BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: DEHŞET TRENİNDE SON HIZ !

08.07.2025

Ümit ÖZDEMİR

@masumlevrek

AKP iktidarı ve saray rejimi siyasal islamcı bir oligarşiye dayanan yapısıyla bütün toplum kesimlerine savaş açmış, bu savaşta yalanı, iftirayı ve hukuğu sopa haline getirerek siyasi rakiplerini sindirmeye çalışıyor. Siyasi rakiplerinin en başında gelen CHP, tarihsel bir dejavu yaşıyor. Nasıl 12 Mart 1971 askeri darbesi, onun yanında saf tutan İsmet İnönü’yü koltuğundan edip, darbeye karşı duran Ecevit’i fenomen haline getirdiyse, 19 Mart darbesi de Özgür Özel gibi bir lider yarattı. AKP ve Saray rejiminin uğraşmak zorunda kaldığı sadece CHP ve kurumsal yapısı değil, aynı zamanda toplumda ekonomik çöküşle birlikte giderek derinleşen yoksulluğun aktive ettiği toplumsal muhalefet. Toplumsal muhalefeti bastırmak, dizginlemek ve ezmek için polis, adliye cezaevi üçlüsünden oluşan tedbirleri devreye sokmak her zaman işlevli olmayabilir. Çünkü emekliler de dahil olmak üzere sokağa dökülenler, bir iş bulabilmek adına önce AKP’ye üye olup Türk-İş’in yandaş sarı sendikacılığına da rıza veren işçiler olmak üzere ağır bir bölüşüm şoku yaşanıyor.

Orman yangınlarıyla başlayan enerji şirketlerinin özelleştirilmesi tartışmasında, özelleştirmenin esasen enerji arzını da ciddi riskler altına alan bir bakımsızlığa sebep olduğu görüldü. Vatandaşların faturalarında ödediği Elektrik şebekelerinin sıcak ve bakım onarım faaliyetlerine “maliyet” gerekçesiyle çatır çatır patlayarak kıvılcımlar attığını ve bunların da orman yangınlarına sebep olduğu görüldü. Orman varlıklarının yok olması, kapitalizmin yarattığı küresel iklim yıkımının kuraklaştırıcı etkileriyle daha fazla yüzleşmek demek. Kuraklaştırıcı etki ister istemez yağış rejiminin değişmesine, su kıtlığına ve buna bağlı su arzının riske girmesine sebep olabilir. Türkiye gibi enerji üretiminin tamamını özelleştiren başka bir kapitalist ülke de yok. Bu öyle bir sorun ki giderek enerji hat bakım maliyetleri sorunu olmaktan çıkıp, enerji iletim hatlarını da yok edecek orman ve yeşil alanların geri dönülemez tahribiyle biçimlenecek yeni yıkımlara sebep olabilir. Kriz anlarında neoliberal şirket devletin kamusal hizmet örgütlerini örneğin köy hizmetlerini, Türk Hava Kurumu’na ait uçakları tasfiye etmesinin yarattığı boşluğun, yangın felaketinin etkisini nasıl büyüttüğü tecrübeyle sabittir. Yangın uçaklarının en gerekli olduğu yaz aylarına yangın uçağı gibi olmazsa olmaz bir donanımın “kamu tasarruf paketi tedbirlerince” satışa çıkarıldığını da gördük. Kamu “tasarrufunun” en gerekli desteklerin kesilmesiyle başlatan sağcı-neoliberal zihniyet ve politika heyeti, yangın felaketinin baş sorumlularıdırlar. Yangına iyi niyetle, ellerinde damacanalar, kovalar ve sırtlarında taşıdıkları ilaçlama pompalarıyla elden geldiğince müdahale edenlerin pek çoğu yangının verdiği, verebileceği zarar engel oldular. Ancak bu ölçülere varmış bir yangın esnasında bile sivil savunmayı harekete geçiremeyen bir örgütsüzlük, neoliberalizmin nasıl bir şey olduğunu hala anlayamayanlar için önemli ipuçları veriyor. Türkiye’de devlet ve onun suç ortaklarından sermaye sınıfı, özelleştirme saldırısı ile sınıfsal bir karar verdi ve bu uğurda bütün kamu hizmetlerini tasfiye etti. Halkın yani tekelci sermaye ve saray rejiminin oligarklarıyla herhangi bir çıkar ilişkisi olmayan en geniş kesimlerin kavraması gereken olgu tam da burada netleşiyor: Özelleştirme halkın bütün haklarının yağmalandığı rezil saray rejiminin elinde halk ile devlet arasındaki son köprüleri de berhava eden bir saldırıdır.

Enerjinin özelleştirilmesiyle kurulan Saray rejiminin yağma tezgahı elektrik şirketleşmesiyle sınırlı değil, Türkiye’de fatura ödeyen her yurttaş, lisans anlaşmalarının devredilmesi sonucu bir İngiliz, ABD ya da Kanada şirketinin kasasına ödeme yaptığını bilmiyor ! 5’li çete oligarklarından Limak’ın UEDAŞ’ı İngiliz yatırım fonu Actis’e satmasıyla birlikte UEDAŞ’a fatura ödeyen bir vatandaş, aslında fatura ücretini İngiliz şireketinin kasasına aktarıyor. Yarı sömürgeleşme adını verdiğimiz bu olguyla birlikte saray rejiminin dış destekçilerinin kimliği de deşifre oluyor. Özelleştirmelerle başlayan soygun, faturalara yansıtılan enerji dağıtım maliyetiyle katmerlendi. Bu yağma ve UEDAŞ gibi şirketlerin giderek İngiliz, ABD ve / veya diğer yatırım şirketlerine devreldilmesiyle Uluslar arası yağmaya dönüşüyor. Enerji girdi fiyatlarının devlet kontrolünden çıkması, aynı anlama gelmek üzere kronik enflasyonun görünür nedenlerinden biri olan pahalı enerji üretimi ve dağıtımının yarattığı tahribattır. Halkın başına gelenin ne olduğunu ve daha neler olabileceğini anlamaktan aciz yapısı, onların kendi suçu değil. Türkiye’de vatandaş ve hak temelli bir habercilik çoktandır unutuldu. Bunun unutulmasının görünür nedeni, medyanın patronsuz, halk desteğiyle ve bazı ülkelerin hukuk sistemlerinde görüldüğü üzere tekelci herhangi bir işe, ihaleye girmeyi sınırlandıran basın-yayın faaliyetinin olmaması. Türkiye’de temel sorunlardan biri de, her enerji tekelinin, bir medya kanalının olması, olanların tamamının da iş ve ihale süreçlerinde saray rejimine göbekten bağlı olmasıdır. Bu karşılıklı bağımlılık gerçeğin öğrenilmesine engel olduğu gibi, demokratik kamu oyunun oluşmasına kalıcı bir engel koyar.

Barış ve “açılım” konulu yönlendirmeyle saray rejiminin etki alanına giren Dem Parti, süre giden darbe sürecinde kendi belediyelerine kayyum atanmasının önüne geçebileceği vehmine kapıldı. CHP’ye yapılan kesintisiz saldırı kampanyası, ister istemez Dem Partililere şu gerçeği düşündürmüş olmalı: CHP gibi müesses nizamın kurucu partisine bunu yapan Dem parti’ye ne yapmaz ? Ne yapacağını yaşadığımız 22 yıllık AKP ve Saray rejimi pratiği gösterdi. Üstelik Dem Parti’nin kendi parti tecrübelerinin, seçilmiş belediye başkanlarını sürekli hapis cezasına çarptıran geçmişini hatırlaması bile konuyu doğru kavramasına imkan tanıyabilirdi. Türkiye’yi işgal eden çete, yargı, norm, yasa ve mer’i hukuk sistemi adına ne varsa ezip çiğnerken, bu çeteyle herhangi bir “normalleşme” ya da “müzakere” masasına oturmanın abesle iştigal olduğunu anlamak için acaba daha kaç felaket lazım ? İstanbul’da halkın direnişiyle kısmen püskürtülen darbeler süreci, saray rejiminin baskı, itirafçılaşma, iftiracılaşma dalgasıyla Anadolu’nun çeşitli kentlerine yayıldı. Darbelemeler ister istemez rejim krizine neden oluyor ve rejim krizi ve onunla iç içe geçmiş hegemonya krizi, baskıyı son noktasına kadar taşınmasını mecburi hale getiren bir hubris sendromuna, bir güç zehirlenmesini beraberinde getirir. Böyle durumlarda hiç kimsenin istemediği her türlü seçenek masaya yayılabilir.

Bütün bunları bir seçenek olmaktan çıkaran olgu, siyasal alanı bütünüyle müzakarelere kapatan, otoriteryen-baskıcı siyaseti mühendislik ve yönlendirme aracı olarak kavrayan sağcılıktır. Böyle olunca müzakere ile bir şeyler kazanılacağı vehmine kapılan sol liberal tayfanın, Leman saldırısıyla başlayan ormanların ve yeşil alanları kasten yok edecek özelleştirme ve tasfiye süreçlerindeki ekonomi-politiği kavraması zorlaşır. “Barış” sürecinde 12 askerin şüpheli bir biçimde bir mağarada ölmesiyle şüphe bulutlarının yoğunlaşması, aynı anlama gelmek üzere güvensizlik ve endişeleri çoğaltır. Türkiye’ye emperyalizmin biçtiği yeni rolün Kürt-İslam-NATO sentezi ve bunun üst yapı kurumu Neo-Osmanlıcılık olduğunu geçtiğimiz yazılarda belirttim. Bu yapının, aşırı borçlandırılmış yer altı yer üstü kaynakları yağmalanması nedeniyle bütçesi sürekli açık veren ve ekonominin yeni Mister’i Mehmet Şimşek eliyle tefeci-bezirgan sermaye takımına, Türkiye’yi yağmalamayı birincil öncelik olarak ortaya koyduğu kesin. Orta Doğu’da yeni maceralara sürmek adına yeni atanan ABD Ankara Büyükelçisi inşaat oligarşisinin ABD’li ortaklarından Tom Barrack’ın sürekli bir biçimde Türkiye’nin Osmanlı geçmişine övgüler düzmesi boşuna değil. ABD emperyalizmi, göz yumduğu ve İsrail lehine İran’ı bombaladığı 12 gün savaşıyla istediği hedefleri elde edemezken, yayılmacı Osmanlıcı emelleri kışkırtarak rejim yıkma meselesinde başka suç ortakları arıyor !

ABD’nin giderek gerileyen hegemonyası ve güçten düşen sanayi üretimi, ABD emperyalizmi ile Çin arasındaki gerilimin, önümüzdeki süreçte dünya siyasetinin temel belirleyeni olacağını hemen hemen kesinleştirdi. ABD emperyalizmi desteklediği suç ortaklığı rejimleriyle (Suriye’de Colani, Türkiye’de saray rejimi ve İsrail) bu ülkelerin rejimlerini kendisine tabi kılmaya, vasalize etmeye çalışıyor. ABD bütün bu suçları, tekelci oligarşik sermayenin kendisinden istediği kıymetli maden, su varlıkları ve parasal kaynaklarla birlikte sömürülmesini, kendi etki alanından çıkması durumunda Çin’in etki alanına girmemesi için elinden geleni yapıyor. Ukrayna’da savaş çıkarttıktan sonra, barışın ön koşulunu Ukrayna madenlerinin Amerikan şirketlerince tam yağmasına imkan veren barış anlaşmasıyla mümkün olabileceğini ilan edebiliyor. Böyle olunca Trump ile Erdoğan’ın verdiği samimi fotoğrafların mesajı yerli yerine oturuyor. ABD’nin sola, sosyalizme olan sınıfsal nefreti, zaman içinde Cumhuriyetin belli başlı kazanımlarını ve bu kazanımlarla biçimlenmiş kurumlarının yok edilmesini isteyecek kadar ileri gitmesine neden oluyor.

Saray rejiminin öne sürdüğü “İç cephe” formülasyonunda halkın kendi ayaklarının üzerinde durması, ayağa kalkmayı becerebilmiş bir özne olarak kendi taleplerini gerçekleştirmesi istenmez. Bu geleneksel Türk burjuva siyasetinin amentüsü olup, rejimin gizli açık suç ortakları neredeyse bir yüzyıldır bu gelişime engel olabilmek adına ellerinden geleni sergilemektedirler. Anti-demokratik, islamofaşist saray rejimi ve onunla çıkar birliği içinde olanların ana muhalefete sürekli çağrı çıkarmalarının nedeni tam da bu. CHP hiç istemediği zaten siyasi kuruluş kodlarında da olmayan, siyaseti halklaştırma, halkı siyasileştirme sürecinin içine girdi. Bu süreç, zoraki kahramanlar yaratabileceği gibi pekala devrimci dönüşümlere de sebep olabilir. Tarih bunun sayısız örnekleriyle dolu.

Türkiye’yi tarihsel bir kırılma noktasına bir yol ayrımına sürükleyen bu nesnel durum, bu nesnel durumun mucibince iki sınıfı karşı karşıya getirmeye muktedirdir. Burjuvazinin açık, gizli desteğini alan saray rejimi oligarşisi ile bu rejimden kişisel, sınıfsal hiçbir menfaati olmayan, hatta bu yağma rejimine maruz kalarak giderek daha fazla yoksullaşan halk yığınlarıyla karşı karşıya geliyor. Perde ve sütre gerisinden verilen Neo Osmanlıcı sufleler ise şovenist ve ırkçıların da hayaller aleminde yaşayan gerçekleri kavramaktan aciz düşünce yapıları nedeniyle zaman zaman etkili olabiliyor. Türkiye’yi Orta Doğu’da yeni yeni maceralara sürüklemek isteyen çetelerin Suriye’de nasıl bir felaket yaşattıkları, bunun Türkiye ekonomisini çökertmeye muktedir olan bir dizi gelişme hatırlanırsa, neo Osmanlıcı, ABD emperyalisti, siyonist kutsal ittifakının esasen kimlere hizmet ettiği/edeceği daha net kavranır. Hedefteki ülke İran’a yönelik saldırı kampanyası, kısa süre içinde Rusya’yı da içine alacak gerilim ve çatışmaları tetikleyebilir.

Bütün bunlara mani olacak gelişme, halk muhalefetinin kendi ferasetini ortaya koyma kabiliyetinden geçiyor. CHP’yi sokağa inmek zorunda bırakan halk muhalefeti, zaman zaman Cumhuriyetin kurucu öğelerine Atatürk’e, kazanımlara atıfta bulunan yapısıyla karşı hegemonyayı kurma yolunda ilerliyor. Bu anlayışın temel eksiği ilk Cumhuriyetin başarısız olup, askeri darbelerle kendini restore etmesine neden olan emekçilerin hakkını gözetmemesi. Cumhuriyeti baskıcı, zaman zaman faşist, ama son analizde otoriteryen bir yönetim tarzına savurarak günümüzdeki siyasal islamcı oligarşiye dönüşmesine neden olan olgu, tam da bu: Otoriterizm. Otoriterizm, sadece alternatifleri tasfiye etmekle bırakmaz, yok etmeye çalışmaz aynı zamanda burjuva parti muhalefetini de tek adam dikta rejimine biat etmeye zorlayabilir. Emekçileri dışarıda bırakan, sendikal hakları başta olmak üzere örgütlenmesine izin vermeyen, Kürt meselesini de kangren haline getiren bu zihniyetten kurtulmanın yolu, bugüne kadar denenip başarısız olanı yeniden denemekle olmaz. Önerimiz doğrudan demokrasi özyönetim deneyimine açık bir yeni sol, halkçı Cumhuriyettir. Siyaset yapma imkanı ve hakkını kendi seçtiği bir elit zümreye vermeden, doğrudan kendi organları aracılığıyla, doğrudan katılım, müzakere ve tartışma ekseninden kuran demokratik bir anlayış oturtulursa, bunun halk adına büyük bir kazanıma dönüşeceği kesin.

Toplumsal mücadelelerde, bugüne kadar sosyalist solun da yaptığı bir hatayla, bireyin emeğini ve yeteneğini dışlamayan, tam aksine onu yaratıcılığa zorlayan yeni bir yaklaşım sergilenmek zorunda. Çağımızın burjuva siyasetinin insanlara oy ve vergi veren ve karşılığında hiç bir şey verilmeyen çaresizlik ve yalnızlık hisleriyle atomize eden ve düzene “yabancılaştıran” bu siyasal sistemden kurtulunacaksa, bu geçmişteki parlamenter sistemi yeniden inşa edip yönetme erkini, kerameti kendinden menkul kimselere vermekle de olmaz. Bu, olsa olsa kendini kendi kurumları kendi eliyle yöneten ve kurumsallaşırken de anayasa, hukuk güvencesi ve en genel manada özgürlükler alanını genişletecek bir zihniyeti hakim kılarak olabilir. Geçmişte yapılan hataların tekrar edinilmemesi, edinilen demokrasi deneyimlerinin resmi tarih anlatısından ayıklanıp kuşaklar boyunca aktarılmasıyla mümkün. Bunun ön koşulunun halkın, emekçilerin bu yolda eğitilmesi eğitim, sağlık ve barınma hakkını sağ siyasetin sömürüsünün dışına çıkaran ve en temel insan hakkı olarak tanıyan, demokratik bir rejim olduğunu kavramak gerekiyor. Otoriter yönetim mantığından kurtulmak ve her seferinde halkımıza yaşattığı kabus dejavuların yaşanmaması ve örneğin binbir zahmetle elde edilen bir üniversite diplomasının mezuniyet töreninde yırtılmasına kadar varabilecek protestolara neden olunmayacaksa, Saray rejiminin başka kılıklar ve maskeler altında geri dönmesini istemiyorsak, yukarıda tarif etmeye çalıştığım demokratik siyasallaşma ve dönüşüm sağlanmak zorundadır.

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ HEGEMONYA BUNALIMI VE SIKIŞMA

Ümit ÖZDEMİR 06.04.2026 MHP’nin stratejisinde örgütlenen saray rejimi, her adımında kendine yeni suç ortakları yaratmak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir