Ümit Özdemir / 09.06.2025

Perde turpdan ahtapota geçmemizle açıldı. Ahtapot dediğiniz aslında bir metafor ve Erdoğan istemeden kurduğu, müsebbibi olduğu yağma düzenini eşsiz bir biçimde tanımladı. Ahtapot henüz yavruyken yani küçükken ahtapota ahtapot diyemese de tanımını yapan CHP’li Aykut Erdoğdu, kömüre bile muhtaç bırakılan yoksul ve sefalet girdabına sokulan halkımızın kömür ihaleleriyle nasıl soyulduğunu ispat etti. Bu başarısının mükafatını demir parmaklıklar arkasına gönderilerek alan Aykut Erdoğdu’nun ortaya koyduğu haliyle yolsuzluk, soruşturma konusu bile edilmedi. Çünkü yolsuzlukla yoksulluk arasındaki denklem kimsenin, en başta sahte muhalefet partilerinin ilgisini çekmiyordu. Memlekette enteresan bir lümpenleşme, bayağılaşma ve çürüme televizyon öğlen rezaletlerinden, sosyal medya yalan jeneratörlerinin para tapıncı içindeki serserilerinin iftiralarından yeşertilirken ahtapot keyifliydi. “Çalıyor ama çalışıyor” korosunun rezil yalancıları, utanmaz mihmandarları ahtapotun önlerine koyduğu payı üleşir ve kendilerine yapılan iltimaslar ve kayırmalarla zenginleşirken, rejimin kurucu unsuru olan CHP’nin birkaç politik figürü hariç yeterince ilgisini çekmeyen neoliberal debtokratik yağma rejimini sembolize eden ahtapot giderek büyüdü. Kanserli bir hücrenin metastaz yapması türünden, büyüyen ahtapotun kolunun girmediği yer kalmadı…
Ahtapotun bilinen kollarından biri Kıbrıs’ta çıktı mesela, katledilen Halil Falyalı adlı bahis baronunun adamı Cemil Önal yemek yerken katledildi. Cemil Önal ahtapotun kolunu, neye benzediğini ucundan kıyısından tanımlamaya girdi. Ahtapotun yeşil sahadaki kolu daha önce de yazdım betçiler, betten payını alan kulüp yönetimleri bet parasını inşaata gömen inşaat baronlarıydı. Ahtapot dediğin yedi kollu bir şey dersiniz, bu evrimleşmiş halinde yani saray rejiminde kol sayısı ihtiyaca göre giderek artıyor ! Meğer Cemil Önal, ingilizceden tevarüs the man who knew too much (çok şey bilen adam) imiş. Çok şey bilirseniz yaşamanıza izin vermezler. Ahtapotun adamları Cemil Önal’ı öldürürken, krizi şimdilik yatıştırdılar. Fakat anlatılan ve iddia edilen odur ki, bize yavru vatan olarak belletilen Kıbrıs’ta açılan devasa bahis çukuru, hedonist sapık bakan yavrularını da içine alarak yutmuş. Neoliberal debtokratik (borç) rejimlerinin üst yapı teşkilatı olarak tasarlanan saray rejimleri öyledir, sürekli ve kesintisiz çukur yaratırlar. Kara delik de diyorlar adına yazarımız Mahir Konuk güzel tanımladı. Kara delik olan neoliberal debtokratik rejimde kara deliğin çekim gücüne kapılan her şey süratle kara deliğin içine çekilir ve yutulur. Kara delik yani Türkiye’ye özgü yağma kapitalizminin Avrupa ve Atlantik’teki emperyalist jeneratörleri durumdan memnundur.

Ahtapotun bilinen bir diğer ayağı 17-25 Aralık operasyonuydu. CHP lideri Özgür Özel bunu meclis kürsüsünden gösterdi. 17-25 Aralık Operasyonu’nun anahtar sözcüğünü Bilal Erdoğan “sıfırladık babacığım” cümleleriyle ifade etti. Sıfırlanan evdeki rüşvet paraları olsa yine iyi, müthiş bir yolsuzluk operasyonu hesabın görülememesi yüzünden heba edilirken, ABD’nin Türkiye’ye şantaj ve siyasi operasyon çekmesinin önü sonuna kadar açıldı. Sonra Trump, Erdoğan’a “aptal olma, hizama gel” minvalinde mektup yazdığında ona kızanlara cevabımız şudur: Emperyalizme göbekten bağlı siyasal islam ahtapottur, aptal olmayın ! 17-25 ahtapotun görünen koluydu. Talihsizliği, Fetö gibi bir CIA örgütü tarafından yürütülmesi ve bundan siyasi bir menfaat, bir mevki elde edilmesi girişimiydi. Saatleri 17:25’te durduran 17/25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonu, AKP’nin saray şakşakçısı medyası tarafından “darbe” olarak nitelendiyse de bildiğiniz düpedüz bir yağma operasyonuydu ve yağmanın İran’a da uzanan bir kolu vardı. Zamanında öldürülemeyen ahtapot ve kolları çok büyüdü ve İran’a kadar uzandığını 17-25 Aralık operasyonunda Rıza Zarrab lümpeninin yapıp ettiklerinde gördük.
Ahtapotun bir diğer kolu turizm sektöründe oradan elde ettiği rant ve sömürü ile devasa bir rant çukuru yaratan saray rejimi, orta sınıfın tatil özlemlerini gidermek adına bir otele doldurduğu bütün müşterilerinin dumandan zehirlenerek ölmelerini izledi. Alevler arasında kurtulma ümidiyle çarşaflara sarılıp kaçmaya çalışan insanların çaresizliği pek azımıza keder olmuştur. Ahtapot bu durur mu ? Yalçın hocamızın pek güzel tanımıyla TİT (Turizm İnşaat Tekstil) de de kolu çıktı işte. Kol mu ? Kesinlikle turizm bakanı -otel bakanı anlayın siz onu Mehmet Nuri Ersoy-dur. Ahtapotun deseni bile belliydi üstelik, kareli ceketli turizm baronu. Turizm deyip geçmeyin, kurdukları neoliberal debtokratik yağma rejiminde tatil yapabilmek bir ihtiyaçtan bir lükse dönüşürken, ilk defa turistler Türkiye’de rant eşkiyalarının kıyıları yağmaladığı oteller ve tesisler dururken Yunanistan’a hicret etmeye başladılar.
TİT’çilerin Mehmet Cengiz ve 5’li çetenin adamları ahtapotun bir diğer koluydular. Enerji dağıtımını da devlet tekelini kırarak elde eden bu çete, KOİ garantileriyle de halkı soyan siyasal islamcı ahtapotun sempatizanlarıydılar. Aralarından en lümpeni Mehmet Cengiz’in halka yönelik niyetini gizlemediği bu yağmaya engel olmaya çalışan muhalefete Erdoğan’ın söylediği sözler ahtapotun emperyal dokusuydu. Muhalefet, KOİ ödemeleriyle bütçede yaratılan devasa kara deliği kapatmak için ödemeleri durduracaklarını açıkladığında, öfkeden kendini kaybeden Erdoğan “söke söke alırlar” demişti. Erdoğan’ın “söke söke alırlar” dediği de Londra yahudi bankerleri. Sonradan öğrendik ki meğer özelleştirme yağmasıyla enerji dağıtım işini ele geçiren Limak, yani beşli çetenin Nihat Özdemir kolu, kendi imtiyazını Actis adlı bir İngiliz şirketine devretmiş. 1Böylece ödediğimiz her elektrik faturasının bedeli, Londra kapitalistlerinin kasasına akıyormuş. Söke söke almıyorlarmış yani zaten biz bilmeden faturaları Actis’e ödüyormuşuz ! Düyun-u Umumiye derler Osmanlı’yı fiilen iflas ettiren genel borçlar idaresiydi, neoliberal debtokratik versiyonunda, Düyun-u Umumiyeye gerek yok. Beşli çete ve ahtapot var şimdilerde.. Sermaye sınıfına peşkeş çekilen ve her iki ayda bir zam yapılmaktan dolayı müthiş bir enflasyona neden olan enerji üretimi ve dağıtımı masraflarını da vatandaşa ödetmek için dağıtım payı diye bir şey uydurmuşlar. Ahtapotun bir kolu faturalarda çıktı desem yeridir meğer faturalardan süzülen rant İngilizlerin kasasına akıyormuş. Ahtapotun kolundaki emperyal desen, sen ne desen de gün gibi ortaya işte bu çelişkilerle çıktı.
Ahtapot büyüdü ve liberal bir masalın yanıltıcı atmosferinde sivil toplum kuruluşu tezgahıyla bu kez Ensar, Türgev, Okçular Vakfı aracılığıyla belediyeleri yağmalayan bir kol daha kazandı. Hepsinin birer niteliksiz lümpen yatağı olduğunu söylemek zorunda olduğumuz bu vakıflar, Osmanlı’yı da batıran vakıf yağmasının güncellenmiş versiyonlarıydılar. Rejimin neo Osmanlıcı karakteri, batış ve bitiş aşamasının esaslı oyuncularından vakıfları sahneye davet ederken, sahnenin arkasında pedofili ve sapıkların doluşması Ensar Vakfı’nda 45 erkek çocuğa tecavüz ettiklerinin ortaya çıkmasıyla mide bulandırıcı bir rezilliğe dönüştü. Bir kereden bir şey olmaz diyebilen rezillerin korumasında Ensar Vakfı’nda yaşananlara sessiz kalanlar bu suçların ortağı olduklarını bilmelidirler.
Ahtapotun bir diğer kolu tahmin edebileceğiniz gibi belediyelerde. Melih Gökçek ve Ankapark desem herhalde daha fazla bir şey söylememe gerek kalmaz. Ahtapotun dinazorla evliliğinden ortaya çıkan garabetin, kent ortasına bırakıp kaçılmış hali de diyebileceğimiz Ankapark, Jurassic Park adlı Steven Spielberg saçmalığının Ankara’daki versiyonuydu. Birincisi saçmaydı ikincisi absürd. Ankapark, milliyetçilikten siyasal islamcılığa geçen Melih Gökçek baronunun olağan işleriydi. Olağan üstü olmasının nedeni çürümeye terk edilmiş içler acısı haliydi.
Neoliberal yağmanın derinleşmesiyle birlikte ahtapot semirdikçe semirdi, sömürdükçe sömürdü. Ahtapota engel olmaya, teşhir etmeye çalışanları da ya hapis cezası ya ikbal rüşveti, ya da iftiralardan oluşan çamuruna gömen ahtapotumuz, bir ucu ABD’de bir ucu kifayetsiz muhteris Kemal Kılıçdaroğlu’nun ensesinde, bir ucu ihaleden ranttan beslenen tarikat şeyhinin dergahında… Ahtapotun kolları bu kadar uzunken, mesela İzmir belediye işçilerinin sefalet ücretine çalışmaya devam etmeleri, KRT emekçilerinin üç aydır maaş, maaşın yanı sıra günlük yemek paylarını alamamasına şaşırmak mümkün mü ? Değil elbette… Peki yaşayan bir ölüye zombiye dönüştürülen emeklilerin ahtapotun bir diğer kurbanı olmasına şaşırıyormuyuz. Şaşırmaya şaşırmaya kanıksaya kanıksaya ahtapot yani saray rejimi sofranızdaki ekmeği bile çalacak bir cürete erişmedi mi ? Ne demişti Emine Erdoğan porsiyonlarınızı küçültün ! Şimdi anlıyoruz ki Emine Erdoğan bunu halkımızın kilo problemi yaşamaması adına yani ulvi duygularla değil tamamen ahtapotun bekası için söylemiş !
Ahtapot anaforu için Erdoğan’a ne kadar teşekkür etsek az. Bir insan yaptığı işi bu kadar mı güzel tanımlar ? Hapse attığı, diplomasını iptal ettiği o cezaevinden bir diğerine sürdüğü insanlara iftira atayım derken bize yazı malzemesi verdi. Ahtapotu anladık, sorun bu ahtapotun kollarının nasıl kesileceği derseniz, size yalnız şunu söyleyebilirim, bu sorun artık bir seçimle halledilemeyecek kadar büyüdü. Üstad yoldaşımız Fidel Castro, soygun felsefesine son verirseniz savaş felsefesine de son verirsiniz, sözleriyle pratiği çok güzel tanımlamış ve devrim sonrası Küba’da Amerikan ahtapotunun, Batista rejimiyle ortaklaşan kollarını kesmekte en küçük bir tereddütte bulunmamıştı. Fidel ve yoldaşları Amerikan şirketlerine el koydukça ahtapot dermansız kaldı, üretim kolektifleştikçe neşe ve kardeşleşme yerine geldi. Che Guevara şeker çuvalları taşırken Sovyet parti ağaları gibi hiç öyle “devrim lideriyim bana ne arkadaş” demedi, keyifliydi molalarda yaktığı purosuyla verdiği artistik pozlar neşenin fotoğraf karesine yansımasıydı.
Ahtapotun kollarını kesmek devrimin işidir, kesildiğinde hayat geri döner, hayat kederden ve utançtan kurtulur bahtiyarlık olur. Sömürünün ve ahtapotun kollarının şişmesi için gerekirse savaşlar bile çıkarılabilir. Kapitalist ahtapot için çıkarılan savaşlar sonra sahte barış aldatmacalarıyla, barış havarilerinin verdiği molalarla allanır pullanır. Ahtapottan, yani sarayın yağma rejiminin artık bir suç ansiklopedisi oluşturacak kadar büyüyen sömürüsünden kurtulmak zor değil. Yeter ki eli baltalı ve kararlı insanlar olalım. Biz o kolları kestikçe ayıptan ve utançtan kurtulacağız. İnsan olmanın en temel erdemi olan birbirimizin hakkına hukukuna saygıyı öğreneceğiz. Bayramlar için mesele belirli günler ve haftaları beklemek zorunda da kalmayacağız, ya da dinsel, ulusal saçmalıklara… Hayatın kendisi bayram tadında yaşanacağı için, şairin dediği gibi “artık ayıp olan tokluğa” ayıp gözüyle bakmayacağız. Ahtapot mu ? ortadan kalktığında yani kolektif bir irade sergilendiğinde bir dağın çarpıklığını bir sevinç de sanmayacağız. Yalan cambazları, itibar cellatları işlerinden ballı 5-6 maaşları ve “huzur” haklarından olurken, yerlerini memleketin dürüst ve onurlu insanları alabilir. Yeter ki ahtapot yani sömürü ve yağma yok edilsin, aramızdaki bütün meseleleri halledebiliriz.
Bayram günü kafanızı ağrıttım, memleketin derdini dert edinenlerin yazılarını bekliyoruz. Biliyorum yazı yazmak riskli iş ama yine de şu söze hep inandım: söylemek güzeldir, ama yazmak cesarettir. Cesur olmak dışında başka bir seçeneğimiz kalmadığında, bugünden yarına ne söylediğimizin, neyin yanında ve neyin karşısında durduğumuzun ispatı bu yazılar olacak. Latincede çok sevdiğim bir söz var bir romanın bitiş cümlesinde okumuştum: Dixi et salvavi anaimam meam (söyledim ve ruhumu kurtardım) söylemek, yazmak isteyenler bize yazsınlar. Adres ozdemir72@gmail.com
1Elektronik Erişim: https://www.yalovagazetesi.com/elektrik-faturalari-londraya-mi-odeniyor
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır