NEOLİBERALİZMDEN FAŞİZME, LİBERAL FAŞİZME…

 

Mahir Konuk / 08.06.2026

Bir önceki yazımızda; kapitalist sistemin emperyalizm çağındaki ekonomik, ideolojik ve siyasi üç varoluş biçiminin, tarihsel zaman dizini içinde “neoliberalizm-faşizm-liberal faşizm” düzleminde bir araya geldiğini belirtmiştik. Bu yazımızda ise kapitalist sistemin “sermaye temerküzü” (sermaye birikimi) ve “sınıfsal tahakküm” olarak özetlediğimiz işleyiş yasalarına bağlı oluşan ortak paydaları ele alacak; neoliberalizm ile faşizm arasında kurulan bağ üzerinden sistemin nasıl bütünleştiğini çözümleyeceğiz.

Kapitalist sistemin bütün varoluş sürecini kuşatan “sermaye temerküzü” ayağını çok özet bir şekilde bir “soyutlama” süreci olarak tanımlamıştık: Eğer tam olacak belirtmemiz gerekirse1 Var olan ve toplumsal bir nitelik taşıyan bütün insani değerlerin para şeklinde soyutlanarak sermaye biçiminde sonsuza kadar temerküze uğratılması sürecidir

İçinde yaşadığımız tarihsel kesitte; geçmişin “ileri kapitalist ülkesi” olarak tanımlanan ulus-devletlerde olduğu gibi, sermaye temerküzü üretimde artık-değer yaratarak toplumsallaşmıyorsa, artık sadece “soyutlama” eyleminden değil, doğrudan bir “yok ediş ve yok oluş” eyleminden bahsetmek gerekir.

Açıktır ki bu süreç; insan emeğinden başlayarak evrendeki insan varlığı da dahil olmak üzere, insanın toplumsal ve doğal çevresinde bir yok etme ve aynı zamanda bir yok oluş sürecinin ilk adımıdır.

Ancak, özellikle sermayenin artık toplumsallaşamadığı ülkelerde gözlemlediğimiz bu yok oluş-yok ediş süreci; yerküre çapında ve “insanlaşma” dediğimiz tarihsel süreç içinde, “kullanım değeri” olma özelliğine sahip bütün yaşam alanlarını kapsayan, muhteşem görüntüleriyle göz kamaştıran estetik ve teknoloji harikası nesneler yaratılmasının veya üretilmesinin önünde bir engel değildir.

Bütünüyle insan emeğinin ürünü olan, yani emekçi sınıfın yaratma faaliyeti sonucunda ortaya çıkan bu niteliksel oluşumlar;2 zaman ve mekân içinde ilerlemenin, yeni nesnel biçimler almanın birer ürünüdür. Bu yaratma faaliyeti, aynı zamanda insan bireyinin kendi kendisini var ederken, kendi varlık alanı olan toplumu ve insanlaşma sürecini de inşa etme eylemidir.

Buna karşın, söz konusu niteliksel oluşumlar sermayedarlar sınıfı için yalnızca tek bir soyut biçim, yani “para” olarak anlam taşır. Onların kullanım değerleri ise tek bir faaliyete yöneliktir: Nesneleri soyutlayarak tahakküm altına almaya ve nihayetinde yok etmeye yönelik olarak değer kazanacaktır.

Kapitalist sistemin kendi öznelerini (burjuvaziyi), liberal ideolojiler ve faşizm eliyle her şeyden önce “biyolojik varlıklar” olarak tanımlaması, sistemin gerçek tabiatını yansıtması bakımından anlamlıdır; zira güdülerine terk edilmiş birer biyolojik varlık olarak görülen insan bireyleri, toplumsallıktan uzaklaşarak hayvanlar alemine ve “sürü hayatına” çok daha yakın hale gelirler.

İnsanı, emeğiyle hem kendisini hem de toplumsal çevresini var eden tarihsel konumundan koparıp en ilkel geçmişine indirgeyen liberal ve faşist ideolojiler, kapitalist sistemi en ideal biçimde tanımlamaktadır. Çünkü bu ideolojiler kendi öznelerine, var olan her şeyi soyutlayarak kendileri için var etmeyi, insanlık için ise yok etmeyi vaaz ederler.

Kapitalist sistemin neoliberal ve faşist biçimlerini belirleyen bu ilkel geçmişe sığınma hali, aslında bir toplumsal sistem olarak kapitalizmin artık “oluş halinde olma” özelliğini kaybettiğinin göstergesidir. Oluş Sorunu adlı çalışmamızda etraflıca belirttiğimiz gibi; nesnel oluş süreci, soyut varlığın (enerjinin) yoğunlaşarak biçim almasından ibarettir. Uzay-zaman (veya toplum-tarih) içinde basitten karmaşığa doğru sürekli niteliksel farklılaşmalar gösteren bu biçimler; “canlı” ve “cansız” olmaktan başlayarak çok çeşitli varoluş biçimleri halinde karşımıza çıkar.

Oluş sürecinin bilinen evrendeki en son halkası olan hayvanlar alemi, insanın da evrimsel bir parçası olduğu bir bütündür. Bu alemdeki varlıklar, güdüleri aracılığıyla kendilerine hazır verilmiş olan doğal çevrelerine adapte olarak onun bir parçası haline gelir ve böylece evrensel oluş sürecine yeni bir halka olarak katılır.

Bilinen evrendeki en son halka olan insan, hayvanlar aleminden köklü bir kopuş gerçekleştirerek kendi özgün varoluş biçimine kavuşmuştur. Bu kopuşla birlikte insanın çevreyle ilişkisi, güdülerine terk edilmiş hayvanlar aleminden tamamen farklılaşır. Artık kendi hayati çevresini bizzat kendisi yaratan insan türü için dış dünyayla ilişki, güdülerin hakimiyetinden sıyrılarak zaman içinde ağırlıklı olarak emek ve üretim merkezli bir nitelik kazanır.

Neoliberal ve faşist ideolojilerin insanı, binlerce yıllık oluş sürecinin kendisine kazandırdığı tüm niteliklerden soyutlayarak hayvanlar alemine havale etmesi; insanlaşma sürecine karşı açılmış bir “savaş ilanı”, yani bir yok etme faaliyetinin galebe çalması demektir. Dolayısıyla kendisini bu şekilde ele veren yok etme eylemi, neoliberalizm ile faşist bir ideoloji olan Nazizm arasındaki doğrudan ideolojik ve siyasi bağı oluşturur. Diğer yandan, emperyalizm çağının ürünleri olan neoliberalizm ve Nazizm, zaten kendi dönemlerinin ekonomik yapılanma tarzıyla doğrudan belirlenir.

Kapitalist sistemin, sürekli uzak geçmiş tarafından beslenen iç dinamizmi, sistem içinde bir hareketsizliğe değil, kesintisiz bir ajitasyonu andıran hummalı bir devinime işaret eder. “Normal” kabul edilen insan hareketliliğine kıyasla adeta delice bir hiperaktiviteyi barındıran bu durum; sistemin, geçmişe dayanarak şimdiki zaman üzerinde tahakküm kurmasının doğal bir sonucudur. Zira kapitalist sistemin, insanlaşma sürecindeki bir toplumsal yapılanma biçimi olarak, kendi kuyruğunu yiyen bu kısırdöngü içinde kendisinden başka bir geleceği bulunmamaktadır.

Varoluşunun sürekli ve soyutlayarak yok etmekten başka hiçbir anlam taşımadığı koşullarda, kesintisiz bir hareket halinde bulunmak kapitalist sistem için aynı zamanda bir tahakküm biçimidir. Bir tarihsel özne olarak insanlaşma sürecinden kopan kapitalizm, kendisini kendi içinde “tutarlı” ama insanlıkla asla örtüşmeyen total bir toplumsal sistem olarak tanımlar. Sistemin, soyutlayarak yok etme faaliyetiyle özdeşleşen ve “sermaye temerküzü” (birikimi) tarafından belirlenen bu temel özelliği, biçimsel farklar barındırsa da hem neoliberalizm hem de Nazizm gibi faşist ideolojiler tarafından ortaklaşa paylaşılır.

Neoliberalizm ile faşizm arasında kurduğumuz bu bağları; Bernard Stiegler ve Nazizm üzerine çalışmalarıyla tanınan Johann Chapoutot’nun eserleri üzerinden tartışmaya açmadan önce, bu gerekli ön açıklamayı bir ideoloji ve siyasal eylem kılavuzu olarak “faşizm” tanımlamasıyla noktalayacağız.

Kapitalist Sistemin En Keskin Kılıcı: Faşizm

Nazi mahkemelerinde yargılanan efsanevi Bulgar komünist ve 3. Enternasyonal başkanı Georgi Dimitrov, aynı zamanda “faşizmin teorisyeni” olarak tanınır. Kendisinin Faşizme Karşı Birleşik Cephe adlı eseri, anti-faşist mücadelede yıllarca bir “el kitabı” olarak okunmuş ve kitlelere esin kaynağı olmuştur. Emre Kabartaş’ın kavramsallaştırmalarından da faydalanarak, Dimitrov’un yaptığı faşizm tanımını, bu öğretinin kuramsal mimarisini oluşturan şu önermelerle özetleyebiliriz:3

Birinci önermeye göre faşizm, kapitalizmin çöküş döneminde ortaya çıkan bir reaksiyondur. Kapitalist sistemin hem sermaye birikimi hem de sınıfsal tahakküm ayaklarının, olağan şartlardaki varoluş biçimiyle (neoliberalizmle) sürdürülemez hale geldiği kriz anlarında gündeme gelir. Bu bağlamda faşizm; daha fazla temerküz ve daha yoğun bir tahakküm vaadiyle ortaya çıkarak, sistemin alışılmışın dışındaki bir ideoloji ve siyasetle onarılacağını, hatta yeniden diriltileceğini vadeder.

İkinci önerme, ilk maddedeki işlevi daha da netleştirerek onaylar: “Faşizm, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizmin bir ürünüdür; sistemin bunalıma girdiği dönemlerde ortaya çıkan anti-komünist bir reaksiyondur.” Kapitalizmin faşist versiyonunda bu reaksiyon, kriz dönemlerinde niteliksel bir dönüşüm hedefleyen devrimci hareketlere karşı, sınıfsal tahakkümün en üst biçimi olarak ileri sürülür ve siyasi iktidarı ele geçirmesi sağlanır. Faşizmin “anti-komünist” doğası; insan emeğine ve örgütlü topluma karşı, insanın kendi hayvansi güdülerine terk edilmesi halinden yana olduğunu net bir şekilde ortaya koyar.

Üçüncü önermede faşizm, “finans kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist unsurlarının açık diktatörlüğü” şeklinde tanımlanır. Bu önermede, iktidara rengini veren faşist rejim ile olağan kapitalist sistem arasındaki —özellikle tahakküm yöntemine dayanan— yapısal farklar vurgulanır. Faşist diktatörlükler, her ne pahasına olursa olsun sermaye temerküzünden ve sonuçları ne olursa olsun mutlak sınıf tahakkümünden yanadır; burjuva demokrasisini savunanlar ise sömürüyü parlamenter bir temsiliyet örtüsü altında yürütme tavrını takınırlar.

Dördüncü önerme, bir öncekini onaylayarak devam eder: “Faşizm, burjuva demokrasisinin yerini alan bir rejimdir; esas hedefi ise işçi sınıfıdır.” Bu önermenin son vurgusu, faşist diktatörlüklerin aslında burjuvazinin “pis işlerini” yürütmek üzere iktidara taşındığını netleştirir. Bu durum, emek dünyasının üretken insancıllığına karşı, sermaye dünyasının —tıpkı sınır tanımayan mülksüzleştirme ve temerküz süreçlerinde olduğu gibi— barbarlığının tavan yapmış en vahşi biçimidir.

Beşinci ve son önerme faşizmi, “en acil ihtiyaçlara sahte çözümler üreten, sahte bir anti-kapitalizm” olarak tanımlar. Bu önermede, hangi şart ve yöntemle olursa olsun, sermayeyi totaliter yöntemlerle yeniden toplumsallaştırarak sömürüye, yani temerküze kavuşturan faşist ideolojinin sınıfsal tabiatının asla değişmediğine işaret edilir. Bu süreç, sermaye birikiminin kitleler nezdinde ırkçı bir barbarlığa dayandırılarak rasyonalize edilmesi ve toplumsallaştırılmasıdır.

Faşizmin bir ideoloji ve siyaset olarak belirgin hatlarıyla yapılan bu özeti; bizi, neoliberalizm ile faşizmin aynı hamurla yoğrulduğu varsayımına ulaştırır. Aralarında özsel bir ayrımdan ziyade niceliksel bir ölçek farkı bulunsa da —ki ileride göreceğimiz üzere bu farklar “liberal faşizm” çağında büyük oranda ortadan kalkmıştır— her iki olgu da aynı işleyiş mekaniğine sahiptir. Dahası bu mekanizma, günümüzde liberal faşizmin kurumsal inşasıyla birlikte ortak bir işleyiş biçimine dönüşmüş durumdadır.

Bernard Stiegler ve Johann Chapoutot’nun da işaret ettiği gibi, eş zamanlı olarak ortaya çıkan neoliberalizm ve faşizmin işleyiş mekanizmalarındaki bu ortaklık, her iki olgunun da aynı kavramsal araçlarla açıklanabileceğini gösterir. Neoliberalizmin ideoloğu Walter Lippmann’ın teorisinin temel taşı olan; “flux” (akışkanlık/hareketlilik) ile “stase” (yapısallık/durgunluk) arasındaki kapitalist-emperyalizme özgü diyalektik bunun en somut örneğidir. Zira Lippmann’ın neoliberalizm teorisi, klasik liberalizmin serbest rekabetçi döneminden beri sistemin doğası gereği ürettiği ölümcül krizlere bir panzehir olarak sunulmuştu.

Faşizm de kapitalizmin çöküş, yani endemik krizlerle tıkanmış olan aynı sistemini “canlandırmak” ve yeniden harekete geçirmek iddiasıyla iktidara gelmiştir. O halde, neoliberalizm ve faşizm arasındaki işleyiş benzerliklerini flux-stase diyalektiğinden yola çıkarak etraflıca ele almak; her iki ideolojinin insan bireyine ve topluma yönelik bakışındaki ortak noktaları —ve elbette ayrıştıkları pürüzleri— derinlemesine incelemek gerekir.

Neoliberalizm ve faşizmin misyonu: Ölüyü diriltmek

Yakın tarih araştırmacısı Johann Chapoutot, sosyal medya üzerinden verdiği son demeçlerinden birinde bu durumu şöyle özetlemektedir: “İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte yenilen ve ortadan kaldırıldığı sanılan olgu, bir siyasi iktidar biçimi olarak faşizm değil; yalnızca onun spesifik bir türevi olan Nazizm oldu. Bunun başlıca nedeni, faşizmi siyasi iktidara taşıyan yapısal koşulların, özellikle de bir toplumsal yapılanma biçimi olarak kapitalizmin varlığını sürdürmesidir. Kapitalizm, kendi bağrında bir ideoloji ve sınıfsal karakterli siyasi tahakküm biçimi olarak kendisini sürekli yenilemekte, hatta bu restorasyonu geçmişin eli kanlı Gestapo üyeleri aracılığıyla4 gerçekleştirmektedir.”

Tarihçimizin yorumlayarak aktardığımız bu düşünceleri, günümüzde tüm kapitalist sistemde hâkim olan liberal faşizm olgusunun anlaşılmasını kolaylaştırır. Chapoutot’nun altını çizdiği bu tarihsel gerçeklik, faşist ideoloji ile liberal-neoliberal düşünce arasındaki yapısal bağları aydınlattığı oranda, günümüzde liberal faşizm olarak güncellenen sınıfsal tahakküm biçiminin işleyiş mantığına da ışık tutar. Ayrıca bu durum; faşist ideoloji ve pratiğin, Nazizm barbarlığının yıkılışından sonra bile, kapitalist sistem içinde vazgeçilmez, “can verici” bir organ olarak neden ve nasıl itinayla korunduğunu kavramamızı sağlar.

Önceden de belirttiğimiz üzere kapitalist yapılanma, neoliberalizmin olduğu gibi faşizmin de üzerinde yükseldiği ortak başlangıç noktasıdır; sistem, insani olan her şeyi soyutlayarak ve eş zamanlı olarak kendi kendisini de insanlıktan çıkararak var olabilmektedir. Birer ideoloji ve siyasi tahakküm biçimi olarak neoliberalizm ve faşizm —tıpkı kapitalizmin gerçek insani değerleri sömürdüğü oranda var olması gibi— toplumu ve insanı yok etme güçleriyle ölçüldükleri oranda birbirlerine benzemekte veya birbirlerinden ayrılmaktadır.

Bir Gestapo subayının üniformasını süsleyen ve “ölüm sembolü” olarak görülen “kuru kafa”, aslında her iki ideoloji ve siyaset biçiminin ait olduğu ve insan toplumunun yerine geçirmeye çalıştığı o karanlık evreni temsil eder: Ölüler diyarı. Nasıl ki insan varlığı için anlam taşıyan her nesnel ve manevi değer, bir sermayedar için ancak soyutlanarak tek bir değere, yani paraya çevrildiğinde bir anlam kazanıyorsa; bir burjuva olmak da tam olarak, ancak canlı olanı yok ederek var olma eylemine katıldığı oranda bir değer ve anlam taşır.

Bir emekçi için var olmak; toplumsal üretime katılarak kendi hayat şartlarını ihtiyacına göre sürekli ve yeniden yaratmaktır ki bu varoluş biçimi tüm insanlık için de geçerlidir. Ayrıca emekçinin yaşam için ürettiği her değer toplumsallaşarak ortak zemine taşındığı gibi, çeşitli biçimlerde biriktirilerek gelecek kuşaklara da aktarılır. Ancak emekçi için “insan hayatının” kendisi kadar anlamlı olan bu tarihsel faaliyetin, bir sermayedar için hiçbir değeri ve karşılığı yoktur.

Sermayedar için üretim faaliyeti —her ne kadar yerleşik düzende bütünüyle kendi kontrolünde olsa da— tek başına yaşam için gerekli şartları yaratması bakımından bir anlam taşımaz; bu faaliyet ancak insani değerlerinden soyutlanıp yok edildiği, sürekli ve sınırsız bir biçimde temerküze uğratıldığı ölçüde bir değer kazanır. Bizim sınıflı toplumsal yapılanma dediğimiz gerçeklikle örtüşen bu iki zıt varoluş biçimi, üç temel nedenden dolayı bu şekilde biçimlenmiştir:

1) Burjuva veya sermayedar sınıfının, insanlaşma sürecinde eğer hâkim konumdaysa bir “bugünü” vardır; ancak orta ve uzun vadede nesnel olarak hiçbir geleceği bulunmamaktadır. Bütün burjuvaların bilinçaltını işgal eden bu gerçeğin herkesten çok bilincinde olan sermayedarın, kendisiyle özdeşleşen sermayeyi çılgınca biriktirmesi tam da bu varoluşsal korkuyla anlaşılır hale gelir. Onun için “geleceğin imkansızlığı” metafizik bir nedenden değil, “kendi mezar kazıcısı” olarak gördüğü işçi sınıfıyla kurduğu sömürü ilişkisinin doğal bir sonucudur.

Sermaye sınıfı, sömürerek hayatlarını azalttığı emekçilerin, er veya geç bu yok etme sürecini tersine çevireceğinin farkındadır; çünkü ölüler diyarına ait olan sermayenin, canlılar dünyası olan işçi sınıfıyla ilişkilerini düzenleyen biricik bağ yine de sömürüdür. Sınıfsal tahakküm biçimi ne olursa olsun —neoliberal veya faşist— sermaye sınıfı sürekli bir biçimde emekçi sınıfa karşı mücadele içinde var olabilir ve bunun tersi de doğrudur. Bu sınıflar savaşı, emperyalizm çağında sömürge ve yarı sömürge halklara karşı da yönelerek küresel bir yok ediş eylemine dönüşmüştür.

2) İnsanlık tarihinde geleceği olmayan —veya en azından sınırlı bir geleceğe sahip olan— kapitalist sistem ve sermayedar sınıfı için ekonomik yapı itibariyle ilerleme, toplumsal ve bireysel olarak gerileme demektir. Bu yüzdendir ki insan varlığının toplumsallaşamamış ve “hayvani” olarak nitelenen pülsiyonlarını (dürtülerini) bireyler arası ilişkiler alanında belirleyici etmen olarak ön plana çıkarırlar; bu tavırlarıyla da “üretim faaliyetine katılma” ile ölçülen insani ilişkileri görünmez kılmaya çabalarlar. Özellikle liberal ideolojinin belirlediği bu yaklaşım, faşist tahakküm altında insan toplumunu geçmişe dönük bir “sürü”, bireyleri ise sürü içgüdüsüne boyun eğmiş yaratıklar olarak tanımlar.

3) Bir “ölüler diyarı” olarak yapılanmış kapitalist sistemin, canlılar evreni olan insan toplumu ve emek dünyasıyla ilişkisi, birincinin ikinci üzerindeki siyasal tahakkümü olmadan gerçekleşemez. Sermaye sınıfı için işçi sınıfı, her şeyden önce, biricik varlık nedeni olan para-sermaye temerküzünü işgücü sömürüsü üzerinden mümkün kılan “canlı emek” demektir. Siyasal tahakküm, bu sömürü sürecinin düzenli işleyebilmesi için zorunludur. Bu tahakküm, sermayenin toplumsallaştığı dönemlerde azami sömürüyü güvenceye alırken, sistemin doğası gereği ürettiği kriz dönemlerinde ise yerleşik toplumsal düzeni gerekirse yok etme pahasına sürdürmeyi amaçlar.

Faşist tahakküm, Dimitrov’un altını çizdiği gibi özellikle bu kriz dönemlerinde gündeme gelir ve yerleşik kapitalist düzenin savunmasını “yok etme-yok olma” pahasına gerçekleştirebilir. Bizim ileri sürdüğümüz teze göre, tarihsel sonuna gelmiş olan kapitalist sistem, son yarım asırdır adım adım içine girdiği bu yok olma-yok etme sürecinde barbarca bir ilerleme kaydettiği ölçüde, Bernard Stiegler’in kavramsallaştırdığı “ultra-liberalizm” ideolojisi altında sürekli bir faşist tahakküme dönüştürülmüştür.

Günümüzde, evvelce “burjuva demokratik” olarak nitelenen —burjuva parlamentarizmi başta olmak üzere— yerleşik düzenin bütün kurumları faşist tahakkümün uygulama alanlarına dönüştürülmüştür. Böylece yapılandırılan yeni faşist düzende adı henüz açıklıkla konmamış olsa da esas hedef; insan toplumunu ve bireyin varlığını belirleyen, davranışlarını yönlendiren o kurucu toplumsallığıdır.

Liberal faşist olarak adlandırdığımız yeni tipteki faşist düzen, sermayenin artık toplumsallaşma kabiliyetini kaybetmesine bağlı olarak —ki bu aynı zamanda bir yok olma sürecidir— yok etme eylemini sadece aynı ırktan olmayanlara karşı değil; küresel çapta ve topyekûn, başta emek dünyası olmak üzere bütün insanlığa karşı yöneltmiştir. Bu yeni faşist düzende, ideolojik bir saplantıdan başka geçerliliği olmayan “ırkçılık” tabiatıyla ortadan kalkmamıştır; aksine emekçi kitleleri sınıf bilincinden ve sınıf savaşından uzaklaştırmanın sinsi bir aracı olmayı sürdürmektedir.

Biyolojik temelli ayrım, daha çok “öjenist” (ırk ıslahı/soysal ayıklama) temelde olmak üzere, yeni tipteki oligarşik bir yapı tarafından gerçekleştirilmektedir. Neoliberalizm-faşizm-liberal faşizm düzleminde kurulan ilişkilerin bağlantı noktalarının, sermaye ve emek dünyaları arasındaki tarihi çelişkilerden itibaren nasıl kurulduğu konusundaki kendi görüşlerimizi belirttik. Şimdi de bu ilişkilerin somut olarak neoliberalizmin ve faşizmin ideologlarının düşünce ve pratiklerine nasıl yansıdığını, Stiegler ve Chapoutot’nun bize öğrettikleri üzerinden incelemeye ve kendi görüşlerimizin bir sağlamasını yapmaya çalışalım.

Örgütlü Barbarlık: Burjuva Diktatörlüğü ve Sonrası

Önce tarihsel dekoru yerleştirmemiz gerekiyor: Kapitalist sistem, gelişiminin “serbest rekabetçi” diye adlandırdığımız o “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” döneminden, kendi iç tabiatının sonucu ortaya çıkan yıkıcı krizlerle evrilerek en son aşamaya, yani “tekelci ve/veya emperyalist” döneme geçmiştir. Bu dönemin en belirgin özelliği; sanayi üretiminin çok daha genişletilmiş yeni bir atılım gerçekleştirmesiyle doğru orantılı olarak, hem sermaye temerküzünün hem de sistemi ayakta tutan siyasal tahakkümün yepyeni bir boyut kazanmış olmasıdır.

Lenin’in bu dönemi, henüz sürecin başlarındayken “en son aşama” olarak nitelemesi son derece anlamlıdır. Zira bir asır sonrasından görebildiğimiz gibi, kapitalist sistem ileri derecede sanayileşmiş ülkelerden başlayarak her türlü üretim faaliyetiyle bağlarını büyük oranda koparmış; nesnel bir zorunluluğun sonucu olarak yok olma sürecine girerken, hem kendisi hem de bütün insanlık için bir “yok etme” faktörüne dönüşmüştür. Sistemin son yarım asrını kuşatan bu kaçınılmaz son, neoliberalizmin liberal faşizme dönüşmeden önceki birinci döneminde de kendini ele vermekteydi. Neoliberalizmin bu ilk dönem teorisyeni olan Walter Lippmann’dan Barbara Stiegler’in yaptığı aktarım, her şeyi özetlemesi bakımından son derece öğreticidir

Lippmann, radikal bir şekilde yeni olan, hâkim demokratik modelle ayrı düşen, üç önemli başkalaşımın birleşerek oluşturduğu yeni bir demokrasi modeli sunmakta. Bunlardan birisi, vatandaşın mevcut becerisi olduğu postulat ile ayrı düşen eksperler hükümranlığıdır (abç). Bir diğeri, iyi örgütlenmiş bir propagandayla seri şeklindeki iyi tiplerin fabrikasyonunu yerine getiren rıza üretiminin sağlanmasıdır (abç) ve bu insan türünün küreselleşmiş yeni çevresine yeniden adapte olmasını sağlar. Nihayetinde var olan ise, saf bir şekilde prosedür icabı olan bir asgari demokrasi (abç) ve bu da evrimsel ritimler arasındaki zaman farklılaşmasını aşmayı amaçlar ve Darwinci doğal ayıklamanın küçük varyasyonlarını düzelterek her biçimdeki çelişkileri saf dışı etmeyi hedefler.” (S. 110)

Lippmann’dan aktarılan düşünceler, her şeyden önce, emperyalizm çağındaki tekelleşmeyle birlikte gündeme gelen azami sanayi üretimi ve bununla doğru orantılı olarak elde edilen kapitalist kârın doğurduğu azami temerküz şartlarına ilişkindir. Kapitalist sermayenin devasa boyutlarda yoğunlaştığı ve buna bağlı olarak temerküzünün de arttığı bu şartlarda, sermaye ile emek dünyası arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesi, yani yeni bir toplumsal ve siyasal tahakküm mekanizması gündeme gelmektedir.

Her iki tahakkümün de esas meselesi, alıntıdan da anlaşılacağı üzere, devlet aygıtı aracılığıyla nasıl yapılandırılacağı sorunudur. Toplumsal tahakküm, üretim sürecinin yeniden organizasyonu üzerinden gerçekleştirilmekte; emek-sermaye ilişkisi temelinde, yeni şartlara uygun yeni bir sınıfsal yapılanma oluşturmayı amaçlamaktadır. “Asgari demokrasi” kuralıyla açıklanan siyasal tahakküm ise sınıf savaşlarının kazandırdıkları dışında, emekçi halkın bu yeni durumda elde edeceği kazanımların, devasa boyutlara ulaşan sermaye temerküzüyle ters orantılı olmasıyla ilgilidir. Neoliberalizmin birinci dönemini tanımlayan alıntıdaki o kurucu “tedbirler” tek tek ele alındığında durum şu merkezdedir:

Birinci tedbir, daha önce kısmen değindiğimiz “eksperler hükümranlığıdır”. Kapitalist üretimin yeniden düzenlenmesindeki bu yeni iktidar formunun özelliği; sınıfsal yapılanmayı “azami kâr” ve “sermaye temerküzünün” sağlandığı bir sömürü biçimi olarak değil, üretim sürecinin örgütsel ve teknik bir meselesi olarak sunmasıdır. Bunun için, emekçi halkın kapitalist sistem tarafından var edilen ve dişe diş korunan “cehaletinin” yanı sıra; üretici güçlerin bu dönemde daha çok bilimsel uygulama ve buna bağlı uzmanlaşmış alet edevat kullanımı gerektirdiği tezi de ileri sürülecektir.

Sermaye tahakkümünün neoliberal dönemin başlangıcında güçlendirilerek sürdürülmesini sağlayan ikinci tedbir, “rıza üretiminin” kurumsallaştırılmasıdır. Lippmann, Birinci Dünya Savaşı’na katılmış bir propaganda subayı olarak; askeri alanda olduğu kadar, sınıf savaşında da psiko-sosyal araçlarla yürütülen mücadele yöntemlerinin başarıya ulaşmadaki hayati rolünü bilmektedir. Eğer bu alandaki propaganda mekanizmaları olmasaydı, burjuvazinin tekelci dönemdeki katmerli sömürü ve baskısı çok daha görünür olacak, bu da emekçilerin mücadelesini çok daha güçlü ve etkili kılacaktı.

Bizim tabirimizle ifade etmemiz gerekirse “rıza üretiminin sağlanması”, en genel anlamda, sınıflı bir yapılanmaya sahip olan ve bu haliyle sadece bir “toplumsu” yaratık olarak değerlendirilmesi gereken emekçi bireyin, burjuva toplumunu bir bütünlük olarak algılayıp kabul etmesini ve (Durkheimcı anlamda bir adaptasyon ya da entegrasyonla) kendi varlığını bu düzene katmasını hedeflemektedir. Kapitalist sistem altında basit bir sömürü çarkı, dolayısıyla sermaye temerküzü aracı olan sanayi üretiminin sürdürülebildiği iki kriz dönemi arasındaki şartlarda, rıza üretiminin sermaye sınıfının işini kolaylaştıracak muazzam imkânlar sunacağı açıktır.

Ancak, hedeflenen sisteme adaptasyonun bir zorunluluk (“İl faut”) olarak dikte edilmesi, “rıza sağlama” eyleminin aslında “aba altından sopa gösterilerek” yapıldığını tescil etmektedir; bu durum ise emperyalist ve neoliberal dönemde sınıfsal tahakküm dozunun ne denli yükseldiğine işaret eder. Sınıfsal tabiatlı siyasal tahakkümün yeni şartlara taşınmasını öngören üçüncü tedbir olan “asgari demokrasinin” tesisi; burjuva demokrasisinin o “serbest rekabetçi” dönemine ait fiyakalı “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” şiarının pabucunun temelli dama atıldığının ilanından başka bir şey değildir.

Alıntının bu bölümünde yapılan tanımlamada, toplumsal sınıf gerçeğini yansıtan veya yerleşik düzende bütün değerleri yaratan emekçilerin eylemlerinden doğan hiçbir hak ve hukuk —ta ki sınıf savaşında siyasal güç dengeleri işçi sınıfından yana dönene kadar— tescil edilmemektedir. Emekçi; nitel bir bireysellikten, toplumsal konumundan veya aktivitesinden gelen statülerinden arındırılarak, Darwinci anlayışa uygun biçimde güdülerine terk edilmiş bir hayvana indirgenmekte; toplumsal üretimdeki yeri sömürüye katılımla belirlenen burjuvaya eşitlenerek hem kendinde (en soi) hem de kendi için (pour soi) bir gerçeklik olarak insanlık defterinden silinmektedir.

(Kapitalizmin her krizi önce insanı ve sonra onun en temel haklarını siler ve sıfırlar çılgın bir yarış halinde birbirini ezmek için ahlaksız bir rekabete ve çirkin zaferlere zorlar. Atları da Vururlar filminden bir sahne-editör)

Neoliberalizm anlayışına göre, emek dünyası ile sermaye arasındaki ilişkileri belirleyen tahakküm araçları, aynı zamanda insanlaşma sürecinin doğal akışına ve onu belirleyen toplumsallaşma sürecine vurulmuş kilitlerdir. Bu kilitlerin kırılması, insanlığın gündeminden sınıflı toplumsal yapılanmayı kuşatan 5 bin yıllık tarih boyunca bir an olsun düşmeyen şu iki büyük perspektifin açılmasıdır: 1) Üretim faaliyetiyle yönetim faaliyetinin insanın tabiatına en uygun biçimde birleştirilmesi; 2) Kendisini insanlığın geleceğinin yerine koyarak onu karartan burjuvazinin siyasal tahakkümüne son verilmesi ve bütün yaşam alanlarında tarihin, yani gerçek “ilerlemenin” önünün açılmasıdır.

Saydığımız bu iki perspektifin önünün açılması, bireylerin taşıdığı hayat enerjisinin serbest kalması anlamına gelmektedir. Lippmann’ın teorisinde; insani hayat enerjisinin akışını engelleyen, onu siyasal tahakküm yoluyla adeta “yok ederek” sınırsız sermaye temerküzünün emrine veren ve böylece özgürleşmeyi imkânsız kılan, daha önce de kısmen değindiğimiz birçok tedbir ileri sürülmüştür:

Akışkanlık (flux) ile yapısallık olarak çevireceğimiz “stase” -oluşun akışkanlığını yapay bir şekilde yavaşlatmak veya durağanlaştırmak için canlıların sarf ettiği bir efora bağlı her şeye işaret eden olarak tanımladığım jenerik bir terim- arasındaki tansiyon, insan türü için hiç görülmemiş soruları beslemekte ve siyaset alanını bütünüyle yenilemektedir.” (S. 17)

Alıntıdaki akışkanlık (flux) ve yapısallık (stase) kavramları ile onların diyalektik birlikteliği sonucunda ortaya çıkan “tansiyon”, yani gerilim hali, eğer Lippmann’ın yaşadığı ve üstünde teorisini yükselttiği tarihsel bağlama yerleştirilmezse pek bir anlam taşımayacaktır. Bu durumda “akışkanlık”; toplumdaki maddi ve manevi bütün kullanım değerlerini üreten, hayat enerjisinin sürekli gelişme ve değişim halindeki “ete kemiğe bürünmüş şekli” olan emek ve üretim faaliyetine karşılık gelmektedir. “Stase” kavramının tarihsel süreçteki karşılığı ise bu hayat enerjisine yerleşik biçimini veren toplumsal yapılanma, yani kapitalist sistemdir.

Bu durumda, “flux” ile “stase”in karşı karşıya gelip çatışmaya girmesinin tek bir anlamı vardır: Sınıf savaşı. Lippmann’ın neoliberalizm kuramında bu “tansiyon” alanının aynı zamanda bir siyaset alanı olması boşuna değildir; çünkü yerleşik düzenin kendi kendisini sürekli yenileyerek mevcut duruma uydurması, söze başlarken de belirttiğimiz üzere, ancak siyasal tahakküm aracılığıyla gerçekleştirilebilmektedir.

Lippmann’ın neoliberalizm kuramında siyasal tahakkümün nasıl gerçekleştirildiği ise şu şekilde pratiğe geçirilmektedir:

“… Lippmann, birbirleriyle uyuşmayan iki etkileşimi barıştırmaktadır: Daha çok yatay toplumsal deneyimleri ön plana çıkaran pragmatist etkileşim, ve eksperlerin mükemmelliği üzerine inşa edilen çok daha fazla dikey olan anlayış.” (S. 36),

Alıntıda Stiegler’den aktarıldığına göre, Lippmann’ın “etkileşim” olarak adlandırdığı dinamik, öğretisinin yapı taşları olan “flux” ve “stase” kavramlarından ve onların fonksiyonlarından başka bir şey değildir. Nitekim toplumsal bir faaliyeti çağrıştıran “akışkanlık” ortamı, aynı zamanda toplumsal dokunun örülmesini sağlayan üretim faaliyetinin “yatay toplumsal deneyim” alanıdır; bu alan, hayat enerjisinin kol gezdiği yaşam alanlarının toplamına eşittir. “Eksperlerin mükemmelliği” ile tanımlanan “dikey”, yani hiyerarşik etki ise aynı zamanda bir “siyasal tahakküm” mecrası olan toplumsal yapılanma veya “biçim verme” alanını oluşturmaktadır.

Lippmann’ın “eksper” diye adlandırdığı oluşum; en tepesinde “finans oligarşisinin” bulunduğu, “mükemmel” olduğu iddiasıyla tartışılmaz bir yaptırım gücüyle donatılmış, yeni tarihsel şartlara ve “asgari demokrasiye” göre ayarlanmış bir tahakküm gücüne sahip olan burjuva devlet aygıtından başka bir şey değildir:

Bu alıntıda da kendini açıklıkla ortaya koyduğu üzere, Lippmann’ın “neoliberalizm” anlayışı, kapitalist sistemin ve burjuva toplumsallığının kendi ürettiği kavramlar aracılığıyla yeniden kodlanmasından ibarettir. Mesela o, “sermaye temerküzü” yerine “hayatın artışının ön plana çıkarılması” deyimini kullanmakta; “finans oligarşisi” yerine bilimsel yöntemlerin arkasına saklanmış “yönetici ve karar sahiplerinden” bahsetmektedir. Bununla birlikte, konu sınıfsal tahakküm olduğunda, toplumsal hayatı burjuvazinin el koyduğu zenginliklerle üretenlere yönetime katılma hakkını titizlikle ve aşağılayarak yasaklamaktadır: “… popülasyon, tamı tamına şekilsiz bir kitle olarak otoriteye karşı çocuğunkine benzer bir biçimde bağımlıdır. Ve bütün kararları için işlerin başında olanın iradesine boyun eğmesi gerekir.” (S. 74)

Hayatın artışının ön plana çıkarılmasını teşvik eden yeni çevrenin yaratılması, eksperlerin bilimiyle aydınlatılmış yönetici ve karar sahiplerinin tasarrufuna sunulması gerekmektedir; (bu işin) yeni evrimler hakkında yapısal olarak geç kalmış olan ortalama bir vatandaşa açılması bütünüyle bir hayalperestlik eseridir.” (S. 4Lippmann’ın gerçekleştirdiği bu “neoliberal kodlama” eylemi; sanayi sermayesi ile banka sermayesinin bütünleşerek hem temerküzü hem de tahakkümü görülmedik derecede artırdığı tekelleşme dönemindeki kabuk değiştirmesini, kendi uydurduğu “Büyük Toplum” kavramıyla yeniden ambalajlamaktadır. Bu yapılanma, adeta alay edercesine, emek dünyasının siyasi hayata katılımını bütünüyle anlamsızlaştırmakta ve bunu açıkça ilan etmektedir: “… Büyük Toplum, eksperler hükümetininki de dahil olmak üzere, demokrasinin her biçimini geçersiz kıldı…” (S. 88)

Neoliberalizmin kuramcısının uydurduğu ve “bilimsel” bir zorunlulukmuş gibi emek dünyasına dayattığı “Great Society” (Büyük Toplum) kavramı; burjuva demokrasisinden faşizan bir diktatörlüğe gerekli ve kaçınılmaz bir geçişin önünü açtığı gibi, emperyalist genişlemeden bugünün “uluslarüstü” sermaye yoğunlaşmasıyla oluşturulan küresel sermayenin yeni tahakküm biçimi olan “liberal faşist” diktatörlüğe giden yolun da ilanıdır. B. Stiegler’in anlatısından itibaren, kapitalist sistemin bu yok olma ve yok etme yolculuğunun daha İkinci Dünya Savaşı öncesi yıllardan başladığının izlerini sürebilmekteyiz:

Lippmann’nın gözünde bu küreselleşme, geleneksel toplumları yapılandıran stase’ların ve çitlerin ortadan kaldırılmasını öngören Pazar tarafından dayatılan iş bölümü için gerekliydi.” (S. 195)

Ayağımızı bugüne bastığımızda, kapitalist sistemin geride bıraktığı yolun nerede başladığını görmek için büyük çabalara gerek kalmayacak; neoliberalizm, faşizm ve liberal faşizm düzleminin izlediği güzergâh, bütün sonuçlarıyla gözlerimizin önüne serilecektir:

Kapitalist sistemin “anavatanı” konumundaki Batı ülkeleri, “pazar tarafından dayatılan iş bölümünün” doğal bir sonucu olarak, küresel sermayenin biriktiği birer “banka kasasına” dönüşmüş ve o oranda da sanayisizleşmiştir. Böylece aşırı sermaye temerküzüyle birlikte “ölümün” kol gezdiği bu ülkeler; muradına ermiş bir kapitalist sistemin insanla ve toplumla bütün ilişkisini kopararak yok oluşa, dolayısıyla da yok etmeye dönüştüğünün somut ispatıdır.

ABD ve onun basit bir minyatürü niteliğindeki soykırımcı-Siyonist İsrail’in çeşitli versiyonlarını oluşturan, “liberal faşist diktatörlükler zinciri” olarak adlandırdığımız bu ülkeler topluluğu; sanayileşmelerini gerilettikleri oranda, bir taraftan kendi emekçi halklarına, diğer taraftan ise evvelce tahakküm altında tuttukları ülkelere karşı sahip oldukları o mutlak siyasal iktidarı kaybetmeye başlamıştır. Peş peşe gelen saldırılar karşısında karşılaştıkları ve nesnel olarak “sanayideki gerilemelerle” açıklanan kaçınılmaz yenilgiler, bunun en açık göstergesidir.

2)Sermaye temerküzünün merkezi haline dönüşen Batı kapitalizminin yok oluş sürecine girmesi; bütün değerleri tek bir değere, yani para-sermayeye dönüştürmenin “ilerlemeye” ve toplumsal zenginliğe yeteceği yanılsamasıyla birlikte değerlendirilmelidir. Oysa günümüzde Çin gibi ileri derecede sanayileşmiş Doğu ülkeleri, Batı’nın sermayesini toplumsallaştırıp “ilerleme” ve “zenginlik” anlamında birer cazibe merkezi haline gelerek; en azından kısa vadede gerçek değerin “soyutlama” ya da “temerküz” ile değil, üretim faaliyetine bağlı, kullanım değeri taşıyan nesne üretimiyle var olduğunu göstermiştir.

Tekelci kapitalist-emperyalist döneme karşılık gelen neoliberalizmin başlangıç evresinde, sermayenin toplumsallaşması (üretime katılması) henüz bütünüyle ortadan kaldırılmamıştır; buna bağlı olarak işçi sınıfı, her şeye rağmen “milli sınırlar” içinde burjuvazinin siyasal tahakkümünü püskürtecek niceliksel ve siyasi bir karşı güç oluşturabilmektedir. Bunun yanında, kapitalizmin sistemik krizleri ortadan kaldırılamadığı gibi, sadece sınıfsal iç savaşlar değil, emperyalist paylaşım savaşları da —Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi— her zaman gündemdedir.

İşte bu şartlarda, bir proleter devrimle ortadan kaldırılma tehlikesine karşı, var olanın yapamadığını başarabilecek barbarlıkta yeni bir siyasal tahakküm gücüne ihtiyaç duyulmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nı takiben ortaya çıkan İtalyan faşizmi ve Alman Nazizm’i, bu yeni türdeki barbarlığı tekelci sermayenin hizmetine sunmak üzere tezgahlamıştır.

John Heartfield tarafından 1932 yılında Arbeiter-Illustrierte-Zeitung (AIZ) dergisinde yayımlanan “Der Sinn des Hitlergrusses: Kleiner Mann bittet um große Gaben” (Hitler Selamının Anlamı: Küçük Adam Büyük Bahşişler İstiyor), faşizmin gerçek yüzünü ve ikiyüzlülüğünü hedef alan ikonik bir siyasi fotomontaj eseridir Fotomontajda, kapitalizmin en yozlaşmış hali faşizm, tekelci sermaye ile militarizm organik bağı büyük bir açıklıkla resmedilir-editör

Faşist Barbarlığın Sınıfsal Tabiatı

İlerleyen bölümlerde etraflıca ele alacağımız üzere, “ilan edilenin tam tersine bir etki yaratmak” diye adlandırdığımız perversiyon (sapkınlık); bireysel içsellikle ilgili olduğu kadar, kapitalist sistemin kendi tabiatından kaynaklanan toplumsal bir düşünüş ve eyleyiş biçimidir. Bu sapkın işleyiş, özünde burjuva diktatörlüğünün bir diğer biçimi olan faşist tahakküm söz konusu olduğunda da geçerliliğini korur. Örneğin, geçmişte Nazizmin işlediği “soykırım” suçunun mağduru olanların, bugün aynı suçu sinsi bir dokunulmazlık zırhına bürünerek işlemesi ve bunu bütün insanlığa dayatması, tam olarak bu perversiyonun ürünüdür.

O halde, tam bir sapkın (pervers) gibi davranarak, soykırım mağduru olmanın getirdiği o ahlaki dokunulmazlığa sahip Yahudi halkının hafızasını, Siyonist-faşist bir devlet aygıtı eliyle kendi suçlarınızın aleti haline getirebilirsiniz. Gözlerimizin önünde cereyan eden ve her itiraz yükseldiğinde burjuva parlamenter rejimlerin liberal faşist temsilcilerince püskürtülen bu süreç; Filistin halkına karşı işlenen büyük insanlık suçunun arkasındaki perversiyonun, aynı anda birden fazla işlevi birden yerine getirdiğini göstermektedir.

1)Faşizmi özgün bir ideoloji ve siyasal bir tahakküm biçimi olarak anlamsızlaştırmakta; böylece belirli prosedür ve kodlarla işlenecek tüm insanlık suçlarının, “burjuva demokrasisi” koruması altında rahatlıkla yürütülmesini bir kural haline getirmektedir. Oluşturulan bu yeni düzlemde, burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olan temsili parlamenter rejim ile faşist diktatörlükler karşı karşıya değil; aksine yan yana ve kol koladır.

(Brezilyalı karikatürist Carlos Latuff tarafından çizilen ve daha sonra İsrail’in diplomatik baskılarıyla sansürlenmeye çalışılan bu ikonik eserde; Holokost kurbanlarının hafızası üzerindeki “Bir daha asla!” (Never Again) şiarı ile Filistin halkına yaşatılan o kesintisiz zulmü özetleyen “Yeniden!” (Over Again!) gerçeği yan yana getirilmiştir. Karikatür, faşizmin ve perversiyonun güncel anatomisini büyük bir açıklıkla resmetmektedir.)

2)Faşizmi özgün bir ideoloji ve siyasal bir tahakküm biçimi olarak anlamsızlaştırmakta; böylece belirli prosedür ve kodlarla işlenecek tüm insanlık suçlarının, “burjuva demokrasisi” koruması altında rahatlıkla yürütülmesini bir kural haline getirmektedir. Oluşturulan bu yeni düzlemde, burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olan temsili parlamenter rejim ile faşist diktatörlükler karşı karşıya değil; aksine yan yana ve kol koladır.

3) Bu burjuva tipi perversiyonun (sapıklığın) ve faşizmin en temel hedefi; toplumsal sınıfların ideoloji ve siyaset alanını belirlediği gerçeğini, yürütülen anti-faşist mücadelenin dışında tutmaktır. Bu çaba, sınıfsız toplum idealini anti-faşist mücadelenin dışına atma gayretinin ürünüdür. Faşist barbarlığın, sermaye düzeninin en üst siyasal tahakküm biçimi olduğu gerçeğini gizleyerek; anti-faşist mücadeleyi “sınıflar üstü” ilan etmekte ve sınıf mücadelesinden bağımsız yürütülmesi gerektiğini iddia ettikleri o sözde “demokrasi mücadelesinin” kuyruğuna takmaktadırlar. Günümüzde “liberal sol” olarak adlandırdığımız kesim, hem Türkiye’den hem de bir diğer gözlem alanımız olan Fransa gibi “burjuva devrimi” geleneğine bağlı ülkelerden bakıldığında, bu karşı-devrimci ve anti-komünist tabiatlı “pis işe” dört elle sarılmış durumdadır. (Bkz. “Çıkış Hattı”, El Yayınları)

4) Günümüzde, burjuva diktatörlüğünün bir aygıtı durumundaki “parlamenter sistem”, sözde bir “asgari demokrasi” alanı olarak korunmaya devam etse de bu durum, uygulanan siyasal tahakkümün faşist nitelikte olmadığının bir kanıtı değildir. Aksine burjuva parlamentosunun ve seçimlerin varlığı; neoliberal perversiyonun, ilan edilenin tam tersi bir etkiyle faşist tahakkümü doğurması ve onu görünmez kılması için gereklidir. Artık sermaye iktidarının ihtiyaca göre devreye soktuğu bu iki tahakküm biçimi karşı karşıya değil, yan yanadır. Bunlardan hangisinin öne çıkacağı ise sermaye temerküzünün hangi şartlarda gerçekleştirildiğine ve sınıflar arası güç dengesinin yerleşik düzeni sürdürmeye yetip yetmediğine bağlıdır.

5) Sonuç itibarıyla, tarihsel gelişiminin sonuna gelmiş olan kapitalist sistemde; neoliberal ideolojinin olduğu gibi, faşist nitelikli sınıfsal tahakkümün de kendi içinde bir alternatifi kalmamıştır. İşte bu yüzdendir ki biz, Fransa’daki son parlamento seçimlerinde kendisini açıklıkla ortaya koyan bu yeni siyasal egemenlik biçimini, “liberal faşizm” olarak adlandırmaktayız. (Bkz. Post-Modern Milliyetçilik, El Yayınları)

Sermayenin sınıfsal tahakkümü, emperyalist dönemde genellikle parlamenter tipteki “burjuva diktatörlüğü” ile devletin tüm kurumsal engellerini yıkan “faşist diktatörlük” biçiminde ortaya çıkmıştır. Neoliberalizmin bu “yok oluş-yok ediş” dönemine özgü olan ve bizim “liberal-faşizm” olarak adlandırdığımız bu iki biçim arasındaki hem simbiyotik (birbirini besleyen) hem de füzyonel (eriyerek iç içe geçen) ilişki, kimseyi yanıltmamalıdır.

Tekelleşerek ve daha fazla emperyalist açılım göstererek krizlerle sürekli sarsılan, bu yüzden de siyasal tahakkümünü sürdürmekte zorlanan sermaye; sınıf savaşının emekçiler lehine ilerlediği yer ve zamanlarda, iki ayağından biri olan faşist diktatörlüğe dayanmaktan asla çekinmemiştir. Değerli bir kaynak olan Johann Chapoutot’nun iki eserinde de Nazizmin iktidara gelmesinde sermaye çevrelerinin ve onların uzantısı olan siyasi mihrakların oynadığı tayin edici role dair çok şey görebilmekteyiz:

Büyük sermaye, Bolşevizm’den korkmaktaydı ve iktidara geldiklerinde Nazilerin Almanya’da durağan bir siyaset ve ekonominin şartlarını yaratacaklarını umut ediyordu. Bir diğer ortak çıkar, Hitler’in, esası ekonominin kendi kendini yönetebileceğine dair olan ekonomik programının üstünde hem fikir olmalarıydı. (…) Aynı şekilde, Devletin yapacağı çok büyük yatırımların yaratacağı yeni bir konjonktürün beklentisi de vardı. Hitler’in Alman ordusunun ihtiyacının arttırılacağını öngördüğünü de unutmamak gerekmektedir.” (O dönemdeki siyasilerden yapılan bir alıntı) (S. 30-31)

Hitler’in “Şansölye” olmasında tayin edici rol oynayan Alman tekelci sermayesini motive eden en temel neden; ülkedeki sınıf mücadelesinin çok güçlü olması ve devlet eliyle yürütülen kurumsal tahakkümün yetersiz kalmasıdır. Sermaye, İkinci Dünya Savaşı öncesindeki şartlarda, kendi beklentilerine ve uluslararası rekabet koşullarına uygun devasa bir temerküz miktarı hedeflemektedir:

Bu hedefe ulaşmak için işçi sınıfının sendikal ve siyasi mücadelesinin ortadan kaldırılması, yani “burjuva demokrasisi” şartlarında kurulan tüm örgütlenmelerin ilgası şarttır. Sermaye çevrelerinin arzuladığı “durağan bir siyaset ve ekonomi şartlarının yaratılmasının” başka hiçbir anlamı yoktur. Nazilerin aralarındaki o gizli kapaklı görüşmelerde “ekonominin kendi kendini yönetebileceğine dair ekonomik programda hemfikir olmaları”; kapitalist işleyişin aynen korunacağına ve mülkiyet tasarrufunun finans kapitalin güdümündeki sermayedarlarda kalmaya devam edeceğine dair tekelci burjuvaziye verdikleri açık bir garantidir.

(Editör Notu: Alman Ekspresyonizminin (Dışavurumculuk) ve Yeni Nesnelcilik akımının en radikal ismi olan Otto Dix’in bu ikonik eseri; Weimar Cumhuriyeti’nin o çürüyen burjuva düzenini resmetmektedir. Tabloda, emperyalist savaş sanayisinden ceplerini dolduran tekelci burjuvazinin fütursuz zenginliği ile aynı savaşta bedenleri paralanmış işçi-askerlerin sefaleti yan yana getirilmiştir. Nazizmi iktidara taşıyan o kirli finans kapital düzeninin insani ve toplumsal yıkımı, Dix’in fırçasıyla tarihe bir suç duyurusu olarak kazınmıştır.)

Ayrıca Naziler, ekonomiyi topyekûn militarize ederek emperyalist tahakkümü yerküreye yayacaklarını ve sermaye için bitip tükenmez yeni sömürü kapıları açacaklarını ilan etmekte; böylece Alman sermayedarlarının iştahını “kan kokusu almış aç kurtlar” gibi kabartmaktadır.

Nazilerin barbarlığı ve bu barbarlığın her şeyden önce insan emeğini ve insan toplumunu hedef aldığı, tarih boyunca çok acı deneylerle ispatlanmış ve herkesçe bilinen bir gerçektir. Ancak günümüze gelinceye kadar henüz yeterince bilince çıkarılmamış olan husus; Nazi barbarlığının, doğrudan sermayenin ve kapitalist düzenin tabiatından fışkıran o yapısal barbarlığın en üst biçimi olduğudur. Faşist barbarlık ile sermayenin kendi özünden dökülen bu barbarlığın genetik yakınlığı, günümüz neoliberal ideoloji ve siyasetleriyle kurdukları o füzyonel birlikteliği doğurmuştur. J. Chapoutot’nun eserleri, bu Nazi-sermaye ortaklığına dair birçok sarsıcı gözlem ve tarihsel kanıt barındırmaktadır:

(Walther Schotte5🙂 “Bir dünya görüşü olarak muhafazakarlık, bireyin özgürlüğü üzerinde yükselir, zira, özgürlük olmadan insan sorumlu birisi olamaz. Dahası, bütün tutucu politika, bireyin sorumluluğunu ön plana çıkarır.”

Yönetimci anlayışa karşı saldırı, ondan da daha kıyıcı bir şekilde bizzat sosyal sigortalar dahası koruyucu-Devlet prensibine karşı bir saldırıyla birlikte gerçekleşir. Devlet, ekonomik hayata karşı, hayatın acımasız kanuna göre ortadan kaldırılması ve ölmesi gereken zayıfları, başarısızları ve hastaları desteklemeyi uygun görmekte.” (S. 148)

Sermayenin siyasal plandaki geleneksel savunucusu olan “aşırı bireycilik” ideolojisiyle kapitalist yapılanmanın sınıfsal tahakkümünü, insan toplumunun insanlaşma süreciyle olan tüm bağlarını koparacak kadar ileri götürmek; onun yerine hayvani bir barbarlığı ve güdülerek yönlendirilen “sürü” içgüdülerini geçirmek, geçmişte Nazilerle neoliberallerin6 ideolojik ülkü birliğini oluşturmaktaydı. Günümüzde ise bu birlik, tarihsel sonuna gelmiş kapitalist sistem ile Nazizmin sınır tanımaz barbarlığının kader birliği yapmasıyla füzyonel bir ortaklığa, yani doğrudan liberal faşizme dönüşmüştür.

Neoliberal düşünce ile faşist tahakkümün ortaklığı, ikincinin iktidara gelişinde birincinin doğrudan sorumluluk taşıdığını gizlemek ister. Bu amaçla Nazilerin, basitçe “halk muhalefetini” avlamaya çıkan kılık değiştirmiş burjuvalar değil, bizzat “halk muhalefetinin” kendisi olduğu anlayışı yaygınlaştırılmak istenmiştir. Oysa J. Chapoutot’nun araştırmaları bize bunun tam tersini göstermektedir:

Gazete ve tartışmalar üzerinden sürekli olarak yaratılan genel kanıya göre, “Naziler her şeye rağmen demokratik yollarla iktidara gelmişlerdi” (yalan); “Hitler Almanlar tarafından seçilmiştir” (asla); “Kriz durumu Nazileri iktidara taşımıştır.” (yalan); “Popülistler ve Aşırılar Weimar demokrasisini öldürmüşlerdir” (yalan); (…) “Sol, Nazilerin iktidara gelişinin sorumlularıdır”, bu bir, 2022’deki büyük yangını ekolojistlerin çıkardığını ileri sürecek kadar büyük bir asılsız iddiadır.” (S. 32)

Hayatı ve kariyeri “İtaat Etmek Serbesttir” adlı çalışmaya konu olan Reinhard Höhn’ün öğretisi, bu sinsi sürekliliği anlamak bakımından sarsıcı bir örnektir: Kıdemli bir Gestapo subayı olan Höhn, savaş sonrasında neoliberal kapitalist sisteme binlerce yüksek düzeyli “yönetici” yetiştiren bir akademinin başına geçirilmiştir.

Reinhard Höhn’ün büyük gücü, yeni demokratik kültüre tamamen uygun gibi görünen bir yönetim yöntemi önermekti; “sorumluluk devriyle yönetim.” (S. 101)

Hühn’ü meşgul eden derin konulardan biri “iş birliği yapanlarla” çalışmaktır: Sınıf kavgası hem ekonomik ve hem de siyasi toplumdan defedilmelidir. Yeni hiyerarşik ilişki, ezen ile ezilen, işveren ile çalışan, arasındaki çatışma tehlikesini ortadan kaldırıyor.” (S. 104)

R. Höhn’ün aktarılan bu görüşleri, İkinci Savaş sonrasında kurduğu akademinin başına geçtiği döneme ait olsa da üst düzey bir Nazi subayıyken pratiğe döktüğü zihniyetle sarsılmaz bir köprü oluşturur. İlk alıntı, toplumsal sürekliliği ortadan kaldırmanın ilk hamlesini ifşa eder: Yerleşik sınıfsal yapıları “hukuk kurallarının” dışına taşımak; insanı toplumsallık üreten kolektif bir özne olmaktan çıkarıp, tüm sistemin yükünü sadece kendi “çıkar ilişkilerinin” peşinde koşan atomize bireyin sırtına yüklemek.

İkinci alıntı ise nesnel sınıf çıkarları temelinde şekillenen toplumsal ilişkileri sermayenin inisiyatifine terk etme hamlesidir; amaç, emeği bir ücret karşılığında satın alınan sahte bir “iş birliğine”, yani doğrudan “sadakat” ve “itaate” indirgemektir.

Faşizm ile liberal-faşizm arasında köprü kuran bu iki temel prensip açısından bakıldığında, insan toplumundan geriye yalnızca boyun eğmeyenlerin yok sayıldığı, itaat edenlerin ise birer “savaşçıya” indirgendiği bir barbarlık nizamı kalır. Bu tür totaliter örgütlenmelerde geçen kişisel “sorumluluk” ve “iş birliği” kavramları, asla özgür veya katılımcı bir demokrasinin işareti olarak okunmamalıdır; zira kararlara fiili katılım tamamen imkansızdır. Bu sinsi yaklaşım, Höhn’ün Gestapo subayı olduğu döneme ait faşist zihniyetle doğrudan bir devamlılık gösterir:

Herkes, orduda demokrasinin bir saçmalık olduğunu bilir; aynı şey işyerleri için de geçerlidir, yani zarar verir. İşyeri temsilcilerinin olduğu gibi asker temsilcilerinin de bulunması hiç uygun değildir.” (Hitler)

(Höhn): “Artık hükmetmiyoruz (…) yön veriyoruz. … / … “Yön gösteren” (führt) Führer’dir. … / … “Adolf Hitler hükümdar bir prens değildir, o Führer’dir ve dolayısıyla kulları olamaz, sadece onu izleyen ülküdaşları vardır.” (S. 52)

Führer”ler de diğerleri gibi ve yetenekleri sayesinde belirlenmiş doğa temsilcileridir. Onların arkasından gidenler (Gefolgschaft) özgürdür çünkü şeflerin emirleri, derin iradenin ve Cermen ırkının kaderinin gerekliklerini dile getirir. (S. 54)

Doğrudan Hitler’in söylemlerine dayanan ilk alıntı, Nazi barbarlığının özünü ifşa eder: İnsanı insan kılan biricik faaliyet olan “üretim” ve “yaratım”, yok etmenin aracı olan “savaşma” eylemiyle yer değiştirmiştir. Bu doğrultuda bütün toplumsal ilişkiler, bir ölüm makinesi olan ordu modelindeki gibi emir-komuta zincirine tabi kılınmış; dikey ve salt hiyerarşi gözeten mekanik bir yapıya büründürülmüştür.

Bu durumda, Gestapo modelinde olduğu gibi “menajerial” tipteki kurumsal örgütlenmelerde de “iş birliği” kavramının karşılığı basitçe “itaat etmek”, “sorumluluk” ise sadece emirlere uymaktır. Sermaye düzeninin pervers tabiatına uygun olan bu kavramsal tersyüz oluş dikkate alındığında şu net önerme ileri sürülebilir: Faşist tahakküm, sermaye düzeninin en ideal toplumsal ve siyasal biçimidir.

İkinci alıntının da ilki gibi karşı anlamlılık (perversiyon) yüklü olduğu açıktır. Hitler’in yalnızca bir “yol gösterici” (Führer) olduğu, belirli bir coğrafyanın yerel hukukuna göre hükmeden klasik bir “prens” olmadığı iddia edilir. Oysa bu “yol göstericinin” toplumsal ve siyasal hiyerarşideki konumu, yok etme amacıyla hükmetmeye çok daha elverişlidir. Zira bir prensin iktidarı, ne kadar kabul edilemez olsa da belirli kurallara ve sınırlı bir alana tabidir; oysa Führer’in barbarlığının sınırı yoktur, çünkü onun doğrudan “kuralları olamaz”.

Artık durum netleşmiştir: Üçüncü alıntıda “ırkın doğasına” yapılan göndermeler, başlarında dominant bir liderin bulunduğu, sadece “güdülerine terk edilmiş” bir barbarlar sürüsüyle karşı karşıya olduğumuzu belgeler. Kural tanımayan ama mutlak itaat dayatan, varlığını kolektif üretim yerine “ötekini” yok ederek kuran Nazi tipi tahakküm biçimi; toplumsal değerleri gasp ederek sınırsızca yığmayı hedefleyen sermaye düzeniyle doğrudan ve varoluşsal bir perspektif ortaklığı içindedir.

Tekelcilik ve emperyalizm kapitalizmin son aşamasıysa, “küreselleşme” süreci de bu evrenin sınırlarına dayandığını gösterir. Bu doğrultuda faşizm, söz konusu “son aşamanın” en ideal tahakküm biçimidir; “liberal-faşizm” ise bu barbarlığı Nazizm gibi tek bir ülkenin sınırlarına hapsedilmekten çıkarıp, kapitalist sistemin küresel ölçekte uyguladığı biricik yönetim modeline dönüştürmüştür.

Kapitalizm ile faşizmin küreselleşmesi, sistemin tabiatında var olan yok etme ve yok olma karakterini belirli bir ırk ya da dinin meselesi olmaktan çıkarmıştır; acilen müdahale edilmezse bu barbarlık, biricik değer yaratıcısı olan emekçi kitleler başta olmak üzere tüm insanlığın ortak kaderidir. Tarihçi J. Chapoutot da Nazi barbarlığının her koşulda bu yok etme-yok olma diyalektiği tarafından belirlendiğini somut olgularla doğrular:

Almanların savaşı kaybetmesiyle Hitler, Mart 1945’te, aşağılandığı için bütün halkının yok olması gerektiğini dilemekte tereddüt etmedi.

Sosyal, biyolojik ve tıp mühendisliği, “başarısız varlıkları” ve “yaşamaya layık olmayan unsurları” tüm şiddetiyle vuruyordu, ama “asosyalleri” de: Avareler, hayalperestler, çeşitli ilginç tipler veya kitapsız şairler. … / … Alman insanı ne hasta ne boşta ne de yeni iktidara karşı olmalıdır. … / … Üremek-savaşmak-hükmetmek üçlüsünün Cermenlerin tarihi amacını ve biyolojik yönelimini özetlediğini gösterdik.” (S. 61)

Bugün, faşizmin ve liberal-faşizmin, yalnızca ölüm getiren sınırsız sermaye temerküzünü ve kapitalist sistemin bekasını sağlayan en ideal sınıfsal tahakküm biçimi olduğunu gösteren büyük bir insanlık dramıyla karşı karşıyayız: Siyonist-faşist İsrail Devleti aracılığıyla bir başka “Sami” halkına karşı uygulanan soykırım.

Bu örnek, Nazizmin basit bir Yahudi karşıtlığına indirgenemeyeceğini ve soykırımcı tahakkümün tek muhatabının Yahudiler olmadığını netlikle ortaya koyar. Geçmişte soykırım mağduru olanların bugün faili olduğu bu imha saldırısının geriye tek bir açıklayıcı nedeni kalır: Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ve Siyonist İsrail aracılığıyla, küresel sermayenin bölgenin bütün yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koyma, yani o sınırsız sermaye temerküzü hamlesi.

Bu bölümde söylediklerimizi özetlersek şu genellemeleri yapabiliriz:

1)Neoliberalizm, faşizm ve liberal-faşizmin oluşturduğu kavramsal düzlemi kavrayabilmek için, neoliberalizmin ilk dönemindeki ideolojik vaatlerinden değil, onun uzun süreçler sonunda büründüğü nihai gerçeklik olan liberal-faşizmden hareket etmek gerekir. Bu bağlamda net olarak anlaşılmalıdır ki kapitalizm, geçmişin dönek radikallerinin iddia ettiği gibi insanlığa sonsuz imkanlar sunan bir sistem değildir; aksine, kendi gelişimi içinde yok oluşa sürüklendiği oranda bütün insanlığı da imha etme potansiyeli taşıyan bir ölüm makinesidir.

2) Neoliberalizmin ilk döneminin faşist diktatörlük ve küresel imha provalarıyla kesintiye uğramış olması, faşizmin burjuva diktatörlüğünün bir biçimi olan neoliberal siyasetle kan uyuşmazlığı taşıdığı anlamına gelmez. Aksine, yalnızca sermaye temerküzünü baki kılmak üzere tezgahlanan Nazizm gibi faşist tahakküm biçimleri, kapitalist sistemin kriz anlarında “ölüyü diriltmek” üzere devreye soktuğu iki alamet-i farikasından biridir. Dahası, bugünün egemen siyasal biçimi olan liberal-faşist diktatörlükler açısından bakıldığında, faşizmin aslında kapitalist tahakkümün en ideal biçimi olduğu netlikle görülür.

3) Kapitalist sistemin geri dönüşsüz bir çöküş içinde olduğu günümüzde faşizm, sermayenin geçmişteki gibi geçici çözümler üreten bir ara rejimi olmaktan çıkmıştır; aksine sistemin tıkanmasıyla birlikte, burjuvazinin elinde kalan yegane tahakküm biçimidir. Bu çıplak gerçek, parlamenter burjuva demokrasisinin ebedi bir yönetim modeli olduğu safsatasına son verdiği gibi, kapitalizmin de kendisinden önceki tarihsel evreler gibi insanlığın göreceği son “sınıflı toplumsal yapılanma” olduğunu teyit eder.

Böylece netleşmektedir ki insanlık, yeni bir toplumsallaşma biçimi yaratmak; daha doğrusu yaratmaya başladığı sınıfsız, sömürüsüz ve baskısız bu yeni toplumsallığı tüm yeryüzünde hâkim kılmak zorunluluğuyla karşı karşıyadır.

1Açıktır ki, içinde yaşadığımız tarihsel kesimde, geçmişin “ileri kapitalist ülke” olarak tanımlanan Ulus-Devletlerde olduğu gibi, sermayenin temerküzü eğer üretimde aynı zamanda artık değer yaratarak toplumsallaşmaya uğratılmadan gerçekleştiriliyorsa, artık sadece “soyutlama” eyleminden değil, ama yok ediş-yok oluş eyleminden bahsetmemiz gerekecektir.

2Bu yaratma faaliyeti, aynı zamanda insan bireyinin kendi kendisini yaratırken, kendi varlık alanı olan toplumu ve insanlaşma sürecini de yaratma faaliyetidir.

3Yaptığımız özet için, Emre Kabartaş’ın yaptığı tanımlamalardan faydalandığımız bilinmelidir.

4 J. Chapoutot’nun Türkçeye de kazandırılan “İtaat Etmek Serbesttir: Nazi Yönetimsel Kültürü ve Günümüz” adlı eseri, faşizmin modern kurumsal yönetim teorileriyle (menajerizmle) olan sürekliliğini kavramak adına son derece aydınlatıcı bir kaynak olmuştur.

5Bu kişi, çok muhafazakâr Von PAPEN’in danışmanlarından birisi olarak bilinir…

6Neoliberalizmin Alman versiyonu, “ordo-liberalizm” olarak bilinir.

Diğer Yazılar

TÜRK SİNEMASINDA SOSYAL UYANIŞLAR VE ETKİLERİ: BİTMEYEN YOL.

Ümit ÖZDEMİR / 31.05.2026 Gecekondular… uzaktan bir ezan sesi abdest alan Güllü.. Bir evde yerde …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir