BARIŞMAK YA DA BARIŞMAMAK İŞTE BÜTÜN MESELE

Ümit ÖZDEMİR / 25.05.2025

“Soygun felsefesine son verirseniz, savaş felsefesine de son verirsiniz”-Fidel Castro

@masumlevrek

Noam Chomsky henüz sağlıklıyken ve konuşabiliyorken ABD’de muhalif bir öğrenci grubunun karşısında şu sözleri sarf etti. “ABD’nin dış politikadaki hatalarını konu edinen bir doktora tezi yönetmek istiyorum, yalnız şunu bilesiniz doktora bittiğinde muhtemelen bir taksi şoförü olacaksınız. Çünkü ABD’de böyle bir doktora tezi yazdığınız için size iş vermeyecektir”

Savaşlar esasen siyasetin yoğunlaşmış biçimidir. Siyasetin bu denli yoğunlaşmasında, sömürünün ve siyasetin başka bir türüne izin verilmemesinin büyük payı vardır. Türkiye’de siyaset özellikle sağ siyaset, siyaseti kurgu, kumpas ve komplo üzerine inşa ettiğinden başlattığı barış süreci, doğası gereği güvensizlikle karşılaştı. Bütün bu sürecin tamamında öne çıkan üç aktörün de soğuk savaş artığı siyasetçiler olması, siyasetin yeni türlerine ve iletişim biçimine bigane olması sonucu çatışmalar azalacağı yerde derinleşti. Üç arkaik siyasetçi biçimi Öcalan, Erdoğan ve Bahçeli’nin sorunu, arkaik olmalarından ziyade başka bir yol bilmemelerinin ürünü siyasal düşünce yeni olana, dönüşüme kapandığında böyle sonuçlar çıkması gayet normaldir.

Siyasetin toplumsal muhalefetin yeni yolları ise deneme yanılma, bulunan yeni yolları teste tabi tutarak ilerleme, deneyim aktarımı, kendi deneyiminden öğrenme ve öğretme gibi pedagojik süreçleri de içeren zengin bir deneyim vaad ediyor. Bu yeni siyaset türü içinde eğitim haklarından, sosyal medya iletişimine, paylaşım pazarından, çocuk ve kadın haklarına çok geniş bir spektrumu kapsıyor. Bu haliyle siyasetin bilinen kodlarının yani aslında 4. kuşak siyasi hakların da ötesine geçilmesi mümkün ve hatta gereklidir. 4. kuşak siyasi hakların içinde yer alan Bilgi işlem ve dijital ortamlara eşit erişim hakkı , dijital kendi kaderini tayin hakkı ve kişinin kendi dijital verilerine erişim hakkı sık sık bilişim kapitalistleri ve onların yandaşı devletler tarafından ihlal edilse de böyle bir hak evreni oluştu. Bizde henüz anayasada veya yasalarda tanımlı olmayan bu hak, iletişimin çoğunca dijital mecralar üzerinden tanımlandığı günümüz koşullarının önemli bir tartışma başlığı.

Türkiye siyaseti soğuk savaş politikalarının son ve arkaik temsilcilerinin belirleyiciliğinde devam ettiğinden, henüz 1948’de kabul edilen Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi’nin en önemli maddelerinden “Düşünce ve İfade Özgürlüğü” ile “Adil Yargılanma Hakkı” gibi birinci kuşak hakların ihlalinin en yoğun yaşandığı ülkeler kategorisinde. Bunda hiç şüphesiz, siyasal islamcı-soğuk savaş milliyetçilerinin ülke kaynaklarını yağmaya açmasına gelebilecek olası itirazları bastırma isteğinin başat faktör olduğunu belirtelim. MHP ve lideri Bahçeli’nin başlattığı ve Dem Partili Sırrı Süreyya Önder’in ölümüne neden olan amorf barış sürecinin handikapı, tam da buradan kökenleniyor. Siyasi ikbalin devamı için girişildiği barış sürecinde, diğer siyasi partilere, halka medyaya, kamu oyuna bilgi sızdırılmaması için verilen canhıraş çaba, sonunda barış süreci denilen acayipliği de yok etmeye başladı.

Yanlış iliklenen düğme misali, bir gömleği yanlış iliklenen bir düğme nasıl çirkin gösteriyorsa barış süreci adı verilen “şey”in çirkin ve acayip durmasının nedeni de bu aslında. Sır katipliğiyle başlayan, barış havariliğiyle devam eden ve başarısız olacağı anlaşıldığında karşılıklı suçlamalarla derinleşen bu barış süreci de hep izlediğimiz ve izlemekten gına gelen “şey”de, bize yani halka reva görülen budur. İzlemek, bir türlü fikrimizin sorulmadığı bu sürecin tükenme noktasına sürükenmesinde aynı şeyleri defalarca deneyip farklı bir sonuç yaratma beklentisi budalalığının büyük payı var. Çatışma çözümünü halktan, kamuoyundan, uzak tutmanın henüz kavranılmayan ağır bir başka bedeli daha var. Siyasi partilerin giderek güç ve itibar kaybetmeleriyle derinleşecek olan hegemonya krizi. Budala kaosuyla başlayan frenlerinin boşalmasıyla önüne kattığını altına alan katil kamyon gibi mahvettiği sosyal düzeni, barış söylemiyle restore edebileceğini iddia etmek, abesle iştigaldir.

İflas eden sadece barış süreci olsaydı yenisini kurgulamak için eleştirel düşüncenin verimiyle davranabilirdik. Ne var ki iflas eden sadece barış süreci değil Türkiye’ye 2017 hileli referandumuyla giydirilen deli gömleği de parçalandı. Ekonomide, dış politikada, eğitimde ortaya çıkan iflas tablosunun müsebbibi alternatife, yani sola izin vermeyen Türk sağ siyasetinin çeşitli varyantlarıdır. Türkiye’de saray rejiminin bütün baskıcı, yanıltmacalarla dolu ve siyasi istismar konusu ettiği her şeyde olduğu gibi barış sürecinde de ben yaptım oldu kafasıyla davranmaları, baştan kaybetmelerine neden oldu.

“Barışın kaybedeni olmaz” sloganına katılmamak mümkün değil, lakin yöntem ve metodoloji sorunları aşılmadan bir barış sürecinin gerçekleşmeyeceğinin de altını çizmek de mecburidir. Bugüne kadar izlenen yanlış politikaların eleştirisi için önce birinci kuşak siyasi haklardan düşünce ve ifade özgürlüğü ortamı sağlanmalıdır. Üniversite öğrencilerinin CHP’nin Beyazıt mitingiyle duyurduğu 11 maddeyle duyurduğu asgari demokratik program hayata geçirildiğinde, barış için önemli bir mesafe alınabilir. Olayı PKK’nin silah bırakmasıyla sınırlı tutan ve bunu bir “kazanım” olarak yedirmeye çalışan sağ siyasete Abraham Lincoln’ün sözlerini hatırlatalım: “Herkesi bazen kandırabilirsiniz. Bazı insanları her zaman kandırabilirsiniz. Ama herkesi her zaman kandıramazsınız. Halkının güvenini bir kez kaybedersen bir daha kazanamazsınız”

AKP ve Kürt Burjuvazisinin “Barış”ı: Kürt-İslam-NATO sentezi ve Lozan Karşıtlığı’nın Gerçek Nedeni

Türk burjuvazisinin yayılmacı yani neo Osmanlıcı unsurları ile yükselmekte olan Kürt burjuvazisinin ortak çıkar noktası, Orta Doğu’da “barış” ambalajı altında yayılmacı emelleri, federasyon çerçevesinde emekçi yığınların desteğine sunmak. Neo Osmanlıcı bir tuzağın yeni varyantı olarak Devlet Bahçeli tarafından öne sürülen “barış” projesindeki bütün görüşmelerin bu denli gizlilikle sürdürülmesinin görünür nedeni budur. Bu görüşmeler sırasında Meclis Başkanvekili Sırrı Süreyya Önder’in otomobiline konulan düzenekle suikast girişimine maruz kalması, solcu bilinen isimlerin kullanıldıktan sonra “süreç”ten tasfiye edilmesi operasyonuydu. Bu konu hala aydınlatılabilmiş değil, Cumhuriyet tarihindeki kontrgerilla pratikleri hatırlandığında aydınlatılacağını beklemek ise saflık olur. AKP plütokrasisi ile palazlanmakta olan Kürt burjuvazisinin ortak işler komitesinin bir parçası olan Barzanistan’da yürüttükleri ortaklığın bir benzerinin Suriye’de devam ettirilmesi adına Türkiye halklarına yeni bir Kürt-İslam NATO sentezi tasarladıklarını söylemeliyiz. KİNS’in bir “barış süreci” olarak pazarlanmasında eksik unsur ise müesses nizamın kurucu öğesi olan CHP’ydi. CHP’ye gerke DEM ve gerek AKP cenahından yapılan barış sürecine yani aslında KİNS’e katkı çağrıları yapılması bu nedenledir. KİNS ile üniter yapıdan vazgeçilerek, federasyona geçiş ve Ortadoğu petrollerini yağmalamak adına Anayasasın yani üst yapı hukukunun değiştirilmesi meselesi ise sadece Erdoğan’ın ömür boyu başkanlık hayaliyle ilgili değildi. KİNS Kürt ve Türk sermaye sınıflarının yayılma planlarıyla da ilgiliydi…

Lozan Tartışmaları: Sınıfsal Bir Bakış

Üstyapıda federasyona geçiş adına Lozan’ı dillerine dolamalarının görünür nedeni de buydu. Konuyu yanlış kavrayan ulusalcılar, Lozan’ı eski Cumhuriyetin bir tapu senedi olarak gördüklerinden Lozan’ı savunarak günün yeni saldırı kampanyasını göremediler. Lozan’ın aşıldığı ve “hezimet” olduğu iddiasına verilebilecek en nesnel yanıt şudur: Türkiye Cumhuriyeti devleti kuruluş aşamasında yönünü kapitalist dünyaya doğru çevirdi. Dünya kapitalizminin Ekim Devrimi sonrası içine düştüğü (yirmi yıl krizinde 1919-1939)1 Türkiye egemen sınıflarının yönlerini kapitalist dünyaya çevirmeleri onları Batı ile daha 1921 Londra konferansı ile başlattıkları uzlaşma arayışlarını Lozan’a kadar taşıdı. Kısaca Lozan Barış Anlaşması Türkiye’nin kapitalist-emperyalist sistemdeki boşluk ve krizden istifade ederek, kapitalist sisteme dahil olma çabasıydı. Lozan ile Türkiye kapitalist sisteme dahil oldu, emekçiler için Lozan’ın siyasi, sınıfsal anlamı budur. Kürt ulusalcıların Lozan’da Kürtlerin hakkının tanınmadığı tezine sarılmaları ise iki açıdan geçersizdi. Birincisi Kürt ağa ve aşiret beylerinin Hamidiye Alayları ve 1915 Tehciri nedeniyle merkezi devletle yağma anlaşmaları yapmaları, Anadolu’da Ortodoks Ermenilerin koruyucusu ve himayedarı durumundaki Çarlık Rusya’sı ve Wilson Prensiplerine göre Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulmasını ön gören ABD karşısında yaptıkları tercih nedeniyle ellerinin zayıf olmasıdır. Öte yandan Sevr ile ilan edilen bir Ermeni devletinin kurulma olasılığının, yine aynı nedenle yani Kürt ağa ve aşiret reislerinin yağması ve Ermeni tehcirinde İTC ile suç ortağı olması nedeniyle ortadan kalkması, Kürtlerin Lozan’a davet edilmemesinin ve taleplerinin ciddiye alınmamasınınçöküşü görünür nedenidir. Diğer yandan, 1920’lerde Kürtlerin aşiret halindeki pre-kapitalist sosyolojik yapıları sebebiyle kapitalist pazar için anlamlı bir artık değer yaratamamaları, Lozan’da ciddiye alınmamalarının bir diğer nedenidir. Özetleyecek olursak, Kürt milliyetçilerin islamcılarla Lozan karşıtı söylemde buluşması, sanıldığı gibi sadece “Cumhuriyet düşmanı” olmalarıyla açıklanamaz. Siyasal islamcılarla Kürt milliyetçilerinin Lozan karşıtı söylemde buluşmalarının gerçek nedeni, sermaye sınıfının yayılma ihtiyacıyla doğrudan ilgili olup, Ortadoğu kaynaklarını yeniden sömürgeleştirme operasyonuna -elbette ABD’nin icazetiyle- soyunmak istemeleridir. Sömürgeleştirme operasyonu sonrası, yeni pay dağıtımında sessiz bir uzlaşı arayan bu çevreler, Türk ve Kürt emekçilerinin azgın sömürüsünden yanadırlar. Meclis başkanı Numan Kurtulmuş’un daha sonra özür dileyip yutmak zorunda kaldığı “Devleti Türk-Kürt-İslam rejimiyle dönüştürmek isteyenler, köklerini Sünni Yavuz ile Sünni (Şafi) İdris’in Şii Türkmen Şah İsmail’e karşı kurduğu ittifaka dayandırmaktadır sözlerinde açığa çıkan bu saldırı programı, Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’da giriştiği Alevi katliamlarından kökenlenir. Siyasal islamcıların İran’a yönelik savaş ve yağma programında emperyalizmden bu sözlerle rol talep etmeleri, Neo-Osmanlıcı fantezilerinden beslenir. Neo-Osmanlıcılık, tıpkı 1990’lı yılların ikinci yarısında SSCB’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan Neo Turancılık gibi halk düşmanı sağcı bir ideolojidir ve son tahlilde sermaye sınıfının ideolojisidir. Adriyatikten Çin Seddi’ne kadar Türk dünyası sloganıyla ortaya çıkanlar Azerbaycan’da Amerikancı Elçibey’i iktidara getirmek için darbe tezgahlamış, darbe başarısız olunca aparatlarına devlet üstün hizmet madalyası takmıştı. Şimdi de aynı yayılmacı (irredentalist) fantezilerin Neo Osmanlıcı yeni suflörlerinden Ahmet Türk şu sözleri sarf edebildi. “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de Osmanlı’daki gibi Türklerle birlikte yaşamak istiyor” sözleriyle Kürt burjuvazisinin Kürt İslam NATO sentezinin sözcüsü olarak, Türkiye’nin bölgesel federasyonla Ortadoğu’ya yayılması gerektiğini dile getirdi.

Çok Bilinmeyenli Suriye Denklemleri: Kaostan İç Savaş olasılığına.

Suriye’de merkezi iktidarın 8 Aralık 2024’de dağılmasının ardından ortaya çıkan kaos ve belirsizliğin etkisiyle, soyunulan bu operasyon, operasyondan menfaat beklentileri olanları ters köşe yapabilir. ABD’nin desteklediği ve Suriye’de devam eden Alevi katliamları ve kaos manzarası nedeniyle merkezi yönetimi ele geçirmesini istediği YPG ile, İngiliz emperyalizminin desteklediği selefi cihadist tekfirci HTŞ’nin merkezi iktidarı kontrol kavgası. Kontrol kavgası Suriye’deki kaos manzarasının büyümesine ve bir iç savaşa evrilmesi kuvvetle muhtemel yeni boyutlar kazanmasına neden olabilir. Gazeteci Erdem Ulus’un Veryansın TV kanalında dile getirdiği üzere Independent Arabia’da yayınlanan bir haberde, İngiliz hükümetinin Ulusal Güvenlik Danışmanı Jonathan Powell’ın Colani’ye yani HTŞ’ye güvenlik danışmanlığı yaptığı haberiyle ortaya çıkan bu bağlantı, ABD’nin kurulmasında öncülük ettiği Suriye kaosunda iki emperyal gücü karşı karşıya getirdi. Gazeteci Mahir Esen’in Sınırsız adlı Youtube kanalında dile getirdiği üzere, HTŞ lideri Colani’yi 2013’te keşfettiklerini ağzından kaçıran ABD Şam eski Büyükelçisi Robert Ford’un Mart 2023’te Colani ile İdlib’te de görüştükleri ve Colani’nin Soros Vakfı tarafından da fonlanan Intermediate şirketi tarafından “cilalanması” talebine olumlu yanıt verdikleri itirafıyla da teyit edilen bu gelişme, emperyalizmin bir iç olguyu2 nasıl yetiştirdiğinin kanıtıdır. İç olgu olma rolünü talep edenleri eğitme, endoktrine etme ve PR’lama gibi faaliyetleri de sivil toplum örgütlerinin üstlenmesi, emperyalizmin doğası gereğidir.

ABD’nin HTŞ ve onun destekçisi İngiliz emperyalizmine yönelik itirazı, Colani’nin ve HTŞ’nin başka siyasal islamcı, tekfirci devlet pratiklerinde olduğu gibi kaos ve çatışmayı bastıramaması ve bu durumun giderek daha büyük güvenlik sorunları yaratabileceği endişesi. Endişe diyoruz çünkü Çin ve Rusya ile girdiği jeopolitik savaşta giderek güç ve itibar kaybeden ABD ve dış politika yapıcıları, güç ve itibar kaybını daha da büyütecek yeni askeri operasyonlardan kaçınmak zorunda. ABD emperyalizmi, başta gerici Arap rejimleri olmak üzere tepeden tırnağa silahlandırdığı siyonizm canavarının Orta Doğu’da çatışmaların varabileceği vahim boyutu nihayet, Suriye örneğinde görebildi. Suriye’deki ibretlik tablo, emperyalist bir güç olsa bile ABD’nin bile altından kalkamayacağı bir kaosu tetikledi. Suriye’ye geçen yazılarımda “cehennem çukuru” dememizin sebebi budur. Cehennem çukuru, çevresinde yapılan dans esnasında çukura kimin düşeceğinin kestirilemeyen bir kara deliktir. Cehennem çukurları, silah tekelleri ve onun üst yapıdaki kurumu emperyalizmin yarattığı kaos ve çatışma atmosferinin doğal bir sonucudur. Böyle bakınca, Devlet Bahçeli’nin sürecin başına dile getirdiği “Önümüzdeki günlerde çok şeyler değişecektir inşallah Türkiye değişmez” sözleri, yerli yerine oturur. Siyasi partiden çok bir güvenlik ve istihbarat aygıtı olarak tasarlanan MHP’nin Genel Başkanı’nın bu sözleri, Neo Osmanlıcı maceranın yani Suriye’nin parçalanması projesini duyuran BOP’çuların (Ahmet Davutoğlu ve Tayyip Erdoğan) Türkiye’ye çıkardığı ve çıkaracağı olası siyasi-ekonomik maliyetten duyulan endişeydi. Bu endişeyi alarme eden açıklama, ABD Dış İşleri Bakanı Mark Rubio’dan geldi. Rubio Açıkçası, geçiş hükümetinin karşı karşıya olduğu zorluklar göz önüne alındığında, potansiyel çöküşe ve epik boyutlarda tam ölçekli bir iç savaşa, temelde ülkenin bölünmesine ayların, belki de haftaların bile kalmadığı değerlendirmesinde bulunuyoruz,” sözleriyle işaret ettiği iç savaş tehlikesi, KİNS cilerin de olası “barış” planlarını gözden geçirmeye itebilir. Zaten fiilen bölünmüş olan Suriye’nin giderek daha da büyük etnik-mezhebi parçalanmalara gitme olasılığı, büyük bir tantanayla duyurulan barış (KİNS) sürecinin geleceğini de tehdit edecektir. Yine de altını çizelim iki emperyalist güç arasındaki çelişkiler, uzlaşmaz çelişkiler değildir. ABD ve İngiltere’nin Ukrayna meselesindeki anlaşmazlığın bir benzerinin daha minör bir boyutla sergilendiği Suriye coğrafyası, yağmaya tabi tutulması ve merkezi siyasi otoritenin bütün emperyal desteğe rağmen kurulamaması nedeniyle yeni çatışmalara ve kaosa gebedir.

Barış Süreci nasıl yönetilebilir ? FARC Örneği.

Kazanan barış süreci nasıl mümkün olabilir ? Bunun başarılı örnekleri var. Enseyi karartmayalım. Kolombiya’da uyuşturucu ticaretine karşı koymak için silahlı mücadele başlatan FARC’ın, tam 200 bin insanın ölümüne neden olan ülkenin bütün kaynaklarını kurutan silahlı mücadelesine son verdi. Siyasi iletişimci Necati Özkan’ın Cumhuriyet’in web sitesinden kaldırılan “Çatışma Çözümünde Rıza Üretimi” (Cumhuriyet 22 Mayıs Perşembe) yazısından öğrendiğimize göre, 5. denemede başarılı olan görüşme trafiğinde, başarıyı sağlayan şey çatışan tarafların yöntem değiştirmesiydi. Sürdürülen müzakere sürecinin detaylarını kamu oyundan saklamadan bütün riskleri alan taraflar, güven arttırıcı önlemler de alarak barış görüşmelerini başarıyla tamamlayabildiler. Kürt meselesi Türkiye’de 40 bin kişinin ölümü trilyonlarca dolar maddi kaynağın heba edildiği bir çatışma ve terör süreci olarak algılatıldı. Oysa çatışma ve terör sorunun sadece bir boyutuydu ve artık bu yöntemle yani çatışma ve terörle sonuç alınamayacağı ortaya çıktığında yapılması gereken şey henüz yapılmadı. Yapılması gereken şey nedir ? Barış süreçlerinden siyasi herhangi bir menfaat sağlamayacak üçüncül kişilere tam hukuki güvence verilerek barış sürecinin baş aktörlüğüne getirmek. Necati Özkan’ın yazısında işaret ettiği şey gerçekleşmeli ve Kolombiya örneğindeki gibi FARC’a yakın gazeteci Alvaro Sierra ve Jose Miguel Sokoloff ve çok şaşıracaksınız bir reklam ajansı Lowe Ajans’ın barış sürecini bir kampanyalar ekseninde halkı bilgilendirerek yürütmesinin büyük payı olduğu ortaya çıktı. Yakından tanıyanlar için sürprizlerle dolu Latin Amerika kıtasında sürdürülen barış sürecinde elbette sadece bir siyasal iletişimcinin başarısıyla açıklanamaz. Kolombiya’da bütün ülkeyi çürüten uyuşturucu ile mücadelede hukuk devleti normlarına dönülmesi de güven arttırıcı ana faktör olduğu söylenebilir. Barış görüşmelerinin ayrıntılarını kamu oyunu bilgilendiren taraflar, aynı zamanda adil yönetim beklentilerinin karşılayarak çatışmayı sonlandırmayı başardılar. Marksistlerin de temel ilkesi olan siyasetin sınıfların önünde yapılması ilkesi, gerekirse reklam ajanslarından yardım alınmasını zorunlu kılıyorsa bu yapılmalıdır.

Barış Süreci nasıl yürütülmez: “Terörsüz Türkiye” ve Milli Birlik Komisyonu!

Peki Saray rejimi ile Dem Parti heyetleri ile İmralı bugüne kadar nasıl bir siyasi pratik gösterdiler ? Yukarıda ortaya konan ilkelerin tam tersini ! Barış sürecini bir körün fili tariflemesindeki gibi sislere bürüyerek arka kapı diplomasisi ile renk vermeden, karnından konuşarak yürütülmesi, halkın ve demokratik kamu oyunu hayal kırıklığına uğratmakla kalmadı aynı zamanda bu siyasi yapıdan herhangi bir çözüm çıkmaz algısının oturmasına hizmet etti. Sonunda barış sürecinin yeteneksiz mimarı Bahçeli’yi mecliste bir “Milli Birlik Komisyonu” kurulmasını önermeye zorlayan bu acayip süreç trajedinin komediye dönüşmekte olduğunu gösterdi. MBK’nın kurulma nedeni, barış ve çözüm için gerekli adımların atılmasını değil, zaten mecliste grubu bulunan partilerin üye sayısına göre temsiliyle, yani aslında mecliste yapılabilecek genel kurul görüşmesinin mini bir modelini ön görmesiyle gereksizliğini ilan etti. Bahçeli modeli sürece katkı sunabilecek çevre ve akademik grupların katılımını da dışlayarak, anti-demokratik bir model olduğunu gösterdi. Barış için çok ağır bedeller ödemiş Barış İçin Akademisyenler grubunun akademisyenlerinin katkısı pek ala alınabilirdi. Ancak bu entelektüel birikimin katkısını araştırmalarını kabul etmek yerine dışlama, “terörist” ilan etme seçildi. Saray rejimi samimi olsaydı halen tutuklu bulunan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in konu ile ilgili yaptığı saha araştırmasını içeren katkıları ciddiye alırdı. Bunların hiçbiri olmadığını hepimiz biliyoruz.

MBK ile Cumhur ittifakının vesayetinde sürdürülen terörsüz Türkiye propagandasıyla Cumhur ittifakını sonu belirsiz barış ve çözüm süreci üzerinden meşrulaştırma komisyonu işlevi görmesi hedefleniyor. Kaldı ki meclisin saray rejimi nedeniyle itibarını bütünüyle kaybettiği bu siyasal evrede, MBK’nın bu itibarsızlaşmanın yan ürünü olabileceği gerçeği de inkar ediliyor. Kendi bütçesini bile planlama yetkisini elinden alınmış, yasama yetkilerini otoriter kararname ile Saraya devretmiş, tutsak vekili Can Atalay’ı bile serbest bıraktıramamış bir mecliste kurulacak komisyona kim neden güvensin ?

Emekçilerin Barışı Ne Olabilir ?

Türkiye’de geniş bir demokratikleşme programı gerçekleşecekse, yalan ve onun yoğunlaşmış hali propaganda ve yönlendirmeden oluşan soğuk savaş dili ve zihniyetinden kurtulmak zorundayız. Bu aynı anlama gelmek üzere, Saray rejimi ve onun çevresindeki menfaat çetelerinden kurtulmak için ortak bir program etrafında mücadele etmektir. Bir sorunu, o sorunun yaratanlarla çözmeye çalışmak, elbette abesle iştigal etmektir. Soğuk savaş milliyetçiliğinin söylemini kullanarak zaten evladını kaybetmiş, acıdan yanmış kavrulmuş, şehit yakınlarının acılarını sömürerek gidilebilecek bir yol yok. Öte yandan Türkiye’nin demokratikleşme sorunun önündeki tek engelin Kürt meselesi olmadığının, bununla birlikte ancak bundan daha fazla neoliberal soygun düzeninin yoksullaştırdığı bütün halkların bekası ve birliği adına, soygun düzenini ve yağmayı durdurmanın barışın ön koşulu olduğunu dile getirmek sosyalist sol açısından mecburidir. Force major (birincil öncelik) olarak ortaya koyduğumuz sorunun boyutları ve yakıcılığı, geniş halk kitlelerini yoksullaştırmakla kalmıyor, bundan daha fazla burjuvazi tarafından sergilenen ideolojik aldatmacalarla dolu halkları birbirine düşüren “terör” ve şehit söylemiyle egemen sınıfların işine yarıyor. Soygun ve yağma düzeninden menfaati olanlar asgari demokratik koşulun kurulmasını da istemez.

Somut örneğini Trump’ın “fahri içişleri bakanı” olan petrol kapitalisti Harold Hamm’ın 19 Mart darbesinden önce imzaladığı petrol çıkarma imtiyazı anlaşmasıyla tanıtlayabileceğimiz soygun ve yağma, “hukuk olmadığı için yatırım gelmiyor” tezini savunan liberallere cevap niteliğinde. Saray rejiminin ülkenin emekçilerini ürettiği artığı ve toprağını satarak yağmalanmasına çanak tutarak yarattığı sömürü ve yağma için imzaladığı anlaşma bu tezi çürüttü. Harold Hamm Fox Business’ta Türkiye’de büyük bir huzursuzluk görüyoruz. Bugün Türkiye’de yaşananlar ve bunun petrol sektörüne etkisi konusunda ne düşünüyorsunuz?” biçimindeki” soruya “Bir şekilde tedirgin edici olduğu kesin ama üçüncü dünya ülkelerinde, demokratik olmayan ya da bir dereceye kadar demokrasinin var olduğu ama yeterli olmadığı ülkelerde böyle şeyler oluyor. Ama, bilirsiniz, bu da aynı şey. Burada Trump’a karşı denendi. Bilirsiniz, muhaliflerinizi hapse atarsınız ve onların icabına bakarsınız. Yani herkesin gördüğü şey bu. Endişelenmiyorum. Aktif protestolara rağmen orada oldukça istikrarlı bir yönetim durumu var.”3cevabını verdi. Sermaye sınıfının, saf burjuva aklını anlamak isteyenlere daha iyi bir örnek veremeyeceğimiz bu sözleriyle Hamm, Diyarbakır’dan Trakya’ya petrol aramak için toprağın altını üstüne getirip, verimli tarım arazilerini yağmalayacağı ve bu yağma sürerken hiç de hukuk gibi bir takıntısı olmadığını gösterdi. Petrol arama adına yaratılması muhtemel ekolojik yıkımla derinleşecek ve boyutlanacak sömürü, Anadolu’da AKP döneminde sıkça gördüğümüz vahşi madencilik örneklerinde gördüğümüz üzere geri dönülmez doğa tahribatına yol açabilir.

Soygun ve yağma düzeninden beslenen paraziter unsurların Türkiye’yi müstakbel yeni çatışmaların tarafı yapabileceği gerçeğini dile getirmek de aynı ölçüde elzemdir. Fidel Castro’nun yazının girişinde bahsettiğimiz üzere soygun düzenine son vermenin kalıcı barışın ön koşulu olduğunu dile getirmeliyiz. Aydın dediğin tam da bu zamanlarda risk alabilen, kimseden beklemeyen kimseden de beklemeyen toplumun diyojen fenerleridir. Gerçeğe yiğitçe bakabilme ve dile getirme cesaretini dile getiren, herkesin korkmadan görüşlerini söylemesi zorunludur. Söylenmeyen, tartışılmayan açıklığa kavuşturulmayan her şeyin ilerde daha büyük problemlere neden olması istenmiyorsa atılması gereken ilk adım zaten aşılmış korku duvarlarını yerle bir edip yolu, yürüyüşü güzergahı tarif etmektir.

1Tarihçi Edward Halett Carr’ın iki dünya savaşı arasındaki süreci betimlediği dönem. Dönem boyunca 1. Dünya Savaşı sonunda Almanya’ya imzalatılan Versay Anlaşması’nın yıkıcı etkilerinin giderilmesine çalışılsa da Almanya’da hiperenflasyon kriziyle başlayan çelişkiler, 1929 büyük depresyonuyla sonu 2. Dünya Savaşıyla bitecek kapitalist çöküşü tetikledi.

2Sosyalist Mahir Çayan’ın emperyalizm teorisine yaptığı büyük katkı, Çayan’a göre emperyalizm bir içsel olgudur. Emperyalizm adına ajanlaşan, aparatlaştırılan iç olgular, ülkelerinde giriştikleri çeşitli sabotaj faaliyetleriyle siyasi rejimleri çökerterek emperyalist şebekelerinin çıkarlarına hizmet etmekle görevlendirilirler.

Diğer Yazılar

ÜZGÜNÜZ SİZE ULAŞAMADIK: YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN GÜVENCESİZLİK

Ümit ÖZDEMİR / 04.05.2026 Film PDF (Parcel Delivery Fast) şirketinde bir iş görüşmesi sahnesiyle açılır. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir