Ümit ÖZDEMİR / 28.02.2026

Saray rejimi sahiplerinin; baskıyı artırmaktan, yalanı, talanı ve hileyi bütünleyen “yönlendirme siyasetini” derinleştirmekten başka çaresi kalmadı. Günlük rutin haline getirilen operasyonlar ve kumpaslı açılım “süreçleri”, Van’da bir muhabirin mikrofonuna yoksulluktan feveran ederek acil seçim talep eden Kürt amcanın acısını dindirmeye yetmiyor. Saray rejimi tarafından dayatılan kesif açlık programı tüm toplum kesimlerini süratle mülksüzleştirirken; iktidarın Akın Gürlek’i Adalet Bakan Yardımcılığına getirmesi, ellerinde baskıdan başka araç kalmadığının ilanıdır.
Saha araştırmaları, halkın “neoliberal şirket devlet” ekonomisinin çöktüğünü yaşayarak gördüğünü doğruluyor. Bu çöküş; pazar alışverişinde, ödenemeyen faturada ve artık ironik bir alay konusu haline gelen “maaşı yatan kredi kartı” gerçeğinde somutlaşıyor. Bugünkü karanlığı yaratan ve burjuva despotizmini “sivil toplum”, “merkez-çevre” gibi ideolojik yönlendirmelerle pazarlayan müsebbiplerin; “Yetmez Ama Evet”çi, son analizde FETÖ ve AKP destekçisi Tanıl Bora ile İletişim Yayınları üzerinden başlayan tartışma bu yüzden anlamlıdır. Bu sol liberal tayfa, 2002’de çöken merkez siyasetinin yerine, sırf sol iktidara gelmesin diye yol verilen AKP iktidarını “Muhafazakâr Demokrat Devrim” manşetleriyle kutsamıştı. Kendi konfor alanlarından çıkmadan, fonlar üzerinden entelektüel çürüme yaratanların eleştiriye tahammülsüzlüğü bizzat kendi sosyal medya mesajlarından tescillenmiştir.
Sol liberallerin Birikim, Radikal, T24 ve Medyascope üzerinden; Kemalistlerin ise 28 Şubat restorasyonu beklentisiyle siyasal İslamcılara verdiği desteğin bizi getirdiği nokta Akın Gürlek’tir. Ramazan ayıyla birlikte şiddetlenen gerici saldırıların vardığı nokta; IŞİD yeminlerinin okullarda okutulması ve MESEM üzerinden çocuk emeği sömürüsüne verilen arsız yanıtlardır. Kutsal değerlerin ayaklar altına alındığı bu dönemde, halk yoksulluktan kırılırken beş yıldızlı iftar menülerinin sergilenmesi “kutsal mazlum” söyleminin de içini boşaltmaktadır. Bu tarihsel tekrar (regresyon), büyük şairimiz Tevfik Fikret’in Han-ı Yağma şiirinde tasvir ettiği Osmanlı çöküşündeki depresyon ve melankoliye ne kadar da benziyor!
Rejim sahipleri o kadar büyük bir paniğe kapıldılar ki; tıpkı tüm siyasi tezleri Suriye sahasında çökmüş olanlar gibi, Bookhinciliğe soyunmuş sağcı Öcalan’a sarılmak zorunda kaldılar. Bu sarılış, özünde rejimin payandasına dönüşen Kürt siyasi hareketinin tek ilkesinin pragmatizm olduğunu kanıtlıyor. Acayip bir kafayla bir gün Kürtçe Kuran sallayan, ertesi gün tabandan yükselen tepkiyi görünce Komünist Manifesto’ya sarılan Tülay Hatimoğulları gibi figürlerin “esnekliğinde” (oportünizminde diyelim) karşılığını buluyor. Bu esneklik ve her durumdan vazife çıkarma pragmatizminin saray rejiminin ömrünü uzatmaya yönelik bir destek olduğunu artık sağır sultan bile biliyor!
Vidaları aşırı sıkmaktan yalama olan baskı aygıtı, bir rejim bunalımı üretti. Mesele sadece ekonomik çöküş değil, Türkiye’ye 24 Ocak-12 Eylül diyalektiğiyle zorla giydirilen neoliberal deli gömleğinin patlamasıdır. Vahşi talan rejiminin bütçede yarattığı devasa karadelik, kaçınılmaz bir soruyu gündeme getiriyor: Moratoryum! Borçların faizinin faizinin bile ödenemediği bu süreç, fiili bir temerrüttür. Swaplar hariç net rezervlerin kronik negatif seyri, CDS (Kredi Risk Primi) puanlarının iflas sınırındaki konumu ve dış borç servis oranının sürdürülemezliği bu teknik iflası kanıtlamaktadır. Rejim sadece hegemonik olarak iflas etmekle kalmadı, kendisine borç servisi yapan kapitalist sistemi de içine çekecek bir yok oluş süreci başlattı. Arjantin’de Milei’nin faşist diktasına karşı verilen sınıf savaşı, bu neoliberal cehennemi geri püskürtme mücadelesidir.
Titanik batarken ortaya çıkan yağma kavgası, Fikret’in dizelerindeki “Bütün sizin, efendiler, konak, saray, gelin, alay / Bütün sizin, bütün sizin, hazır hazır, kolay kolay…” tasvirine ne kadar da benziyor! Konu artık sadece isimlerin değişmesi değil, halkın yönetime el koymasını zorunlu kılan bir rejim krizidir. Maddi zemini olan bir eleştiriye ve eylemin (praksis) yol göstericiliğine ihtiyacımız var. Migros depo işçilerinin kazanımları, maden emekçilerinin direnişi ve kayyum darbesine karşı Boğaziçi Üniversitesi’nde birleşen gençliğin iradesi umudu büyütüyor. Emekli sınıfının kolektif iradesiyle birleşen bu mücadele, demokrasi ve insan hakları paydasında geniş yığınları buluşturmaya yani umudu büyütmeye devam ediyor.
Hukuki Bilgilendirme ve Sorumluluk Reddi: Bu metin, Anayasa’nın 26. maddesi (Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti) ve basın özgürlüğü kapsamında kaleme alınmış bir siyasi analiz ve kişisel yorum çalışmasıdır. Metinde yer alan bütçe verileri ve siyasi gelişmelere ilişkin bilgiler; açık kaynaklardan, kamuoyuna yansımış raporlardan ve milletvekillerinin denetim faaliyetlerinden elde edilen veriler üzerinden değerlendirilmiştir. Metindeki çıkarımlar, yazarın sübjektif kanaatlerini yansıtmakta olup; herhangi bir gerçek veya tüzel kişiye suç isnat etme amacı gütmemektedir. İstatistiksel karşılaştırmalar (analiz modelleri üzerinden sunulan veriler dahil) varsayımsal olup toplumsal refah analizleri için projeksiyon niteliğindedir.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır