimini tümden değiştirmek değil, olsa olsa bu vahşi yağma sisteminin derinden etkilediği Amerikan halkının acısını azaltmaktır.
Neoliberal şirket devletin amok koşusu: Project 2025 ve teknofaşizm
ABD’nin parçalanma emarelerinin ve sınıfsal kutuplaşmanın giderek belirginleştiği Project 2025 ile neoliberal sağ, yeni bir taaruz başlattı. Saldırı dış bir savaş için içerinin konsolide edilmesi, en küçük muhalif bir sese bile izin verilmemesi adına ICE adı verilen özel bir güvenlik teşkilatının kurulmasına kadar vardı. Yeni faşizmde, eskisinden miras SA’ların bir benzerinin denendiği ICE eliyle Amerikan kapitalistleri sokakta terör uygulayarak neoliberalizm yüzünden herşeyini kaybetmiş yığınların protestolarını pasifize etmeye çalışıyor.
No Kings, Fight Oligarchy vb. toplantılarında başlayan anti-otoriter, anti-faşist siyasallaşma, henüz yeterince sınıfsal kutuplaşmaya oturmasa da, sınıflar mücadelesinin bildiğimiz manada tek parçalı olmadığının da bir kanıtı. ABD’de başlayan bu anti-otoriter, anti-faşist siyasallaşma, neoliberallerin Amerika’da tam diktatörlük için geliştirdiği planları revize edebilme potansiyeline sahip.
Neoliberal kanserin son evresi: Teknofaşizm metastazı
Bütün bunları bütünleyen meydan okuma 2009’da kaleme aldığı karanlık aydınlanma başlıklı yazısında “artık özgürlük ve demokrasinin birbiriyle uyumlu olduğuna inanmıyorum” sözleriyle Peter Thiel’den geldi. Neoliberal sağın neofaşizme evrilmesini savunan Peter Thiel devletin her yerde gözünün olması, geniş yığınları içine hapsettiği büyük veri ambarlarının birer nesnesi haline getirilmesini savunan silikon vadisinin sözcüsüydü. Thiel, Curtis Yavin ve Mencius Molbdug gibi neofaşistlerin sözcülüğünü üstlendiği teknofaşistler, burjuva demokrasisi ile etkileşim halinde olan liberal kurumların tamamen tasfiye edilmesini savunuyorlar.
Teknofaşistlerin savunduğu görüntüsel ve biçimsel demokrasi uygulamalarının da yok edilmesi, aynı anlama gelmek üzere daha güvencesiz işler, daha uzun çalışma saatleri ve bütün bunlara karşılık ICE eliyle kurulmaya çalışılan yeni faşist polis devletinin ağır baskısı altında düşürülen ücretlerle, tam bir zombi kapitalizm öneriliyor !
Teknofaşizmde klasik faşizmde olduğu üzere toplama kampları yok, Duçeler ve Führerler de yok, bunların yerini büyük veri, YZ, algoritmalar ve kameralar almış durumda. Sting’in patetik bir adamın sevgilisine duyduğu takıntılı tutkuyu yansıttığı şarkısı Every Breathe You Take -Her adımını izliyorum, her nefes alışını takip ediyorum mantığı fena halde gerçeğe dönüşmek üzere !
Teknofaşizme eşlik eden debtokrasiyle neofaşistler borç batağı ve borç dağları, bağımlılık ve yarı sömürgecilikle harmanlanan kapkara bir distopyayı hakim kılmaya çalışıyorlar. Debtokrasiyle yönetilen ülkelerde herkes aşırı derecede borçlu ve bağımlı olduğundan uysal birer koyuna dönüşmesi, sadece borcunu ödemenin yollarını düşünmesiyle kurulan teknofaşist hegemonya, en çok aşırı finans balonları yaratan neoliberal kapitalistlerin işine geliyor.
Ekonomi politiğinde gözetim, denetleme kapitalizmi ile teknolojik altyapısında Epstein rezaletinde ismi ortaya çıkan Palantir gibi şirketler üzerinden ICE gibi özel güvenlik aygıtlarına veri servisi yapılan teknofaşizmde, George Orwell liberalinin popüler romanı 1984’e rahmet okutacak bir dijital cehennem öneriliyor. Çin’de uygulanan dijital teknofaşizm, her bir vatandaşı tüketim alışkanlıkları, siyasi düşüncesi, işi ve cinsel yönelimleri üzerinden fişleyerek hayata geçti bile. Bu dijital veri havuzu ve dijital veriler üzerinden “makul” ve “makbul” vatandaş yaratma projesi, Çin gibi otoriter kapitalizmi sınırlarına kadar yaşayan bir ülkede hayata geçirilmesi son derece kolaydı.
Gözetleme kapitalizmi ya da onun daha koyusu teknofaşizm Google, Apple, Microsoft ve bunların muadilleri olan şirketlerin veri hırsızlığı ve veri ihlali yaparak topladığı veriler, “makul” ve “makbul” tanımına uymayan, farklı düşünen her muhalif vatandaşı sivil birer ölüye çevirme projesinin ta kendisidir. Birbiriyle rekabet halindeki iki kapitalist devletin, yani Çin ve ABD’nin “modus vivendisi” giderek birbirlerine benzeyen neoliberal yöntemin neofaşizme ve teknofaşizme evrilmesiyle kapitalizm, son büyük çürümesini yaşıyor. Sürekli gözetlenen bedenlerden toplanan veri dağı, YZ ve algoritmalar eliyle baskı ve yönlendirmenin aracı haline getirildi bile.
Kapitalizmin neoliberal evresi Haluk Yurtsever’in Uygarlık Dönemeci kitabında işaret ettiği üzere bazı siyasal-ekonomik sonuçlar yaratmakla kalmadı. Mutlak bir hoşnutsuzluk, öfke ve kırılganlığa sebep oldu.
Bu bölümde neoliberalizmin Yurtsever’in işaret ettiği bazı sonuçlarına odaklanalım:
Bir: Neoliberalizm servet yaratmakta, servet eşitsizliğini derinleştirmekte başarılı, ancak maddi zenginlik yaratmakta son derece başarısız bir birikim modelidir. Bütün ekonomik ve siyasi veriler, neoliberalizmden önce ve sonra incelendiğinde bölgesel çatışmalar, ihtilaflar ve savaşlar nedeniyle artmakla kalmamış, küreselleşme adı da verilen bu dönemde yoksul güneyden görece zengin kuzeye büyük mülteci göçleri neredeyse bir fenomen haline gelmiştir.
İki: Neoliberalizm sermaye büyüme oranlarında devletçi kapitalist döneme göre son derece başarısız olmuştur. Küresel büyüme oranları 1970 krizinde 2.4’den 2020 pandemi krizinde -4.4’e1 kadar gerileyerek bu olguyu teyit etti.
Üç: Neoliberalizm devletçi kapitalist sistemden kalan bütün kurumları yerle bir ederken, kendi birikim modeline bağlı kurumları inşa etmekte Haluk Yurtsever’in işaret ettiği üzere başarısız olmuş bir birikim rejimidir. Refah toplumundan miras sosyal güvenlik kurumlarının çökertilmesi ve güvencesizliğin inşası için harcanan büyük çaba devletleri hollow state (içi boş) bir devlete dönüştürmüş ve devletlerle vatandaşları arasındaki hukuka dayalı bağı da yok etmiştir.
Dört: Büyük bir mülksüzleştirme projesi olarak Neoliberalizm bu yönüyle de zaman içinde bütün sözleşmeleri (evlilik, mülkiyet hakkı ve dinsel etkinlikler) kırılganlaştıran bir içeriğe sahiptir.
Beş: Neoliberalizm kesif bir apolitizme neden olmuş ve vatandaşlığı aşındırarak, asli fail ve özne olan homo politicus’u (siyasal insanı) homo economicus (ekonomik insan) ve borçlandırma ekonomisi nedeniyle homo debticus (borçlu insana) dönüştürmüş ve yarattığı bu dönüşümle, insanı hayatta kalmanın tek motivasyon biçimine dönüştürerek öfkeli bir ruh haline bürümüştür.
Altı: Son toplamda neoliberalleşme sermaye sınıfı açısından temsili demokrasinin herhangi bir biçimini işlevsiz hale getirmiş, burjuva demokrasisinin biçimsel özgürlükleriyle neoliberal birikim modelini çelişkili hale getirmiştir. Bu çelişki Türkiye, Şili ve Arjantin gibi laboratuvar ülkelerde askeri darbeler, IMF’siz IMF anlaşmalarının dayattığı otoriter-sağcı birikim yöntemlerle aşılmaya çalışılmış ve bu denemelerin hemen hepsi başarısız olmuştur.
Yedi: Son toplamda neoliberalizm işçi sınıfının örgütlü gücüyle kapitalizmin bu modelinin bir arada yaşamasının imkansız olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koymuştur.
Çöküş ve sol çıkış: Şimdi Canavarlar Zamanı !
Kapitalizmin son krizi, Marx’ın ünlü tesbitini “sermaye, iki büyük zenginlik kaynağını yok etmek üzeredir: İnsan ve doğa” doğruluyor. Marx’ın neredeyse yüzyıl önce yaptığı eleştiri geçerliliği, güncelliği her geçen gün yaşanan gelişmelerle hayat tarafından doğrulanıyor oluşu, ne yazık ki haklılığının doğru kavranmasına izin vermiyor. Yaygın kitle iletişim araçlarının propagandasının etkisiyle uyuşan beyinler, tüketim toplumu pompalamasıyla ele geçirilen zihinler ve bütün bunlarla yönlendirilen yığınlar, kapitalist hegemonyanın özünü oluşturuyor. Zincilerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayanları etkisi altına alan bu gözü dönmüş kara propaganda, kökenini halkla ilişkilerin mucidi Hitler’in ve Nazi Almanyasından alıyor. Reklam ve tüketim toplumunun yarattığı narkoz etkisi yöntemi, Hitler Almanyasının bir benzerini yaratıyor !
Kapitalist narkozun yavaş yavaş dağılmaya başlamasıyla yüzleşmek ve aşmak zorunda olduğumuz kapitalist gerçekliğin insanlığa vaad edebileceği hiçbir şeyin olmaması, insanlığın nihayet kapitalist çöküşün kendi canlı yaşamına kast edebilecek bir içeriğe büründüğünün farkına varmasıyla yeni bir boyut kazanıyor. Yok ediş, yok oluş sürecinde kapitalist hegemonyanın sarsılmaya başladığı, en zayıf halkaların birer ikişer koptuğu enteresan bir dönemin içindeyiz.
Davos Toplantısı: Kusma kulübünden inciler
Kapitalistlerin günah çıkarma ve kusma kulübüne dönüşen Davos toplantısı, kapitalizmin kara para cenneti İsviçre’de toplandı. Toplantıya damga vuran Black Rock CEO’su -kahyası olarak anlayabilirsiniz- bunu Larry Fink’in itirafları damgasını vurdu. Şunu söyledi Fink: “Sistem 30 yıldır halka hiçbir şey vermedi. Şimdi Yapay Zeka beyaz yakalıları yutmaya geliyor”. Liberal “sürdürülebilirlik” teorisini de aslında bir yalan olduğunu ilan eden Fink, Sürdürülemez uçurum bölümünde kapitalizmin yarattığı eşitsizliklere dikkat çekti: “Berlin Duvarı yıkıldığından beri tarihin en büyük serveti yaratıldı ama bu para, toplumsal barışı bozacak kadar küçük bir azınlığın cebine girdi. Bu kadar adaletsiz bir dağılımı hiçbir toplum uzun süre kaldıramaz, sonunda sistem çatırdar.”
Fiink neoliberal kapitalizmin 1989’da Scorpions’un Winds of Change şarkısıyla ilan ettiği “değişim” ve “tarihin sonuna” geldiğini iddia eden neoliberalizmin Japon papazı Fukuyama gibi liberallerin tam aksine, kapitalizmin çatırdadığını ilan ediverdi.
Fink, kapitalistlerin denetiminde olmasına rağmen YZ’yi “işlerin kaybolmasından sorumlu tutması”, bilimsel ve teknolojik devrimlerin sınıflı toplumlarda hiçbir işe yaramadığını, hatta tam tersine insanların iş yükünü alarak onlara boş zaman yaratma gibi bir amaca da hizmet etmeyeceğini gösterdi. Kapitalistlerin kontrol ve güdümündeki teknolojik yeniliklerin propagandanın tam aksine bütün insanlığı bir bütün olarak geriye götürdüğü ortaya çıktı. YZ ile “kaybolan işler” söylemi, esasen kapitalistlerin ve sermayedarların suçlarını gizlemek gibi ideolojik bir yanıltmacadır. İşi ortadan kaldırarak insanları açlığa ve sefalete sürükleyen YZ değil, onu işleten ve kod yazan bilişim kapitalistleri ! Fink adlı kapitalistin çöküşün diğer emarelerini sıraladığı konuşmasının kalan bölümü acı itiraflar ve kapitalistlerin asla kaale almayacağını bildiğimiz uyarılarla doluydu.
Beyaz Yakalıların Sonu: “Küreselleşme fabrikadaki işçiyi nasıl vurduysa, Yapay Zeka da şimdi aynısını ofis çalışanlarına, avukatlara, analistlere yapacak. Bu gelecekten değil, bugünden bahsediyorum!” Halkın Elektrik Faturası Neden Artıyor? (Hata Değil, Acı Gerçek): Yapay zeka devasa enerji tüketen veri merkezlerine ihtiyaç duyuyor. Bu merkezler kurulurken gereken milyarlarca dolarlık altyapı ve ek enerji maliyetleri, elektrik dağıtım şirketleri tarafından “hizmet bedeli” veya “ek yük” adı altında genel şebekeye, yani doğrudan sizin, benim faturalarımıza yansıtılıyor. Yani siz evde çay demlerken, dev şirketlerin yapay zekasını besleyen sistemin masrafına ortak ediliyorsunuz.
Davos Bir İllüzyon: “Burada toplanmış bir grup elit, herkesin dünyasını şekillendirmeye çalışıyor. Ama asıl darbeyi yiyecek olan halkın bu masada sandalyesi bile yok.” sözleriyle burjuvazinin ve tekelci sermayenin kusma kulübünde günah çıkarmaya çalışıyor. Masada sandalyesi olmayanların masayı yıkması için örgütlenmesi ve geniş yığınların mücadeleye katılması gerekiyor. Sürekli sınıf düşen ve her düştüğünde tutunacak bir dalı beyhude yerde arayan küçük burjuvazinin proleterleşmesi, “Dünyayı Sarsan 10 Gün” romanındaki o unutulmaz replikteki gibi dünyayı hızla birbirine karşıt iki sınıfa bölüyor: “Yine de iki sınıf var, burjuvazi ve proletarya birisinin yanında olan, karşısındadır diğerinin…
“Lumumba’nın veda mektubunda bahsettiği ‘kendi tarihini yazacak olan özgür Afrika’ düşü, bugün Gazze’den New York sokaklarına, fabrikalardan YZ algoritmalarına karşı direnen her bir bireyin mücadelesinde yaşıyor. Kapitalizm, doğayı ve “Lumumba’nın veda mektubunda bahsettiği ‘kendi tarihini yazacak olan özgür Afrika’ düşü, bugün Gazze’den New York sokaklarına, fabrikalardan YZ algoritmalarına karşı direnen her politik grup ve bireyin mücadelesinde yaşıyor. Kapitalizm, doğayı ve insanı tüketerek kendi sonunu hazırlarken; bizlere düşen, bu canavarlar çağının enkazı altında kalmak değil, komünal dayanışmanın ve sınıfsız bir dünya ütopyasının bayrağını yeniden yükseltmektir. Zira canavarların hükmü, güneş doğana kadardır.
Gramsci’nin ifadesiyle “eski dünya öldü, yeni dünya doğmak için çabalıyor, şimdi canavarlar zamanı” bir kriz yüzyılı içine girdiğimizi gösteriyor. Bu çöküş sürecinde ayakta kalmanın ve insan soyunu devam ettirmenin biricik yolu, burjuvazinin bütün kurumlarıyla propaganda ettiği bireysel kurtuluş çabalarında değil, insanlığın en eski erdemi dayanışma ve komünal toplumu yeniden diriltmektir. Komünal dayanışmacı toplum dışında bir yol aramak, takdir edebileceğiniz üzere beyhude bir çabadır.
1Haluk Yurtsever, Uygarlık Dönemeci, İstanbul, Yordam Yayınları, 2021 s.67
MASLOW’UN ÇÖKEN PİRAMİDİ: 1.BÖLÜM NEOLİBERAL CEHENNEM NASIL YARATILDI ?
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır