Niyazi Berkes
(Editörden Sol kemalist tarih ve felsefe alanında önemli bir aydın olan Niyazi Berkes’in bu makalesi, Kemalizmin Meşrutiyet ve reform mücadelesine olumsuz ve dışlayıcı bakışının izlerini taşır. Diyalektik materyalist tarih anlayışına göre, Meşrutiyet ve onu takip eden ve halkı dışlama pratiklerinin en keskin biçimi olan 1923 Cumhuriyeti ve Kemalist reformlarını süreklilik ve kopuş süreçleri içinde kavrar ve bu kavrayış, Geç Osmanlı-Erken Cumhuriyet dönemi tarih anlatısına yönelik en sağlıklı kavrayıştır. Tarihin süreklilik ve kopuş bakımından kavranması, yerli ve milli burjuvazi yaratmak adına ilksel sermaye birikiminde tezgahlanan suçları ve burjuvazinin militerlerle suç ortaklığının cumhuriyetinin kuruluşundaki rolünü de yerli yerine oturtur.
Makale tarihsel materyalist bakış açısını yansıtmasa da, emperyalizmin Türkiye’yi yarı sömürgeleştirmesini anlamak isteyenler için önemli doneler sunuyor. Türkiye’nin yarı sömürgeleştirilmesi, bütün kurumları özellikle maliyesi, vergi ve kamu idaresinde müthiş bir yolsuzluk ve rüşvet ağına girmesiyle bütünleşti. Yarı sömürgeleşme hazine kaynaklarının sömürüsüne aracılık eden kişi ve kurumların siyasal sistemi belirlemesiyle çöküşü hızlandırdı. Süreç Osmanlı devleti paşalarının bile elçilikler tarafından satın alınabildiği bir ülkeye dönüşmesiyle biçimlendi. Bu çözülme ve aydın çürümesine kadar varan çöküşü, roman planında en iyi tartışan eserin Üç İstanbul olduğunun altını çizelim. (Makalenin sonunda Okan İrtem’in enfes Üç İstanbul incelemesini okuyabilirsiniz) Berkes’in makalesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun batışında merkezi rol oynayan aktörleri ve kurumları gözler önüne sermesi bakımından önem taşıyor. Unutulmuş yazılar serüvenimiz, bir arkeolog titizliğiyle devam ediyor.)
«İstibdat» rejimine karşı yıllarca uğraşan aydınların, gereken reformlar hakkındaki hazırlıksızlıkları, o idare düşünce daha çok açığa çıktı. Tıpkı 27 Mayıs devriminden sonra olduğu gibi diller çözülüp herkes istediğini söylemeye başlayınca karma bir düşün deryası kaynamaya başladı.
GERİCİLER GENE SAHNEDE
Hayret, 27 Mayıs’tan sonra olduğu gibi gericiler biraz sıkılıp susacaklarına şimdi daha yüksek perdeden konuşuyorlardı. Yalnız roller ve makyajlar değişmişti. Eski gericilerin yerini almaya hevesli meğer ne kadar dublörler varmış. Devrim sanki onlar için yapılmştı. Şimdi hepsi meşrutiyetçi anayasacı kesilmişti. Hepsi bir ağızdan bütün kabahati Abdülhamit’e yüklüyordu. Müslümanlıkta zaten meşrutiyet rejiminden başka bir rejim olamazdı. Meşrutiyetin, islamlığın tam uygulanması demek olduğunu ayet ve hadislerle ispat ediyorlardı. Meşrutiyet anayasa gereğinde devletin resmi dinini polis kuvvetiyle uygulama rejimi demekti.
Gerçekten bunların meşrutiyetten anladıkları şey eskilerin “meşveret usulü” dedikleri şeydi; yani hükümdarın ulemaya danışması, özeliikle hükümdar kanunlarının şeriata uygunluğunun sağlanması yöntemiydi. Kanun-i Esasi’den sonra bu yöntem geçmişe karışmıştı: fakat bunun kabahati Abdülhamit’te değildi. Kendisine hem anayasanın, hem şeriatın uygulanması yüklenmişti. İkisinin bir arada gidemeyeceğini kendi zekası ile bildiğinden ulemayı da meclisi de bir kenara itip her şeyi kendi yönetmeye başlamıştı. Sanki bu işi ulema ondan daha iyi mi bilecekti ? Zaten Kanun-i Esasi dikkatle incelenirse görülür ki ona bu yeteneği sağlayan da gene bu anayasa idi. İşte modern gericiler padişahı Rus savaşını saraydan yönetmeye kalkarak her şeyi çorbaya çevirmesinden, imtiyazlarla imparatorluk ülkelerini yabancı sermaye nüfuz bölgelerine ayırtmasından, gelirleri ekonomik kalkınmaya yaramayan işlere yatırmasından değil de ulema ile “meşveret” etmemesinden suçlandırıyorlardı. (sorumlu devlet adamlarını asıl suçlu oldukları işlemlerden değil de su götürür yanı olan noktalardan suçlamak bizim siyasal hayatımızın özelliklerinden olsa gerek) Bunların şimdi yeni rejimden istedikleri “meşveret usulü”nün uygulanması idi. Millet meclisinin teşri (yasama yetkisi) olamazdı. “teşri” demek “şer’i” koymak demektir; bu ise Allaha ve peygambere mahsustu; insanların teşri etmesi hâşâ şirk (allaha ortak koşma) demekti. Meşrutiyetin yapacağı şey ancak ulemanın şeriatın uygunluğunu onaylayacağı kuralları uygulamaktı.
Yapılacak en önemli, en acele reform işte buydu. Bunun dışında pek çok reformlara ihtiyaç vardı, ama bunlar hep bu ana reforma göre yapılacaktı. Örneğin kadın taifesi Meşihatin uygulayacağı giysilerle sokağa çıkacak, böylece Meşrutiyette fafarz olan “hürriyet” uygulanmış olacaktı. Birçok bidatler (Muhammed sonrası islamda ortaya çıkan ilkeler) devlet tarafından yasak edilecekti; devletin dini icabı bu, devletin bir ödeviydi.
Abdülhamit zamanında sıradan bir cami ders-i âmı (camide ders veren) iken Meşrutiyette parlayan ve güçlü bir dergi yayınlayacak kadar para bulan, Mütarekede daha da yükselip şeyhülislam olan Mustafa Sabri (ki gericilikte kimse onun kâbına erişememiştir), “Avrupa’dan bir iki faydalı şey almak pahasına” ortalığı sayısız bi’dat kapladığını seri halinde makalelerle anlatıyordu. Bunların birinde insan sureti (yani fotoğrafı) çekmenin haram olduğunu yazdığı sırada, Güzel Sanatlar Akademiside öğrencilerin çıplak kadın modele bakarak resim ve heykel yapmalarına ilk defa olarak müsaade edildiğini öğrendiği zaman hocanın dersindeki feryadı bir uluma haline getirmişti.
DIŞ YARDIM ARAMA DEVAM EDİYOR
O zaman da devrimi yapanlar subaylardı. Fakat, onların dışındaki aydınlar ve politikacılar çok geçmeden onlann akıl hocaları durumuna geçtiler ve daha sonra da büsbütün üste çıktılar. Devletin önernli yerlerinde gene Abdülharnit devrinden kalma adamlar bulunuyordu. Bunlara gore ancak Avrupa’dan medet umulabilirdi. Devrim yüzünden sakın Avrupa’lıları kuşkulandırmamalıydı. Batının düşman oldugu şey istibdatt1; şimdi hiirriyet gelince Batı elini uzatacaktı (o zamanın «demokrasi» yerine, sihirli kelimesi «hürriyet»ti). Avrupa’nın istedigi liberal «açık» rejimin geldiğini onlara ispat ederek dış yardıma başvurmak gerekti. Yeni borçlanmalarla maliyeyi ayakta tutmalı, geriye kalanla da özel teşebbüsü (o zamanki «teşebbüs–ü şahsiyi) yaratmalı idi. Zamanın genç politikacısı ve iktisatçısı Cavit Bey “şüphesiz” bizim de özel teşebbüslere girmemiz şart; ancak hiçbir geri kalmış memleket dış yardım almadan kalkınamaz, büyük yatırımlar için dış yardıma ve yabancı sermayeye muhtacız; tarih bunu ispat etmiştir” diyordu.
Demek ki, daha sonralan maliye bakanı olan bu iktisatçı Tanzimat ve Abdülhamit rejirnlerinin yarattığı, uğruna bir devrim yapılan durumu doğal buluyor, hatta onu geri kalmış bir illke halinden çıkarmanın zorunlu bir yolu olarak görüyordu.
BORÇLAR REJİMİ ALTINDA TÜRKİYE’NİN MANZARASI
Kalkınmanın ancak dış yardımla mümkün olacağı inancı Meşrutiyette de çok yaygın ve kökleşmiş bir fikir olduğu için, ya da bunun zamanımızın sorunlarıyla yakından ilgisi olduğu için Tanzimat devri için yaptığımız gibi, bu dönemin koşulları üzerinde biraz durmamız gerekecek.
Geri kalmış bir ülkenin kalkınıp gelişmesini dış yardım ve yabancı sermaye sağlar mı; sağlarsa ne biçimde ve ne anlamda sağlar ? Bugün geri kalmış ülkelerin kalkınma yolları üzerinde fikir yürüten bir kısım Amerikalı ve Avrupalı iktisatçıların kalkınma ve gelişme teorileri bu soruya önceden olumlu cevap veriş temeline dayandığı bunun zamanımız için de önemi vardır.
Geri kalmış bir ülkenin Batı’dan borç ve sermaye yatırımı olarak yardım sağlamasından amaç, ulusal ekonominin verim ve gelir seviyesini yükseltmek için tarım, endüstri, ticaret alanlarında birikmiş, hazır semaye yatırımları yaparak bu ekonomiyi canlandırmak, harekete getirmektir. Fakat böyle bir ülkenin toplumsal yapısında bu ameliyeye engel olan koşulların reformlarla ıslah edilmesi yapılacak ilk iştir. Tanzimat döneminin Batı yardımına dönüşünün tarihi bunu ispat etti. Tanzimatta borçlanma siyaseti aslında ekonomik kalkınmayı finanse etme düşüncesiyle başladığı halde devletin ve hükümdarın masraflarına, silahlara ve donanmaya, bir takım karışık işlere (Padişah Abdülaziz de dahil olmak üzere) bir takım kişilerin meşru olmayan servetler edinmelerine gitti. İkinci aşamada, ulusal üretim ve gelirin artmaması yüzünden önceki borçların faiz ödemesine ve anaborç ödemesine harcamaya başladı. Ekonomik kalkınmaya yolları açacak reformlar yapılmamakla bundan kaçınıldığı sanılırken, alacaklı Avrupa’nın baskısıyla bir takım ıslahat yapmaktan kaçınılmadı. Fakat bunlar ulusal bir ekonominin kalkınmasını gerçekleştirecek reformlar biçiminde olmadı.
Ekonomik kalkınma bakımından hiç değişmemiş olan toplumsal koşullar içinde, Türkiye ekonomisinin ödeyemeyeceği miktarda borç birikti. Yukarıda anlattığım ilk bunalımın patlak verdiği 1875 yılına gelindiği zaman 200 milyon altın sterlin, yani bugünkü parayla 800 milyon dolar veya 8 milyar lira borç birikmişti. Bu noktayı inceleyen bir Amerikalı yazar “20 yıl gibi bir süre içinde Türkiye’nin 200 milyon altın sterline varan bir borç altına girmesi ve bunu eldeki önemli kaynaklardan borçla orantıllı bir geliştirme yapmadan bu kadara çıkarması aklın alacağı bir şey değildir” diyor ve daha sonra da, Türkiye’nin o zamandan beri şu kadar devrim, şu kadar kıtlık, şu kadar savaş geçirdiği halde bu borcu ödemiş olmasına büsbütün şaşırıyor.
1875’te ilk tehlike çanı çaldığı zaman, zar zor bir reform yapma yoluna gidilir gibi oldu; fakat yukarıda kısaca anlattığımız curcuna içinde bu, bir anayasa yapmaktan ve milletin yazgısını padişahın eline daha temelli olarak teslim etmekten ibaret olarak kaldı. Biraz sonra, bildiğimiz gibi İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya ve Hollanda’dan oluşan bir konsorsiyum, Türk kaynaklarının idaresini Düyun-i Umumiye denen Borçlar Rejimine verdi. Aslında, daha Berlin Konferansında Batı Devletleri uluslararası bir komisyon kurup Türkiye’nin mali kontrolünün bu komisyona verilmesini teklif etmişler; fakat Türkiye bunu reddetmişti. Bunun üzerine Batı devletleri Türkiye’ye herhangi bir borç ve kredi verilmesini durdurarak Abdülhamit’i dört taraftan kavradıktan sonra, 1882’de teslim olmaya zorladılar. Haysiyet kurtarıcı bir çözüm yolu olarak uluslararası mali komisyon yerine, devletle özel sermaye temsilcilerinin ortaklaşa yönetimi olarak Düyun-i Umumiye İdaresi kuruldu. Sevres anlaşmasında bu uluslararası mali komisyonun tekrar diriltildiğini ileride göreceğiz.
Borçlar idaresinin kurulması, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasını üstün bilgili Batı uzmanlarının eline teslim ederek sağlamak sanısı ile kurulduğu halde, Türkiye’nin gerek ekonomik anlamda kalkınmaması, gerek kalkınma koşullarının sağlayacak toplumsal reformların yapılamaması asıl bundan sonra kesinleşti. Batı diplomasisinin Kırım Savaşı’ndan Berlin konferansına kadar dilinden düşürmediği ıslahat isteklerinin bundan sonra ağıza alınmaması, anayasayı çiviye asan Abdülhamit rejimine ses çıkarmaması bundandır. (Bizim halk bunu yedi düvele “karşı koyma” sanırdı.) Batı sermaye çıkarları için durum artık güvenlik altına alınmıştı. Abdülhamit’in uluslararası mali komisyon kontrolüne direndiği yıllarda Mithat Paşa’yı omuzlarında taşıyanh Paris ve Londra liberalizmi, Abdülhamit’in boyun eğmesi üzerine Borçlar İdaresinin kurulduğu yılda yapılan paşanın yargılanması rezaletine aldırmamış, üç yıl sonra da bir Yemen zındanında boğdurulduğundan haberi bile olmamıştı.
Düyun-i Umumiye’nin kuruluşu ile ulusal gelir kaynaklarının birçoğu rehine verilmiş, çok geçmeden de bir sermaye akını, bir imtiyaz dağıtımı furyası başlamıştı. Asıl bu yönetimin kuruluşundan sonradır ki, yabancı sermayenin Türk ekonomisini kendi çıkarlarına göre itip sürüklemesi dönemi başlamıştır. İşte Meşrutiyet iktisatçısının kalkınma için şart saydığı durum, Abdülhamit devrinin özelliğinden olan bu durumdur.

(Bu karikatür, 1881 Muharrem Kararnamesi sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nun içine düştüğü mali vesayeti “şirketleşme” metaforu üzerinden hicveder. Duvardaki afiş, bir devletin yönetimini değil; alacaklıları temsil eden İngiltere, Fransa ve Rusya’nın direktörlüğünde kurulan bir anonim şirketin izahnamesini sunmaktadır.
Düyun-u Umumiye’nin kuruluşuna işaret eden bu görselde, Osmanlı Padişahı (II. Abdülhamid), kendi ülkesinin gelirleri üzerinde söz hakkını yitirmiş, tasfiye edilen bir kurumun eski sahibi gibi tasvir edilir. Karikatürün altındaki ironik ifade, siyasi otoritenin ekonomik bağımlılık karşısında nasıl sembolik bir “yönetim kurulu üyeliğine” gerilediğini ve devletin bir siyasi varlıktan ziyade, dış borçların tahsil edildiği bir mali işletmeye dönüştürüldüğünü belgelemektedir.)
Bu duruma biraz daha yakından bakalım: Borçlar rejimi sadece borçların ödenmesinin garanti altına alınması için kaynaklar üzerine haciz konarak işletilmesi, gelirlerinin sağlanışı üzerine kontrol konması içi değildi. Borç halinden işletme sermayesi haline çevrilen büyük bir yabancı sermaye korporasyonuna bu kaynakların işletilmesi tekelinin verilmesi demekti. Devlet ya da özel teşebbüs artık bunların işletme ve geliştirme işinden kendiliğinden uzaklaşacaktı. O koşullar altında reform yapmak gerekecekse bu, ancak kaynaklara egemen olan sermayenin kendi hesaplarının elverdiği, gerektirdiği ölçüde yapılabilirdi.
Düyun-i Umumiye’nin devletle el ele vererek yaptığı önemli bir şey daha vardı: Borçlarla ilgili alacaklılar dışındaki yabancı sermayenin gelmesini, birçok alalara imtiyazlar yerleşmesi, en elverişli koşullarda kazanç sağlayan bir acente kurulmuş oluyordu. Nazariyede devletin bir branşı olarak kurulan Borçlar İdaresinin aracılığı ile yapılmuş sermaye yatırım alanlarını burada birer birer saymaya imkan yoktur. Yalnız şu kadarını söyleyeyim: Meşrutiyet devrine gelindiği zaman bütün endüstri (nafia, demiryolları, limanlar, sulama işleri) amme menfaii işletmelerinin çoğu, bütün madenler, ticaret çoğu, bankacılığın tümü, sigortacılık, deniz, göl, nehir nakliyat işletmeleri, bir kısım tarım yatırımları yabancı sermayenin elinde bulunuyordu (Haksızlık etmemek için ekleyeyim: halktan toplanan parayla yapılan Hicaz demiryolu devletindi. Bunun Türk ekonomisine, kalıınmasına hizmeti ne oldu bilmiyorum; fakat o da sonunda bir kısım Türk servetinin yabancı topraklarda kalması ile sonuçlandı.)

Dış borçlarda ve yabancı sermaye yatırımında en başta Fransa geliyordu. Türkiye’de üç milyar frank Fransız sermayesi yatıyordu. İkinci Alman, üçüncü olarak da İngiliz alacak ve yatırımları geliyordu. Petrol kaynakları şimdiden dağıtılmıştı. Turkish Petroleum Company adında bir teşekkül, adından başka hiçbir şeyi olmayan Turkish National Bank (Türkiye Milli Bankası: Kurucusu Sir Ernst Cassel, direktörü Gülbenkyan) aracılığıyla İngiliz, Fransız ve Alman petrol hisselerini düzenleme işiyle uğraşıyordu; yalnız Amerikan petrol sermayesi bu işte açıkta kalmıştı. Bu yüzden Amerikalıların ileri sürdüğü Chester Projesi teşebbüsünden ileride söz edeceğim.
Yavaş yavaş ağır ağır giden bu işlerin ayrıntılarını, Türkiye durumunda olan bir ülkenin ekonomisi için ne anlam taşıdığını bugün olduğu gibi o zaman da halkın tümü, okumuşların çoğu bilmezdi. Görünüşe bakarak bunların batılılaşma görünüşleri olduğunu sanan aydınlar çoktu. Yabancı sermayenin bir ükeyi bu anlamda kalkındırmak için sömürge yapması şart değildir; hatta bazen böylesi daha elverişlidir. Zaten bugün eskii sömürgeci ülkeler sömürgelerini birer birer başlarından atıp kurtulmaya bakıyorlar. Yabancı sermaye, sömürge şeklinde olsun, olmasın kakındırılmış olan ülkelerde görülen büyük şehirlerin, koca binaların, parkların gerçekten bu ülkenin toplumunun da kalkınması demek olup olmadığını anlamak için Hindistan’la )Japonya’yı görüp karşılaştırmak yeter.
Dış borçlar idaresinin kuruluşuyla artan gelir ulusal ekonominin kendi başına ayakta durabilecekk hale gelmesine, Türk toplumunun çağdaş bir toplum haline gelmesine yaramadığı gibi, borçların ödenmesine de yaramamıştır. Bu gelir, yabancı sermayenin hakkı olan kazanç ve kar olarak dışarıya akıp gitmiştir. Yani gerek dış borç gerek sermaye yatırımı ulusal ekonominin kurulmasına ve kalkınmasına değil, sermaye sahiplerinin doğal olan kazanç amaçlarına göre işlemeye başlamıştır. İşte ulusal bir ekonomik kalkınmayla yabancı sermaye yoluyla kalkınma arasındaki fark buradadır. Örneğin, demiryollar Türkiye’nin hammadde çıkarma, yapılı madde alma ekonomisine göre ayarlanmış ancak bu ölçüde topluma etkisi olmuştur. Türkiye’de Alman ekonomik gelişmesinin ileri gelen sözcülerinden ve o zaman Türkiye’de büyük Türk dostu geçinen Dr. Jaeck’in meşruiyette Türkçeye çevrilen bir kitabındaki şu sözleri bunu açık açık bildiriyor:
“Bağdat hattının ikmalinden sonra Türkiye’nin mazhar-ı inkişafat (gelişmeye ilgi) ve terakkiyat olması (ilerlemesi) bir saha-i faaliyet (saha faaliyeti) yapacağı nazar-ı itibara (dikkate) aliınmıştır. Bu ticaret ise, evvelce beyan eylediğimiz vechile (yönle) Türkiye’nin mebzuliyetle (çok sayıda) hasil ettiği mevad-ı iptidaiyenin (ilkel yığılı mallar) ile Almanya’da imal olunan masnuat (sanat eserleri) le mübadelesinden ibaret olacaktır.”
Yabancı sermaye yatırımları bir ulusal ekonomi planına göre değil, kârını arttırmak için yatırım yapan sermayenin zorunluluklarına göre yapılınca, sağlayacakları tarım ve endüstri gelişmeleri de modern ulusal ekonominin kurulmasına ve modern toplum kalkınmasına yaramaz. Türkiye’nin çağdaş modern bir toplum olma zorunluluğu dış sermayeyi hiç ilgilendirmez. İlgilendirdiği zaman da bu, ancak siyasi ve askeri müttefik sağlamak içindir. Onu daha ucuza maletmiş bir savaş aracı haline getirmek için gerekirse bedavadan malzeme vermekten bile çekinmez. Bu çok defa para ile ifade edilen bir yardım olduğu için, o yardımı alan ülkelerin halkı gerçekten para aldıklarını sanırlar. Bu malzemeyi yapan, zaten yardımı yapan tarafın kendisi olduğu için, gerçekte yapılan şey, parayı bir cebinden alıp öteki cebine koymaktan, arada kendi endüstrisine hizmet etmekten başka bir şey değildir. Arada bir masraf yapılıyorsa, bu bedava yardım veren ülkenin savaş masrafları hesaplarına girer.
Demek ki Abdülhamit devrinde başlayan dış yardım ve dış sermaye yatırımı Türk toplumunun bedenine batırılmş gıda verici şırıngalarla değil, serveti dışarıya çekmek için sokulmuş kan alma şırıngalarına benzetilebilir. Ulusal ürerimin artmayışı ve daha rasyonel işletilmeye başlayan doğa kaynaklarından sağlanan fazla gelirin yeniden ulusal yatırıma konmaması yüzünden devletin bütçe açığının, aleyhte ticaret dengesinin kronik bir hale gelmesi de yabancı sermayeyi hiç ilgilendirmez. Bunu çözümlemek onun işi değildir. Halbuki, örneğin, gümrük gelirleri yetersiz olan devlet, bir gümrük reformuna muhtaçtı. Bütün dünyada gümrükçülük alanında büyük ilerlemeler olmuştu. En güçlü olanlarında bile, bütün Batı devletleri kendilerini zırhlı gümrük istihkamları ile çevrelemişlerdi. Türkiye ise Batı devletlerinin onaylaması olmadan gümrük tarifelerini, yerli endüstriyi ve tarımı, hazineyi koruyacak yönde değiştiremezdi. Bütün sistem, Türkiye’nin bir hammadde ülkesi ve Batı Endüstrisi pazarı olmasını sağlayacak doğrultudaydı.
Yabancı sermaye ulusal ekonomisini koruma gücü olan devletlerin topraklarına kolay kolay yanaşamaz; kendine ulusal, hatta uluslarası koruma ve garantiler sağlayabileceği yerlere yönelir.
Dış borçlar ve yabancı sermaye idareleri, yatırımların ferih-fahur çalışabilmesi için, devletin ekonomik ve mali egemenliğini kayıt altına aldıktan başka, o devletin hazinesini de borçtan kurtulamaz hale getirmekte daima kendine muhtaç duruma sokmak ister.
Meşrutiyete gelindiği zaman Türkiye faiz ve borç amortismanı tediyeleri olarak yılda ortalama 7.5 milyon altın lira ödemeye mecburdu. Her yıl bu kadar servetin dışarıya ödenmesi geri kalmış bir ülkenin maliyesini yamyassı etmeye, o devletin belini kırmaya yeter. Devletin açıklarının borçlanmalarla ya da avaslarla kapatılmasından başka yol kalmaz. Düyun-i Umumiye idaresinin kuruluşundan sonra sağlanan gelirlerle Abdülhamit zamanında ödendiği halde, devlet hala borç almaktan kurtulamamış, ayrıca sık sık avanslar karşılığında tümü 23 milyon altın liraya yakın borç birikmişti.
Bunlar Deutsche Bank, Turkish National Bank, Imperial Ottoman Bank, Banque Française, Banque Salonique, Düyun-i Umumiye, Tütün Rejisi, Fenerler İdaresi gibi hepsi yabancı sermayenin olan kurumlarca verilirdi. Borç ve avanslar karşılığı olarak gösterilen gelir toplamı olan 16.5 milyon altın lira bütün devlet gelirlerinin yarısı idi. Borç ve avansların hiçbiri ekonomik yatırım için değildi. İdare, jandarma, bütçe, askeri masraflar gibi kendini içeride ve dışarıda ayakta tutacak araçları sağlamak içindi. Demek ki devlet varlığını ancak yabancı sermayenin yardımıyla sağlayabiliyordu. Meşrutiyete gelince, hükümet sözde kendi dairesi olan Düyun-i Umumiye’ye yazdığı bir tezkerede yeni rejimin liberal bir rejim olduğunun “Avrupa’ya duyurulmasını” rica ediyordu.
Halk ve devlet boyuna fakirleştiği halde, ne hikmetse Düyun-i Umumiyenin geliri artardı. 1882-1883 gelirine kıyasla, 1911-1912’de yani 28 yıl içinde, bu gelir yüzde 288 oranında artmıştı. 1911-1912’de devletin gelir kaynaklarının üçte biri, 1910’da gümrük gelirlerinin yüzde 95.4’ü ve temettü vergisi denen kazanç vergisinin önemli bir kısmı Borçlar İdaresi’ne gidiyordu. Böylece, devlet bir kalkına aracı değil, yabancı devletlerin kârlarını toplama acentesi oluyordu.
Büyük bir mali korporasyon haline gelen Düyun-i Umumiye İdaresi
Japon, Rus, İsviçre ve Macar esham ve hazine tahvilleri alarak başka ülkelerin kalkınma istikrazlarını (borçlarını) finanse eden işlemlere bile katılıyordu. 1910 yılında yüzde 55.8 gibi yüksek bir faizle 550.000 altın lira değerinde İtalyan devlet eshamı (hissesini) almıştı. Bu eshamı satın almakla ve Libya savaşı gelince bu eshamı elinde tutmakla Türkiye’ye savaş açan bir devletin savaş finansmanına katılmış oluyordu. Dahası var: bu savaş sonunda İtalya Türkiye’ye 50 milyon frank savaş tazminatı ödeyecekti. Fakat bu para Düyun-i Umumiyenin isteği üzerine hazineye değil, idarenin kendisine ödenmişti. Neden mi ? Trablus Osmanlı toprağıydı: bu toprağı kaybemekle devlet savaş tazminatı olarak kendine bir gelir sağlıyordu: Halbuki D.U bir kaynak kaybediyordu; uğrayacağı gelir ziyanının karşılığı olarak toprak kaybetmekten hâsıl olan bu kazancın da ona ait olması gerekiyordu ! Zamanın hükümet başkanının aklı bu mantığa yatmıştı.
Böyle koşullar altında bulunan bir devletin kendisi daha birçok yollarda felce uğratılabilir. Devletin gümrük sistemini değiştiremeyeceğini söylemiştik. Düyun-i Umumiyeye ayrılan Bulgaristan, Rumeli, Kıbrıs vergileri gibi dış gelirler; çeşitli doğa kaynakları üzerine konan tekellerden gelen iç gelirler ve devletin gelecekteki fazla gelirlerinden doğacak olan üç kategori gelir kaynağından üçüncü kategoriye giden kazanç ve gümrük gelirlerinin artmasıyla sağlanacak fazlalar D.U’ye gideceğinden, herhangi bir vergi reformu yapmak devletin işine gelmiyordu. Devlet aşar ve kazanç vergilerinde de reform yapamazdı; teşebbüs ettiğinde onaylanmadı. Devletin para çıkarma hakkı da yoktu. Bu hak Fransız-İngiliz sermayesine ait olan Bank-ı Osmani Şahane’ye verilmişti. Bu banka Tazminat devlet adamlarının “kayme” denen adi kağıt paralar çıkararak Türk parasının değerini mahvetmelerinin üzerine bu imtiyazı elde etmişti; bu imtiyaz sayesinde devleti güç duruma düşürecek para darlığı yaratarak hazineyi sık sık kısa vadeli avanslara başvurmaya zorluyordu.
Zaten devletin yalnız ekonomisi ve mali yönetimi değil,, hemen hemen bütün yönetimi yabancı uzmanlar eliyle anlattığımız yönlere doğru ayarlanıyordu. Bu Batı devletlerinin o zaman Amerika’da dahil, elçilik ve konsolosluklarının kaza hakları, mahkemeleri, hapishaneleri , okulları ve postaneleri vardı. Tebaları Türk kanunlarına bağlı değildi. Maliyede, orduda, jandarmada, donanmada adliyede, bayındırlıkta, gümrüklerde kullanılan uzmanlar ya doğrudan doğruya Batı sermaye gruplarıyla ilgili ya da onların önerdiği kişilerdi.
Bunlar pek haklı olarak Türk ulusunun ve devletin ekonomik kalkınması ile ilgilenmezlerdi. Hatta bu yönde bir kalkınma isteğini sezdiklerinde “hürriyet” namına endişelenirlerdi. Meşrutiyet rejimini, daha liberal bir rejim getireceği vaadiyle iyi karşılamışlardı. Fakat taşrad a buna aykırı eğilimler olduğu duyulunca tutumları değişmişti. Düyun-i Umumiye başkanı Sir Adam Block bir raporunda, “İlk zamanlarda Türk köylüsünün, hürriyetin anlamını yanlış yorumlaması yüzünden müessif haller olması tehlikesi çıktığını, ancak yeni rejimin “devrimci” olmaması sağlanınca Borçlar İdaresi fazla bir zarar görmeden tehlikenin atlatıldığını bildirmektedir.
Kısası, Türkiye’nin Batıya dönüşünde gerekli reformlar adım adım yapılmadığı, toplumsal yapı bozulmuş bir ortaçağ yapısında kaldığı için borç ve yabancı sermaye olarak dış yardım Türk halkının ekonomik kalkınması yerine ekonomik çökmesini sağladı; gelişmelerden ancak yabancı sermaye faydalandı; Türkiye’de yegâne reform aracı olarak devlet de artık böyle bir araç olmaktan çıktı. Devlet artık hiçbir reform yapamazdı.
Bundan dolayıdır ki, Meşrutiyetin daha başında bütün reform olasılığı ortadan kalktı; çarçabuk devletin yaşaması için dış yardımın şart olduğu kanısı daha bilinçli olarak yerleşti. Askeri bir hükümet darbesiyle yapılan bir devrim, devirdiği rejimin ulusun bilgisi ve rızası olmadan giriştiği bütün yükümlülüklerini üstüne alır almaz, reform yapma, gerçek bir toplumsal devrim yapma yolu açma şansını kaybeder. İşte Meşrutiyette de böyle olmuştur. Toplumsal reform şansını kaybeden bir hareket ise eninde sonunda bir milli kurtuluş savaşına sürüklenmeye mahkumdur.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır