Harun Karadeniz Kimdir?
Harun Karadeniz, 1942 yılında Giresun’un Alucra kazasının bir köyünde doğdu. Yüksek öğrenimini İTÜ İnşaat Fakültesinde sürdürürken öğrenci ve işçi olaylarının en yoğun olduğu 1968-1969 yıllarında İTÜ Öğrenci Birliği Başkanlığı’nı yaptı. O günlerde yayınladığı Kapitalsiz Kapitalistler adlı çalışması işçi köylü ve öğrenci yığınları arasında büyük ilgi gördü. Harun Karadeniz, 1969 yılında Kartal’daki İşçi Birliği’nin kuruluşunun ön safında yer aldı. Ve 1971 senesinde tutuklanana kadar yirmidört saatini işçi sınıfının bağrında yaşadı. 1971 sonrası sıkıyönetim dönemlerinde üç kez tutuklandı. O dönemdeki bilinçli engellemeden dolayı tedavi ettiremediği hastalığı 1975 Ağustos’unda devrimci kavgadan ayırdı.
Harun Karadeniz, Kapitalsiz Kapitalistler eseri haricinde, “Eğitim Üretim İçindir”, “Olaylı Yıllar ve Gençlik” ile öz yaşamöyküsü ve mücadelesini anlattığı “Yaşamımdan Acı Dilimler” adlı eserler verdi. İşçi -öğrenci gençlik mücadelesini birleştirmeyi savunan ve bütün mücadele yaşamıyla bunu somut olarak kanıtlayan sosyalist Harun Karadeniz, bu kimliğiyle yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor…
Editörden-İTÜ Talebe Birliği Başkanı ve TİP üyesi devrimci Harun Karadeniz’in vefatının yıldönümünde Kapitalsiz Kapitalistler adlı eserinin içinden alıntıladığımız bu bölüm, kapitalist toplumda sermaye sınıfı adına yaratılması zorunlu üç şeyi tartışıyor. Karadeniz’in Kartal İşçi Birliği yıllarında kaleme aldığı bu çalışmasıyla işçilerin kapitalist toplumda yaşadığı sömürü gerçeğini sayısal ve basit verilerle ele alır. Karadeniz’in artı değerin nasıl yaratıldığından, yabancılaşmaya kadar sömürü düzenini oluşturan öğeleri kısa ama etkili bir biçimde dile getirdiği bu çalışması, bugüne kadar Marksist literatürde örneklerine pek sık rastlamadığımız yalınlıkta ve açıklıkta bir dille işçilerin sosyalist eğitiminde işlevli bir çalışma olarak sosyalist literatüre katkı sunuyor. Okurun kimi yerlerde karşılaşacağı Batı Almanya gibi cümleler kitabın basıldığı 1975 yılının, siyasi konjonktürüyle yakından ilgilidir. Kitabın baskısı tükendiğinden meraklı okurlarımız, kitabın tamamının pdf kopyasına yazının sonunda paylaştığımız linkten erişebilirler.
İŞSİZ KİTLE YARATMA ZORUNLULUĞU
Kapitalizm yaşıyabilmek için mutlaka bir işsiz kitle yaratmak zorundadır. Çünkü işsiz bir kitlenin bulunmadığı bir toplumda patron ucuz işçi bulup sermaye birikimi yapamaz. Herkesin kolayca iş bulabileceği bir toplumda işçiler az ücretlerle yetinmiyecek ve patrona “sen yüksek ücret vermezsen gider başka yerde çalışırım” diyecektir. Patronlar ise çalışarak zengin olunamıyacağını, çalıştırarak zengin olunacağını gayet iyi bilmektedirler. Zengin olmak için mutlaka işçi çalıştırmak zorunda olan patronlar az ücretle çalışmayan işçiye yüksek ücret vermek zorunda kalacaklardır. Patronların işçiye yüksek ücret vermeleri halinde sermaye biriktirmeleri mümkün olmıyacağı için, düzen kapitalist olmaktan çıkacaktır. Çünkü kapital birikimi yapılamaktadır.

O halde patronlar için tek çözüm yolu kalmaktadır. Bu çözüm yolu ise ucuz ücretle işçi çalıştırabilmek için her zaman işsiz bir kitle bulundurmaktadır.
İşte kapitalizm yukarıdaki nedenden işsiz bir kitle yaratmak zorundadır. Çünkü işsiz kitle yok olduğu anda, kapital ve kapitalizm yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır.
Bu zorunluluğun bir sonucu olarak dünyadaki hiçbir kapitalist ülkede işsizliğin giderilmediğini, hepsinde belirli bir oranda, her zaman işsiz bir kitle bulunduğunu görüyoruz.
İlk bakışta kapitalist sistemle yönetilen Batı Almanya’da işsizliğin giderildiği ve iş sahası çok olduğu için yabancı ülkelerden işçi getirildiği yukarıdaki yargının aksine bir örnekmiş gibi gösterilebilir. Gerçekte bu durum, bir kapitalist ülkede, diğer şehirlerden kolayca işçi gelecek bir şehire birçok fabrika açarak, işsizliği yalnızca bir şehirde gidermek gibi bir şeydir.
Batı Almanya’nın gerçekte yaptığı işlem şudur:
Kendi nüfusundan fazla insanın çalışabileceği iş sahaları açmıştır. Ve bir işsiz kitle yaratabilmek için yabancı ülkelerden işçi getirtmektedir. Nitekim bugün Batı Almanya’da çalışmak için gidip de orada işsiz kalan Türk işçilerinin sayısı binleri bulmaktadır. Yani Alman kapitalizmi ucuz işçi çalıştırabilmek için dış ülkelerden işsiz getirterek işsiz bir kitle yaratmıştır.
Ayrıca Alman kapitalizminin yaptığı bu davranış Alman kapitalizmini daha da suçlu kılar. Çünkü Almanya, kendi işçi sınıfının artık değerini toplayıp gasp ettiği yetmiyormuş gibi, yabancı ülkelerdeki işsiz kişilere de artık değer yarattırarak bunları kendinde toplamaya çalışmaktadır. Almanya’nın bu durumu tipik bir emperyalizm örneğidir. Geri kalmış ülkelere nazaran daha çok ileri gitme olanağına kavuşmaktadır.
İşçiler için söylediğimiz “çalışma işçiyi daha da fakirleştirir” sözünü geri kalmış ülkeler için de söyleyebiliriz. Geri ülkelerin ileri devletlere işçi göndermesi, geri ülkeleri daha da geri bırakır.
Bu fikir ilk bakışta ters gibi görünebilir. Ne yazık ki gerçek budur. Çünkü geri ülke, insanlarını ileri ülkeye göndererek çalıştırırsa, ileri ülkenin sermayesinin artmasını sağlar. Değişik bir deyimle, ileri ülkenin kalkınma hızını arttırmış olur. Geri ülkenin kalkınma hızı aynı kaldığından ileri ülke daha ileri olur. Bu ise geri ülkenin daha geri kalması demektir. Çünkü ülkeler birbirine kıyasla ileri veya geridirler. Yukarıda geri ülkenin, ileri bir ülkeye işçi göndermek suretiyle, ileri ülkenin kalkınma hızını arttırdığını, buna karşılık kendi kalkınma hızının aynı kaldığını söyledik. İleri ülkede çalışan geri ülke işçilerinin, kendi ülkelerine döviz sağladığı, dolayısıyla geri ülkenin kalkınma hızının da artacağı söylenebilir.
İleri ülkeye işçi göndermenin zararları, o işçilerin sağladığı dövizlerden çok daha fazladır. Çünkü geri ülke işçilerinin yarattığı artık değerler tamamen ileri ülkeye kalmaktadır. Ayrıca ileri ülke çok daha geniş ve modern şekillerde üretim yaptığı için, geri ülkelerdeki benzer sanayi dallarını baltalarlar. Geri ülke ise ileri ülkeye işçi göndermekle kendi sanayisinin baltalanmasına yardımcı olur.
İleri ülkede geri ülke işçilerinin ürettiği maddeler ise geri ülkelere satılacaktır. Bu durumda geri ülke, ileri ülkede çalışan fakat kendi milletinden olan işçilerin ürettiği ürünü, ileri ülke patronlarının saptadığı fiattan satın almak zorunda kalmaktadır.
İşte bu nedenledir ki geri ülkeler ileri ülkelere işçi göndermekle kalkınma hızını arttıramaz. *
Kapitalist işsiz kitle yaratma zorunluluğunu incelerken Almanya örneğini ve Almanya’ya işçi gönderme sorununu da incelemiş olduk. Şimdi konumuza dönelim.
Kapitalizm belirli bir kitleyi işsiz bırakmakla, kendi hayatiyetini bir başka yönden de arttırmış olmaktadır. Şöyle ki: Kapitalizm belirli bir kitleyi işçi ve belirli bir kitleyi işsiz duruma getirterek; kapitalist sınıfın dışındaki kişileri geçimini sağlayabilenler ile geçimini sağlayamayanlar olarak ikiye ayırmış olmaktadır. Daha başka bir söyleyişle; işçiler yiyecek ve içecek bulabilmekte, işşizler ise bu en doğal ihtiyaçlarını karşılayamama durumunda kalmaktadırlar. Bu durumda işçiler, geçim durumlarını işsizlere kıyasla iyi, işsizler ise kendi durumlarını işçilere kıyasla çok kötü görmektedirler. Yani işçi olabilmek iyi bir durum olarak görülebilmektedir.
İş bulabilmenin bir imtiyaz durumuna geldiği bir toplumda ise; işçiler patronun kendilerini sömürmekte olduğunu anlamakta güçlük çekebilecekleri gibi gibi sömürülmelerine karşı tam bir direniş de gösteremezler. Daha başka bir söyleyişle; Patron işçiyi sömürdüğünü gizlemiş durumdadır ve işçiye karşı: “Bu ücretle sen çalışmazsan, senin yerine başkasını bulurum, sen de işsiz kalırsın” diye bir tehdit imkânına kavuşmuş demektir.
İşte kapitalizm kendi hayatiyetini güçlendirmek ve iktisaden sömürdüğü işçi sınıfını zayıflatabilmek için belirli bir kitleyi işsiz bırakmak zorundadır.
EĞİTİMİ BALTALAMA ZORUNLULUĞU
Bilgisizlik baş eğmeyi doğurur. Kapitalist sınıf işçi sınıfının kendisine baş eğmesini sağlamak için işçi sınıfını eğitimsiz bırakmak zorundadır. Türkiye’mizdeki okuma yazma bilmeyen insan oranının % 60 gibi büyük bir sayıda olmasının nedeni, olanaklarımızın azlığı değil doğrudan doğruya içinde yaşadığımız ekonomik düzenin bir gereğidir.
Kapitalizm, küçük bir sermayedar sınıfının dışında bütün çalışan insanların zararına işleyen bir düzendir. Çalışan insanların bilgili duruma gelmeleri, çalışmalarıyla yarattıkları değerlerin bölüşümünde aldatılmalarını zorlaştırır. Başka bir söyleyişle; bilgili duruma gelmiş işçiler, yaratmış oldukları değerlerden patronun büyük bir artık değer almasına izin vermezler. Artık değerleri toplıyarak sermaye biriktiren patron, sermaye biriktiremez duruma gelir. Yani kapital ve kapitalizm yok olur.
Görülüyor ki Kapitalizm var olabilmek için işçilerin artık değerlerini toplamak zorundadır. Bu ise işçinin, sermayenin bir artık değer olduğunu bilmemesiyle mümkün olur. Çünkü sermayenin bir artık değer, yani kendi ödenemiş emeği olduğunu bilen işçiler sömürülmeye karşı direneceklerdir. O halde sermayenin var olabilmesi için işçiler sermayenin ne olduğunu bilmemelidirler.
Gerçekte kapitalist toplumlarda eğitim düzeni işçi sınıfını bilgisiz bırakıp, kapitalist sınıfı bilgili kılan bir düzen olarak işlemektedir. Bu durum oldukça gizlenmiştir. Fakat dikkat edilirse açıkça görülüyor ki, eğitim tek yönlüdür.
Kapitalist düzenin eğitimi baltalama zorunluluğunun bir sonucu olarak eğitim işçi sınıfının okumasını zorlaştıran ve kapitalist sınıfın okumasını kolaylaştıran bir düzen olarak gelişmektedir. Bu fikri ülkemizdeki örnekleriyle açıklıyalım.
Eğitim kurumları kapitalist sınıfın oturduğu merkezlerde toplanmıştır. Tarım işçisi olan köylülerimiz ise eğitim kurumlarının en azına sahip olarak görülmektedir.
Öğrenim büyük bir külfet haline getirilmiştir. Böylece fakir halk çocukları okuma olanağından yoksun bırakılmaktadır.
Devletin okuttuğu parasız yatılı öğrenci yüzdesi giderek azalmaktadır.
Öte yandan maddi külfet gerektirmeyen ve fakir halk çocuklarının okumasını sağlayan askeri orta okullar kapatılmış, askeri liselerin sayısı azaltılmıştır. (Bu işlem halk çocuklarının orduya girememesinin yanında, ordunun halktan biraz daha uzaklaşmasını da doğurmaktadır.)
Köylülere maddi külfet gerektirmeden okuma olanağı sağlıyan köy enstitüleri bir bahane ile kapatılmış ve köylünün okuması engellenmiştir. Köy enstitülerindeki bazı öğretmenlerin komünist olduğunu kabul etsek bile bazı öğretmenler komünist diye köy enstitülerini kapatmak pireye kızıp yorganı yakmak gibi bir iş olur. Kaldı ki 27 Mayıs 1960 öncesindeki sosyal adaletle ilgili en küçük bir söz söyliyenlere bile komünist dendiği ortadadır.
Ülkemizde halkın okuma olanaklarının daraldığına bir diğer örnek de özel yüksek okullardır* Her yıl üniversiteye başvuran onbinlerce lise mezununun (bu sayı 1967’de 48.000 dir) ancak 1/4’ü kadarına resmi öğretim kurumlarında okuma olanağı sağlanmış, diğer öğrencilerden ise ancak yılda 5-6000 lira öğrenim parası verebilecekler, yüksek öğrenim yapma olanağına sahip kılınmıştır. Bu durumda parası olanlar, resmi öğretim kurumlarına girseler de girmeseler de yüksek öğrenim yapabilmekte, fakat yılda 5000 lira veremiyecek fakir halk çocukları, resmi okullara girebilen ¼ oranındaki lise mezunları arasında yer alamayınca, okuma olanağından yoksun kalmaktadır.
Bütün bu örneklerden görüldüğü gibi fakir halkın okuma olanakları sürekli ve planlı biçimde kısıtlanmaktadır. Bu kısıtlamanın yanı sıra bir de bilgi yönünden eğitimin baltalanmakta olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Varolan eğitim kurumları kapitalist düzenden yana bir öğrenim yapmakta ve bu tek yönlülüğün dışına çıkan eğitimciler işlerinden uzaklaştırılmaktadır.

Bütün propaganda araçlarının (radyo, basın v.s) sahip olan kapitalist sınıf, halka istediği bilgiyi iletmekte ve halka duyurulmasını istemediği bilgilerin iletilmesini istedikleri engellemektedir. Bu durumda kapitalist sınıf herhangi bir olay karşısında kamu oyunu istediği bir yöne yöneltebilmektedir. Şöyle ki: Halkın istediği yöne yönelmesi için, halka tek yönlü bilgiler verir. Bu durumda halk, kapitalist sınıfı haklı bulacak bilgilere sahip, haksız bulacak bilgilerden ise yoksun bırakılacaktır.
Bütün bu eğitimi baltalama çabaları, kapitalizmi bir suçlama değil, kapitalizmin var olabilmek işçiye hakim olabilmesi için yapmak zorunda bulunduğu hareketlerdir. Aksi durumda bilinçlenen işçi sınıfı, kapitalist sınıfa baş eğmeyecek , sömürüye izin vermiyecek, kapital ve kapitalizm yok olacaktır. Bu nedenledir ki, kapitalizm işçiyi rahat sömürebilmek için, onu bilgisiz ve eğitimsiz bırakmak zorundadır.
UYANIŞI ENGELLEME ZORUNLULUĞU
Egemen sınıflar eğitimi baltalamanın yanı sıra, bakın kendiliğinden ya da halkçı aydınların da çabalarıyla gerçekleşebilecek uyanışını engellemek zorundadır. Halkın kendi çıkarlarının bilincine varması dostunu düşmanını tanıması, bu soygun düzeninin egemen sınıfların egemenliğinin son bulması olacaktır. Bu düzenin yaşaması ve egemen sınıfların aşırı kârlarının sürmesi için halkın uyanışının engellenmesi gerekmektedir.
Egemen sınıflar halkın uyanmasını engellemek için düzmece olaylarla dikkati başka yöne çekme, yalan ve iftira gibi akla gelebilecek her yola baş vururlar. Halktan yana akımı dejenere etmeğe ve yok etmeğe çalışırlar.
Burada günümüzde çok sözü edilen bir konunun nasıl dejenere edildiğini anlatmak istiyoruz. Bugün ülkemiz Amerika tarafından sömürülmektedir ve kalkınabilmesi için her şeyden önce bu sömürüden kurtulmak zorundadır. Bu zorunluluğu duyan kişiler doğal olarak Amerikan emperyalizmine karşı çıkmaktadır. Egemen çevreler ise (ki bunlar Amerikalı patronlar ve onların yerli ortaklarıdır) Amerika’ya karşı çıkan herkesi Rusya taraftarlığıyla suçlamakta ve Amerika giderse Rusya’nın geleceğini, Amerika’ya karşı çıkanların Rusya’nın gelmesini istediğini yaymaktadırlar. Bu yolda o kadar çok yayın yapılmıştır ki, neredeyse halk Amerika giderse Rusya’nın geleceğine inanır olmuştur.

“Amerika giderse Rusya gelir”sözü her şeyden önce Amerika’nın Türkiye’de bulunduğunu anlatır. Sonra zararlı olduğunu ancak içimizdeki bu zararlı gücün gitmesi halinde daha kötü sonuçlar doğabileceğini anlatır.
Bunları söyliyenler şu inançlarını açıklamış olmaktadırlar. “Biz bağımsız yaşayamayız. Rusya veya Amerika’nın hegemonyası altında yaşamak zorundayız. Amerika’ya köle olmak Rusya’ya köle olmaktan daha iyidir, o halde biz Rus köleliğini değil, Amerika’nın köleliğini tercih etmeliyiz.”
Egemen sınıflar bu sözle halkın sömürülmekten kurtulması ve ülkenin bağımsızlığa kavuşması hareketini dejenere etmektedirler. Bu söze itibar edenler ise bağımsızlık ülküsünü yitirmişler ve ancak kölelikler arasında tercih yapıyorlar demektir. Bir üçüncü ihtimal tam bağımsız yaşamak yokmuşçasına Amerika ve Rusya’ya dayalı yaşamak düşüncesi her gün halkın kafasına yerleşiyor.
*Kitabın yazıldığı yıllarda Türkiye’den Almanya’ya çok sayıda işçi gidiyordu. Ancak 1974 sonlarından itibaren yeni işçi gidemedi. Hatta Almanya’daki işçilerin dönme tehlikesi belirdi. İşçilerin gönderdiği dövizlerle ülkeyi değil kendilerini kalkındırmak durumunda olan yerli kapitalistler büyük bir şaşkınlığa düştüler… Yazar kapitalist toplumların nasıl çalıştığını bildiği için, bu sonucu açıklayabilmiştir (Yayınevinin notu)
*Bugün ülkede yüksek öğrenim sorunu kitabın yazıldığı yılların çok üstünde bir boyuta ulaşmıştır. 1975 senesinde üniversiteye girmek için müraacaat eden öğrenci sayısı 280 bin’i geçmiştir. Yüksek okulların paralı özel karakteri kaldırılmıştır. (Yayınevinin notu)
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır