Ümit ÖZDEMİR / 24.02.2026

Bir sanatçı deposu dekorunda, Kenan Evren’in o meşum darbe bildirisinden yükselen ses açılışın haberini verir. Kerpeten (Ahmet Saraçoğlu) ile Doktoru (Bahtiyar Engin) buluşturur. Buluşma geçmişte kapatılmayan bir hesabın görülmesiyle ilgilidir. Kapatılmamış her hesap, yüzleşilmemiş her suç, bir yenisini doğurur çünkü. Kerpeten eski bir işkencecidir, zevk alarak yaptığı işi nedeniyle uğradığı kişisel deformasyon ve çürüme topluma işkence ve korku zerk eden 12 Eylül darbesi sonrasında Türkiye’ye yaşatılan travmanın izleriyle doludur. Kerpeten, Doktoru bir vatan haini olduğunu düşünmektedir. Darbenin üzerinden yıllar geçmesine ve pek çok acı olayın ve insanlık suçunun uygulanan neoliberal lobotomi seansları nedeniyle örtbas edilmesine rağmen, Kerpeten ve Doktor yine de korku içindedirler.
Yalanın kardeşi korku, korkuyu salanları da kirletir. Doktor Hipokrat yeminini çiğneyerek ölümün kıyısına gelmiş işkence mağdurlarına sağlam raporu verirken, işkencecilerin suç ortağına dönüşür. Yine de en kötü durumda bile insanı insan yapan vicdan ve adalet duygusu Doktoru bir işkence mağduruna kaçmasını sağlayacak bir imkan yaratmaktan alıkoymaz. Hesaplaşma bununla ilgilidir. Oyunun dramatik olay akışını belirleyen bu hesaplaşma ve yüzleşme döngüsü, Doktor ve Kerpeten’i birbirine saldırtır. Kerpeten’in şedit geçmişi, devletin ve kontrgerillanın işlediği suçlara ortak olmasına rağmen, unutulmuş kenara itilmiş bir işkenceci olması nedeniyle biraz daha hınç dolu olmasını zorunlu kılar. Kerpeten, unutulmuşluğun ve kullanıldıktan sonra kenara öfkesini kusacak yer aramaktadır. Yüzlerini ameliyatla değiştirecek kadar korkuya kapılanlar, işkence kurbanlarına yazdığı doktor raporuyla vicdanını ve haysiyetini kaybedenler hepsi Geçmişin Gölgesi’nde bir resmi geçit yapıyor.

Geçmişin Gölgesi 12 Eylül’ün şimdiye vuran izlerini, bir işkenceci, işkence mağduru ve doktorun sonu gelmez hesaplaşmaları üzerinden dramatize ediyor. Travmatize ediyor da diyebileceğimiz bu oyun, Türkiye tiyatro tarihinde hiçbir dönemde tartışılmayan bir konuyu sahneleyerek bir ilki gerçekleştiriyor. Bir insanlık suçu ve insan ruhuna uzanan karanlık bir el olarak niteleyebileceğimiz işkence-yüzleşme-travma döngüsünün bütün katmanlarını, taraflarını işkence ve eziyet psikolojisini gözler önüne seriyor. Oyunun yazarı Macit Koper’i hepimiz Anayurt Oteli’nin Zebercet’i olarak tanırız. Dostlar Tiyatrosu’nda oyuncu-yazar-dramaturg olarak çalışan Koper, tiyatro kapanınca işe girdiği İBB Şehir Tiyaroları’ndaki işinden darbe sonrası 1402 yasasıyla işten çıkarılır. 1402 yasasıyla şimdiki KHK’lılar gibi sivil bir ölüye dönüştürülmeye çalışılan Koper, tam 8 yıl süren bir hukuk mücadelesinin ardından 1988’de işine geri dönebildi. Gayri safi milli haksızlıktan payını alan yazarı gerçekçi yaklaşımından, olayları eğip bükmeden sunma cesaretinden dolayı tebrik edelim.
Bir başka tebrik Ahmet Saraçoğlu için. Role bürünmedeki arzusu ve oyundaki dominant performansının hakkını veriyor. Macit Koper, Bahtiyar Engin’in canlandırdığı Doktor karakterini kefaret, pişmanlık ve yüzleşerek vicdan azabından kurtulmaya çalışan figür rolüyle dramatik olay örgüsünde Doktor karakterini bir denge unsuru olarak tasarlamış. Oyunun sonunda işkence mağduru kadının uğradığı tecavüz sonrası doğurduğu çocuğu yaşatmak için işkencecilerin suç ortağı Doktorla yapmak zorunda kaldığı evlilik, aynı kadına işkencecinin tecavüzü sonucu yaşanan ebeveyn karmaşasıyla, dramatik olay akışına düğümler atılıyor. Bu düğümlerin çözümü eril, faşist şiddetin sahadaki iki piyonunu intikamcı, ilkel bir nefretle karşı karşıya getiriyor.
Oyunun metninde ve diyaloglarında bir psikoloji kavramı olan Stockholm Sendromu’na yani esir olanın esir edene boyun eğmesine yapılan atıf, oyunun bir diğer dramatik çatışmasına işaret ediyor. Özgürlüklerin tamamen budandığı darbe sonrasında mağdurların yaşadığı katmerli çilenin neye benzediğini gösteriyor.
Oyunun sonunda karşımıza çıkan o “tecavüzcü ebeveyn, suç ortağı doktor ve arada kalan çocuk” üçlemesi; aslında geçmişin suçlarıyla yüzleşmek yerine o suçların meyvesini “yeni bir sistem” diye bağrına basmak zorunda kalan bugünün kurumsal Türkiye’sinin ta kendisidir. Failin hukuksuzluğuyla ortağın vicdansızlığının evliliğinden doğan bu “garabet” yapı; geçmişin gölgesini bir gelecek vizyonu sanan toplumsal körleşmemizin en somut izdüşümüdür.
Darbecilerin pis işlerini üstlenenlerin yaşadığı çürüme, öfke sağanağı ile haysiyet mücadelesiyle hayatta kalanların ödediği bedeller, Geçmişin Gölgesi oyununun politik çizgisini netleştiriyor. Oyunun dramatik olay örgüsünden süzülen bilgi, Geçmişin Gölgesinin şimdiye vuran izlerini seyirciye geçiriyor. Bunu oyunu izleyen kaç kişi dert edindi, bilinmez ama 12 Eylül ve onun uzatılmış biçimi olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen garabetin neye benzediğini bilenler ve mukayese edenler için oyun oldukça verimli bir düşünme imkanı sunuyor. Özellikle maymun dekorunu ortalarına koyarak işledikleri suçları maymun üzerinden tartışmaya başladıkları sahneler, darbe sonrası baskı ve korku ortamı dolayısıyla Üç Maymunu oynayan toplumun maymun dekoru ile sembolize edilmesi oldukça manidar…
Geçmişin Gölgesi, gölge ile suretin, gerçekle yalanı ve kardeşi korkunun baskı ile direnmeyi, haysiyetsizlikle onuru karşı karşıya gelmesinin olası sonuçlarını tartışmaya açarken, ezop dilinin ağır yükünü de ortadan kaldırıyor. Adalet kavramının kaybıyla ortaya çıkan körleşme, korku ve yüzleşmenin sahneden izdüşümlerini görmek isteyenler oyunu kaçırmamalı…
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır