“Mülk sahibi sınıfların dünyada yarattığı cehennemle, ancak daha büyük bir cehennem yaratarak başa çıkabiliriz.”
Jean Luc Goddard-Weekend
Ümit ÖZDEMİR / 21.05.2025

Ustayı anmadan olmaz, ne dedi ihtiyaçlar keşiflerin anasıdır. Engels, yani ikinci keman bu veciz sözüyle kapitalizmin ideolojik aygıtlarından biri olan popüler kültürle henüz tanışmasa da bütün uygarlık tarihinde ve sınıflı toplumlarda ihtiyaçların, özellikle ideolojik propaganda araçlarının hangi sınıflara hizmet edeceğini bilmeden dile getirdi.
Filmi 1929 büyük depresyonuna sarmamız gerekiyor. Kapitalizmin devrevi krizlerinden biri olan görülen ancak gerek yarattığı yıkım ve gerekse daha önce tanılanan krizlerden belirgin farklılığıyla 1929 depresyonu, milyarlarca dolarlık çöp sermaye yarattı. Amerikan “rüyası”, sokaklarda yatan aç ve işsizlerle kabusa dönüşürken, 1929 büyük depresyonunun şok dalgaları Avrupa kıyılarına ve Türkiye’ye ulaşmakta gecikmedi. Henüz internetin bile icat olmadığı bu evrede Atatürk’e bile bunalıyorum çocuk sözünü ettiren 1929 depresyonu, gerçekten de kapitalizmin 1. Dünya savaşına neden olan ilk krizinden oldukça farklıydı. Farklıydı çünkü aşırı üretimin boyutunu çok aşan finans oligarşi ile milyarlarca dolarlık çöp sermaye yaratan kapitalizm, bu kağıtlara oynayarak zengin olacağını zanneden küçük burjuvaları da öğüterek müthiş bir yoksullaşmayı tetikledi. Kar oranları düşen kapitalistlerin birbirlerini soymak için icat ettikleri borsadan yola çıkan 1929 depresyonu, Hitler’i iktidara taşıdı, Avrupa’da süratle faşist rejimler birbiri ardına sahne alırken ufukta 2. emperyalist savaşın bulutları toparlanmaya başlamıştı bile.
Tam bu esnada Amerikan süper kahraman anlatısının ilk aktörü çizgi romanla belirdi. Süperkahraman deyip geçmeyin popüler kültür ikonografisinde süper güçlerle donatılmış karakterlerin “iyilik”, “adalet” ve bozulan toplumsal düzeni onlara ihdas edilen süper güçlerle onarmaları, gümlemiş olan Amerikan “rüyasının” çöküşünü engellemek ve bireysel erkek kahraman mitini yeniden dolaşıma sokmak için uyduruldu. Uydurmaya fiction adını veren Amerikan emperyalizminin basın yayın kuvvetleri, ırkçı ve beyaz üstünlükçü sömürü düzeninde bir çıkış umudu fikrini çizgi romanlarla yaygınlaştırdı. O esnada sokakta aç yatan, işsiz kaldığı için kentten kente hicret etmek zorunda kalan, bir tas çorba için metrelerce kuyrukta bekleşen Amerikan yoksullarını ise liberal yazar John Steinbeck Gazap Üzümleri ile kaleme alıyordu.

Kapitalizm girdiği uzun büyük depresyonu savaşa çevirirken 1932’de Japon militarizminin Mançurya’ya saldırarak başlattığı 2. Dünya Savaşı, depresyondan bütün üretim araçlarını, kentleri, insanları yok ederek çıkmayı deneyen kapitalistler için sonsuz “fırsatlar” sunuyordu. Yıkılan altyapının yeniden inşası için verilen kısa molalar hariç kesintisiz savaşlar rejimlerinin kurgulanması olarak niteleyebileceğimiz Kapitalizm, bir başka süper kahraman adeta “kurtarıcı” bir rol modeli, Batman’ı sahaya sürdü. Batman, grotesk Gotham kentinde suçlularla mücadele edip aleme nizam verirken süper kahramanlardan beklenen işlevi yerine getiriyordu. Öyle ya düzen bozulduysa bu düzenin neden bozuk olduğunu sorgulamak yerine, süper kahramanların yarattığı illüzyonlara sarılmak, bunlarla rüyalanmak daha az maliyetli değil midir ? Sanırım öyledir.
Süperman ve Batman ile ortaya çıkan büyük depresyonun yıkıcı etkilerinin üzerinin örtülmesi, çöküşe sebep olan kapitalistlerin ve onların destekledikleri devletlerin kendi aralarındaki yıkıcı rekabetten yani dünya savaşlarından sağ kurtulanların girdikleri büyüme ve tüketim çağı kitlelere yeni afyon vermekle kalmadı, kapitalizm içindeki geçici refah ve büyüme yıllarının kalıcı olabileceği algısını yarattı. Frank Sinatra’nın Singin’g in The Rain’de yaptığı dans ile başlayan romanda Scott Fritzgerald’ın Muhteşem Gatsby’si ile devam eden bu çağ, esasen SSCB’nin varlığı ile biçimlenen ve kapitalistlerin 2. Dünya Savaşı ile yıkamadıkları SSCB ve komünizmin yayılmaması için verdiği tavizlerdi. Keynesyen dönemde Amerikan rüyası, tüketim ve romantik komedilerle efsunlanan orta sınıf Amerikalıların yeni süper kahramanlara ihtiyacı yoktu. Süper kahramanların sahneden çekilmeleri popüler kültür adlı uyuşturucunun dozajında kullanıldığında etkili bir şey olduğunun kanıtıydı bir bakıma…
1970’li yıllara damgasını vuran Vietnam sendromu ve yenilgisinin yarattığı depresyon, ekonomik ve ideolojik krizler silslilesini tetikledi. Söz konusu olan etkileri bütün dünyayı derinden kuşatacak ve yeni bir sermaye birikimi modeline geçişle atlatılmaya çalışılacak neoliberalizmin sahne almasıydı. Keynesyen itfaiye arabası garaja kapatılırken, neoliberal alevlerin söndürülmesi şöyle dursun ateşin üzerine benzin döküldü. Benzini ilk Şili’nin seçilmiş devlet başkanı sosyalist Salvador Allende’ye darbe yaparak döken emperyalizm, elektronik cihaz üretimi için ülkenin Allende tarafından millileştirilmiş bakır yataklarını yağmaya açtı. Vietnam yenilgisi sadece Amerikan kapitalizminin aks değiştirmesine neden olmakla kalmadı, sahneden indirilen “süper kahramanları” yeniden sahneye davet etti. İdealist felsefenin son biçimi olan postmodern yanılsamayı yeniden üretmek adına sahneye sürülen yeni süper kahramanlara bu kez, Star Wars (Yıldız Savaşları) nın Japonların ustası Akiro Kurosawa’dan Yedi Samuray filminden çalıntı, Jedi Şövalyeleri alır. Yıldız Savaşları serisinin isminin aynı zamanda Amerikan emperyalizminin SSCB’yi uzaydan kuşatan yeni savunma projesi olmasıyla diğer süper kahraman anlatılarından bu yönüyle farklılaşır. İlk filmin “Star Wars Yeni Bir Umut” vizyona girdiği 1977 yılı, kapitalizmin merkez ülkelerinde ortaya çıkan yönetememe krizinin iyice belirginleştiği birbiri ardına patlayan burjuva siyaset skandallarıyla sosyal çürümenin derinleştiği bir yıldı. Ülkemizde de kitle katliamlarının tertiplendiği bir yılda yeni bireysel erkek kahraman Luke Skywalker ve muarızı Darth Vader’in sahne alması, “iyi” ile “kötüyü” karşı karşıya getiriyordu. Holywood’un vaaz ettiği “kötülerin” kültürel göstergelerinde SSCB’nin uzaya fırlattığı Soyuz uydularından aşırma Tie Fighter gemileri, Nazi komutanlarına benzeyen kıyafetleriyle imparatorluk komutanlarıyla tam anlamıyla eklektik bir postmodern anlatı sahneleniyordu. Hemen tamamı bir science-fiction soap opera adı da verilen Yıldız Savaşları serisiyle, Holywood kapitalizm adına mistik- postmodern anlatıyı yeniden üretiyordu. Fransız düşünür Alain Minc’in Yeni Ortaçağ kitabıyla isimlendirdiği neoliberal çağda, adına çağdaş sanat da denilen içeriksiz boş biçimler galerisiyle sanatın içini boşaltmakla kalmıyor, insan zihninde ağır hasara ve kendi sınıfsal gerçeğini kavramaya engel postmodern-mistik anlatının bu kültürel kapitalizmin saldırısıyla yığınları etkilemeye çalışıyordu. Tam bu esnada SSCB’nin yozlaşmış bürokratik kastının, dünya devrimi hedefinden vazgeçip eldekini koruma arzusuyla kültürel karşı cevap üretememesi, Holywood’un kameralı kuvvetlerinin işini kolaylaştırdı. Somut çelişkilerin iyice belirginleştiği ve kapitalizmin ideolojik kontrol mekanizmalarının işlevsizleşmeye başladığı 1979’da, Süpermen’in bu kez sinema filmiyle ortaya çıkması da tesadüf değildi. Bir süperkahramandan beklenildiği üzere tamamen pürinten ve aseksüellikle örülü Clark Kent’in gündüzleri gazeteci, düzen bunalımı ve asayişin bozulması anlarında müsesses nizamı “kurtarmak” adına Süpermen’e dönüşen karakterizasyonu kapitalizmin yarattığı bir başka olumsuzluğa işaret ediyordu: Şizofreni ! Somut sınıfsal çelişkilerin yatıştırılması umuduyla sarınılan süper kahraman anlatısı, kapitalizmin emperyal anlatı evreninde Ortaçağ fikrini yeniden dolaşıma sokuyordu. Bütün güvencelerin birer ikişer kaldırıldığı, sermaye sınırsız kar etsin diye insanı yeryüzünden silmeye yeminli olduğu neoliberal evrede, ortaya çıkan bireysel erkek kahraman ile kökenlerine dinsel düşüncede rastladığımız kurtarıcı-kurtarılan mistisizmi yeniden üretiliyordu. Bu mistisizmin ya da dinsel düşüncenin yeniden üretildiği Yeni Ortaçağ’da kameralı kuvvetler pasifizmin, eylemden kaçarak resmi ideolojinin düşünce kalıplarının dışına çıkılmaması salık veriliyordu. “Kurtarılan” olduğu müddetçe “kurtarıcıya” duyulan ihtiyaç, bu negatif diyalektiğin yaşaması ve meşrulaşmasına hizmet ediyordu.

Luke Skywalker’a “ayan” olan Obi-Wan Kenobi’nin Ölüm Yıldızı’nın reaktörüne saldırı düzenleyen filmin en mistik sahnesinde, Obi Wan’ın “hisset Luke” emriyle “titreyip” kendine gelen Luke Skywalker’ın tam isabetle vurduğu Ölüm Yıldızıyla seyircide yarattığı katharsis (arınma) duygusu, aslında tam bir delirium sahnesiydi. Bu aynı zamanda rasyonel, gerçekçi düşüncenin tahttan indirildiği ve oluşan boşluğa, mistik düşüncenin çıkarıldığı neoliberal çağın somut ideolojik göstergelerinden biridir. Luke Skywalker koca ölüm yıldızını patlatıp, bireysel erkek kahraman mitinde yeni bir evreye geçerken, kapitalist ideolojinin jeneratörlerinden Holywood kapitalizmin yarattığı eşitizlikleri örnekte gösterdiği bireysel “girişimle”aşılabileceği yanılgısını aşılıyordu. Bireysel erkek kahramanın dönüşü, sadece Star Wars serisiyle sınırlı kalmadı. Yine aynı yıl vizyona giren Rambo İlk Kan serisiyle John Rambo (Slyvester Stallone) Amerikan yeni sağının Vietnam’da yaşadığı bütün intikam histerisini ve nefretini beyazperdeden üzerimize kusuyordu. Bireysel erkek kahraman mitini başlatan soğuk savaş sağcısı John Wayne’in rol arkadaşı Ronald Reagan’ın budala bir kovboydan daha fazla olmayan zekasıyla sahne aldığı bu siyasal evre gerçekten enteresandır. Toplumun yok olduğu, bireyin varlığını ilan eden İngiliz gericisi Margaret Thatcher ve onun Türk versiyonu Turgut Özal, yeni sağ şebekenin elemanlarıydılar. İlki 1984’te madenci grevini asker müdahalesiyle bastırıyor, ikincisi “benim memurum işini bilir” ve “ben zenginleri severim sözleriyle” soygun ve yağmaya çanak tutuyordu.
Mistisizm ya da postmodern anlatının sinemada başka örneklerle devamı için ayrılan devasa film bütçelerinin toplumların gelişimi için değil, gerilemesi ve biat etmesi için harcanıyor olması tesadüf olamaz. Burada Holywood Sinemasının ideolojik işlevinin ne olabileceği çok somut bir biçimde ortaya çıkar. Mistisizm yani akıl dışı ne kadar düşünce varsa hepsi birden yaygınlaştırılmalıdır. Bu mümkünse reklam kampanyaları ve dağıtım ağları tekelleriyle de desteklenmelidir. Bir başka mistik anlatı “dahi çocuk” ilan edilen Steven Spielberg’in E.T si ile yine dolaşıma sokuldu. E.T de bu kez dünya dışı sevimli yaratıklarla iletişime geçen bir çocuğun deneyimi aktarılırken, bütün soğuk savaş deliriumuna neden olan Beden Yiyenlerin İstilası (Invansion of Body Snatchers) filmindeki deliriumun paranoyanın bittiği ilan edildi. Don Siegel imzalı Holywood zırvasında dünyayı istila eden insan kılığındaki uzaylıların yarattığı dehşet, sinema salonlarından boca edilirken, Mc Carthy döneminin faşist paranoyasına hizmet eden bir ideolojik dolaşıma sunuluyordu: Korku.
E.T ile bu korku duvarı aşılırken, hilkat garibesi kılıklı E.T’den “korkmamamız” onunla iletişime geçmemizi salık veren Spielberg ve saz arkadaşları, dünyanın neoliberal evresinde “sınırların kalktığı” fikrini vaaz ediyordu. Kapitalizm ve son hali neoliberalizm içine girdiği derin bunalımı, Türkiye, Nikaragua ve Arjantin’de savaş ve darbeleriyle atlatırken, bu ülke halklarının dibine kadar soyulmasını kolaylaştıracak popüler kültür öğelerini yeniden üretiyordu. Kapitalizmin bu en saldırgan evresinde, sinema dağıtımının ulusötesi tekellerin eline geçmesi, ulusal sinema sektörünün ekosisteminden beslenen binlerce emekçisini işsizliğe mahkum etti.
Robocop serisi, neoliberal evrede olası isyan çabalarına teknokratik-neoliberal devletin sinemadan verdiği yanıttı. Robot polisle neoliberal-faşist devletin, güvenlik ihtiyacının karşılanması için fütüristik öğeler taşıyan neo-faşizmin çağrısıydı. Neoliberalizmin adaleti bütünüyle yok etmesiyle işlev kazanan Robocop, bu anlatı yapısıyla, neoliberalizmin mekanik ve duygusuz aparatı olarak arz-ı endam ediyordu. Eşitsizlik ve sömürünün derinleştiği 1980’li yılların ikinci yarısında, polisin robotlaşması ve böylece güvenlik sektörünün de tamamen güvencesizleştirilmesi fikrini popülerleştirmeye çalışan Paul Veerhoven imzalı filmin, bu konuda bir sempati ve destek yarattığı kesindir. Robocop’un 2014’de çekilen versiyonunda ise neoliberalizmin insan sonrası (transhümanizm) toplumuna işaret eden yarı robot-yarı insan karakteriyle karşımıza çıkması tesadüf değildir. Robocop serileri ile kapitalizm, güvenlik sektörünü de özelleştireceğinin ilk işaretlerini verirken, robot polisler, robot askerler ve robotlara dayalı güvencesiz emek düzeni ile tam bir kontrol toplumu yaratmak istediğini, görmek isteyenlere gösterdi. Göstergelerin bu derece somutlaştığı, bireysel erkek kahramanın artık bir robota dönüştüğü Robocop serisi bu yanıyla neoliberal kapitalizm içine sürüklendiği krizler silsilesinin boyutlarını anlamaya imkan tanıyor.

Mistik anlatı, Wachowsky biraderlerin Matrix üçlemesiyle 1999’da yeniden dolaşıma sokulurken, bireysel erkek kahramanımız Neo, Babil mitolojisinden aşort Nabukanezar gemisiyle mistik yolculuklara çıkıyordu. Morpheus tarafından kendisine uzatılan mavi ve kırmızı haptan maviyi seçen Neo, sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi gerçeğin ötesine, hayaller ve sanrılar dünyasına geçer. Neo, yoldaşı Trinity ile bütün seri boyunca kötüleri “haklıyor” ve böylece seyirci “kötülerin” cezalandırılmasıyla katharsise (arınmaya) yürüyordu. Matrix’in siberpunk kültürden neşet eden anlatı yapısı, Amerikan tüketim kültürünün kıyasıya eleştirildiği The Truman Show ile tersten bir ilişki kurar. Truman Show’daki tüketim toplumuna yönelik eleştirel ton ve hiciv, Matrix’te kaybolur. Matrix, tüketim toplumu kalıplarıyla bütünleşen dinsel anlatıyla bütünleşir. Holywood’un bireysel erkek kahraman anlatısına bu kez erkeksi bir başka karakter Trinity ile kadın sinema seyircilerine de özdeşim kurma imkanı tanıyan Matrix serisi, postmodern anlatıyı bütünleyen dinsel göstergelerin tamamını sahneleyerek postmodern gericiliğin ikonik filmine dönüşür.

2008 sonrası kapitalizmin yeni bunalımı yani Sungur Savran’ın yerinde teşhisiyle, Üçüncü Büyük Depresyonu’nda bu kez sahneye kötüler kötüsü Joker çıkacaktı. Bizim hafif ironiyle “Jokeryen Çağ” olarak adlandırdığımız Arnavut Marksist Antonio Gramsci’nin “Eski Dünya Ölüyor, yeni dünya doğmak için mücadele ediyor şimdi canavarlar zamanı” sözleriyle tanımladığı Jokeryen çağ, bütün kültürel göstergeleriyle ölçüsüz bir kötülüğün övüldüğü, kötülerin “rol model” olarak benimsetildiği bir tür gnostik çağ idi. Kötülüğün yaygınlaştırılması ve normalleştirilmesi adına her türlü suçun işlenebileceği, kuralsız bir evrenin ortaya çıktığı Joker ve evreni aslında kapitalist kuralsızlığın gidebilebileceği son noktayı gösteriyordu.
Son çözümlemede Holywood sahibi Amerikan emperyalizminin düşman yaratma siyasetinin uzantısıdır. Dün o düşman kızılderililerdi, sonra komünistler, sonra asyatikler, uzaylılar ve şimdi de zombiler. Bütün bu gösteri, mecburen süper kahraman anlatısını da çağırır. Süperkahraman anlatısı, krize giren kapitalizme burjuva cenahtan verilmiş bir cevaptır. Krize giren evlerini, işlerini sosyal statülerini “rüyasını” kaybeden orta sınıflara düşman imgeleri yaratılarak onu bu hale getiren tekelci sermayenin suçlarının örtülmesi amaçlanır. Sınıf düşmüş orta sınıfların bilincinin biraz daha çarpıtılması için süper güçlerle donatılmış mistik bir ‘süperkahramana”olan ihtiyacı, Hristiyanlık öğretisiyle de meczedilip bu yolla sunulur. Bunun tezahürleri ise Süpermen’den, Örümcek Adam’a, X-Men’ den Jedi Savaşçılarına uzanan bir silsiledir. Burada kötülüğe ve kötülere karşı mücadele eden süperkahramanlar, tarih dışı postmodern bir anlatıyı da dolaylı yoldan destekler. Artık realist sinemanın doğrudan insanı kendi sınıfsal gerçeği içinde sunan bu yüzden de dramatik öğretisi yüksek karakterleri yerine, süperkahramanların krize giren kapitalizmin krizlerini yönlendirme yolundaki gösterisi olan süperkahraman temsili vardır. Bu, aynı zamanda kendi gerçeğini inkar ederek işlerin bir gün düzeleceğine dair saf umutlar besleyen orta sınıflara yutturulmaya çalışılan ideolojik afyondur. Süperkahraman anlatısı ve sahte mitolojisi kökenini Nietzche’nin uber-mensch (üst insan) fikrinden alır. Naziler bunu aryan ırk olarak çarpıttıktan sonra, ABD emperyalizmi, popüler kültürün bir parçası olan “süper kahraman” mitolojisine dönüştürdü. Gördüğünüz üzere ideoloji sadece tersine çevrilmiş bilinç değil, aynı zamanda bütün yönleriyle açıklamaya ihtiyaç duyulan bir mücadele sahasıdır.
Sinemada göstergeler evreninin ideolojik bir dolayımı var. O ideolojik dolayım, kendi anlatı dilini egemen sınıfların yönlendirmeye dayalı, ideolojik aygıtlarıyla bütünleştirdiğinde, geniş yığınları kendi sorunlarına yabancılaştıran bir işleve sahip. Entelektüelin aydının görevi, bu ideolojik dolayımın perde arkasındaki güçlerini teşhir etmek ve yabancılaştırıcı etkisini eleştiriyle kırarak nihayet gerçekçi sinema ve sanatın dilini savunmaktır. Türkiye’de de birbirinden kötü örneklerini izlediğimiz son yılların birbirinden kötü serileri de Recep İvedik, Kutsal Damacana vb, Holywood sinemasındakine benzer bir lümpenleşmeye hizmet ediyor.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır