NAZIM HİKMET ŞİİRDEN SİYASETE, SİYASETTEN ŞİİRE

(Editörden: Orhan Koçak’ın bu makalesini Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nden alıntıladık. Kimi yerlerine yaptığımız küçük editoryal müdahalelerle günümüz Türkçesine uyarlıyor ve okumanız dileğiyle web sitemizde yayınlıyoruz)

Orhan Koçak.

Nazım bölücüdür, gücü ve çağrısı burdan gelir: Şiiriyle ve eylemiyle, yaşamında ve ölümünde, insanları tavır almaya zorlamış, sanatın ve siyasetin kadrolarını ikiye bölmüştür: Nazım’dan yana olanlar ve ona karşı olanlar.

Bunun açıklanabilir nedenleri var: Şiiri yeniydi, hem içeriğiyle hem de biçimiyle Türk edebiyatının organik gelişimini yırtıyordu. Soylu bir aileden geliyordu ama kendi sınıfına ihanet etmiş, ezilenlerin yanında yer almıştı. Ve sınıfının onu geri alma, yeniden kendi içine katma çabalarına da kanmadı. Öte yandan, çok uzun sürmeyen siyasal yaşamında da dikbaşiı bir tutum içinde olmuş, TKP’de bir muhalefet hareketi örgütlemişti. Eski TKP’li romancı Kerim Korcan, Harbiye Kazanı’nda, 1930’larda Parti üyelerinin Nazım’la görüşmekten nasıl çekindiklerini anlatır. TKP yönetiminin koyduğu bu görüşme yasağı, üyelerin gözünde Nazım’a büyüleyici bir kimlik kazandırmış olmalı: Bir tür şeytan, hem iten hem çeken. Nazım’ın önderlik iddiasından vazgeçmesi ve 1938’de de cezaevine girmesiyle birlikte bu çekişme de hızını yitirecektir. Nazım, Bursa Cezaevl’nden Kemal Tahir’e yazdığı 10 Şubat 1941 tarihli mektupta, şöyle diyor: “En münasebetsiz hatta muzır insanlarla dahi münasebetinde (ilişkisinde) emniyetli bir rahatlığa kavuşmak merhalesi (aşaması) vardır. Bunu benim söylediğime hayret etme, bütün harici (dışsal) tezahürlerine (görünüşlerine) rağmen ben zaman zaman muayyen (düzenli) insanlar için, belki uzun bir didişmeden sonra böyie emniyetli, unutkan bir rahatlığa kavuşurum.” Nazım, Hikmet Kıvılcımlı ile ilişkisinden söz ederken yazıyor bunları. Ama bu bağışlamanın, bu iyileştirici unutuşun, derece derece, Nazım’ın o dönemdeki başka muarızlarına (karşıtlarına) yayıldığını da tahmin etmek zor değil: Hasan Ali Ediz’e, Eczacı Vasıf’a, Reşat Fuat Baraner’e, İsmail Bilen’e, hatta Şefik Hüsnü’ye… Ama Vedat Nedim’e ya da Şevket Süreyya’ya değil… Yapıtı, kimi zaman ekmeğe, fırından yeni çıkmış, dumanı tüten ekmeklere, çoğu zaman da yazıcısının eril sesine rağmen dişil ve bereketli bir sonbahar toprağına benzeyen cezaevi şiirleri, bu sağlıklı, sağaltıcı bağışla(n)manın kanıtıdır. Hem nedeni, hem sonucu…

Ama bu, sonradan oluyor, cezaevinde eski muarızlarıyla (karşıtlarıyla) arasına “emniyetli’’, koruyucu bir mesafe girdikten sonra ve asıl, Nazım’ın eski “ muzafferane” edası cezaevinin ve yaratıcı emeğin süzgecinden geçerek yerini daha alçakgönüllü ve daha bilgece bir bakışa bıraktıktan sonra… Çünkü kendisi de biliyor, bu yeni yumuşak tavra Kemal Tahir’in de “ hayret edebileceğini” söylüyor. Gençlik yıllarında, 1920’lerde ve 1930’larda, coşkulu, başına buyruk ve biraz da alaycı bir davranış içindedir Nazım. Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Günlük Anılar’ında Nazım’dan söz ederken şöyle der; “O, gülüyor mu, kızıyor mu, alay mı ediyor, ciddi mi… belli olmayan ince, sitemli bakışı ile beni süzdü (…) Böyle baktı mı, söylediğinden bambaşka şeyler düşündüğü, çoğu karşısındakini atlattığı yahut bir oyuna getirmek istediği anlaşılırdı. Satrançta bu hali pek daha belli olurdu.” Aziz Nesin’de, 1965’te Yeni Tanin’de, Nazım’ın“hayatını etkileyen (…) dört psikolojik duygu” arasında şunları da sayıyor; “Bir bayrak olma, bayrak insan olma tutkusu (…) Yalnız kalamayışı, yalnız kalma korkusu.” Yalnız kalamayışı, yalnız kalma korkusu “Şunu da düşünmek gerek: Nazım, Sovyet devriminin içinde sosyalizme katılmıştı, bu devrimin bütün coşkusu ve sıcaklığıyla sürdüğü 1921-22’de… Sovyet Rusya’da o yıllarda yaşanan kuraklığı ve açlıktan kırılan insanları görmüştü, doğru, ama bunları zaferin bir parçası olarak görmüştü: Açlar, yürüyorlardı. Sosyalizm, Nazım için, önce bir zafer sesiydi, bir özgürleşmeydi, dikbaşiı, uzlaşmaz bir tutumdu; yenilgiyi, geri çekilmeyi, kısıtlanmayı, kısılıp kalmayı sonra tanıdı. Bu gururlu, muzafferane tavra, yine Doktor Hikmet’in anılarından ve Nazım-KemalTahir mektuplaşmalarından çıkan bir başka kişilik çizgisini, Nazım’a aristokrat dedelerinden miras kalan o “kolayca alma, bağını sormadan üzüm yeme” eğilimini de eklersek, hem insanlardan çatışmaktan korkmayan hem de insansız kalmaktan ölesiye korkan, onlara bulaşmadan edemeyen bu egemen sınıflı genç devrimcinin sağda ve solda bazı kızgınlıkları, bazı hasetleri nasıl da kışkırtılmış olabileceğini anlarız. (İyi bir Nazım Hikmet eleştirmeni, şairin şiir ve mektuplarında “haset” sözcüğünün kaç kere geçtiğini saymalı: Çıkan toplam karşısında şaşıracaktır.

Tepkileri görelim şimdi de. Nazım, 1930’ların başında, gıyabında bir “Troçkist polis muhalefeti kurmakla” suçlanıp TKP’den atılır. Bu sırada Doktor Hikmet, Parti’nin bir yasal açılımı olarak Marksizm Biblioteği’nden bazı kitaplar yayımlamaktadır. Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? kitabında. Kerim Sadi’nin yanında Nazım’ı da hedef almıştır. Öyküyü Doktor’dan dinleyelim: “Bir de Marksizm Kalpazanları Kimlerdir? kitabımda geçen bir cümlelik satır üzerine Nazım köpürmüştü. Orada Nazım’ın burjuva sosyetesindeki durumuna iki sözcükle dokunuluyordu. Kitapta sırf Kerim Sadi eleştiriliyordu. Parti’den, Şevket Süreyya ile ve Nazım Hikmet için niye susulduğu soruldu. (Parti: Şefik Hüsnü Deymer.) Konuların ayrılığını bilirdim. Yoksa, Kadronun Kadrosu diye yazdığım uzun eleştiride. Şevket kalpazanını yerine oturtmuştum. Şimdilik zihinleri karıştıran Kerim Sadi idi. Onu temizlemek aktüalite idi. Gerekirse gerekçeli Kadronun Kadrosu yayınlanırdı. Nazım’a gelince, onun hakkındaki fikrimi herkes biliyordu. Şairdi. Pişmandı. Üzgündü. Bir tolerans payı bırakmakta yarar olabilirdi. Israr edilmiş: ‘Hiç değilse bu iki adam için birer satır konulsun’. Biblioteğe yeni kattığım Böcürgil de o kanıdaydılar (“Bö-cür”:Haşan Ali Ediz.) Bir oyum vardı, formelman. Çoğunluğa uymamak harcım değildi. Bu tartışma sırasında Böcür hemen kalemi eline aldı. Kitapta Şevket’le Nazım’ın adlarının geçtiği iki üç satırı döktürüp önüme koydu. Yazıdaki kanı, kelimesi kelimesine benim söylediklerimdi. Böcür onlan almış, kendi karihasındanmış gibi önüme sürüyordu. Kara (Eczacı) Vasıf: ‘Madem arkadaşlar illa istiyorlar. Bizce de aykın değil. Koy bu iki satın kitabına, ne zararı var?’ ” Doktor buna şöyle cevap verir: “ Biri: Gerekçesiz yarım kalıyor. Yarım işi sevmem. Ötekisi: Nazım ‘beni kullanın’ diye -ikiyüzlüce de olsa- başvurup duruyor. Bir mola deniyelim. Düzelirse yazılı hükmü kaldırmak güç olur. ‘Sen hâlâ Nazım’ın düzelebileceğini umuyor musun?’ ‘Ummak istiyorum’. ‘Biz Nazım’ı senden iyi tanırız. Merak etme. Düzelmez. Kamuoyunda kendisini bizdenmişçesine göstermesinin önüne geçmeli. Parti de bunu istiyor’. Disiplin disiplindir. Koydum Marksizm Kalpazanları’nın içine o iki satırı. Düşünceme aykın değildi. Taktik bakımdan durdurmak istemiştim. Kitap çıktı.

Nazım’ın “ burjuva sosyetesi” ile ilişkilerinden kastedilen eğer edebiyatçılarla, Sabiha ve Zekeriya Sertel’lerle dostluğu ise o dönemde Nazım’ı cezalandıranlar arasında bulunan Reşat Fuat Baraner’in de aynı çevreyle yoğun

Nazım’ın “ burjuva sosyetesi” ile ilişkilerinden kastedilen eğer edebiyatçılarla, Sabiha ve Zekeriya Sertel’lerle dostluğu ise o dönemde Nazım’ı cezalandıranlar arasında bulunan Reşat Fuat Baraner’in de aynı çevreyle yoğun bir ilişkisi olduğunu belirtmek gerekir. Burjuva sosyetesi, o dönemde Nazım’ı asimile etmek, kendine katmak istemiştir, bu doğru, ama başaramamıştır. Şundan: Cılız ve köksüz Türk burjuvazisinin, toplumdaki muhalif eğilimleri massedecek, kendine bağlayabilecek bir hegemonik konumu, bir ideolojik yayılma ve özümleme gücü yoktur. Muhalif muhaliftir, ezilmelidir. Yeri gelmişken, Nazım’ın da bir kez, ama sadece tek bir kez, burjuvazi karşısında bocaladığını, direncini yitirdiğini teslim etmek gerekir. 1938’de pratikte ömürboyu hapis anlamına gelen ağır cezaya çarptınlınca, Atatürk’e bir mektup yazarak “ adalet ister”:

Nazım’ın “ burjuva sosyetesi” ile ilişkilerinden kastedilen eğer edebiyatçılarla, Sabiha ve Zekeriya Sertel’lerle dostluğu ise o dönemde Nazım’ı cezalandıranlar arasında bulunan Reşat Fuat Baraner’in de aynı çevreyle yoğun bir ilişkisi olduğunu belirtmek gerekir. Burjuva sosyetesi, o dönemde Nazım’ı asimile etmek, kendine katmak istemiştir, bu doğru, ama başaramamıştır. Şundan: Cılız ve köksüz Türk burjuvazisinin, toplumdaki muhalif eğilimleri massedecek, kendine bağlayabilecek bir hegemonik konumu, bir ideolojik yayılma ve özümleme gücü yoktur. Muhalif muhaliftir, ezilmelidir. Yeri gelmişken, Nazım’ın da bir kez, ama sadece tek bir kez, burjuvazi karşısında bocaladığını, direncini yitirdiğini teslim etmek gerekir. 1938’de pratikte ömürboyu hapis anlamına gelen ağır cezaya çarptınlınca, Atatürk’e bir mektup yazarak “ adalet ister”: “Türk ordusunu ‘isyana teşvik’ ettiğim gerekçesiyle onbeş yıl ağır hapis cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını ‘isyana teşvik etmekle’ töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabını ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. Askeri isyana teşvik etmedim. Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır (…) Askeri isyana teşvik etmedim. Deli,serseri, mürteci, satılmış ve yurt düşmanı değilim ki bunu bir an olsun düşünebileyim (…) Başvurabilieceğim en inkilapçı baş sensin. Kemalizmden ve senden adalet istiyorum. Türk inkilabına ve senin başına and içerim ki suçsuzum”

Bir zaaf anında yazılmış olmalı bu. Ama şunu da görmek gerek: Mektubun ideolojik içeriği, 1920’ierde ve 1930’larda Kemalizmi desteklenmesi gereken bir “ inkilap hareketi” olarak gören ve Kürt isyanlannı “ mürtecilik” le suçlayıp ezilmesini onaylayan TKP yönetimince çoktan oluşturulmuştu. Talihliydi Nazım; Mektup Atatürk’ün eline geçmedi. Nazım da, hukuksal açıdan haksızlığı açıkça belli olan cezasının bir bölümünü çekti. Bu arada TKP de bir “ desantralizasyon” karan almış, yani kendini feshetmiş, yani Türk inkılabı içinde bir komünist muhalefete gerek olmadığına karar vermişti… Ama burjuvazi kolayca bağışlayamıyordu. Nazım, 1951’de, afla çıktıktan sonra kaçmak zorunda bırakıldığında, Cumhuriyet gazetesinde Nadir Nadi, şunları yazacaktı: “Yurdundan kaçarak Demir Perde gerisine sığınan kızıl şair Nazım Hikmet Moskova havaalanına iner inmez, ‘gözlerimin ışığını İstalin’e (Stalin) borçluyum. Beni o yarattı, beni o yaşatıyor’ diye bağırmış (…) Nazım Moskova’nın da Demir Perde’nin de ne olduğunu elbet biliyordu. Oraya giderken kendi adına yayınlanacak bütün demeçleri, şiirleri ve yazılan peşinen imzalamaya hazırlanmıştı. Şu halde yıllardır Nazım’ın samimi inancı budur: Onu Stalin yaratmıştır, o her şeyini, gözlerinin ışığını bile Stalin’e borçludur. Bütün isteğine rağmen burada bizim aramızda bu gerçeği açıkça söyleyemiyor, dolambaçlı yollar arıyordu. Şimdi muradına erdi. Moskova’da hâliki (yaratıcısı) önünde dilediği gibi kapanıp secdeye varabilir”.Cumhuriyet gazetesinin edebiyattaki karşılığı olan Varlık dergisinde de (ikisi de sonradan solcu oldu) aynı tarihte şunların yazıldığını görüyoruz; “Nazım Hikmet, inancı ne olursa olsun, herşeyden önce vatanına bağlı bir Türk şairi midir, yoksa gözü dönmüş bir komünizm softası mı? Bugüne kadar münakaşa mevzuu (tartışma konusu) böyle bir mesele vardı. (…) Şimdi, dava halledilmiş, münakaşa kapanmıştır. Nazım’ın sapık akidesinde memleketi için en küçük bir yer yoktur. (…) Şimdi onun lehinde nümayiş (gösteri) yapanlara rastlanamayacağı gibi, dünya gazetelerinde bir daha adının anıldığı da görülmeyecektir. Buna karşılık bizim gazetelerimiz habire onunla meşgul oluyorlar. Vatanına ihanet etmiş bir şaire layık olduğu cezayı vermek istiyorsak, bundan böyle Türklük için onu yok farzetmek, sözlerine ve hareketlerine karşı kulaklarımızı tıkamak, hezeyanlarına karşı cevap vermeğe dahi kalkışmamak en doğru hareket olur”

Biz ona uymayalım… diyor Varlık dergisi. Ve Nazım’ın cezasını topyekün kılmaya kalkışırken, aslında kendini de bilmemekle, görmemekle, cehaletle ve aptallıkla cezalandırmış oluyor. Türk edebiyatının en güçlü damarlanndan birini keserken, kendini de sakatlamış oluyor.

Nazım’ın kişisel kaderi, kendisi siyasetten uzaklaşsa da, sosyalist hareketin kaderine bağlanmıştı bir kez: 1960’larda yeniden ve bu kez kitlesel olarak doğan Türkiye sosyalist hareketi, Nazım’ı geri aldı. Atatürk’e mektubunu okuyan genç sosyalistler belki biraz sarsıldılar, ama mektubun ideolojik arka planını, TKP ideolojisine uygunluğunu bildikleri için onu anladılar da. Ve Nazım’ın yapıtı, hem 1960’ların sosyalist hareketini hem de 1960’ların devrimci edebiyatını besleyen damarlardan biri oldu. Bölücü değil, birleştiriciydi şimdi.

Nazım’ın şiiri çoğu zaman edebiyat dışı ölçütlerle ele alınmış, bir eleştirinin ya da değerlendirmenin değil, toptan benimseme ya da toptan yadsımanın konusu olmuştur. Sadece siyasal yaşamının hep ön planda oluşundan değil, şiirlerinde siyasal ya da ideolojik boyutun da belirgin oluşundan ötürüdür bu. Her şairin böyle bir ideolojik yükü aynı kolaylıkla kaldırabileceği söylenemez. Şair Cemal Süreya, Nazım’ın şiirinin bu yükün altında ezilmediğini belirtiyor: “Tepeden bakılırsa, her sanat yapıtının siyasal bir anlamı vardır: Belli bir sınıfın, belli bir hayat görüşünün koşullarıyla yüklüdür. (…) Ne var ki burada siyasal deyimi geniş anlamdadır, daha çok tarih açısındandır; sanatçının siyasal bir niyetle hareket etmediği halde, sonuçta ister istemez siyasal bir konum kazanacağını anlatmaktadır. Bir de sanatçının daha çıkış noktasında siyasal bir tutumda olduğu, işe başlarken tarihi üstlendiği durum var. Nazım Hikmet’in şiiri bu anlamda da siyasaldır. Bu anlamda siyasal şiirin başarısı, üstlendiği hayat değerleriyle yeni şiir değerleri arasında kurulacak bileşkeye bağlıdır; yani hayat değerleri, yeni şiir değerleri yaratmaktadır. Düşünce, şiirsel akışı engellememeli, şairi ememelidir. (…) Nazım Hikmet’in önemi şurada: Bir devrim düşüncesini toptan üstlenmiş ve sonuna kadar götürmek cesaretini göstermiştir. Öte yandan şiirinde -anlatımında, kullandığı İmgelerde, dil tutumunda- düşüncesinin, hayatının, varoluşunun karşılığını bulmuştur. Başka şairlerde görmeye alıştığımız, düşüncenin süs olarak, iğreti olarak serpillşi (…) yoktur onda. Düşünce biçimsel olarak değil, yapısal olarak yerleşir Nazım Hikmet’in şiirine. Tümdengelmez onda düşünce. Daha çok hayatın verilerinden çıkış yapar.”

Nazım, tarihsel maddeciliği ve sosyalizmi şiirine özümlemiştir. Ama bu hemen olmamıştır. Sovyet Rusya’da yazdığı ilk şiirleri, biçimsel olarak Mayakovskl’nin, içerik yönünden de Sovyet Proletkült şairlerinin etkisi altındadır. O da Proletkült gibi, eski kültür ve hayat değerlerini toptan yadsır bu ilk döneminde, makineleşmeyi savunur, doğaya karşı makinenin övgüsünü yapar. Sosyalizm, onun için insanlar arası eşitlik ve insanla doğa arasındaki eski uyumun yeniden kurulması kadar, hatta bunlardan daha çok, insanın doğa üzerindeki egemenliğinin kutsanması gibidir. Ama bu tutum, onu yer yer Marksizmin de dışına düşürür. 1922’de yazdığı “Yalnayak” şiiri şu dizelerle biter.

Tatlı maval dinlemekten usandık

                                                 Artık

                                                       hepimizin kafasına

                                                                             şu daaank

                                                                                             desin:

                                                                                              Köylünün toprağa hasreti var

                                                                                                             toprağın hasreti makinalar.

Bunun 1950’den sonra DP iktidarınca büyük ölçüde gerçekteştirdiğini düşünürsek, şiirin de ne kadar kısa erimli olduğunu anlarız. Bu, şiir değildir şüphesiz. Nazım bu şiirde ve bu dönemde daha çok şiire karşı çıkar, Osmanlı şiir geleneğinin Tanzimat ve Servet-i Fünun’da zaten kesintiye uğramış, zayıflamış geleneğini iyice yıkmaya çatışmaktadır. İşte bu yıkma tavrının kendisi bir şiir eylemidir. Ama yine de bu dönemden “Salkımsöğüt” ve “Bahri Hazer” gibi bugün de etkisini koruyan şiirler katmıştır. 1930’lara kadar yumuşayarak süren bu şiir tavrının bir yönü de bireyselliğin bir yana itilmesi, topluluğun yüceltilmesidir:

Şeffaf

           temiz

                   damlalarıyla gözlerimiz

                         bir umman içinde o kadar birleşti ki kaynıyan suda buzu

                                                                                                             nasıl eritirseniz,

                                                                                                                  işte biz de birbirimizde

                                                                                                                                    öyle kaybolduk

                                                                                                                                         (“ Gözlerimiz” , 1922)

Ya da şu:

                     Başladı işe Bitirdi işi…

                                  Onun için; başlayan, biten, başlıyan iş var,

                                                                             sorgu soruş yok…

                                                                             Gidiş var.

                                                                             Duruş yok…

                                                                                     O milyonların milyonda biridir.

                                                                                            O bir sıra neferidir…

                                                                                                    (“Sıradaki” , 1930)

Bu şiir, SSCB’de 1930’da başlayan ve “sorgusuz sualsiz çalışmayı” yücelten Stahanov hareketinin etkisini yansıtır. Nazım’ın bu dönemde yazdığı şiirlerde, halka, insanlara dışardan baktığı, onları o dönemdeki Stalinist ideolojinin görmek istediği gibi gördüğü söylenebilir. Buna karşılık, devrimci bireyi. Parti üyesini de yücelttiği görülür. “ Mavi Gözlü Dev” , “Şair” , “ Yürüyen Adam” gibi şiirlerde bu tutum belirgindir. Benerci Kendini Niçin Öldürdü? şiirinde, davadan dönen Şevket Süreyya ile hesaptaşırken, davadan dönmeyenleri idealize eder. Nazım’ın şiiri Taranta Babu’ya Mektuplar ve Şeyh Bedreddin Destanı İle yeni bir olgunluk evresine girmiştir. Bu yapıtlarda, tarihsel maddeci düşünce daha zenginleşirken Nazım’ın eski halk ve divan şiirinin imkanlarından da yararlandığı görülür. Memleketimden İnsan Manzaraları’nda ve cezaevi şiirlerinde ortaya çıkacak olan o çok çağrışımlı, yumuşak, nerdeyse organik dilin ve Cemal Süreya’nın deyimiyle “söylenen hikâyeyi kendi dinamiğine çekip götüren diyalektik anlatımın” bu şiirlerde ilk kez göründüğünü söylemek yanlış olmaz. Asıl Nazım, 1940’larda ve daha sonra yurt dışında yazılmış şiirlerdedir. Bu dönemde Nazım’ın şiirinde en dikkat çekici yenilikler, doğaya ve insanlara daha yumuşak, öfkesiz bakmaya başlamasıdır. İnsan Manzaraları’nda karısını hastaneye getirirken bir yandan da toprakta yarım bıraktığı çalışmasını düşünen Dümelli köylüyle İlgili şu pasaj, bu açıdan anlamlı bir göstergedir:

Dümelli yeni bir sevinçle kulak kabarttı.

                                                       Sesler geliyordu,

                                                                  şehrin batısından yola çıkan kağnı sesleri.

                                                                                                         Bir taş balta gibi işleyen

                                                                                                               ve ayın altında ağır pırıltılarla genişleyen

                                                                                                                         alt edilmemiş bozkırın vahşi şarkısıydı bu.

Doğanın “ altedilmesi” düşüncesi burada da ortaya çıkar; ama bu kez mekanik ya da mekanist bir anlayıştan arınmış olarak, “ vahşi” doğaya karşı bir hayranlığı, bir özlemi de içererek… Daha da önemlisi, daha önce konuya dışardan uygulanan ve sadece şairin öznel sesinin, öznel tutumunun ifadesi olan ritm, bu şiirlerde doğanın, insanların yaşamının, kısaca şiirin konusunun kendi hareketi olmuş gibidir. Bu, hapishane şiirlerinde görünen karakterlerde de kendini gösterir: Ön planda olan, Nazım’ın onlara bakışı değil, onların kendi bağımsız gerçeklikleridir. Nazım’ın bu gerçekçiliğe ulaşması için cezaevine girmesi, artık hiçbir idealizasyonun mümkün olmadığı bir eğitimden geçmesi gerekiyordu belki de… Ama bilinçli bir çaba da var: Kemal Tahir’e mektuplarının ana konusu, edebiyatta (ve yaşamda) “şairane” tavrın bırakılmasının gerekliliğidir. Nazım’ın bu anlayışla, çeşitli dönemlerde SSCB’de resmi sanat görüşü olan “sosyalist gerçekçiliği” veya “devrimci romantizmi” de aştığı söylenmeli. Kemal Tahir’e mektuplarında Şolohov ve Ehrenburg’u bile, şairanelikle eleştirmesi bunun ifadesi sayılabilir.

Nazım’ın son dönem şiirleri, yaşamı coşkuyla seven bir insanın ölüm gerçeğiyle yüzleşmesinin, kendini ölüme alıştırmasının kayıtlarıdır. Ama buna zaten hazırlıklıydı: Cezaevi, kapatılma, sonuca varmayan didişmeler, kendisininkiler de içinde olmak üzere insanların zaafları, onun olumsuz’un terbiyesinden geçmesini, Hegel’in deyimiyle “Negatifin emeği” ne maruz kalmasını sağlamıştı. Bir bütün olarak bakıldığında, Nazım’ın şiirinde şöyle bir devinimi görmemek imkansız: O, ileriye gittikçe geçmişi sahiplenmiş, hayata bağlandıkça ölümle de barışmıştı. Bu barışın, bu dinginliğin ürünü olan şiirler, belki de Yalçın Küçük’ün söylediği gibi Nazım’ın en iyi ürünleridir:

Bitkiler ipeklisinden dallı budaklısına

                   hayvanlar tüylüsünden pullusuna

                                evler kıl çadırından betonarmesine

                                           aletler uçağından tıraş makinesine kadar
bir de denizler bir de bardaktaki su bir de yıldızlar

                                                                                                 bir de yıldızlar     

                                                                                                 bir de dağların uykusu  

                                                                                                 bir de her şeyle her yerde karmakarışık insan

                                                                                                 yani alınteri

                                                                                                 yani kitaplardaki yalan

                                                                                                 yani doğru yalan

                                                                                                 yani dost düşman

                                                                                                 yani hasret-sevinç-keder

                                                                                                 gelip geçtim kalabalığı içinden

                                                                                                 gelip geçen kalabalıkla beraber

                                                                                                  (14 Ağustos 1930)

Diğer Yazılar

NEOLİBERALİZM, BİR TÜR BARBARLIK* İDEOLOJİSİDİR.

Mahir Konuk / 09.05.2026 Neoliberalizm Bir Tür Barbarlık İdeolojisidir-Podcast Neoliberalizm, her şeyden önce, varlığının zamansal …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir