ÇATIŞMA ÇÖZÜMÜ VE MÜZAKERE SÜRECİ

Mert Yıldırım / 14.12.2025

Türkiye’de 2024 yılı itibarıyla yeniden görünür hâle gelen çatışma–müzakere döngüsü, büyük ölçüde devlet aklının pragmatik değerlendirmelerine ve bölgesel konjonktürün yarattığı yapısal baskılara bağlı olarak gelişmiştir. Sürecin milliyetçi–güvenlikçi bir liderlik tarafından başlatılması, demokratik kamuoyunda “samimiyetsizlik”, “aldatma”, “taktiksel manevra” gibi yorumların yaygınlaşmasına neden olmuş; bu durum müzakerenin gerçekliği ve sürdürülebilirliğine dair şüpheleri beslemiştir. Ancak çatışma çözümü literatürüne ve dünya deneyimlerine bakıldığında, bu tür yorumların tarihsel ve kuramsal dayanaklarının oldukça zayıf olduğu görülmektedir. Zira dünya örneklerinde müzakere süreçlerinin önemli bir bölümü, aksine en güvenlikçi, en devletçi ve en milliyetçi hükümetler tarafından başlatılmıştır. Barış görüşmelerini başlatan aktörlerin yumuşak, uzlaşmacı ya da sol-liberal siyasal karakterler taşıması normal olarak arzu edilebilir olsa da, bu durum pratikte istisnai bir modeldir.

Bu bağlamda Türkiye’nin 2024 müzakere sürecini değerlendirirken meseleyi yalnızca güncel politik tartışmalar üzerinden değil; kuramsal, tarihsel ve bölgesel bağlamı birlikte dikkate alan çok katmanlı bir okuma üzerinden ele almak gerekmektedir. Bu çerçevede William Zartman’ın “Olgunluk (Ripeness) Teorisi”, Michael Gunter’ın “devlet aklının pragmatizmi” yaklaşımı ve çağdaş çatışma çözümü literatüründe müzakere süreçlerinin doğasına ilişkin geliştirilen kavramsal çerçevelerle birlikte düşünmek gerekiyor.

Bilindiği üzere Türkiye’de yaşanan bu süreç yalnızca iç siyasal dinamiklerin ürünü değildir. Suriye ve Irak’taki güç dengeleri; Rojava’nın statü mücadelesi; İran’da beklenen siyasal dönüşüm ihtimali; ABD ve İngiltere’nin yeni nesil bölgesel tasarımları; Rusya ve Çin’in küresel konum mücadelesi; enerji güvenliği sorunları ve İsrail merkezli yeni bir güvenlik mimarisi kurma çabaları, sürecin yönünü belirleyen temel dışsal faktörlerdir. Dolayısıyla Türkiye’de 2024’te ortaya çıkan müzakere zemini, yalnızca devlet–Kürt hareketi ilişkileri üzerinden okumanın ötesinde; bölgesel güvenlik mimarisi, devlet içi güç dengeleri ve uluslararası rekabet dinamiklerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir denklemin ürünü olarak okumak gerekiyor.

Müzakere Süreçlerinin Doğası

William Zartman’ın “Olgunluk Teorisi”ni Türkiye bağlamında ilk sistematik biçimde gündeme getiren isimlerden biri Oktay Bingöl olmuştur. Bingöl, özellikle 2013–2015 müzakere sürecinin neden başarısızlıkla sonuçlandığını, Zartman’ın olgunluk yaklaşımı ışığında ele alarak tartışmıştır. Bu değerlendirme, Türkiye’de müzakere süreçlerini yalnızca siyasal niyetler üzerinden değil, yapısal koşullar üzerinden okuma ihtiyacını görünür kılmıştır.

Zira Zartman’ın geliştirdiği Olgunlaşma Teorisi, uluslararası ve içsel çatışmaların çözümünü açıklamada önemli bir analitik çerçeve sunmaktadır. Zartman’a göre bir çatışmanın müzakereye evrilebilmesi ve barışa dönüşebilmesi için üç temel koşulun eşzamanlı olarak ortaya çıkması gerekir:

1. Karşılıklı Zarar Veren Çıkmaz:
Tarafların çatışmayı sürdürmenin artık stratejik bir kazanç üretmediğini, aksine maliyetleri sürekli artırdığını fark ettiği bir noktaya gelmesi gerekir. Bu aşamada savaş, taraflar açısından sürdürülebilir olmaktan çıkar.

2. Çıkış Yolu Formülü:
Taraflar için kabul edilebilir, güç kaybını minimize eden ve çatışmanın maliyetlerini düşüren bir çözüm tasavvurunun oluşması gerekir. Bu çözümün ideal olması değil, “yeterince kabul edilebilir” olması belirleyicidir.

3. Geçerli Temsilciler:
Müzakere masasında yer alan aktörlerin, temsil ettikleri taraflar üzerinde gerçek karar alma ve uygulama kapasitesine sahip olması gerekir. Ayrıca üçüncü bir göz çok önemlidir. Aksi hâlde yapılan anlaşmalar sahada karşılık bulamaz.

Dolayısıyla müzakere için “olgunluk” şartları zorunludur. Ancak olgunluk, kalıcı ve sabit bir durum değil; son derece kırılgan, yönetilmesi gereken bir momenttir. Askerî alandaki ani gelişmeler, milliyetçi mobilizasyonun yükselmesi ya da uluslararası desteğin yön değiştirmesi bu olgunluk anını hızla ortadan kaldırabilir.

Dalgalı Süreç Yapısı

Çatışma çözümü literatüründeki deneyimler, müzakere süreçlerinin çoğunun istikrarlı bir çizgide ilerlemediğini, aksine dalgalı bir süreç yapısına sahip olduğunu göstermektedir. Bu durum, tarafların müzakereye yönelik motivasyonlarının sabit olmadığına işaret eder.

Askerî gelişmeler, iç siyaset dengeleri, liderlik hesapları ve bölgesel baskılar müzakere isteğini sürekli olarak yeniden şekillendirir. Bu nedenle süreç; kopuşlar ve yakınlaşmalar, ilerlemeler ve geri çekilmeler, ani temaslar ve uzun sessizlikler arasında gidip gelen bir seyir izler. Bu gelgitler istisnai değil, müzakerenin doğasına içkin bir akıştır. “Dalgalı süreç yapısı” kavramı bu nedenle çatışma çözümü literatüründe merkezi bir açıklama kategorisi hâline gelmiştir.

Devlet Aklının Pragmatizmi

Michael Gunter’e göre devletler müzakereyi yalnızca bir barış arayışı olarak değil, aynı zamanda bir yönetim ve kriz kontrolü tekniği olarak ele alırlar. Devlet aklı barışı olması gereken bir idealden ziyade, maliyetleri düşüren ve riskleri yöneten bir araç olarak görür. Bu nedenle müzakere kararları çoğu zaman etik kaygılardan değil; uluslararası meşruiyet ihtiyacından, iç siyasal baskıların hafifletilmesinden, ekonomik maliyetlerin azaltılmasından ve bölgesel risklerin yönetilmesinden beslenir. Bu perspektiften bakıldığında, güvenlikçi iktidarların müzakereye yönelmesi bir çelişki değil, rasyonel bir tercihtir.

Devlet İçi Dengeler ve Çoklu Hesaplar

Modern devletler tekil ve homojen rasyonel aktörler değildir. Sermaye grupları, güvenlik bürokrasisi, istihbarat kurumları, dış politika birimleri, yargı aparatları ve siyasal liderlik çoğu zaman farklı çıkar ve önceliklere sahiptir. Bu durum müzakere süreçlerinde çelişkili mesajlara, tutarsız uygulamalara ve aynı anda hem çatışma hem temas yürütülmesine yol açabilir. Çatışma çözümü literatürü bu durumu “devlet içi veto aktörleri” ve “rekabet eden kurumlar” kavramlarıyla açıklar. Dolayısıyla müzakerelerin dalgalı ve çelişkili görünümü çoğu zaman aktörlerin niyetlerinden değil, devletin çok merkezli yapısından kaynaklanır.

Dünya Müzakere Deneyimleri

Tarihsel örnekler, barış süreçlerinin çoğu zaman sol, liberal ya da barış yanlısı hükümetler tarafından değil; aksine güvenlikçi, muhafazakâr ve milliyetçi iktidarlar tarafından başlatıldığını göstermektedir. İngiltere–IRA sürecinde, Thatcher sonrası dönemde güvenlik aygıtı üzerinde en fazla kontrolü olan muhafazakâr çevreler müzakereyi mümkün kılmıştır. Güney Afrika’da ANC ile müzakereyi açan aktör, De Klerk liderliğindeki beyaz muhafazakâr iktidar olmuştur. Kolombiya’da Uribe döneminin aşırı güvenlikçi politikaları askeri bir tıkanma yaratarak Santos döneminde müzakereyi mümkün kılmıştır. Filipinler–Moro süreci de güvenlikçi hükümet, ABD baskısı ve maliyet krizinin birleşimiyle şekillenmiştir.

Bu örnekler, güvenlikçi yönetimlerin barış süreçlerinin ana mimarları olabildiğini açık biçimde ortaya koymaktadır.


Türkiye’nin 2024 süreci de bu kategoriye dâhildir ve müzakere üç katmanlı bir baskı altında başlamıştır: Suriye’nin yeniden yapılanması ve Rojava’nın statü arayışı; Irak’ın parçalı yapısı ve Şengal–Kerkük hattındaki denge mücadeleleri; İran rejiminin geleceğine dair belirsizlikler ve ABD–Rusya/Çin rekabetinin sertleşmesi.

Bu kesişme alanları Türkiye’nin Kürt meselesini artık yalnızca bir “iç güvenlik” sorunu olarak değil, doğrudan jeopolitik bir dosya olarak ele almasına yol açmaktadır. Bu nedenle müzakere, Ankara açısından tam anlamıyla bir barış arayışından çok, bölgesel refleks, nefes alma ve risk yönetimi aracıdır.

Kürt Hareketinin Konumu

Kürt hareketi bu çok katmanlı hesapları görerek hareket etmekte; barış ve demokrasi söylemini merkeze alarak iktidarlar atomizasyon planlarını nötralize etmeye çalışmaktadır. Aynı zamanda bölgesel hesapları nedeniyle yeni dönemde tek hatlı bir strateji yerine çok katmanlı bir yaklaşım geliştirmeye çalışmaktadır. Rojava’daki kurumsal varlığın korunması, Irak–Şengal hattında güç konumlandırılması, İran’daki olası dönüşüme göre pozisyon alınması ve Türkiye’de demokratik siyaset alanının yeniden örgütlenmesi bu stratejinin temel ayaklarını oluşturmaktadır.

Bu çoklu strateji, hareketi güçlendirdiği kadar bazı yapısal sınırlılıkları da beraberinde getirmektedir: farklı coğrafyalarda farklı aktörlerle ilişki kurma zorunluluğu, uluslararası meşruiyet arayışının sınırları, hareket içi ve dışı paydaşlar arasındaki öncelik farklılıkları ve Türkiye’de kurumsal bir müzakere mekanizmasının yokluğu.

Müzakere Sürecinin Kurumsal Eksiklikleri


Halihazırda yürüyen müzakere süreci büyük ölçüde kişilere, anlık dengelere, seçim döngülerine ve bürokratik çekişmelere bağımlı şekilde ilerlemektedir. Oysa dünya örneklerinde başarıyı belirleyen unsurlar arasında üçüncü taraf kolaylaştırıcılığı, kurumsallaşmış müzakere masaları, takvimlendirme ve şeffaf denetim mekanizmaları yer almaktadır. Türkiye’de bu unsurların hiçbirinin kalıcı biçimde inşa edilememiş olması, süreci yapısal olarak kırılgan kılmaktadır.

Olgunluk Krizi

2024’te ortaya çıkan tablo tam anlamıyla bir olgunluk durumundan ziyade, “asimetrik olgunluk” olarak tanımlanabilir. Yani taraflardan biri çıkışsızlık hissederken, diğeri hâlâ belirli manevra alanlarına sahip olabilir. Böyle dönemlerde müzakere kapsamlı mutabakatlardan çok; temas, sınama, pozisyon alma ve nabız yoklama biçiminde ilerler. Bu durum müzakerenin imkânsız olduğu anlamına gelmez; yalnızca sürecin kesintili, düşük yoğunluklu ve dalgalı ilerleyeceğini gösterir.

Sonuç

2024 süreci Türkiye açısından tam ölçekli bir barış projesinden ziyade, yeni bölgesel ve içsel dengelere uyum sağlamaya yönelik stratejik bir yeniden konumlanma hamlesidir. Ancak dünya deneyimleri, birçok barış sürecinin tam da bu tür gri, kırılgan ve araçsallaştırılmış aşamalardan doğduğunu göstermektedir. Bu nedenle 2024 süreci zayıf ve geçici görünse dahi, uzun vadede kurumsallaşabilecek bir siyasal zeminin erken habercisi olarak okunabilir.

Diğer Yazılar

GELİŞME VE ESTETİK / YALÇIN KÜÇÜK

(Editörden-Önceki gün vefat eden sevimli profesörümüz ve sosyalist aydınımız Yalçın Küçük’ün bu yazısı, pek çokları …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir