CENNET BATIDA: KİMSE SEBEPSİZ GÖÇMEZ BU DÜNYADA

Ümit Özdemir / 22.06.2026

@masumlevrek

Elias, dünyanın sayıları milyonları bulan “gölgesizlerinden” sadece biri, bir göçmen… Düştüğü yol, bir geminin sintinesine yakın ambarında kendi gibi yüzlerce mülteciyle sığınmaya çalıştığı Fransa’ya doğrudur. Yol uzun, menzil zorludur; milyonlarca mülteciyi bekleyen beyaz ırkçılık da cabası… Elias için hedefe varmak, hayatta kalmakla eş anlamlıdır. Elias gibi gemileri ve tır dorselerini dolduran binlerce insan; savaştan ve açlıktan yıkılmış ülkelerinden kaçarak sığınmaya, hayatta kalmaya çalışmaktadır. Her mültecinin geçmişini silmek zorunda olduğu açılış sahnesinde, mültecilerin fotoğraflarını ve kimliklerini yırtıp denize atmaları filmin dramatik aksının istikametini belirler. İnsan kaçakçılarına ödenen paranın ardından binilen gemi, binlerce yolcusuyla bilinmeze doğru yola çıkar.

Filmin belki de en trajikomik sahnelerinden birinde Elias, bir çıplaklar kampına sığınır. Ortama uymak için kendisi de soyunan Elias, çırılçıplak burjuvaların arasında atmosfere tamamen yabancılaşır. Gavras; rahata ve konfora batmış, duyarsız ve bencil orta sınıflar ile çıplaklar kampına yanlışlıkla düşen ve canının derdinde olan Elias’ın kültürel ve sınıfsal tezatlığını ustaca aktarır.

Club Paradise tatil köyünde tesadüflerin oyuncağı haline gelen Elias, katıldığı bir illüzyon gösterisi sonrası kendisini takdir eden bir sihirbazdan kart alır; sihirbaz, Paris’e vardığında kendisine gelmesini ister. Dramatik olay akışının yönünü tayin eden bu tanışma, burjuva bir kadının evinde geçirilen gece ve sabahında kahvaltıya giderken sahilde karşılaşılan karaya vurmuş mülteci cesetleri, herkesin şanslı olmadığını gösterir. Mültecilerin, tam da steril burjuvaların denize girdiği plaja vuran cesetleri, gece kopan fırtınanın ölümcül hasadıdır. Tatil köyüne sığınmak zorunda kalan mültecileri uzaklaştırmakla görevli güvenliğin yaratmaya çalıştığı o “steril” ortam artık zedelenmiştir.

Nina’nın Elias ile cinsel ilişkisi tatil köyünde küçük bir kaçamağa dönüşürken, Elias’ın iltica talebi Nina tarafından kibarca reddedilir. Evli ve düzenli bir hayatı olan Nina için bir aşk kaçamağından başka bir şey ifade etmeyen Elias, güvenli hayatın sınırları dışında konumlandırılır. Güvenliğe yakalanan Elias için artık kaçmaktan başka çare yoktur. Kaçış güzergâhı boyunca araçtan araca binen Elias, kaldığı her yerden süratle uzaklaşmak ve menzile varmak itkisiyle hareket eder.

Elias, burjuvaların kendisini bir dağ başında bir başına bırakmalarının ardından bir tıra sığınır. Zenginlerin aksine, bu ortam mükemmeldir. Paris yolundaki bir hurdalıkta iş bulan Elias, yol parasını çıkarmanın derdine düşer. Söktüğü TV tüplerinin geri dönüştürüldüğü fabrika, kendi gibi mülteci emekçilerin yuvasıdır. Elias, yardım ettiği ustanın “Çinli işçilerin daha azına razı olarak çalışacakları ve yakında kendilerinin yerini alacakları” yönündeki uyarılarını ilk başta ciddiye almaz. Gavras; göçmen-mülteci emekçilerin hastalanmamak zorunda oluşlarını, hastalananın yerini hemen bir yenisinin alacağını ustanın dilinden aktarırken, güvencesiz sömürünün ve “yedek işsiz ordusu” rezervinin emekçiler üzerinde yarattığı baskıyı başarıyla gözler önüne serer.

Hiçbir zaman kendilerine verilmeyecek sığınmacı kâğıtlarının yanı sıra, düşük ücretler ve birbirinden kötü yemeklerle hayatta kalmaya çalışan mülteciler yemekhanenin yolunu tutar. Mültecilerin yeni aldıkları maaşlarla daha güzel bir yemek istemeleri, güvenliğin sert saldırısıyla engellenir. Güvenlikle boğuşan Elias, çareyi fabrikadan kaçmakta bulur. Girdiği bir kasabada polise enselenen Elias; kendisini kovalayan polisten ve ceketini çaldığı orkestra üyesinden, bir çingene minibüsüne atlayarak kurtulur. Paris’e doğru çıkılan yolda çingenelerin kampından ayrılan Elias, bir mülteciyle girdiği yemek kuyruğunda, memleketine dönmek isteyen mültecinin “Paris’te iş yok” sözüne “Memlekette de iş yok” cevabını verir.

Gavras; dünyanın bütün işsizlerini ve güvencesizlerini yola revan ederek mültecileştiren temel dinamikliğin “işsizlik” olduğunun bir kere daha altını çizer. Paris’e gitmek için yeteri kadar parası olmayan Elias, kısa sürede ahbap olduğu bir mültecinin para yardımını kabul etmek zorunda kalır. Elias’ın çalınan ceketine ve elinden giden parasına rağmen tren yolculuğuyla vardığı Paris’te, Lido’yu ararken polis kontrolüne yakalanması ve kaçması, ardı ardına bitmek bilmeyen bir koşuşturmacayla finale giden yolu hızlandırır. Mültecileri görmezden gelen kalabalıkların arasında Lido’ya nasıl gidileceğini soran Elias’ın yolu, Paris’te sokak satıcılığı yapan mültecilerle kesişir. Ezilenin halinden yine bir başka ezilenin anladığını gösteren bu sahneler, filmin dramatik yapısını bütünler.

Mültecilerin ekmek kavgası nedeniyle aralarında yaşadıkları küçük sürtüşmelere rağmen, Paris sokaklarında kurdukları dayanışma ağları hayata tutunmanın belki de tek yoludur. İşportacılık ve sokak satıcılığı, mültecilerin hayatta kalmak için başvurduğu en yaygın geçim aracıdır. Champs-Élysées’ye doğru çıktığı yolda üzerindeki hırpani monttan kurtulan Elias, küçük burjuva konforunun sergilendiği lüks bir yatak takımının vitrin sunumunu seyrederken yağmura yakalanır. Filmin bu sahneleri; küçük burjuva konforu ile mülteci kederinin zıt sınıfsal kutuplaşmasının açık bir tasviridir. Sicim gibi yağan yağmurda evsiz mültecilerin çadırına sığınan Elias, bir biçimde hayatta kalmayı başaranların pratik çözümlerini paylaşır.

Elias, her mültecide olduğu gibi yakalanma korkusuyla başa çıkmak, “kente gelen yabancı” şüphesini atlatmak ve olası bütün sonuçlarıyla mülteciliğin yaralarını sarmak zorundadır. Neoliberal çağın yarattığı işsizlik ve göç sorununu tartışan Cennet Batı’da, mülteciliğin bütün hallerini trajik olduğu kadar komik unsurları da anlatıya katarak ele alır. Film, mülteci sorununu sadece bir “güvenlik” meselesi olarak gören hâkim sinema dilinin dışına çıkar.

Mülteci sorununu çözmek yerine onu uluslararası krizlerin ve ilişkilerin bir parçası haline getiren kapitalizm, mülteci korkusunu sömürerek bir “güvenlik rızası” üretti. Son örneğini, AB’nin geri kabul anlaşması ülkelerinde beklettiği mülteciler için sonsuza kadar hapis hayatı öngören yasayı hayata geçirmesiyle gördüğümüz bu mesele; savaş, kuraklık ve işsizlik gibi yapısal semptomların kaçınılmaz bir sonucudur. Neoliberal kapitalizmin yedek işsizler ordusu içindeki en güvencesiz kesim olarak değerlendirebileceğimiz mültecilerin durumunu salt bir güvenlik sorunu olarak kavratan yaklaşımdan uzaklaşan Cennet Batı’da, melodram kolaycılığına da düşmez.

Gavras; belirsizliğin ve endişenin hâkim olduğu gerilimli film anlatısını, konuyu dağıtmadan tek bir karakterin yolculuğu üzerine inşa eder. Bu anahtar öykülemede Elias’ın yolculuğu sırasında yaşadıkları, filmin gerçekçi derinliğini oluşturur. Güvencesizlerin en güvencesizi olan mültecilerin tabi tutulduğu baskı ve sömürü, Kirli Kirli Şeyler (Dirty Pretty Things) filmiyle bir ölçüde gözler önüne serilse de, bu tip “sakıncalı” mevzular ana akım sinemanın radarının dışında kalmaktadır.

Yönetmen Costa-Gavras, ezilenlere çevirdiği kamerasında bu kez vizörünün merceğini mültecilere odaklar. Eşitsizliğin yarattığı açık yaralardan birine dönüşen mülteci sorununa, bir karakterin anahtar öyküleme tekniğinden yapılan bu bakış, sinema sanatının gerçekçi ustasının olgunluk dönemi eserlerinden biridir. Gavras; politik filmografisinin sert anlatımlı filmlerindeki (Ölümsüz / Z ve Kayıp / Missing) göstermeci, mesafeli dil yerine, bu kez seyirciyi karakterle özdeşim kurmaya davet eder.

Bu yaklaşım, gerçekçiliğe alan açan ama daha çok hümanist olan bir tutumdur. Böylece Gavras, özdeşim kurma yöntemiyle mültecilere yönelik ön yargıları dağıtmak gibi daha dolaylı ama etkili bir politik tavır alır. Yer yer ironik bir film diline sahip olan Cennet Batı’da, bir yanılsamanın ta kendisine dönüşen Eyfel Kulesi’nin görüldüğü final sahnesinde şu can alıcı soruyu sordurur: Cennet gerçekten Batı’da mı? “Cennet” zannedilen Batı, sömürünün kurumlaşmış emperyal hali olabilir mi? Yaldızlı yüzü kazındığında yeni sömürgeciliğin ta kendisi olan Batı, yarattığı savaşlar ve kıtlıklarla bu göçmen dalgalarının asıl müsebbibi olabilir mi?

Her iyi film, bir finalden çok bir soruyla biterse iyi bir filmdir. Final zannettiğimiz o bitmemiş çelişkilerin içinden süzülen o soruyu sordurduğunda, Elias ve onun gibi milyonların akıbeti de belki netleşecektir: Kimse sebepsiz göçmez bu dünyada!

Diğer Yazılar

NEOLİBERALİZMDEN FAŞİZME, LİBERAL FAŞİZME…

Podcast: Neoliberalizmden Faşizme, Liberal Faşizme Mahir Konuk / 08.06.2026 Bir önceki yazımızda; kapitalist sistemin emperyalizm …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir