KİTAP TANITIM: SUÇSUZLAR: SACCO VE VANZETTİ’NİN ÖYKÜSÜ

Ümit ÖZDEMİR / 15.06.2026

@masumlevrek

Howard Fast’ın Suçsuzlar romanı, iki anarşist işçi Nicola Sacco ve Bartolomeo Vanzetti’nin idam edilme öyküsünü anlatır. İşlemedikleri bir suç nedeniyle tutuklanan bu iki emekçiyi (biri kunduracı, diğeri balıkçı) Nâzım Hikmet şu dizelerle tanımlar:

“Onların cebinde fırkamızın bileti yoktu / Onlar, kurtuluşun kapısına varmayı / ferdin cesur hamlelerinden uman / iki saf ve namuslu çocuktu!”

Suçsuzlar, bu iki işçinin idam sürecinde yaşananları bütün detayları ve taraflarıyla tartışmaya açan güçlü bir yapıttır.

Göçmenlik, Faşizm ve İki Yüzlü Popülizm

Gerçek suçlu Celestino Medeiros’un suçunu itiraf etmesine karşın, elektrikli sandalyede tam yedi dakika süren vahşi bir işkence yöntemiyle idam edilen iki yoldaş, göçmen İtalyan işçilerdir. Onların göçmen kimliği, romanın ara kesitinde dönemin faşist diktatörü Benito Mussolini’nin de anlatıya dahil olmasını beraberinde getirir. Mussolini, kendisinden beklendiği üzere, nefret ettiği bu iki “anarşist/komünist” işçinin idam edilmesinden içten içe hoşnuttur. Ancak kendisini ziyarete gelen heyete, kerhen de olsa gerekli diplomatik girişimlerde bulunacağını söyler. Romanın bu bölümü, faşist iki yüzlülüğün neye benzediğini ve popülizm denilen illetin halkı aldatmak adına nasıl artistik hareketler sergilediğini anlamak için önemli ipuçları barındırır.

Romanda doğrudan yer almasa da tarihsel arka planı tamamlamak adına geçerken değinelim: Amerikan sermaye sınıfının “Palmer Baskınları” ile işçi sınıfına karşı başlattığı topyekûn saldırı, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yükselişe geçen sosyalizmin prestijini boğma hamlesidir. Bu taarruz yalnızca fiziki şiddetle sınırlı kalmamış; sarı (Amerikan tipi) sendikacılığın yaygınlaştırılmasıyla, yani gelecekteki Jimmy Hoffa tarzı sendikacıdan ziyade mafyatik tipler eliyle sınıf hareketi tavsatılmış ve geriletilmiştir. Bunun neticesinde, sendikalarda örgütlü işçi sayısı o yıllarda trajik biçimde düşmüştür.

Amerikan sanayi kapitalistlerinin “Amerikan Planı” olarak adlandırdığı bu sendikasızlaştırma operasyonuyla, sendika üyesi olmak adeta vatan hainliğiyle bir tutulmuştur. İşçilerin artı değerine daha vahşice el koyan sermaye, sunduğu küçük tüketim tavizleriyle (refah illüzyonuyla) emekçilerin “kendi için sınıf” olma bilincine ağır bir darbe indirmiştir. 1929 Büyük Buhranı, işte bu sınıfsal gerileyişin ve kontrolsüz kapitalist sömürünün kaçınılmaz bir neticesidir.

Formalite gereği dönemin ABD Başkanı Calvin Coolidge’a mektup yazarak idamın durdurulmasını isteyen Mussolini ise bildiğimiz üzere 1944’te partizanlar tarafından yakalanarak cezalandırılmış ve öldürüldükten sonra ayağından asılarak teşhir edilmiştir. Mussolini dönemi kapandığında İtalya; güneyden Amerikan ordusu, kuzeyden ise faşist Nazi sürüleri tarafından işgal edilmiş tarumar bir ülkeydi.

“Öteki” Amerika’nın Direnişi

Vicdanlı, duyarlı kamuoyu ve emekçiler; Sacco ve Vanzetti’yi savunma komiteleri aracılığıyla bütün dünyada ayağa kalkıp Boston’da ve Washington Union Meydanı’nda devasa eylemler düzenlerken; istihbarat ve Adalet Bakanlığı yetkilileri ise provokasyon peşindedir.

Bu esnada Howard Fast’in özellikle isimlendirmediği Siyahi işçi; Amerikan ırkçılığının saldırılarıyla yetiştiğinden, ezilmenin ve aşağılanmanın ne demek olduğunu gayet iyi bilir ve bu yüzden idam karşıtı yürüyüşlere kararlılıkla katılır. Polisin gözaltına alıp işkence ederek, sahte bir sorgu tutanağını imzalaması karşılığında serbest bırakılacağı yönündeki aşağılık teklifine karşı direnir ve o tutanağı imzalamaz. Öte yandan polis ve istihbarat teşkilatı, “yüce” Amerikan adaletinin Yargıtay üyesine yönelik bir suikast tertibini el altından tezgahlayarak, idam infazı için kamuoyunda sahte bir meşruiyet zemini yaratmaya çalışır.

“Yaşam Ziyan Olmaz”

Romanın en dramatik sahnelerinden birinde; işsizlik ve yoksulluk nedeniyle çetelerin, mafyanın piyonu haline gelmiş Medeiros’un ziyan edilmiş hayatına isyanı anlatılır. Usta bir anlatıcı olan Fast’in tasvir ettiği bu sahnelerde, hücrede sinir krizleri geçiren Medeiros’un ağlama ve çığlıklarını yatıştırma görevi Sacco ile Vanzetti’ye düşer. Vanzetti’nin Medeiros’a söylediği “Yaşam ziyan olmaz” sözleri, romanın özeti ve politik mesajı olarak yerini alır. İnsanı belirleyen toplumsal koşulların bilincinde olan bu iki anarşist işçi, savaşa; yani üniforma giydirilmiş yoksulların kapitalistler uğruna birbirini boğazlamasına karşı çıkmışlardır. Savaşın yarattığı ekonomik enkazın bütün Amerikan emekçilerine ödetilmesine karşı durmaları, suçsuz yere idam edilmelerinin asıl sınıfsal nedenidir.

Başkan Calvin Coolidge’a ulaşan mektuplarla hızlanan dramatik olaylar zinciri, Başkan’ın kendisini ziyarete gelerek idamın durdurulmasını talep eden Adalet Bakanı’nı terslemesiyle son raddesine varır ve infaz kesinleşir. İdamı engellemeye yönelik bütün demokratik girişimlerin sonuçsuz kalmasında, ABD’li yönetici elitlerin ve steril burjuvazinin göçmen işçilere duyduğu sınıfsal nefretin payı büyüktür. Milyonlarca göçmenin emeği üzerine inşa edilen liberal demokrasi; konu geri döndürülemez bir cezalandırma metodu ve açık bir insanlık suçu olan idam cezasına geldiğinde liberal maskesini düşürür. Bu maskenin altından beliren çürümüş faşizan çehre, Amerikan liberalizminin gerçekte neye benzediğini kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde kanıtlar.

Sacco ve Vanzetti’nin idam edilmesinin tarihsel anlamı tam da burada belirginleşir. İki anarşist işçinin idamından iki yıl sonra patlayan 1929 Büyük Depresyonu ve Amerikan işçilerinin yaşadığı devasa sefalet; ilerleyen yıllarda şarkılara, şiirlere ve bir başka başyapıta, John Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ne konu olacaktır. Böyle bakınca, Suçsuzlar romanı ile Gazap Üzümleri arasında diyalektik bir bağ olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Kapitalizmin bunalım evreleri; kendini en güçlü, en “müreffeh” sandığı o liberal dönemlerinde mayalanır.

1929 Büyük depresyonundan bir fotoğraf. Kapitalizm çöktüğünde en ağır etkisini kadınlar ve çocuklar üzerinde hisettirir. (Fotoğraf Dorothea Lange)

Calvin Coolidge’in iç diyaloglarından yansıyan Anglo-Sakson burjuva kibri, gerçeğin duvarına yani kapitalizmin o büyük bunalım evresine çarpıp dağıldığında, sokakları ve parkları dolduran milyonlarca işsiz ve evsiz açığa çıkmıştır. Halk, karın doyurabilmek adına eyaletler arasında mekik dokuyan göçmen işçiler durumuna düşmüştür. Amerikan tarih yazımının özellikle hasıraltı etmeye çalıştığı 1929 Büyük Buhranı, kapitalist üretim ilişkilerinin olağan ve kaçınılmaz bir sonucudur. Amerikan sermaye sınıfı; kendisine bağlı “uysal” sarı sendikalar (trade-union) ile yatıştırdığı sınıf mücadelesini, kâr oranlarının düşmesi neticesinde işçi ücretlerini daha da dibe çekerek yanıtlamış ve kendi gaddar burjuva niteliğini bir kez daha sergilemiştir.

1929 Büyük Depresyonu’ndan iki yıl önce, işçilere ve yükselen radikal işçi hareketine gözdağı vermek amacıyla Sacco ve Vanzetti’nin elektrikli sandalyeye gönderilmesi, sınıfsal anlamını işte bu tabloda bulur. Yöneten sınıf burjuvazi, kendi konforunu ve küçük burjuvazinin sahte “refahını” gözetirken; o refahın faturasını toplumun en altında, en düşük ücretlerle ve güvencesiz çalışmak zorunda bırakılan göçmen işçilere ödetir.

Hukuk İllüzyonunun Dağılması

Howard Fast, Suçsuzlar’da gerçeği eğip bükmeden, usta bir belgesel kurguyla derdini anlatmayı başarıyor. Kitap, efsanevi yayınevimiz Payel tarafından basılmıştı. Günümüzde bir daha basılır mı, ya da piyasayı istila eden niteliksiz kişisel gelişim kitaplarının arasından sıyrılıp Suçsuzlar’a sıra gelir mi, bilemiyorum. Yayıncılık mutfağında da çalışmış bir emekçi olarak tüm okurlara ve emekçilere tavsiyem, Sacco ve Vanzetti’nin öyküsünün anlatıldığı bu romanı mutlaka okumalarıdır.

Zira göçmen işçi nefevî üzerine bina edilen milliyetçiliğin, ABD’nin kurucu yapısal fikri olduğu gerçeği, bugün de uygulanan sağ-ırkçı politikalarla varlığını sürdürüyor. İş bulamadığı ya da hayatta kalmaya çalıştığı için göçmenleşen işçilere reva görülen ayrımcılık ve aşağılama, bugün kendisi de bir Alman göçmeni soyundan gelen faşizan figür Donald Trump’ta kristalize olmaktadır.

Fast’ın Suçsuzlar’ı, dava dosyasındaki hukuksuzlukları hukuk fakültesi öğrencilerine anlatmakta zorlanan ve vicdan azabı çeken ceza hukuku profesörünün dramıyla, gerçek bir trajediyi niteler. Romanda burjuva illüzyonunun ve hukuk sisteminin yarattığı narkoz dağıldığında bütün değerleri altüst olan bu Ceza Hukuku Profesörü, sistemin çürüme göstergelerinden biridir. Profesörün bir komünistle girdiği diyalog ve burjuva illüzyonunun un ufak olduğu o kırılma anında, komünistin “güvenilmesi gereken tek sınıfın emekçiler olduğuna” dair sözleri, yapıtın umut dolu politik bildirisi olarak öne çıkar.

Bu roman; Sacco ile Vanzetti için eyleme geçen Siyahi işçiden, suça sürüklenen Medeiros’a ve çeşitli yan karakterlere kadar uzanan geniş yelpazesiyle; F. Scott Fitzgerald’ın Muhteşem Gatsby romanındaki gibi Caz Çağı’nın şatafatlı burjuvalarının resmi geçidi değil, “Öteki Amerika’nın”, yani ezilenlerin Amerikasının romanıdır. Howard Fast, Amerikan liberal demokrasisinin yapısal karakterini anlamak isteyenlere muazzam bir imkan sunar. Vanzetti’nin jüri karşısında yaptığı şu tarihi savunma, savaş karşıtlığının sınıfsal özünü şüpheye yer bırakmayacak ölçüde kanıtlamaktadır:

*”Bir savaşa karşı olduğumuz için jüri bizden nefret ediyordu. Oysa o jüri şu ince ayrımı yapmaktan acizdi: Sırf yapılan savaş haksız olduğu ve başka bir halka kin duymadığı için savaşa karşı çıkan dürüst bir insanla; kendi ülkesinin savaştığı düşman ülkeyi tutan, yani casus olduğu için savaşa karşı çıkan insan arasındaki farkı bilmiyorlardı. Biz casus ya da hain değiliz. Sırf savaşın arkasındaki o haksız nedenlere inanmadığımız için karşı çıktığımızı savcı pekâlâ biliyor.

Biz o gün savaşın haksız olduğuna inanıyorduk; aradan on yıl geçtikten sonra bugün buna daha da çok inaniyoruz. Çünkü gün geçtikçe savaşın getirdiği yıkıcı sonuçları daha iyi anlıyoruz. Savaşın büyük bir yanlış olduğunu bugün her zamankinden daha net görüyoruz.

Eğer bugün burada durup, ‘İnsanlığa dikkat edin! İnsanlık çiçeğini gömdükleri bir mezarın içindesiniz! Hem de ne uğruna? Size söylenen her şey, verilen tüm sözler koca bir yalandı, aldatmacaydı, suçtu! Hani nerede özgürlük? Hani nerede refah? Sizi yücelteceklerini söylemişlerdi, hani nerede o yücelik?’ diye haykırabiliyorsam, şu an bu sanık sandalyesinde oturduğuma yalnızca sevinç duyabilirim.”*

Suçsuzlar, gerçekten de masum olan ve işçi sınıfına gözdağı vermek adına egemenlerce katledilen iki göçmen işçinin; Nâzım Hikmet’in şu sarsıcı dizeleriyle selam durduğu o ölümsüz mücadelenin öyküsüdür:

cani değildiler, kurban gittiler bir cinayete / kurban gittiler, dolarların emrindeki adalete ! / hayatlarında olmadılarsa da kitlelerin rehberi / ölümleriyle şaha kaldırdılar kitleleri / bu iki ihtilal neferi…”

Sıradan iki işçinin idamıyla sağlanan o geçici burjuva konforu, esasen dört milyon işçinin örgütlediği 1919 grev dalgasının devlet eliyle kanlı biçimde bastırılmasının ve yaratılan “Kızıl Korku” atmosferinin bir sonucuydu. İşçiler ne zaman mücadele etmeyi ve örgütlenmeyi bıraksa, egemenlere sağlanan o kırılgan konforun ve sahte toplumsal saadetin faturasının ne kadar ağır olduğu en çok bu tarz toplumcu-gerçekçi eserlerde karşılığını buluyor. Sanatın temel ölçütü gerçekçilik ve toplumsal faydaysa eğer, Fast’ın Suçsuzlar’ı o estetik değer ölçütlerinin en önemlilerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.

Diğer Yazılar

ŞEBNEM FERAH: ROCK’UN RADİKAL BİR MASUMİYET MONA LİSASI.

Şebnem Ferah Diskografisinde Birey ve Toplum: Şarkı Sözlerinden Süzülenler Ümit ÖZDEMİR / 07.06.2026 12 Eylül …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir