NEOLİBERALİZM VE ÖTESİ

Mahir Konuk / 30.04.2026

Şimdiye kadar ileri sürdüklerimizi toparlamakla işe başlayalım. Bu amaçla öncelikle soracağımız şu soruları soracağız Liberalizm nedir? Zaman ve mekân kavramına, yani tarihe ve toplumsallaşma biçimlerine bağlı olarak liberalizmin kaç çeşit varoluş biçimi bulunmaktadır? Liberalizmin varoluş biçimlerindeki farklılaşmaların yanında, ortak payda teşkil edecek özellikler nelerdir?

Liberalizm, bir ideolojik varoluş biçimi olarak daha başlangıcından beri (A. Smith) bir üretim ve toplumsallaşma biçimi ile ilintili olarak “kapitalizmin” genel tanımını sunmaktadır. Liberalizm bir “özgürleştirme” düşüncesi olarak tanımlanır: Öncelikle de bireyin özgürleştirilmesi ve onun her şeyin ölçüsü olarak kabul edilmesi olarak tanımlanan liberalizm, Fransız antropolog ve tarihçi Emmanuel Todd’un deyişiyle “mutlak bireyciliğin” anavatanı olan İngiltere’de ve bir felsefi düşünce biçimi olarak kapitalist üretim biçimiyle birlikte ortaya çıkması, bu durumun tesadüfi bir olgu olmadığına işarettir.

Liberalizmin içerdiği “özgürleştirme” kavramı, anlaşılacağı üzere, her ne kadar “bireyin” ve/veya “bireyselliğin” özgürleştirilmesi ile ilgili olsa da; bu tür “sınıfsal yapılaşma” şartlarındaki bir “özgürleştirme” kapitalizm öncesindeki feodal zincirlerinden azat edilmiş bireyi, “ücretli köle” olarak tanımlayarak yeniden zincire vurulmaktan kurtaramayacaktır. Bu durumda “özgürleştirilmiş” olan birey, yani “liberalizmin bireyi”, bir çeşit “terfi etmiş köle”; -İngiltere söz konusu olduğunda, genel olarak sınıflı toplumsal yapılanmanın bekçisi olan “Majestelerinin süjesi” (tebaası) olmaktan kurtulmuş olmayacaktır. Bununla birlikte, ne kapitalizm, ne de tarihsel bir üretim ve toplumsallaşma biçimi olarak onun baştan beri ideolojisi olan liberalizm, aslında, ne bireyi ne de bireyselliği icat etmiştir.

ABD’nin Philadelphia eyaletinde 1903 yılı tekstil grevi, çalışma gününün 55 saatle sınırlanması ve gece vardiyasında çocukların ve kadınların çalışmasının yasaklanması talebiyle çoğu genç on binlerce işçiyi buluşturdu.

Bir “sınıf ideolojisi” olarak liberalizmin bütün yapıp ettiği, bireyi sermayedara ve bireyciliği aşırı bireyciliğe dönüştürerek, toplumsallaşma yetisinin karşısına dikmektir. Olayın vuku bulduğu İngiltere’de, baştan beri “bireyci bireyleşmenin” ölçütü “Majestelerinin” sahip olduğu bireyleşme veya bireycilik seviyesine eşittir. Ancak bu nicelikle ilgili bir ölçüdür ve sadece ideolojik bir anlam taşımaktadır. Gerçekte, sıradan bir emekçi-vatandaşın sahip olduğu toplumsal konum; sadece onun birey olarak sahip olduğu niteliği belirlemekle kalmaz. Aynı zamanda, gerçekte “özgürleştirilmiş” bir birey olarak, gerçekte sahip olduğu bireysellik düzeyinin, kayıtlı olduğu sınıfsal yapılanmadaki “toplumsal konumunu” da belirleyecektir.

Neticede, özgürlük ve onun burjuva toplumundaki koroleri (izdüşümü) olan bireycilik, doğrudan doğruya sınıfsal özellikler tarafından belirlenen kavramlardır ve sınıfsal yapılanmaların empoze ettiği nesnel sınırların dışında düşünülemezler. -Aşırı bireyleşmenin- her ne kadar sınıfsal tabiatlı olsa da- bağımsız tarihi bir süreç olarak gelişimin izlediği yolu Frankfurt ekolünden Norbert Elias adlı, bir sosyoloğun “La Société des Moeurs” (Adap toplumu)1 ve “Les Dynamiques de l’Occident” (Batı’nın Dinamikleri). eserlerinden öğrenmekteyiz. Özetle belirtmemiz gerekirse birinci eserde, feodal toplumun gelişiminin belli bir evresinde, merkezi otoritenin temsilcisi olan kraliyetin önem kazanmasıyla birlikte, bir “saray adabı muaşeretinin” genel geçer ve resmi bir davranış modeli biçimi oluşturacak şekilde kendini empoze ettiği görülmektedir.

Norbert Elias

Yeni davranış biçimini oluşturan prensip kısaca, “hayvani” güdülerin bireyler tarafından kontrol altına alınması ve buna bağlı olarak bireylerin davranışlarında görülen şiddete son verilerek, devlet yapılanmasının biricik ve legal şiddet uygulama aracı haline getirilmesi olarak tanımlayabiliriz. Böylece eskinin kaba-saba yerel feodal derebeyleri, merkezi otoritenin emrindeki “saray erbabı” aristokratlar haline getirilmiştir. Fransa’daki, “Güneş- Kral” (Roi Soleil) lakaplı 14. Louis, “saray erkanını” yeni tarihi şartlarda biçimlendirmekle kalmamış; Fransız Ulusunun oluşumunda “yollar inşa etmek” gibi önemli alt yapı çalışmasıyla kendi merkezi otoritesini sağlamlaştırırken, aynı zamanda “milli pazar” oluşmasına da önayak olmuştur.

Böylece, burjuvazi, başlangıçta aristokrasi ile yeni türdeki devlet yapılanmasını güçlendirirken, yeni türde aşırı bireycililiğin gelişmesinde de onunla el ele vermiştir. Bu birliktelik, çok geçmeden birçok ülkede gerçekleşen devrim hareketleriyle sonuçlanmış, “merkezi krallıklar” böylece önce “kapitalist pazara” ve sonra da burjuvazinin siyasal varlığını oluşturan “Ulus Devletlere” dönüşmüştür. Artık yeni hâkim sınıf yani burjuvazi ve yeni tipteki köleler sınıfı olan proletarya sınıflı toplumsal yapılanma biçiminin dinamiklerini de belirleyecektir. Elias’ın ikinci eseri ise bize, sarayda başlayan yeni tipteki bireyleşme sürecinin Batı kapitalizmi için bir model haline geldiğini anlatmaktadır.

Norbert Elias’ın eserlerinde tanımlanan yeni tipteki bireyleşme biçimi; bize, “aşırı bireyleşme” dediğimiz şeyin prensiplerini sunmaktadır. Birinci prensip; sınıflı bir yapılanmanın eseri olan toplumsal dışsallığın sürekli bir şekilde başkalaşmasının öngörülmesi, ama belli bir toplumsal sınıfı veya genel olarak sınıfları ortadan kaldırmayı gündeme getiren bir değişimi kesinlikle dışlamasıdır. İkinci prensip olarak ve birincinin seyri ile bütünüyle örtüşen şekilde; bireylerden, kendi toplumsal konumlarına uygun olarak başkalaşan ama yapısal olarak kesinlikle değişmeyen toplumsal dışsallığın dayattığı şartlara, her durumda adapte olmak zorunluluğudur.

Aşırı bireyleşmenin bu iki kurucu prensibinin bir araya gelmesiyle, birey ile toplum, bireyselleşmeyle toplumsallaşma süreçleri arasında var olan bir dengesizlik durumu ortaya çıkmaktadır. Sınıflı toplumsal yapılanma şartlarında dengesizlik hali mutlaktır; aşırı bireycilik yararına -ileride göreceğimiz gibi- sürekli olarak “hastalıklı birey ve bireysellikler” üreterek daha da vahim bir şekilde kendini yeniden yaratmaktadır.

Kapitalist sistemin hâkim sınıfı konumundaki burjuvazi, bütün tarihi boyunca bu dengesizliği “liberal ideolojiler” aracılığıyla sürekli bir şekilde “toplumsallık” aleyhine olarak arttırarak var olmuştur. “Aşırı bireyciliğin” en üst biçimi, burjuva toplumunda sermaye temerküzü faaliyetiyle ortaya çıkan bireysellik biçimidir. Kapitalist sistemin toplumsallaşmayı biçimlendirdiği şartlarda, bu bireysellik; ulus-devlet biçiminde örgütlenmiş toplumsallık şartları da dahil olmak üzere, “ötekilerden” veya kısaca “toplumsallıktan soyutlanma” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, mutlak bir dengesizlik üzerinde yükselir.

Burjuvazi için bir varoluş biçimi olan aşırı bireycilik veya bireyleşme, emekçilerin oluşturduğu toplumsal sınıf için ise tam tersine bir “yok oluş” biçimidir. “Aşırı bireyleşme” ancak üreten ve böylece insani evreni yaratarak var olabilen çalışanlar için çoğunlukla tercih edilen bir şey değil; aksine kendine adapte olunmak üzere ideolojik, siyasi ve kültürel olarak dışarıdan empoze edilen bir şeydir. İşçi sınıfı, burjuvazinin kendi dengesizliğine ortak ettiği bu durumdan ancak “aşırı toplumsallaşarak” (komünizm) çıkabilecektir.

Mesafe alışlar ve kırılmalar…

Durkheim’dan başlayarak, bütün burjuva sosyolojisinin ana tartışma konusu; burjuva toplumsallığını biçimlendiren aşırı bireyciliğin (veya bireyleşmenin), sınıflı toplumsal yapılanmanın başkalaşsa da değişmeden kalabilmesi konusudur. Burjuva toplumunda, en ideal biçimiyle “sermaye temerküzünde” ifadesini bulan “bireyleşme süreci” ile toplumsallaşma süreci, sınıf çelişkilerine (veya emek-sermaye çelişkisine) tabi olduğundan sürekli ters oranlarda ilerleyen bir süreçtir. Diğer bir deyişle, kaynağını sınıflı yapılanmadan alan “bireyler arası mesafe alışların” korunması, zaman içinde farklı farklı hukuki kisveler altında başka başka biçimlere bürünüyor olsa da, kurucu ilkedir. Bu mesafe alışlar, sürekli olarak belli bir sınıf yararına olacak şekilde işlevselliği iyileştirilerek korunmaktadır.

Bu yüzdendir ki, “bireyin toplumsal yapılanmaya entegrasyonu”, Durkheimci toplum anlayışının, en temel sorunu olmuştur. Sınıfsal farklılaşmanın ifadesi olan “bireysel hak ve özgürlüklerin korunması” meselesi, “rant sağlayan” özel mülkiyet” hakkının sürdürülmesine bahane teşkil ettiği oranda; bireyler arasındaki sürekli bir mesafe alışın, en geniş ifadesiyle burjuva toplumsal yapılanmalarında birey-toplum ayrışmasının ve kırılmalarının en temel nesnel bir ifadesini teşkil etmektedir.

Bir diğer ifadeyle, burjuva toplumsallığındaki bireyler arası ilişkilerdeki “mesafe alışlar” ve kırılmalar, gerekli ve kaçınılmaz olarak ilan edilen “toplumsal iş bölümü” olgusuyla açıklanmaya, daha doğrusu “aklanmaya” çalışılmaktadır. Kapitalist sistem tarafından biçimlendirilmiş bütün toplumlarda kurucu iş bölümü; sermaye ile emek arasındaki temelli bir ayrışmaya bağlı olan dayatılan ve sınıf çelişkilerine tabi olan ayrışmadır. Diğer yandan, bu ayrışma; üretim sürecinde dayatılan ve “doğal” bir şeymiş gibi üretimin rasyonel örgütlenmesine katılan biçim değiştirmiş iş bölümü ile desteklenmekte; böylece üretim sürecinin başlıca öznesi olan emekçi sınıfının yanı sıra, toplumun bütün tabakalarına empoze edilmektedir.

Kapitalist sistemin bir diğer başkalaşanı ama değişmeyeni, üretilen meta ile birlikte, sermayenin temerküz sürecinin de gerçekleştiği kapitalist bir pazarın varlığıdır. Örneğin, tekelleşerek başkalaşan kapitalizm, bir taraftan “ulus-devlet” biçiminde örgütleyerek korunaklı hale getirdiği “iç pazarı” korumaya devam ederken, diğer taraftan, “aşırı üretim” sorununa da deva olmak üzere, bu “milli” iç pazara bir de dış pazarlar eklemiş; üstelik meta pazarının yanında bir de “sermaye” pazarını ikame etmek üzere emperyalist bir başkalaşım geçirmiştir. Günümüzde, emperyalist dönemde tekelleşmeye başlayan sermaye, “küresel sermaye” adını aldığı oranda, meta ve yine bir meta statüsünde işlem gören işgücü sirkülasyonu alanı olan milli pazarı, vatandaş-bireylerin toplumsallaşma alanı olmaktan -en azından büyük bir oranda- çıkarmıştır.

Birey-toplum ayrışmasına ve iş bölümüne bağlı mesafe alışlar veya kopmalar; kapitalist sistemin bekasının da kendisine dayandığı ve “sermayenin toplumsallaşmasıyla” gerçekleşen meta üretimin sürdürülmesine bağlı bir olgudur. Sistemin meta üretimin geçici bir şekilde de olsa krize girdiği bu dönemlerde, burjuva toplumu, bir “insan toplumu” olma özelliğini kaybetmeye başlar. Bununla birlikte bireyler arasındaki dayatılmış mesafe alışlar, nesnel olarak -en azından belli bir dönem için- kopmaya dönüşecektir; ta ki, sistem başkalaşarak sermaye temerküzünü üretim üzerinden yeniden ikame edene dek.

Ancak bilinmelidir ki, kapitalist sistemin, bireyin statüsünü ve iş bölümünü yeniden değiştirerek (başkalaşma) yeni bir süreklilik dönemi yaratması işlemi, zaman ve mekân içinde sonsuza kadar süremeyecektir. Başkalaşmanın, sermaye sınıfına varoluşsal bir gereklilik olarak dayatılmasının gerekliliği sonuca ulaştırılamazsa, emek eksenli “toplumsal devrimler” çağı başlayacak, ve insanlaşmanın gereği olan bireyleşme, sermaye temerküzüne bağlı bir süreç olmaktan çıkacaktır. Kendi kendisini, artık bir “özgürlük alanı” haline gelen toplumsal dışsallıkta, üretim faaliyetine katılma üzerinden “dengeli” bir şekilde gerçekleştirebilecektir.

Devrimler çağının bir veya birkaç ülkede birden başlatılması, aynı zamanda “küresel” nitelikli olan kapitalist sistemi bir bütün olarak, en azından nesnel planda ortadan kaldırmaya yetmeyecektir. Bunu en açık haliyle 20. Yüzyılın devrim deneyleri üzerinden gözlemlemekteyiz. Kapitalist sistemin en azından nesnel olarak bütünüyle ve geri dönüşsüz olarak ortadan kalkarak tarihe karışması; sermaye temerküzünün, “ileri kapitalist” olarak adlandırılan ülkelerde, üretim faaliyeti üzerinden değil, ağırlıklı olarak spekülatif yollarla gerçekleşmiş olmasıyla bağlantılıdır. Bu durum içinde yaşadığımız yok oluş-yok ediş diye adlandırdığımız döneme özgü bir konudur.

Başkalaşan ama değişmeyen kapitalist sistem ve en genel anlamda sınıflı toplumsal yapılanma biçiminin zaman boyutundaki organizasyonu ve işleyiş biçimi arasında da doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Sistem içine hapsedilmiş zaman mevhumu, bir bütün olarak insanlaşma sürecinin sahip olduğu ve gelecek zamanları da öngören zaman tanımı ile örtüşmemektedir. Dolayısıyla, sistem; geçmiş ile şimdiki zaman arasındaki sürekli bir git-gellerden oluşan bir işleyişe sahiptir. Burjuvazinin sınıf hakimiyetini aşan ve sistemin içinde gerçekleşen ve onun yapısal gelişimi tarafından gerçekleşen ve sistemin yapısal gelişimi tarafından gerçekleşen her türlü insani gelecek tasavvuru; her zaman ve gerektiğinde barbarca bir şiddet ve tahakküm uygulayarak gündem dışına atılır veya en “masum” tavırla marjinalleştirilerek etkisiz hale getirilir.

Bu demektir ki; her ne kadar insanlaşma sürecinde kendilerine ayrılan birer zaman-mekân aralığını işgal etmiş olsalar da, genel olarak sınıflı toplumsal yapılanmalar ve özel olarak kapitalist sistem; insanlığın geleceği ile aralarında sınıf çelişkilerinden de daha keskin bir çelişki barındırmaktadır. Bu yapılanmaların tabiatı gereği, insanlaşma sürecinde kendilerine ayrılan alan ve tarihsel süre sona erdiğinde —veya bu “kaçınılmaz sona” yaklaşıldığında— kendi varlıklarını korumak amacıyla bir taraftan uzak geçmişe geri dönecek kadar gericileşecek, diğer taraftan evrendeki bütün insan varlığını kendi işleyişleri için tehlikeli gördüklerinden onu kendi tarihsel kaderine ortak ederek ortadan kaldırmaya (yok etmeye) yönelecektir.

Değişime veya geleceğe direnmek üzere uzak geçmişe kadar gerileme, bu bölümde etraflıca ele alıp tartışacağımız gibi iki şekilde gerçekleşmektedir. Birinci durumdaki gerileme, sürekli olarak insan türünün hayvanlarla paylaştığı her türlü ilkel güdülere geri dönme şeklinde bireysel düzlemde gerçekleşmektedir. Bu tür bir gerileme, (regresyon); her türlü rekabeti ve doyumsuzluğun dozunu sürekli arttırmayı öngörür. Birincisiyle doğrudan ilintili olan ikinci durumdaki gerileme ise toplum düzleminde gerçekleşir ve en açık seçik biçimiyle insan toplumundan sürü haline geri dönüşle hayata geçirilir.

“Sürü” haline geri dönüşü hazırlayan şartlar; insanlaşma sürecini mümkün kılan toplumsal yaratma sürecinin, kapitalist sistemin bekası uğruna geriletilmesinin sonucunda ortaya çıkar. Bu tür bir gerileme; kendisini büyük çapta yıkımlara sebep olan bitip tükenmez savaşlar ve geniş çapta jenosiderlerin, kitlesel imha hareketlerinin tezgahlanması şeklinde ortaya koyacaktır. İnsanlığın gelişiminin ortadan kaldırılmasını hedef alan her iki gerileme biçimi de aslında, insanlaşma sürecinin başlangıcından beri var olan durumların ifadesidir; yani “yeni” bir şeyi veya oluş biçimini ifade etmezler. Bu açıdan bakıldığında; günümüzde olağan üstü sayılabilecek “yeni durum”, vahşi rekabetin ve yok edici sürü içgüdüsünün, tam da insanlığın gelişiminde yeni bir adıma hazırlanıldığı şartlarda, böylesi bir değişimi engellemek üzere seferber edilmiş olması olgusudur.

Emperyalist ve neoliberal başkalaşım ve sistemin tahakkümcü sürekliliği

Bir önceki bölümde, Lenin’in eserinden yola çıkarak belirttiğimiz üzere, kapitalist sistemin serbest rekabetçi döneminden tekelci sermaye dönemine geçiş ile birlikte bir başkalaşım yaşanmış, ama kendi tabiatını belirleyen temel özelliklerden feragat etmemiştir. Örneğin, rekabet alanı Ulus-Devlet sınırlarında uluslar arası tekelleşme ile küresel ölçekte devam etti. İşbölümünü daha da geliştirerek küresel çapta bütün şiddetiyle devam etti. Sermayenin temerküzü ile tahakkümü de arttı; gericilik faşizme doğru sürekli bir ilerleme kaydetti ve büyük dünya savaşlarıyla birlikte, tarihin en büyük ve rasyonel bir şekilde organize edilen jenositleri yaşandı…

Bütün bu başkalaşımlar, kapitalist sistemin kendi sınıfsal yapılanmasının kaçınılmaz kıldığı tarihsel sonunu sadece ileri bir tarihe ertelemekten başka hiçbir şeye yaramamıştır. İkinci Enternasyonal’in döneklerinden sonra, 1980 sonrasının Türkiye’de yaşanan yenilgi döneminin döneklerinin ilahi bir imanla sarıldığı, evrimleşerek başkalaşan Kapitalist sistemin “tabiat değiştirerek “ilerici bir işlev kazandığı” tezi, hem de kabasından bir safsata olma özelliğini bugün de korumaktadır.

Tekelci kapitalizm ve emperyalizmin, serbest rekabetçi döneme kıyasla ancak bir tek özelliği bulunmaktadır: Kendi sonuna doğru ileri bir adım atmış olmak.. Ancak, Lenin’in de belirttiği gibi; kapitalist sistemin başkalaşarak kendi sonuna doğru bir adım daha atmış olması, onun insanlığın ilerlemesinden yana beklenmedik bir özellik taşımaya başladığı anlamına gelmez. Tam tersine, eğer muzaffer proleter devrimlerle yolu kesilmediği takdirde, bu durum insanlaşma sürecini oluşturan dinamikleri temelden dinamitlemeye başladığının göstergesidir. Daha önce etraflıca ele aldığımız emperyalizmin özelliklerinin tümünü yeniden tekrarlamadan kaçınarak; kapitalizme “tekelci” olma özelliğini kazandıran “finans kapital” oluşumunun, sisteme geçici bir güç kazandırıyor gibi görünse de, gerçekte kapitalizmin yok olmaya veya tarihe karışmaya doğru attığı temelli bir adım olduğu üzerinde duracağız.

Bilindiği gibi, “finans kapital” olarak adlandırdığımız oluşum, banka sermayesiyle bütünleşerek üretim sürecinde tanımlanan kapitalist -sanayi- sermayeyi, her türlü değerin yaratıldığı ve aynı zamanda bizim “insanın kendi kendini yarattığı” süreç olarak tanımladığımız süreçten -göreceli bir şekilde de olsa- koparmaktadır2. Diğer bir deyişle, sermayenin temerküzü artık sadece sanayi sermayesinin emekçilerin işgücü sarfiyatıyla yarattığı değerin bir kısmına el koymaktan, kısmi bir şekilde olarak da olsa çıkarak, sermaye ihracıyla spekülatif bir şekilde yaratılan birikimle gerçekleşmesi anlamına gelecektir Lenin’in “tekelci” dönemi “çürümüş ve kokuşmuş” tabirlerini kullanarak tanımlamasının, bu anlamda son derece yerinde bir hareket olduğu açıktır.

Kapitalist sermayenin üretim faaliyetinden -“finans kapital” ile birlikte- koparak toplumsallaşmadan geri durmasının, aynı zamanda antropolojik boyutlara varan sonuçları da bulunmaktadır. Belki “finans kapital” ile birlikte tek yanlı olarak sermaye temerküz imkânı, nicel birikim anlamında tavan yapmıştır; ama bu durum, aynı zamanda, kapitalist sermayenin toplumsallaşmasının tek başına en azından “milli sınırlar” içinde sonuna gelindiğine işaret eder. Sonuç olarak, bir toplumsal sistem olarak var ola gelen kapitalizm, böylece toplumdan yani evrendeki insan gerçeğinden de kopmaya başlamıştır.

Bu şartlar altında, sermaye temerküzü küresel boyutta hızla kendi nicel birikim sürecini hızlandırdığı oranda; onunla ters yönde ve nitel bir yörünge izleyen insan toplumunu da ortadan “sihirli deri” (“La Peau de chagrin”, Honoré de Balzac) daraltarak ortadan kaldırmaktadır. Kapitalist sistem, “asalak” olarak ilan ettiği ve “fazlalık” olarak gördüğü bir emekçi nüfusu yaratmıştır. Emperyalist dönem kapitalizminin kokuşmuşluğu ve çürümüşlüğü, ekonomik faaliyet alanıyla sınırlı değildir. İdeolojik ve siyaset alanında da aynı şekilde, başta birinci dönemin “bireysel hak ve özgürlükler” alanına sınır getirmek de dahil olmak üzere, bütün özgürlüklerin -emekçi sınıfın üyeleri başta olmak üzere- “ekonomik zorunluluk” gerekçe gösterilerek tahakküm altına almakta olduğuna şahit olmaktayız.

Birazdan irdelemeye başlayacağımız, “İl faut s’adapter” (Adapte olmak gerekiyor) adlı çalışma (Barbara Stiegler), bu konuda neoliberalizmin iki dünya savaşı arasına denk gelen ilk döneminden itibaren emperyalist çağın, aynı zamanda burjuvazinin, ideolojik ve siyasi tahakkümünün artmasına dair bize çok şey öğretmektedir. Ama, Fransız filozofunun kitabında ileri sürdüğü olgu ve düşüncelerden çıkan -ama yazarının çıkarmaktan çok uzak olduğu- ders şudur: “Özgürlüğün zorunluluğun bilincine varmak demek olduğu” tezinin yanı sıra; kapitalizmin evrimleşerek başkalaşmasının, insanlığın kurtuluşu ve kendi doğal seyrinde gelişmesiyle ters orantılı olduğu olgusudur.

NEOLİBERALİZM: BİR TOPLUMSAL ve SİYASAL TAHAKKÜM İDEOLOJİSİ

B. Stiegler’in anlatılarından, klasik liberalizmin küllerinden doğan liberalizmin, yani neoliberalizmin, her şeyden önce kapitalist sistemin yırtık ve söküklerini diken bir ideoloji olduğu sonucu çıkmaktadır. Tıpkı aynı işlevi ekonomik planda gerçekleştiren “kapitalizmin en son aşaması” olan emperyalizmin yaptığı türden bir müdahaledir. Siyasal tahakküm; emperyalizm veya “tekelci kapitalizm” ile “neoliberal” ideolojiyi birbirlerine bağlayan bir çeşit “göbek bağı” olmaktadır. Her iki unsurun diktiği yırtık ve sökükler de aynıdır. Mesela, yukarıda da belirttiğimiz gibi, kapitalist sistemi var eden emek ve sermaye arasındaki uzlaşmaz çelişki, “sanayi sermayesinin” hâkim olduğu serbest rekabetçi dönemden “finans kapitalin” hâkim olduğu tekelci-emperyalist döneme geçişte, sermayenin tahakkümünün artmasıyla gerçekleşmiştir.

Aynı şekilde, bu temel çelişkinin belirlediği üretim ve toplumsal alandaki iş bölümü, bilimsel alandan sanayi üretimi alanına tekelci sermayenin satın aldığı bilgi ve teknoloji aktarımıyla daha da karmaşıklaştırılacaktır. Yaratılan bu karmaşıklığın ardına “sınıf çelişkileri” ile birlikte zaten var olan burjuvazinin sınıf hakimiyeti gizlenerek, görünmez kılınacaktır. Bu dönemde, eğitim ve hukuk kurumları; burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki yeni ideolojik ve siyasi tahakkümünün gereklerine uygun hale getirilecek, yeni bir birey tanımına uygun olan yeni bir toplumsallaşma süreci yürürlüğe konacaktır. Böylece rötuşlanan kapitalist sistem, “yeni” (neo) bir ideolojiyle donatılarak, siyasal planda cereyan eden sınıf savaşında sermayedarların hizmetine sunulmuş olacaktır.

Bütün bu olup bitenleri ifade etme açısından, B. Stiegler’in kitabına verdiği ad çok anlamlı olmaktadır: “İl faut s’adapter, Sur un nouvel impératif politique” (Adapte olmak gerekiyor, Yeni bir siyasal zorunluluk üzerine”) Kitabın başlığının emir kipleriyle donatılmış olması; içeriğinin çok yerinde bir şekilde, sermayenin ve burjuva sınıfının bireylere ve topluma dayattığı yeni bir var olma biçimine, siyasi bir tahakkümün öncelik ettiğini vurgular. Biz de bu bölümde, kitapta “yeni” olarak takdim edilen ideolojinin “isim babası” olarak tanıtılan Walter Lippmann’ın görüşleriyle, onun radikal bir eleştirisini ilk elden sunan John Dewey’in görüşleri üzerinden, yeni bir siyasal tahakküm biçiminin ideolojisi olan neoliberalizmin içeriğini sergileyeceğiz. Söz konusu tahakkümün sınıfsal nitelikli özelliğinin sözüm ona “bilimsel” safsatalarla nasıl gizlemeye çalıştığını, sermaye hakimiyetinin “doğal”, “evrensel” ve “haklı” bir güç gösterisi olarak görülmesi gerektiği düşüncesini eleştirerek teşhir edeceğiz.

Yapacağımız bu eleştiriler; Lippmann-Dewey çatışmasında daha çok ikinciden (Dewey’den) yana tavır alan ve Marksistleri ‘ekonomist’ diyerek eleştiren yazarımızın (Stiegler) bazı görüşlerini de eleştiri tahtasına yatırmaktadır. Bize göre bu tavır, dolaylı da olsa bir ‘ideolojik karartma’ işlemine katkıda bulunur. Lippmann’ı; Dewey veya Stiegler gibi kapitalist sistemin varlığını kabul edip sadece onda ‘insan ve özgürlük kavramları’ ile örtüşmeyen unsurlara karşı çıkmaya çalışanlardan ayıran temel fark, onun kapitalizmin gerekleriyle tam bir bütünlük arz eden tutarlılığa sahip olmasıdır.”

Nitekim, filozof-yazarımızın bizzat kendisi de Lippmann’daki bu iç tutarlılığı teslim etmektedir: “… hem güçlü ve hem de yapılanmış olan, insan türünün geç kalmışlığı ve onun geleceği üzerine çok tutarlı bir anlatım sunan, hayatın anlamı ve evrimi üzerine belli bir anlayışı yansıtan bir politik düşünce. Hâkim olan bu politik düşünce, Walter Lippemann’ın eserleri üzerine 1938 Paris’te gerçekleştirilen kolokyumdan beri “neoliberalizm” olarak adlandırılır.” (S. 13)

Yaptığımız alıntı, Lippmann’ın öğretisini temellendiren iki kurucu değişmezi de sunmaktadır: “Geç kalmışlık” psikozu ve buna çare olarak “insanlığın içine düştüğü çıkmazda” ona doğru yolu göstermek. Aralarında bir nedensellik ilişkisi varmış gibi sunulan bu iki iddiayı, nesnel gerçeğe uygun hale getirerek anlaşılabilir kılmak üzere, “başı sona getirerek” bir değerlendirme yapmamız gerekmektedir. Şöyle ki, son derece açık ve seçik pozisyon alan Lippmann’ın, “insandan” ve “insan türünün kurtuluşundan” bahsettiği her yerde, aslında insanlığa mal etmeye çalıştığı şeyin, sorunları (“geç kalmışlık” psikozu gibi) ve çıkmaz sokaklarıyla (insanlaşma sürecinde artık hiçbir geleceği kalmaması, gibi) bizzat “kapitalist sistem” olduğu öncelikle akılda tutulmalıdır.

Durum bu şekilde anlaşılınca; nesnel gerçek, öğretinin kavramlarını bir araya getirdiği “moloz yığınına” rağmen kendini gösterecektir. Geri kalmış olanın; oluş halinde, yani ilerleyerek değişmeden şimdiye kadar olduğu şekliyle artık var olamayacak olan insanlık değil ama bir önceki “serbest rekabet” döneminde yarattığı derin krizlerle ipliği pazara çıkmış olan kapitalist sistemin bizzat kendisi olduğu anlaşılacaktır. Ve yine anlaşılacaktır ki: Kapitalizmin, daha şafağındayken bile insanlığa dayattığı ve biricik sorumlusunun kendisinin olduğu derin sorunlar (krizler, işçi sınıfının açlık ve sefaleti), günümüzde daha da ağırlaşmıştır. Kapitalist sistem, insan toplumunu ve bütün insanlığı yönlendirmeye devam ettiği sürece gerçek yapısal bir dönüşüm sağlanmadan asla çözülemeyecek ama başkalaştırılarak ertelenebilecektir.

Lippmann’ın öğretisinin, kapitalist üretim biçiminin bizzat kendisinin sorumlu olduğu bütün yapısal musibetleri insanlığın sorunuymuş gibi gösterme çabası, günümüzde de en iyi bir şekilde, neoliberal ideolojinin dümen suyunda seyreden “çevreci” siyasetlerde de gözlemlemektedir. Kendilerini “gerçekçi” ve biricik toplumsal gerçekliği de “kapitalist sistem” olarak niteleyen bu siyasi akımlar; kapitalist üretim biçiminin insanlığın yaşam alanlarında sebep olduğu geri dönülmez düzeylere ulaşan yıkımı, uydurdukları “antroposen” kavramıyla bütün insanlığa mal etmektedirler. Böylece çevresel yıkım olayında sebep ile sonucu, yani mağdur ile yıkımı gerçekleştireni ikincinin lehine yer değiştirerek sorunun başka biçimler altında devam etmesinden yana bir siyaset izlemektedirler.

“Antroposen” kavramı, “İnsan Çağı” olarak çevrilebilir. Bu kavramla; “insanların yerleşik hayata ve tarım toplumuna geçerek pek çok uygarlık kurduğu ve doğayı ciddi olarak etkileyip değiştirerek birçok türü yok ettiği ve yok etmeye devam ettiği” anlaşılmaktadır. Oysaki 5 bin yıl kadar bir tarih kesitine uzanan bu dönemde, sınıfsal nitelikli toplumsal yapılanmanın doğal bir sonucu olarak; üretim faaliyetinin öznesinin emekçiler olmasına rağmen, bu faaliyeti biçimlendirip yöneten özne yani her türlü yıkımdan öncelikle sorumlu tutulması gereken hâkim sınıfların kendisidir. Sonuç itibariyle, ille de bir yeni kavram icat etmek gerekecekse, mesela bir “burjuvasen” kavramı yaşanan gerçekle daha çok örtüşmektedir.

Yaptığımız alıntıda, Stiegler aynı zamanda neoliberal ideolojinin başlangıç tarihi olarak da 2. Paylaşım Savaşının arifesinde (1938) gerçekleştirilen Paris’teki “Lippmann kolokyumu” diye de adlandırılan uluslararası toplantıya işaret etmektedir. Şüphesiz, ne Lippmann ne de Dewey, neoliberal düşüncenin biricik “kurucu babaları” değillerdir. Ancak bize göre de öğretileriyle, bu ideolojinin siyasal ve toplumsal açmazlarını yeterince “neoliberalizm eleştirisi” yapabilecek oranda sunmaktadır. Her ne kadar filozof-yazarımız Stiegler, kendi yaptığı neoliberalizm eleştirisinde ekonomik boyutu bir çok kere hesaba katmayacağını özenle belirtmiş olsa da, eleştirisinin selameti açısından, zaman zaman ayaklarını yere basma ihtiyacı duyduğuna da şahit olmaktayız: “Neoliberaller, 1930’ların büyük krizinden sonra, naif natüralizmi reddederek devletin yapay icatlarını (hukuk, eğitim, sosyal projeksiyonlar) yapay bir şekilde pazar yaratıp ve onu sürekli bir şekilde hakkaniyetli ve bozulmamış kurallara göre yöneterek baki kılmak iddiasıyla ortaya çıktılar.” (S. 15)

Stiegler’in bahsettiği “büyük kriz”, başlangıcı 1929’a tarihlenen ve Batı kapitalizmini bir anda çökertme tehlikesi yaratan “ekonomik krizdir. Bilindiği gibi bu kriz; özünde emek-sermaye eksenli olup, siyasal ve toplumsal açıdan sınıflar savaşını yeniden gündemin başına getiren, sorunları anlaşılmak üzere ekonomik tabiatına (üretim faaliyetine) geri götürecek nitelikte bir krizdir. Başlangıçta bu tespiti yapmak, ikinci adımda “natürizm” den bahsedilmesinin ne anlama geleceğinin anlaşılabilmesi için de önemlidir. Zira, neoliberallerin gündeme getirdiği “natür” (doğa) kavramı; insan tabiatının (naturası) yani “hayat enerjisinin” insan emeğinde somutlaşarak insan toplumu yaratmak üzere dışa vurulduğu üretim faaliyetine bağlı bir oluşum değildir.

1929 Büyük depresyonundan bir fotoğraf. Kapitalizm çöktüğünde en ağır etkisini kadınlar ve çocuklar üzerinde hisettirir. (Fotoğraf Dorothea Lange)

İleride etraflıca ele alıp eleştiri konusu yapacağımız üzere, hem Lippmann ’da ve hem de onun eleştirisine soyunan Dewey’de, “insan tabiatından” anlaşılan harekete geçirici “pülsüyon” yani “dürtü” veya doğal itişlerdir. Liberalizmin her çeşidi, aklın önüne geçen eğilimlerin sorumlusu olan ve bu yüzden de hayvanlarla paylaşılan yemek, içmek, çiftleşmek gibi doğal dürtüleri insan tabiatını kaynağı olarak görmektedir. Bu yaklaşım; doğal dürtüleri insan tabiatını toplumsallaştırarak zaman mekân içinde bir süreklilik kazandıran doğal salınımı olan emeğin (veya işgücünün) karşısına dikmektedir. Onlara göre insanlaşma sürecinin zaman-mekânda salınımı, bu “doğal dürtüler” aracılığıyla gerçekleştirilecek ve insan toplumu da, insandaki hayvani “pülsüyonların” (dürtülerinin) tatmini üzerinden gerçekleştirilecektir.

Biz, bu pülsüyon veya dürtülerin varlığını, onların insan varlığının bir parçası ve kendi doğallıklarıyla evrende olduğunu reddetmediğimiz gibi, insanlaşma sürecinde özellikle hesaba katılmasından yanayız. Ama bizim gerçekliğe yaklaşımımızdaki öncelik, “hayatta kalma” güdüsüne de cevap veren ve sürü halinden toplum haline geçişi mümkün kılan toplumsallaşmayı yaratan “emek” faaliyetine verilmektedir. Neoliberal düşünce ise, Platoncu geleneğin izinden giderek; akılcı düzenlemeyi mümkün kılan akıl yetisini ve bu yetinin uydurduğu projeleri gerçekleştirme aracı olan bütün kurumlarıyla Devlet aygıtını, görevlendirmektedir. Bu görev “hayvani güdüleri”, büyük resmi” temsil eden kapitalist sistemin gereklerine uygun hale getirmek üzere, yönlendirmektedir.

Klasik liberalizmin, “bırakınız-yapsınlar” şiarını ve müdahil olmamayı bilmeyi (Ajanda yokluğu) değerli kılmasının yanında; ajanda kavramının tanımlanmasında gördüğümüz gibi, yeni liberalizm, tersine bir şekilde, hükümetin ülke nüfusunun hayatına geri döndüğüne işaret eden bir seri iradi tedbiri almayla farklılık göstermektedir. Aralarındaki kopuşu ve yeni liberalizmin ajandasının içeriğini öngören şey, insan türünün … “kültürel geç kalmışlığı” teşhisi üzerine yükselir; bu geç kalmışlık ise, alışkanlıkların yapısallığı (stase) ve yeninin akışkanlığı (flux) arasında bir bağ oluşturmayı ve eğitimin yeni içeriğini oluşturan şeyin gerekli kıldığı “adaptasyon” ve “esnekliği” arttırmayı gerekçelendirir.” (S. 228)

Yaptığımız bu alıntıda birbirlerini bütünleyen ve böylece nesnel olarak “klasik” ve “neo” liberalizmi, kapitalist sistemin yırtık ve söküklerini birbirine, sadece bir süre için bile olsa dikmek için önerilen birçok nokta bulunmaktadır. Onların daha sözlerimize yeni başlamışken teşhir edilmesi, gelecek bölümlerin anlaşılabilmesi için faydalı olacaktır:

1) ”Bırakınız yapsınlar” şeklinde özetlenen klasik liberalizm, sermayedarlar sınıfının bireycilikte sınır tanımayan “ilksel” yaşama biçimine karşı geldiği oranda, bütünüyle “pülsüyonların” (dürtülerin) akışına bırakılmıştır. Bu durum sistem içindeki toplumsallaşmayı da hedefine koyan her türlü kalıcı ilişkinin kurulmasını imkansız kılar veya en azından çok güçleştirir. Sınırsız temerküz (birikim) amacıyla bütün davranışları yönlendirerek biçimlendiren sermayedar sınıfının, “hayvani” nitelikli güdüler üzerinden harekete geçmesinde zaman mevhumu (kavramı) “hemen şimdi” ile sınırlıdır. Mekân mevhumu (kavramı) ise başta “üretici güçler olmak” üzere “kar getiren” veya “rant sağlayan” her türlü faaliyet ve servis alanlarının “özel mülkiyeti” aracılığıyla, büyük ölçüde -pazar alanları dışında-kamunu serbest faydalanmasına kapalı hale getirilmiştir.

Bu durumda, aşırı bireycileştirilmiş bireyin “özgürlüğü” gerçekte ilerlemeye yönelik hareket yoksunluğu demektir. Sermayedarlar da dahil olmak üzere, sürekli bir “geç kalmışlık” sendromundan muzdarip özne-bireylerin deney birikimiyse sermaye birikimiyle sınırlı olacak ve kapitalist sistem de dahil olmak üzere, önü gelecek zamana sürekli bir şekilde açık olan toplumsal bir ilerleme mümkün olmayacaktır. “Ajanda yokluğu” diye adlandırılan şey, klasik dönemin işleyiş biçimiyle bütünüyle örtüşmektedir ve gerçekte günümüze kadar yırtık sökükleri dikilip aktarılarak var olmuştur. Dolayısıyla, İngiltere söz konusu olduğunda, kapitalizmin bu anavatanında, sermaye ile uzak geçmişe endeksli bir hanedanlığın sunduğu toplumsal düzenin ayakta kalabilmesi, hatta kaçınılmaz olması anlaşılır bir şeydir.

2) Ancak, neoliberallerin bu işleyiş biçiminin devamıyla, yani pülsüyonlara (dürtülere) dayalı bir davranış ilkesinin ve sermayenin temerküzünün sınırsız bir şekilde devam etmesinin sağlanması ile hiçbir sorunu yoktur. Serbest rekabetçi dönemde, bütün yapıp ettikleri, insan toplumuyla uyuşmazlık gösterdiğinden ipliği pazara çıkmış olan kapitalizmin, zaman mekân içinde bütün yerküreyi veba salgını gibi daha da sararak genişlemesine ön ayak olmaktır. Tekelcilik ve emperyalist yayılma ve bunlara bağlı olarak gerçek bir “insan kasaplığı” örnekleri sunan dünya savaşları, bu yolda dikilen neoliberal dönemin kilometre taşlarından başka bir şey değildir.

Alıntıda bahsedilen “ajanda”, sermayenin bilim ve teknikle iştigal eden ücretli ve “uzman” beslemelerine çizdirdiği “yol haritasından” başka bir şey değildir. Böylece, “bilimi” satın alarak toplumsal geçerlilik de sağlamayı hedefleyen neoliberal ideolog ve siyaset erbabı, kendilerini her türlü gerçekliğin biricik mutemedi ilan ederler. Bu uzmanlar; devlet eliyle ve insani bütün yaşam alanlarında uyguladıkları her türlü sınıfsal tahakkümü meşrulaştırmakta ve bunun düşünsel, siyasal ve toplumsal olarak kabul görmesini empoze etmektedirler.

3) Neoliberaller “başkalaşma” olarak adlandırdığımız sürece giren kapitalist sistemin, insanlaşma sürecinde kendisine ayrılan zaman mekân içindeki salınımını uzatmayı kendilerine misyon edinmişlerdir. Doğanın tabiatına aykırı olan “değişmeden var olma” düşüncesini, metafizik bir saplantı haline getiren bu ideoloji; iddiasını, insanlığın “kültürel geç kalmışlığı” olarak adlandırdıkları, B. Stiegler tarafından “belirgin olmayan bir duygu” tarafından gerekçelendirilmektedir. (Bkz. S. 13) Bu iddianın pek de “belirgin olmaması”nın altının çizilmesi önemlidir. Çünkü, yukarıda belirttiğimiz gibi, bu duygunun nesnel plandaki kaynağı, sermaye sınıfının “klasik liberal” ideolojiye uygun olarak sahip olduğu işleyiş biçimiyle ilgilidir ve bütünüyle sınıfsal bir nedenden ileri gelir. Ancak bir insan toplumu, söz konusu olan burjuvazi de olsa, sadece sermayedarlardan oluşmaz. Ezilen ve sömürülen işçi sınıfı başta olmak üzere, toplumun bütün katmanlarının; sınıfsal tahakküm ortamında yaratılan atmosfer sonucu, “geç kalmışlık” duygusunun gerçek neden olduğuna inanması ve kendilerine dayatılan yeni tipteki sınıfsal işleyiş ve tahakkümü kabullenmesi gerekmektedir. Böylece, bütünüyle sermayedarlar sınıfının marifeti olan bir arıza genel bir kural gibi benimsenir. Sonuçta “burjuvaziye” eklemlenmiş uzmanların denetiminde gerçekleşen siyasal ve toplumsal tahakküm; sanki “doğal” bir süreçmiş gibi meşruiyet kazanır.

4) Yaptığımız birinci alıntıda da belirtildiği üzere, neoliberalizmin öngördüğü ajanda, sadece düşünce ürünü ve “doğal olmayan” yani “yapay” (“artificiel”) tedbirlerle donatılmıştır. Böylece hazırlanmış olan bu “yapay kabuk”, klasik dönemden beri “pülsüyonların” (dürtülerin) kaderine terk edilmiş doğallığın zaman ve mekân içinde sürekliliğini sağlar. Bir diğer ifadeyle bu kabuk serbest rekabetçi dönemde ölümcül krizlerle sık sık sekteye uğrayan “akışkanlığı” (flux) sürekli kılacak olan mekânsal yoğunlaşmalarla katılaşmış olan (stase) yapılara esneklik getirir. Ne var ki, bu yapısal esnekliğin başlıca çekici gücü, ne toplum ve toplumsal değerlerin yaratıcısı olarak işçi sınıfının ihtiyaçlarını, ne de bu ihtiyacı mümkün kılan somut yapısal düzenlemelerdir.

Kapitalist sistem altında asla sekteye uğratılmaması gereken başlıca unsur sermaye birikimidir. Dolayısıyla biricik kabul edilebilir “flux” (akışkanlık) da, bu temerküzü sağlamak üzere olabildiğince eğilip bükülebilen bir zaman-mekân organizasyonu olarak “ajanda”dır. Bu ajandanın dayattığı zorunluluklara “adapte olmak” için kendisinden eğilip-bükülme talep edilen değer yaratıcısı bireydir. Kendiliğinden anlaşılacağı üzere, bu durumda emekçi bireyin salt bir sınıfsal tahakküm altında, sermaye temerküzünü (birikimini) sekteye uğratmadan var olabilmesi için “eğitilerek” formasyondan geçirilmesi, diğer bir ifadeyle sermaye temerküzüne yatkın bir birey olarak ön bir “sosyalizasyona” tabi tutulması gerekir. Bu ise, neoliberallerin, sık sık şahit olduğumuz ama anlamsız gibi görünen “eğitim-öğretim” takıntısını da açıklar.

Klasik dönemin aksine, yeni dönem liberalizmi, var olan ve sadece geçmişe uzanan toplumsallık biçimleriyle yetinmez. Üretimin rasyonel bir şekilde yeniden düzenlenmesi (Organisation scientifique du travail-İşin bilimsel organizasyonu) için gerekli esneklik ve neticede adaptasyonu kolaylaştıran toplumsallaşma biçimlerine açıktır. Bu durum, İkinci paylaşım savaşını da içine alacak şekilde, “Şanlı Otuzlar” denilen dönemi de arşınlayarak, 1970’li yılların ortalarına kadar süre gelmiş ve yarım asır kadar süren yeni bir toptan çöküşle, kapitalist sistem için toptan bir yok oluş-yok ediş dönemine gelinmiştir. Bu arada belirtmemiz gerekiyor ki bu süreçte sermayenin toplumsallaşması, tarihi ve toplumsal şartların yanında devasa temerküzleri (birikimleri) gerçekleştiren sermaye yoğunlaşması sayesinde ve “proleter devrim” korkusuyla mümkün olmuştur.

Hızla temerküz (birikim) sağlayan tekelci sermayenin sanayi üretimine aktarılarak toplumsallaşması, neoliberal dönemin başlangıcını içinde yaşadığımız toptan çöküş ve yok oluş döneminden ayırmaktaydı. Ancak, bahsi geçen toplumsallaşma, kapitalist sermayenin artı değere el koyma amacıyla gerçekleştirdiği sanayi üretimi üzerinden bir toplumsallaşma olduğunda ve olay emperyalist çağda gerçekleştirildiğinde, sınıfsal tahakküm, kaçınılmaz olarak atılan her adımda kendisini göstermekteydi. Diğer yandan, bu tahakküm biçimi, neoliberal ideolojiyle geliştirilen ve sınıflar arası güç dengesinden dolayı “parlamenter demokrasi” ilkeleri üzerinden işlerlik kazansa da, kısa zamanda yerini, İtalya ve Almanya’daki faşist siyasi rejimlere bırakmıştır. Bunun yanında, B. Stiegler’in çalışmasına, çağdaşı Tarihçi J. Chapotot’nun çalışmalarını da kattığımızda daha belirginleşeceği üzere; kapitalist sistemin her iki varoluş biçiminde seferber edilen ideolojik kavramlar aynı kalmaktadır; değişen sadece bu kavram ve düşüncelerin siyasi eylem alanına aktarma biçimidir. Aşağıdaki alıntılar, neoliberal cephanelikteki daha önce belirttiğimiz kavramlara geri gelmektedir:

Popülasyonun bu kötü niteliği ve onun tercihlerinin yanlış yönlendirilmesi, sonuçta, Lippmann’cı biyopolitiğin getirdiği yenilik olmaktadır. … / … iyi bir hükümet, popülasyonun arzularından hareket etmektedir ama bir şartla: Eksperlerin yüceltmesiyle onları iyi bir yöne yöneltmek.” (S. 269)

İnsan türünün geç kalmışlığı, burada, geçmişten miras kalan bütün yapılanmaların (kurumlar, ahlaki ve zihni şemalar, alışkanlıklar-BN), teknik, bilimsel ve toplumsal akışkanlığın karşısındaki geç kalmışlığıdır.” (S. 295)

İlkönce “biopolitik” kavramını tanımlamakla işe başlayalım. Bu kavramı siyasi literatüre kazandıran, bir başka Fransız filozofu, Michel Foucault ve onun College de France’ta 1970’li yıllarda verdiği derslerdir. Kısaca, “canlı olanın yönetmesi” -veya yönetimi- anlamına gelmiş olup, Foucault’nun kendisi, “biyolojik belirlemelere” dayalı bir siyaset anlayışı ile arasına mesafe koyar. Neoliberalizmin en azından “isim babası” olan Lippmann ise pülsüyonlarda (dürtülerde) oluşan biyolojik temellendirmelerin, reddedilmesini bir tarafa bırakalım, aksine “doğru bir şekilde” -yani sermaye temerküzünü (birikimini) sonsuza dek mümkün kılacak şekilde- yönlendirilmesinden bahsetmektedir. Foucault’nun karşı çıktığı ama Lippmann’ın onaylamaya devam ettiği, esas olarak, Darwinci evrim anlayışı ve bu anlayışın insan toplumuna ve davranışlarına uyarlamaktan oluşan Herbert Spencer’in “sosyal Darwinizm” adlı öğretisinin izini süren toplum ve siyaset anlayışıdır..

Bilindiği gibi, kaynağını “sosyal Darwincilik” dediğimiz kavram ve pratikten alan sadece neoliberal ideoloji ve siyaset değildir. Bütün faşist ideolojilerde olduğu gibi, Nazizm de aynı pınardan su içer. Nazizim bu kavrama Almanya özelinden yeni bir yorum getirerek siyaset inşa etmiştir. “Lippmann”’ın yani “neoliberalizmin” farkı ise rasyonel düzenlemelerle sermaye temerküzünü (birikimini) mümkün kılan şartları yaratarak, kapitalist sistemin -veya burjuva toplumunun- insanlaşma sürecinin “ajandasını” mümkün olduğu kadar uzunca bir süre daha işgal etmesidir. İnsanlaşma sürecinin bireyleşme ile birlikte ikinci temel bileşenini oluşturan toplumsallaşmanın yaratıldığı üretim süreci söz konusu olduğunda, iki anlayış arasında hiçbir fark kalmaz: Pülsüyonlar, (dürtüler) emek veya işgücünün yerine, ileride birkaç kez gündeme getireceğimiz gibi, toplum ve siyaset alanındaki insan davranışlarını yönlendirmekle görevlendirilir.

Bu durumda, dört başı mamur bir sınıfsal tahakkümün emperyalist-tekelci kapitalist dönemin siyasal ve toplumsal yapılanmasını belirlediği şartlarda, burjuva diktatörlüğünün “parlamenterist” versiyonu ile “faşist” versiyonu her ikisinin, nitel anlamda “biopolitik” siyasi anlayışta birleşir. Ama uyguladıkları tahakkümün niceliği anlamında farklılıklar gösterdiğinden bahsedebilmekteyiz. Diğer bir ifadeyle faşizm, zincirlerinden boşanmış bir pülsüyonlar (dürtüler) ortamı ve o ölçüde pratiğe geçirilmiş bir tahakküm biçimidir. Burjuva diktatörlüğünün bu iki biçiminden hangisinin siyasi iktidara niteliğini vereceğini ise, toplumsal şartlar ve onların belirlediği kapitalist sistemin durmadan başka biçimler altında evrimleşerek ulaştığı düzey belirler.

Bu demektir ki, ve bizim ileri sürdüğümüz üzere, burjuva diktatörlüğünün faşizan bir hal alması için ille de Nazi partisinin siyasi iktidarı bütünüyle eline geçirmiş olması gerekmez. Neoliberal eksperlerden (management) oluşan bir siyasi iktidar formasyonu, pek ala faşist uygulamaların aracı olabilir. Biz bu tür bir iktidar yapılanmasını liberal faşizm olarak adlandırmaktayız. Günümüzün Fransa’sının siyasal yapılanması bu tanımlamaya uygundur. Hem de o kadar uygundur ki, liberal faşistler kendi pratiklerinin dozunu daha da arttırmak üzere, neoliberal-neo-faşist ittifaktan oluşan bir siyasi iktidarın ikamesini gerçekleştirmek üzere çırpınıp durmaktadırlar… Kapitalizmin yok oluş-yok ediş düzeyine ulaştığı günümüzde, sermaye temerküzünü (birikimini) sağlamak üzere gestapoyla neoliberal eksperlerin arasında daha baştan beri basit bir hesap makinesiyle belirlenebilen fark, günümüzde pamuk ipliğinden bile ince bir hal almıştır.

Aktardığımız ikinci paragrafta altı çizilen “İnsan türünün geç kalmışlığı” meselesi de, Lippmann penceresinden bakan neoliberalizmin içerdiği derin çelişkilerin izini taşır. Öğretinin çıkış noktası, tıpkı faşizmde olduğu gibi “popülasyonun arzuları” deyimi ardına gizlenen bir yaklaşımdır. Burada insanlaşma sürecinde paleontolojik uzak geçmişe kadar uzanan, pülsüyonlarına terk edilmiş bireylerin oluşturduğu “sürü” (La horde) yaşamı kadar, “geç kalmışlık” hali karşılaşırız. İyi ama insan davranışlarında ilkelliği temsil eden bu güdüleri “doğru yöne” yönlendirdiği iddia edilen neoliberal eksper ve/veya faşist gestapo, bu ilkel güdülerin etkisinden uzaklaşmak ama yine de onların “arzularını” yerine getirmek üzere ne yapar? Verilen cevap oldukça açıktır: Yıkım ve yok etme güçlerini azami bir seviyeye çıkarmak üzere güdülerine terk edilmiş bireyleri “teknik, bilimsel ve toplumsal” bilgilerle donatmak için eğitmek! Bu durumda, şunu ileri sürebiliriz: Tıpkı faşizmde olduğu gibi, neoliberal ideolojinin gereklerine göre yönlendirilmiş birey tipini, kendinden öncekilerden ayıran temel özellik, yok etme işlemini bilimsel ve teknolojik kurallara uygun olarak gerçekleştirmesidir.

Neoliberal ideoloji ve siyaset ile ilgili olarak böylesi nesnel bir netliğe sahip olduğumuzda, karşımıza, en az birincisi kadar önemli ve insanlığın selameti açısından mutlaka cevaplandırılması gereken başka sorular çıkar: Bireyleri pülsüyonlarına (dürtülerine) terk etmek insanlığın kaderi midir? Güdüleri yok saymak, hayatı yok saymakla eş değer değil midir? Pülsüyonları (dürtüleri) bastırılmış bireylerden oluşan bir toplum yaratmaya çalışmak, liberal faşist barbarlığa denk bir yok oluş hikayesi içermez mi? Bu sorulara en uygun cevapları, insanlaşma sürecini Marksist bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde bulabilmekteyiz: Zaman mekân içinde sürekli bir şekilde oluş halinde bulunmak ve marazi bir “geç kalmışlık” kompleksinden kurtulmak için, bireyler arasındaki mesafeyi asgariye indirecek şekilde katılımcı bir toplumsallaşma sürecine angaje olmak veya böylesi bir toplumsallaşma biçimine sahip olmak gerekir.

Bu durumda, bireylerin kendi dışında bir tür “eksperler kastı” veya en uygun tabiriyle liberal faşist bir gestaponun tarafından her ne biçimde olursa olsun kararlaştırılmış, genel geçer toplumsallaşma normlarına boyun eğme zorunluğu gereksiz hale gelir ve bütün anlamını yitirir. Böylesi bir toplumsallaşma, ancak kolektif bir biçimde, nesnel bir süreç oluşturan insanlaşma sürecine katılım anlamına gelecektir. Bunun diğer adı bireyin kendi varlığını yaratırken, içinde var olabileceği toplumsal evreni de yine kendi elleriyle ve çeşitli biçimdeki katılımlarla (üretim) yaratma faaliyetiyle örtüşmesidir.

İnsanın kendi kendisini yaratırken toplum veya toplumsallık da yaratması faaliyeti, “yaratma” eyleminin biricik öznesi olan bireyin -veya bireysellik- işgücü (veya emek) sarf ederek bir parçası olduğu “canlılar” evreni ile kendi özel tabiatı (yaratıcı olmak) üzerinden kurduğu insana özgü ilişkiyle şekillenir. Emek tabiatlı bu ilişki veya yaratımla toplumsal dışsallıkla kurulan bağ, insan bireyinin sahip olduğu pülsüyon (dürtüsellik) dediğimiz doğal ama geçmişe dönük olan faaliyet biçimini ortadan kaldırmaya çalışmaz. Bütün yaptığı, insani üretim sürecinde onların faaliyetini emek faaliyetine bağlı olarak ve yine insan doğasına en uygun şekilde yeniden biçimlendirmektir.

Sonuç itibariyle, sorduğumuz sorulara Marksist bir bakış açısından yaklaşarak verdiğimiz cevaplar, aynı sorunsala neoliberallerin cevaplarıyla karşılaştırıldığında temel bir fark ortaya çıkar: Neoliberaller insanlığı ilkelliğin saklı olduğu uzak geçmişe yönlendirmeyle çıkmaz bir sokağa sürüklerken; birinci durumda (Marksizmde) bu sürecin kapıları ardına kadar açılır. Pülsüyonların (dürtülerin) taşıdığı geçmiş zaman ile insan emeği tarafından zaman içinde taşınan gelecek zaman arasında var olan bu çelişki, aynı zamanda, uzlaşmaz sınıfsal tabiatlı çelişkilerin bir başka şekilde ifade edilmesinden başka bir şey değildir.

Burjuvazi, XVI. Louis’nin “saray adabına”, hizmetkarı şövalyelere veya asıl zadelere ve yatağına girmek için birbirleri ile rekabet halindeki “courtisanes” (“hafif meşrep” kadın) lara benzercesine, 21. Yüzyılda da uymamızı ister. Ama bu sefer de sermayedarın hizmetindeki erbabın dikte ettirdiği kurallara ve davranış biçimine “Bourgeois Gentihomme”3 (“Kibarlık budalası”) misali harfiyen itaat etmemizi öngörür… Bizler ise; insanı kendi tabiatına yabancılaştıran bu budalaca oyuna son vermeyi; emeğin biçimlendirdiği bireysel içselliğimizle, doğrudan demokrasinin çeşitli biçimlerinin hüküm sürdüğü toplumsal dışsallığımızın arasındaki varoluşsal ayrılığa son vermeyi önermekteyiz.

Bizim hareket noktamız, canlı emek taşıyıcısı olan birey eksenlidir; yoksa neoliberal Lippmann’ın ileri sürdüğü gibi kapitalist sistemin ihtiyacına göre düzenlenmiş, iş bölümünün gereklerine göre belirlenmiş bir işi anında yerine getirmeye eğilimli ve “pülsüyonların esiri” halindeki “emir kulu” birey değil. Bu konuda Fransız sosyolog-ekonomist Bernard Friot’nun çalışmalarından çok şey öğrenmekteyiz.4 Ona göre her türlü değerin yaratıcısı ve üretim sürecinin öznesi olan emekçi birey, bu faaliyeti üzerinden toplumsal örgütlenmelerin ve buna bağlı olarak, neoliberallerin de sık sık ağızlarına dolayarak amacından saptırdığı eğitimin merkezinde bulunur. Bireyden ve onun üretim faaliyetinden bahsetmek, meseleyi şimdiki zamanda çözmek anlamına gelmektedir. Çözülür hale getirmekse, gelecek zaman mevhumuna (kavramına) kapıları ardına kadar açmak demektir.

Bernard Friot’nun önerdiği model bireysellik üzerine yükselir; ancak üretim faaliyetinin öznesi olan bu birey, toplumsallaşarak (eğitim) ve sürekli bir şekilde toplumsallık yaratarak var olduğundan, neoliberal tipteki ‘aşırı bireycileşmiş’ özneden çok farklı bir oluşuma sahiptir. Neoliberal birey, sınırsız sermaye temerküzü amacıyla faaliyet gösteren kapitalist sistemin bugününü kurtarmaya odaklanırken; Friot’nun öznesi toplumsal inşayı esas alır. Her iki birey tipinin toplumsal yapılanmadaki yerini belirleyen üretim faaliyetine katılımları da temelden farklı biçimlerde seyreder.,

Bernard Friot

Birinci tipteki bireyin yerini onun becerisini de belirleyen “kalifikasyonu” belirler ve bu birey kalifikasyona karşılık gelen bir ücretle değer kazanır. İkinci tipteki neoliberal bireyin yeri zaten bellidir; o yeri işgal eden bireyin görevi, dayatılan görevi yerine getirerek nihai olarak amaçlanan şeyi, yani kapitalist sermayenin temerküzünü gerçekleştirmektir. Sonuçta gerçekleştirdiği skora göre hem statü ve hem de parasal gelirle ödüllendirilir…

Görüldüğü gibi Bernard Friot’nun eserinden çıkardığımız bu iki bireysellik tipi, aynı zamanda iki toplumsallık biçimine de karşılık gelmektedir. Böylece bizim Lippmann’ın B. Stiegler’in kaleminden aktarılan neoliberalizm teorisine bir sonraki bölümde getireceğimiz eleştirilerin anlaşılmasına da yardımcı olacaktır.

1Burada söz konusu edilen “Saray adabı” dır ve Saray erkanının modernleşmesi ile ortaya çıkar. Bizce “moeurs” kelimesini “modern” diye çevirmek, konunun içeriğine tam uygun değildir.

2Finans kapital, banka sermayesi + sanayi sermayesi demektir; yani artık eskiden olduğu gibi tek başına sanayi sermayesi kapitalist sermayeyi belirlememektedir…

3Fransız klasik dönem oyun yazarı Molliere’in aynı adlı ünlü eseri.

4“Oluş Sorunu” adlı çalışmamızda, Friot5’nun öğretilerinin tanımını yapmıştık.

Diğer Yazılar

TÜRKİYE MAKAS (MI) DEĞİŞTİRİYOR? BAHÇELİ ERDOĞAN’IN BRÜTÜSÜ MÜ?

Taner Renda / 21.04.2026 Altı sene önce Tunceli’de öğrenci bir genç kız ortadan kayboldu. Ve …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir