UNUTULMUŞ YAZILAR: SANATTA YANLIŞ DEVRİMCİLİK

Bedrettin Cömert.

(Editörden-Bedrettin Cömert sanat eleştirmeni, çevirmen ve akademisyen olarak Türkiye’de önemli çalışmalara imza attı. Cömert, başarılı bir entelektüel ve sanat tarihçisi olarak temayüz ediyordu. Bugün üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan E.M Gombrich’in Sanatın Öyküsü kitabını Türkçeye çeviren Cömert, Estetik, Mitoloji ve İkonografi, Eleştiriye Beş Kala, Croce’nin Estetiği ve Giotto’nun Estetiği gibi sanat tarihi alanında önemli çalışmaları vardı. Şiirle de ilgilenen Cömert’in “Kalmasın Ellerim Sizlerden Uzak” adlı bir şiir kitabı da mevcuttu. Cömert, Estetik adlı eserinde, sanat tarihi boyunca süregiden tartışmaları baz alarak çoğulcu bir anlatıma ulaşır. Cömert’in sanat tarihi alanındaki en büyük katkılarından biri olan sanat tarihine felsefeyle yaklaşım bakış açısı getirmesi, sanat tarihi yazımında önemli bir yeniliktir. Cömert’in faşist terörün hedefine alınması ise üyesi olduğu Hacettepe Üniversitesi’nde fail-i meçhul cinayetlerin araştırılması için kurulan komisyonun başkanlığını üstlenmesiyle biçimlendi. Cömert, fail-i meçhul cinayetlerin aydınlanmamasını isteyen ülkü ocakları genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu tarafından tertiplenen saldırı ile katledildi. Cömert 11 Temmuz 1978’de, eşi Maria ile otomobiline binmek üzereyken düzenlenen saldırı ile hayatını kaybetti. Fail-i meçhul cinayetleri araştırma komisyonu başkanı olan Bedrettin Cömert cinayeti de fail-i meçhul bırakıldı.. Cömert bu yazısında sanat eleştirmeni ve tarihçisi olarak, sanat yapıtının hangi ölçütlere bağlı kalınarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyarken, düşünsel, entelektüel verimini okuyucularıyla paylaşıyor)

Devrimci sanat nitelemesine katılmıyorum. Nedeni şu: “Devrimci” sözcüğü, benzeri bir çok nitelemeler gibi kapsamı kolaylıkla belirlenemeyen, bu yüzden de her yana çekilebilen bir etiket oldu. Ayrıca bu sözcük devrimci eylemin gerçek içeriğini, bu eylemin kaçınılmaz tabanı sınıfsallıktan uzaklaştırıyor gibime geliyor. “Devrimci” sözcüğünün sanat tartışmalarını, salt ideolojik bir alana sürüklediğini, giderek sanatın kendisinin unutulmasına yol açtığını ileri sürüyorum. Ayrıca devrimci adıyla piyasaya sürülen sanat ve edebiyat ürünleri de bu ayrımsız etiketin gizleyici etkisiyle, sanatsal hiçbir işçilik ve emek içermedikleri halde, sanat gibi yutturulmak isteniyor. Bu nedenle daha köklü bir ayrımdan yola çıkarak, “devrimci” sözcüğünü başka bir nitelemeyle değiştirmenin zorunluluğuna inanıyorum. Böyle bir değiştirme, hem sanatın özgüllüğüne, hem de sınıfsallığına daha uygun düşecek.

İki karşıt sanat gösterisinden başka bir ayrıma izin vermiyor kafa yapım. Kalıplaşmış nitelemeler gibi gözükseler de, yaşadığımız sınıflı toplumlarda ancak şu iki sanatsal ayrımı yapabiliriz: 1-Kent soylu kökenli sanat ya da daha iyi bir deyişle, kentsoylu gerçekçi sanat görüşü. 2-Emekçi kitle kökenli sanat veya daha iyi bir deyişle, toplumcu gerçekçi sanat görüşü. Bu iki ayrımın tanımını ilkin ekonomik tabanda yapmak zorundadır. 1-Üretim araçlarına sahip kapitalist azınlığın ideolojisini şu veya bu yolda yansıtan sanat, 2-Üretim araçlarının emekçi kitlesi yararına ve çalışanların mutluluğu için kullanılmasını yine şu veya bu yolla sezindiren toplumcu ideolojinin sanatı.

Bu kesin ayrımları başlangıçta belirtmemin iki temel nedeni var: 1-Sanatı hangi türden olursa olsun, sınıfsallığın bu kesin belirlemesinden koparmak olanaksızdır. 2-Hiçbir sanat ürünü, en açık seçik olanı en çizgiseli bile, hiçbir zaman basit bir altyapı-üstyapı kolaycılığıyla, belirtisi olduğu sınıfsal ideolojiye dolaysızca indirgenemez. Çünkü sanatsal gösteriyle, sanatın yansıttığı dünya görüşü arasında akıl almaz giriftlikte bir karşıt ilişkiler alanı uzanır. Bu bakımdan Engels’in de doğru sonuçlara varmak için, gerekli gördüğü “uzun dönem yasası” sanatla sınıfsallık arasındaki bağımlılığı ve ilişkiyi saptamakta, öncelikle göz önünde tutulması gereken bir yöntem olması gerekir.

Sanat yapıtlarıyla sahici bir ilişkiye girebilmiş herkes şunu kabul etmek zorundadır: Sanatçılık bilgi ve bilinçten önce bir yetenek sorunudur. Yetenek sözcüğünü metafizik bir havaya sokmamak için buna “işçilik” demek belki daha doğru olacak. Her ozan en önce işçiliğiyle ozandır, üslup yaratabilmesiyle, biçimsel yapılar kurabilmesiyle ozandır. Buradaki “işçilik” sözcüğü hem kuyumculuk, hem de kuyumculuğu içeren yaratıcılık olarak anlaşılmalıdır. Her ozan eğer şiir üretiyorsa mutlaka kuyumcudur, mutlaka her bir sözcüğün en gizli, en bilinmedik kıyı bucağını duyup işleyen kimsedir.

“İşçilik” görüldüğü gibi çok zor bir nitelik. Ama sanat yapmanın en ilkel, en başlangıçsal koşulu. Bu noktanın çok iyi kavranması gerekir. Ancak bu çok ilkel, ama çok çetin başlangıç yetisinden sonradır ki sanatın şu veya bu niteliği söz konusu edilebilir. Ancak kişinin işçilik olarak sanatı varsa, o kişinin sanatının toplumcu gerçekçi ya da kentsoylu gerçekçi olup olmadığı araştırılabilir. İşte bu nedenle Ahmet Haşim de, Nazım Hikmet de ozandır. Bu nedenle Rimbaud’da, Mallarme de, Mayakovski de, Neruda da, Villon da ozandır. Bu noktaya dek yukarda belirtiğimiz iki dünya görüşünün ayrımcılığı değil, işçiliğin, sanatsal yaratıcılığın ortaklığı söz konusudur.

Şimdi bireyci sanat-toplumcu sanat karşılaştırmasına geçebiliriz. Toplumculuk, toplumsal nitelikli sorunların sanata sokulması değildir; ne de bireysel sorunların işlenmemesi. Gerçek toplumcu sanat, insanı birey-toplum bütünlüğü içinde görüp yansıtabilen sanattır. Toplumculuğu, toplumu dolaysız yoldan ilgilendiren konuların tekelinde sanmak, ilkel olduğu kadar kaba bir yanılgıdır. Böyle bir yanılgı sanat denilen o ince, o damıtılmış ürünün güzelliğini bulandırır. Toplumculuk bir konu, içerik sorunu değil, yöntem sorunudur, bakış açısıdır, dünya görüşü biçimidir. Toplumcu sanat, insanı, onu hiçbir sorunundan kaçmadan ele alıp yansıtan, ileriye dönük, geliştirici, “sanatça” bilinçlendirici bir etkinliktir. Baştan sona toplumsal içeriği olan bir ürün en bireyci bir yapıt bile sayılabileceği gibi, baştan sona bireysel sorunlarla örülü bir ürün de en toplumcu bir yapıt sayılabilir. Demiştim: Toplumculuğun özü içerik değil yöntemdir. Bu yöntemin, çağdaş dünyanın her alandaki sayısız verilerinden, toplumda ekonomik bir varlık olarak yaşayan insanın mutluluğu için yararlanması da ve bu mutluluğu sağlayacak temel yapının kurulması yolunda, bir birey-toplum bileşkesi olan insanın çözümünü getirmesi şarttır.

İster kapitalin sıkı düzenci dünya görüşünü, isterse emekçi sınıfın ilerici, toplumcu görüşünü yansıtsın, bütün sanat ürünleri aynı zamanda hem toplumsal hem bireyseldir. Nedeni çok açık: Her sanat yapıtı, toplumdaki her eylemin kaçınılmaz sınıfsallığı nedeniyle toplumsaldır, çünkü belirli bir dönemde belirli koşullarda, belirli etkenlerin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Her sanat yapıtı aynı zamanda bireyseldir, çünkü bireysel olmayan sanat yapıtı yoktur, çünkü her sanat yapıtı, sınıfsallığını bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bir birey tarafından, bir kişi tarafından, bir özne yani eşi olmayan bir “tek” tarafından yansıtılması, eleştirilmesi, süzülmesi, yorumlanmasıdır. Ancak bu ikili ve iç içe geçen özellikten sonra bir sanat yapıtı, toplumcu gerçekçi veya kentsoylu gerçekçi olarak nitelenebilir.

Şimdiye dek imece yoluyla sanat ürünü yaratıldığı görülmemiştir. Bireyin damgasını taşımayan, yani başka yapıtlardan şu veya bu nedenle ayrılmayan, kendi çapında da olsa, sanatsal beğeninin gelişim sürecinde kendi özgü bir yeri bulunmayan bir sanat yapıtı görülmemiştir henüz. Bu yüzden derim ki, bireyselliği (dikkat edin bireyciliği demiyorum. Hem niye olmasın hatta bireyciliği de!) gözü kapalı yadsıyıp, ondan öcü gibi kaçacak yerde, onu irdeleyip çözümlemek en akıllıca bir iş gibi görünüyor.

Şuraya gelmek istiyorum, kentsoylu gerçekçi veya toplumcu gerçekçi sanat ayrımlarından önce, bunların “öncesine” dikkati çekmek istiyorum. Ahmet Haşim ozandır. Yahya Kemal ozandır, Nazım Hikmet ozandır, Atilla İlhan, Hasan Hüseyin, Mayakovski, Brecht, Baudelaire, Eliot, Dante, Homeros, Eluard ozandır. Peki ya Ahmet Haşim’le Nazım Hikmet’e ozan dedirten ortak özellik nedir ? Ama öte yandan Ahmet Haşim’le Nazım Hikmet’i birbirinden ayıran sınıfsal özelliğin sanat düzlemindeki yansıması nasıl kendini gösteriyor ?

Oysa bireyci sanat, insanı bir birey-toplum bileşkesi olarak kavramaz, yalnızca bireyin dar ve bencil sınırlarının içinde görür; daha iyi bir deyişle, özneyi işlemez, öznelcidir. Geleceğin kapılarını güvenle, bilinçle, coşkuyla dövüp, insana bir gün mutlaka gelecek olan güzel günleri muştulamak yerine, bireyin karanlığını sürer öne; insanı bu dünyadan soğutmak için ne gerekirse yapar böylece de egemen kapitalin, ideolojisine, yarınına güvendirmeyen, yarını öte dünyada aratan dünyadışı yaşam anlayışına iter okuru.

Buna karşılık, toplumcu gerçekçi sanat ilericidir, iyimserdir, iç açıcıdır, umutlandırıcıdır, savaşımcıdır, atılgandır, araştırıcıdır. Ama her şeyden önce kolay değildir. İşte bu yüzden yazının başlığını “Sanattta Yanlış Devrimcilik” koydum.

Diğer Yazılar

SÖMÜRGECİLİK VE İSYAN: SALOZ’UN MAVALI

  Ezop’un şu lanetli dilinden bahset bana / kan var bütün kelimelerin altında… Cemal Süreya …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir