BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: TORNİSTAN VE TÜKENMİŞLİK SENDROMU

Ümit ÖZDEMİR / 14.09.2026

@masumlevrek

12 Eylül darbesinin 46. yıl dönümündeyiz. O karanlık gece saray rejimiyle devam ediyor… Karanlık geceyi koyulaştıran, biçimsel demokrasinin önce 1990’larda lümpen çürütmeyle mafyozo rejime ve sonra 2000’lerde neoliberalizmin 3. saldırı dalgasıyla istibdat rejimine dönüşmesiydi. İstibdat rejiminin suç ortağı, sahte muhalefetin Yeni Partisinin lideri Özgür Özel’e yönelik bir imamın “Kızıl komünist oldum. Sizin muhalefetinizi yumuşak buluyorum” sözleri çok öğreticidir. Özgür Özel’in her zaman sarıldığı gerekçeyse ikna edici olmaktan uzaktı. Siyaset biliminde halkın siyasal alana katılma isteği ve arzusuyla, bu arzunun daraltılması mümkünse kısıtlanması, mümkün olmuyorsa çürütülmesi faaliyetlerinin toplam sonucuna temsiliyet krizi adı veriliyor. Özgür Özel ve Yeni Partililerin yüzleştiği şey aslında temsiliyet krizidir ve temsiliyet krizi, 12 Eylül faşist darbesinden bu yana, halkın taleplerinin siyasal-ekonomik alana yansımasına engel olan sağ politik uzlaşmadır.

Bütün koyu karanlığına, istibdat kuşatmasına rağmen Özgür Özel’e yönelik bu tepki ve eleştiri, dipten gelen dalganın esasen adalet ve insan hakları odaklı olduğunu ve kendisini düzen içi muhalefetle sınırlamayacağını bir kez daha kanıtladı. Bu dinamizm Türkiye ilerici hareketlerinin temel güvencesi, dayanak noktası ve moral gücüdür. Uzatılmış 12 Eylül rejimi olarak adlandırdığımız saray rejimi, bütün rezervlerini tüketti. Utanmazlık ve gaspta herhangi bir sınırın olmadığını gösteren saray rejimi, bu rezervlerin içinde modern zamanların İdris-i Bitlis’i adlı halk katliamcısının günümüz versiyonu Abdullah Öcalan’ı da dahil etti.

Öcalan’a villa yaptırıldığı itirafı da saray aparatı gazeteci Nagehan Alçı tarafından dile getirildi. AKP ne zaman batırsa sahne alan Şamil Tayyar tarafından yapılan yalanlamalar skandalın üstünü örtme çabalarıydı. AKP çokları tarafından dile getirilen ve daha önce Adalet Bakanı Gürlek tarafından sık sık yalanlanan villa açıklamasını Devlet Bahçeli’ye yaptırdı. Zamanlama oldukça manidar olduğunu söyleyebiliriz. Villa açıklamasını ülkede bütün her şeyin birbirine girdiği bir kaos atmosferinde dile getiren Bahçeli ve Alçı deyim yerindeyse gürültüye getirmeye çalıştı. Devletin insanların acısını yok sayma keyfiyeti ve tam bir utanmazlık olarak kayıtlara geçen villa işiyle adalet duygusu biraz daha yok edildi. Oldukça tehlikeli olan bu durum anomi ve çözülmeyi beslemekle kalmaz, aynı zamanda şiddet ve yabacılaşmayı teşvik eder. Tam bu esnada Hatay depreminde Ezgi Apartmanında hayatını kaybedenlerin yargılandığı davada 8 yıl hapis cezası alan müteahhit ve rant baronlarının hepsinin tahliye edildiği haberi geldi. Adalet Peşinde Aileleri Platformu Sözcüsü Döne Kaya, mahkemenin verdiği kararı protesto etmek için Adalet Bakanlığı önünde eyleme başladı. Annesi 6 gün enkaz altında kalan Döne’nin Adalet Bakanlığı önüne serdiği anne fotoğraflarına yapılan müdahaleyle ortaya çıktı ki “terörsüz Türkiye”, rant terörü ve buna bağlı kitle katliamını kapsamıyor !

Baskı ve hile, Emevi karakterli saray istibdat rejiminin temel karakteristiğidir. Bir yandan muhaliflerine baskı uygulamak öte yandan yağsız-tarafsız faşist eskisi, Mansur Yavaş’ı yoklamak bu rejimlerin bilinen yönüdür. Böyle olunca mesela emperyalizmin genel valisi Tom Barrack’ın Osmanlıcı söylemi terk edip, bir anda “Atatürkçü” maskesi takmasına şaşırmayalım. Bayram değil seyran değil neden şimdi “Atatürkçü” oldular ?

Sorunun ilk cevabı, İran savaşının kaybedilmesidir. 1953 Ajax Operasyonu ve Kermit Roosevelt eliyle örgütlenen Millici Mussadık karşıtı darbe, Aramco ve Standart Oil’in İran petrollerini yağmalaması için tertiplendi. 1979’a kadar hüküm süren Amerikan yanlısı Şah Rıza Pehlevi rejimi, büyük bir yağmanın ve emperyalizmin kulu kölesi oldu. İtiraz edenleri en vahşi yöntemlerle cezalandıran Şah diktatörlüğü, objektif olarak devrimin koşullarını olgunlaştırdı. Büyük yağma ve talan bir yanda sefih bir hayat süren Şah rejiminin arsız hedonizmini beslerken diğer kutupta taşra muhafazakarlığını ve Humeyni tabanını besledi. Muhafazakar İrin ve cerahat Şii nihilizmine, Şii nihilizmi siyasal islamcı düşünceye dönüştüğünde çürüme ve yozlaşmadan kurtuluşun yolunun sosyal bir devrim değil, daha gerici bir rejimde olduğu yönünde bir kamu oyu oluştu. Humeyni’ye ev sahipliği yapan Fransa’nın izniyle evine dönen mollaların öncülüğünde İran İslam Devrimi 1979’da patladığında, Vietnam sendromunu atlatamayan ABD, bir de İran sendromu yaşamaya başladı. Amerikan tarihinin en koyu karanlığı, Nixon-Reagan geçişinde yaşandı ve neoliberal kuralsız yağma düzeni Thatcher-Reagan-Özal adlı üçlü haydudunu iktidara taşıdı.

2008’de Üçüncü Büyük Depresyon ile çöken neoliberal standart modelin cenazesinin kaldırılması için ortaya konan bütün çabalar, ilaç şirketlerini ihya eden pandemi aşılaması, evden çalışmanın dayatılmasıydı. Yapay Zeka ile denenen sermaye birikim modeli ise YZ’nin olası korkunç sonuçlarının birer ikişer ortaya çıkmasıyla akamete uğranmak üzere. YZ üzerinden yeni bir sermaye birikimi modeline geçişin imkansız hale gelmesi, neoliberal çöküşün temel dinamiklerini daha da hızlandırdı. Amerikan sağının ve işsiz lümpenlerinin iktidara getirdiği Trump liberal faşisti, emperyalizmin en eski ve en paslı silahına yani doğrudan işgale soyundu. Trump’a ait olduğu zannedilen saldırı, Amerikan petrol baronlarının ve kapitalistlerinin çaresizliğinden başka bir şey değildi. 1974’de Suudilerle anlaşarak kurdukları petro-dolar sistemi, Amerikan borçlarını petrol çıpasına bağlayarak krizi bir süreliğine erteledi. Bu aynı zamanda hidro karbon savaşlarını emperyalizmin 20. Yüzyılın en belirgin başlığına çevirdi.

Öte yandan İran petrol mollalarının halk muhalefetini bastırmasında etkili bir milliyetçi konsolidasyonla işine gelen bu saldırıyla, 1970’lerin petrol şoklarına benzeyen bir sürece girildi. Yıkım o kadar büyük ki, yaklaşan kış aylarında artması beklenen akaryakıt tedariğinin nasıl karşılanacağı sorusu ortada duruyor. İran savaşıyla neoliberal kapitalizmin çelişkileri kendi sonunu hazırladı. Yemen’de çıplak ayaklı Husilerin Suudi ordusunu pert etmeleri sonucu Suudi yalnızlığının ne olduğunu da yaşayarak test ettik. Suudiler 1945 Şubatında köle oldukları Amerikan emperyalizminden yardım talep ettilerse de, aldıkları red cevabı, emperyalizmden medet umanların sonunun ne olacağını şüpheye yer bırakmayacak ölçüde ortaya koydu.

Emperyalizmin ipine sıkı sıkıya sarılan ve ülkenin geleceğini emperyalist oligarklara teslim eden siyasal islamcıların Şanghay İşbirliği Örgütü’nde boy göstermeleri bu açmazın kaçınılmaz sonuçlarından biriydi. Söylem değiştirerek Türk-Kürt-Arap federasyonundan “Türkçü-milliyetçi söylemin dile getirilmesi tükenmişlik sendromunun yansımasından başka bir şey değil. Türk-Kürt Arap federasyonu yani yeni Osmanlıcılığın diriltilmesi, emperyalizmin bölgede yaşadığı uzun ve stratejik yenilginin etkileriyle bir başka bahara ertelendi. Yenilginin yıkıcı etkilerini izlememiz gereken odak noktası, İsrail’dir.

Uluslararası ilişkilerden izole edilme eğilimleri giderek belirginleşen İsrail’in verdiği sekter yanıtlar, izolasyon eğilimlerinin sıkılaşmasını besleyecektir. İktidardaki siyonaziler yani Ben Gvir ve Netanyahu ve hempalarının 7 Ekim provokasyonunun ardından ortaya çıkan belgelerle, Hamas saldırılarını 10 gün önce istihbaratını aldıkları, ancak saldırıyı Gazze soykırımı için etkili bir kaldıraç, bir meşru zemin olarak kullandıkları da ortaya çıktı. Haaretz’in yayınladığı haberlerle Uluslararası Adalet Divan’nın Gazze Soykırımı için aldığı yaptırım kararı, siyonazileri oldukça güç duruma düşürdü. İzolasyon yani uluslararası anlaşmalardan tecrit, hiçbir ülkenin yaşamak istemeyeceği bir şeydir. Dış ticaretten, eğitime, pasaport ve vize imkanlarından turizme kadar her sektörü derinden etkileyecek izolasyon dalgası, siyonazileri yaklaşan seçimler öncesinde güç duruma düşürecektir.

Siyonazilere yönelik cepheleşme kültürel sahada da devam ediyor. Başımızın tacı Javier Bardem ile başlayan anti siyonist uyanışlar, Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alan Yuval Abraham ve Rachel Szor imzalı NAZA belgeseli, Gazze’deki hava saldırılarında ve hedef belirleme süreçlerinde kullanılan yapay zeka sistemlerini (Lavender vb.) inceliyor. Sinematik dili soykırımcı İsrail askeri bürokrasisini, karar alma zincirlerini ve bu sistemin işleyişini belge odaklı yaklaşımla kurgulayan belgesel, soykırımın arkasındaki militarizasyonu gerilim ve araştırmacı gazetecilik tonuyla tartışmaya açıyor. Neoliberal kuralsızlık döneminde sivillerin hiçbir ayrım gözetilmedenh katlinin arkasındaki karar alma mekanizmalarını ortaya koyan NAZA’ya verilen bu ödül, politik anlamda köşeye sıkışan İsrail ve siyonazileri kültürel sahada da tecrit ediyor. Metis Yayınları’ndan çıkan Antony Loewestein imzalı Filistin Laboratuvarı: İsrail İşgal Teknolojilerini Dünyaya Nasıl İhraç Ediyor ? Kitabı, soykırımcıların emperyalist silah tekelleriyle kirli ortaklığını tartışmaya açıyor.

Tam da bu esnada “ince anti komünizm” adı da verebileceğimiz sol liberallerin merkez üslerinden İletişim Yayınlarının, Tanıl Bora’nın kaleme aldığı “Devrimciler” kitabının kapağı, sosyal medyaya düştü. Kitabın kapağındaki fotoğrafta yer alan Devrimci-Yol pankartını grafik atraksiyonla “Devrimci Mücadele” adı verilen hayali bir örgüte çevirdiği ortaya çıktı. İletişim Yayınlarının editör takımı sosyal medya üzerinden yoğun bir eleştiri sağanağına maruz kaldı. Eleştirilerin odak noktası ve haklı itirazı, tarihi gerçeklerin tahrifiydi. Bu cenahın neden bu işleri ısrarla yaptığını sosyalist solun tarihini, önemli kurumsal örgütlenmelerinin içini boşaltmak için anı hatırasından ibaret yayın dizileri başlattığı çok nettir. Anıların anlatılması ve kitaplaşması sırasında yapılan editoryal müdahalelerin ne olduğu da meçhul ! Sosyal medyadan gelen tepkilerin yoğunluğu sebebiyle yayına hazırlanan kitabın kapağında değişikliğe gidilmek zorunda kalındı. Ancak yine de karıştığı bir trafik kazasıyla artık bir katil olan Emrah Serbes’in kitaplarının basılması konusunda derin bir sessizlik hüküm sürüyor.

Yine aynı çevrenin fonladığı Burak Çevik imzalı “Hiç Bir Şey Yerinde Değil” filmiyle örgütü sosyalist mücadeleyi savunan 7 TİP’li gencin MHP-ÜGD’li katilleri aklanmaya çalışılmıştı. Ankara’nın orta yerinde 1978’de tertiplenen faşist katliamı, tarihsel ve siyasal bağlamından koparıp, münferit bir vaka olarak sunan filme yönelik eleştirilere “filmini solculara ve sağcılara beğendirmek zorunda değilim” kibirli yanıtını veren Çevik, danışmanlık hizmetini Tanıl Bora’dan aldığını itiraf etti. Böylece Çevik filmiyle kimlerin hizmetine koştuğunu açık etmişti. Benzer bir tutum Halil Berktay’ın 1 Mayıs 1977 katliamındaki tutumunda da görülür. Berktay asli failinin kontrgerilla ve CIA olan ve aslında bir darbe girişimi olan 1 Mayıs 1977 katliamını “sol gruplar arasındaki çatışma” olarak anlatan ve katliamın asli faillerini gizleyen devlet anlatısını yılarca tekrar etti.

12 Eylül faşizminin yarattığı lobotomi, yani hafızayı silme ve yeniden kurgulama işlemi için İletişim, T24 ve Medyascope gibi bir liberal-sol liberal yayın kuruluşlarına ihtiyaç vardır. İletişim Yayınlarının sosyalist solun hafızasına yaptığı derin darbe ve Birikim adlı derginin bu ay kapağında yer alan Ayça Alemdaroğlu imzalı “Bizim çocuklar miti ve Paul Heinze arşivinde 12 Eylül” başlıklı yazı, lobotomi seanslarının devam ettiğini gösteriyor. Şeytanın avukatlığı tam da bu esnada gerekli bir şeydir.

Gerçeği yazalım: Uzun süredir üzerinde çalıştığım kitabın bir bölümünü okuma parçası olarak yazıya ekliyorum: Darbe öncesi NATO toplantısı için ABD’ye giden Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, CIA Ortadoğu İstasyon Şefi Paul Henze ile Washington’da bir araya gelir. Paul Henze, 32. Gün’e 12 Eylül darbesi ile ilgili verdiği röportajda, Ağustos 1980’de yapılan bu ziyarette Türkiye’de gerçekleşecek olan askeri darbe ile ilgili Şahinkaya ile ilgili herhangi bir şey konuşmadıkları konusunda son derece tartışmalı bir söz sarf eder. Henze’nin iddiasının aksine, Gerçek Gazetesi’nde Ocak 1984’de yayınlanan bir habere göre, Tahsin Şahinkaya darbe öncesi özel bir misyona sahipti. Özel görüşmeler yapan Şahinkaya, Kenan Evren cuntasının yapmak üzere bulunduğu askeri darbenin harekât planı ile çeşitli ayrıntılar ve darbeden sonra izlenecek yol hakkında bilgi vermiş ve Pentagon ile ABD’nin bu konudaki son direktiflerini almış kişiydi. Uluslararası casusluk diliyle veya askeri terminoloji ile Şahinkaya cunta ile ABD arasında ‘Liaison man’ veya ‘liaison officer’ (irtibat adamı) olarak görev yapmıştı. Tam anlamıyla bir Kırmızı Pazartesi romanı gibi cinayetin yani askeri darbenin yeri, saati ve bütün aktörleri biliniyordu. Aptala yatan yazısıyla Ayça Alemdaroğlu ya da Birikim tayfası bu yazıyı okur mu bilinmez ama “our boys have did it” yani bizim çocuklar başardı sözü bir mit değil, işin içinde emperyalizmin bütün aktörlerinin yer aldığı bir karşı devrim süreciydi.

Şahinkaya mı ? “Kalebodur darbeci general budur” sözünü kanıtladı ve 12 Eylül faşizminden sonra elde ettiği güçle eşini Kalebodur firmasının ortağı yaptı. Nepotizmin asker üniforması giydirilmiş hali olan Şahinkaya, hakim durumu ve eşini kullanarak ordunun bütün binalarını Kalebodur fayansları döşetti. Elde ettiği servetin boyutları bugün bile tartışma konusudur.

Unutmak ihanettir ve hafıza üzerinde verilen mücadeleler sınıf mücadelelerinin ta kendisidir. 12 Eylül karanlığı ve karşı devrimine ABD emperyalizmini aklayan her söylem ve yazı ihanetin ortağı olmaktır. TÜSİAD, TOBB, TİSK, NATO, MHP ve ABD’nin emri ve katkılarıyla tezgahlanan darbeyle zenginleşenlerin tarikatlar ve sermaye sınıfı olduğunu şu rakamkar çok net ortaya koyuyor: 1978’de ücretlerin Milli gelirdeki payı % 35.19 iken 1980’de 26.6’ya 1990’da 14.2 ye düştü. Yani 12 Eylül faşist darbesi ve sonrasında kurulan yarı askeri mafya rejiminin sınıfsal niteliği bu rakamlarla somutlaşıyor. Darbeciler sermaye örgütleri TÜSİAD, TİSK ve TOBB’un emri, NATO ve MHP’nin katkılarıyla neoliberalizmi tank paletiyle getirdiler.

Kapak fotoğrafı olarak koyduğumuz Cihat Burak, ‘Sultan Sofrası’nda Tevfik Fikret’in Han-ı Yağma edebiyatını görsel bir alegoriye dönüştürür. Turgut Özal’ın duvaklı tasviri, küresel ve Körfez sermayesi karşısındaki teslimiyetçi ‘izdivacı’ simgelerken; tepesinde doymak bilmez bir iştahla sergilenen ziyafet, alt taraftaki ‘Orta Direk’ halkın yoksulluğu pahasına kurulan yağma düzenini ifşa eder.

Darbe işçi sınıfının sofrasını ve cebini ve geleceğini yağmalayıp, sermaye sınıfının önüne yığdı. TİSK Başkanı Halit Narin’in bugüne kadar onlar güldü gülme sırası bizde diyerek açıktan destek verdiği neoliberal yağma ve yağma için yaratılan karanlık grev yasakları, sendikasızlaştırma ve güvencesiz kölelik rejimiyle MESEM ile katmerlenerek devam ediyor. İletişim Yayınları ve Birikim’in hafızayı silme çabalarının siyasal içeriği böylece belirginleşiyor. İletişim Yayınları 1970’lerin petrol krizine benzer bir ortama sokulan neoliberal vahşetin müsebbiplerini aklamaya çalışıyor. Bastırılan ve bir tarafıyla uzun süre kimlik kutuplaşmasının bir tarafı haline getirilen sosyalist sol geri dönme emareleri gösterirken, ezilenlerin hafızası, mücadelenin birikimlerinden süzülen bilgi ve deneyimlerin yol göstericiliği hayati bir önem kazanıyor.

Finans kapital baronları eliyle kendi yarattıkları neoliberal frankeştayn canavarının pençesinde can verirken, sanayi sektörleri birer ikişer iflasa sürükleniyor. Son örneğini muhafazakarların kalesi olan Kayseri’de bir tekstil fabrikasının iflasıyla gözlediğimiz bu olgu, Marx’ın ünlü belirlemesini zihinlerde canlandırıyor: “Kapitalist üretimin önündeki tek engel sermayenin kendisidir.” Sayısız kriz ve depresyonla doğrulanan bu belirleme, neoliberal dönemde bu kez ekolojik krizleri de içine alacak biçimde genişleyerek mantık sınırına ulaştı. Faizlerin indirilmesi çağrısının yer aldığı Yeni Şafak manşetleri bunun somut delilidir. Yenilenen OVP ile 24 Ocak kararları arasındaki diyalektik bağ, herhalde kimsenin ilgisini çekmedi ! Oysa OVP’nin kurguladığı yağma ve bölüşüm şoku ile 24 Ocak kararları bir ve aynı şeydir !

Ekonomiyi ve dış siyaseti kendi özgül şartlarında ve kendi iç mantığında planlamaya, istihdamı ve üretimi önceleyen bir eksende örgütlemeyip, ülkeyi emperyalizmin oligarklarına teslim eden 12 Eylül faşist darbesi ve onun prematüre çocuğu saray rejiminin siyasal işlevi böylece bir kez daha ortaya çıkıyor: Sınırsız yağma ve ülkenin bütün kaynaklarının bu arada köprü ve otoyollarının peşkeş çekilmesi.

Başa dönersek kızıl imam haklı ama medet umduğu kapının, medet umulamayacak bir yer olduğu gerçeğini yeterince bilince çıkaramamış. Herkesin komünist olmasını bekleyemeyiz ama herkesin şu gerçeği doğru kavraması beklenebilir: İstibdat rejimleri Erdoğan-Bahçeli, Menderes-Bayar ve Evren-Özal’ın kendi keyiflerince örgütledikleri rejimler değildir. Bunun arkasında sermaye sınıfının içinden çıkamadığı derin krizler ve pay kavgaları vardır. Bu krizlerin aşılması neoliberallerin iddia ettiği gibi devletin küçültülmesi ve piyasacı mantığın her yere hakim olması değil, başrolünde halkın olduğu, halkın kendi öz yönetimini kendi pratiğinden öğrendiği bir rejimle mümkündür. Ötesi laf-ı güzaftır boş yerlerden medet ummaktır ve her seferinde derin bir hayal kırıklığıyla yüzleşmektir…

Diğer Yazılar

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: ÇERÇEVE YASA VE ORTA DOĞU’DA YENİ MACERALAR.

Ümit ÖZDEMİR  / 13.08.2026 İstibdat rejimlerinin genel karakteristiğidir. Başına çöreklendikleri bela oldukları mı demeliyim, ülkelerin …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir