
Ümit ÖZDEMİR / 01.02.2026
Sevgi Soysal’ın otobiyografik öyküsü; Cumhuriyet tarihinin siyasal durakları ile bir kadın yazarın büyüme ve olgunlaşma serüvenini iç içe geçiren, yazarın serüvenindeki dönüm noktalarına odaklanan etkileyici bir oyun. Sahnelemeyi özgün kılan en temel unsurlardan biri, rejiye entegre edilen multimedya uygulamalarının sadece bir görsel araç değil, içeriği bütünleyen bir unsur olarak sunulmasıdır. Modern tiyatroda örneklerine sıkça rastladığımız bu teknolojinin başarılı bir uygulaması olan reji, oyuncuların karakterle kurduğu güçlü bağla birleşince sahici bir anlatı ortaya çıkıyor. Ayrıca yapımın; giderek bir “kadın tiyatrosu” kimliği kazanan ve feminist tiyatro izleğinden yürüyen bir oyuncu grubunu Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu’nda buluşturması da metnin ruhuyla tam bir uyum sergiliyor.
Oyunda Soysal, kendisi gibi yazar olan Adalet Ağaoğlu ile girdiği diyaloglar aracılığıyla hayata ve edebiyata bakışını sergiliyor. Ayrıcalıklı bir sınıfa mensup olsa da bir kadın yazar olarak dışlanmayı deneyimleyen Soysal’ın, karşılaştığı kısıtlamaların ayrımına varması, dramatik akışı yönlendiren temel çatışmayı oluşturuyor. Adalet Ağaoğlu’nun Meydan Sahnesi’ni ayakta tutmak için verdiği mücadele ise Sevgi Soysal’ın varoluş kavgasıyla adeta paralel bir seyir izliyor. Bu bağlamda Meydan Sahnesi, 1960’lı yılların kültürel genişleme dönemine ve özel tiyatroların doğuşuna dair önemli bir tanıklık sunuyor.

İyi eğitimli, küçük burjuva kökenli bir aileden gelen Soysal’ın 27 Mayıs dönemindeki Cumhuriyetçiliği; ihtilal sonrası yaşanan restorasyon süreciyle birlikte köklü bir değişim geçirir. Başlangıçta heyecanla desteklediği özgürlükçü ortamın yerini hayal kırıklığına bırakması, Soysal’ın düzene giderek yabancılaşmasını beraberinde getirir. Toplumsal dönüşümlerle harmanlanan bu süreç, yazarın edebiyatını da biçimlendirir. Anlatının en sarsıcı katmanını ise Soysal’ın 12 Mart sonrası sığınmak zorunda kaldığı Londra’da, kanser tedavisi gördüğü sırada tuttuğu ses kayıtları oluşturuyor. Kendisine ulaştırılan bir kutudan çıkan kitaplarıyla geriye dönük kurgulanan dramatik anlatı, memleket hasreti, insan sevgisi ve ölüm korkusu gibi en yalın duyguların yankılandığı bu kayıtlar, Türkiye’nin toplumsal tarihiyle yazarın kişisel öyküsünü ustalıkla iç içe geçiriyor.
Geriye dönük kurgu, oyunu kişisel bir anı anlatısı olmaktan çıkarıp toplumsal bir tarih anlatısına dönüştürüyor. Cezaevinde Behice Boran ile yapılan siyasal tartışmalar oyunun politik yönünü beslerken; Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu ve Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanlarına vesile olan olaylar, yazarın kökenleriyle yaşadığı gerilimi ve yazarlık için ortaya koyduğu emeği biyografik bir derinlikle mühürlüyor.
Sevgi Soysal, ardında büyük bir soru miras bırakarak bu dünyadan ayrıldı. Gerçeklikle başa çıkmak için ironiye başvurması ve romanlarında yarattığı, giderek ete kemiğe büründürdüğü karakterlerinin hayata meydan okuyan duruşu, onun kalıcı bir yazar olmasının en temel sebebidir. Soysal’ın kısa süren yaşamında bir eğitimci titizliğiyle hazırladığı radyo programlarından köşe yazılarına ve romancılığa uzanan serüveni; o büyük sorunun cevabını arayanlara sahneden verilen bir yanıt niteliğinde. “Kalırsa bir soru / kalır bende / yanıtı var mıdır bilmem” demişti şair. Sevgi Soysal Yaşamakta Israr Ediyor oyunu, tam da o sorunun peşinden gidenlere yeni sorular sorduruyor. Yanıtları vermek kolay değil; ancak her büyük yazarın yaptığı gibi Sevgi Soysal da “Biz kimiz?” sorusuna karşılık şu güçlü cevabı fısıldıyor:
“Biz kimiz mi? Biz resmi tarihin değil, yazarların bize anlatmaya çalıştığı o gayriresmî tarihin ta kendisiyiz.”
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır