Hukuki Bilgilendirme ve Sorumluluk Reddi: Bu metin, Anayasa’nın 26. maddesi (Düşünceyi Açıklama ve Yayma Hürriyeti) ve basın özgürlüğü kapsamında kaleme alınmış bir siyasi analiz ve kişisel yorum çalışmasıdır. Metinde yer alan uluslararası tahkim süreçleri, bütçe verileri ve siyasi gelişmelere ilişkin bilgiler; açık kaynaklardan, kamuoyuna yansımış raporlardan ve milletvekillerinin denetim faaliyetlerinden elde edilen veriler üzerinden değerlendirilmiştir. Metindeki çıkarımlar, yazarın sübjektif kanaatlerini yansıtmakta olup; herhangi bir gerçek veya tüzel kişiye suç isnat etme amacı gütmemektedir. İstatistiksel karşılaştırmalar (Yapay Zeka modelleri üzerinden sunulan veriler dahil) varsayımsal olup toplumsal refah analizleri için projeksiyon niteliğindedir.
Ümit ÖZDEMİR / 27.01.2026

PYD lideri Mazlum Abdi’nin “yapmak istemediğimiz şeyleri yapmaya zorlanıyoruz” açıklaması ve bu açıklamanın ardından PYD-YPG’nin Paris anlaşmasından dışlanmasıyla Suriye’de yeni bir kaos döneminin kapıları sonuna kadar açıldı. Kaotik süreç, kaos ve çatışma isteyen bundan başka bir fikri cephanesi ve geçmişi olmayan emperyalizmin daha önce altını çizerek anlatmaya çalıştığımız Kürt-İslam-NATO sentezinin bizatihi PYD tarafından reddedilmesiyle başladı. PYD bu reddi ifade ederken, Kürt siyasi hareketinin İran-Irak Savaşı yıllarında bile herhangi bir biçimde Saddam rejimine yönelik bir suikastte bulunmadığına referans gösterdi. Gerçekte PYD Rojava ve çevresindeki kazanımlarla kendisini sınırlama yönünde bir siyasi çizgiyi benimsemiştir. Ulusal eşitlik gibi bir talebi olduğu iddia edilse de bunun böyle olmadığı şeriatçı-tekfirci HTŞ ile Amerika’nın gözetiminde imzaladığı 10 Mart protokolüyle ilan etti. Protokol Suriye’deki rejimin yıkılmasıyla zaten ölü doğmuş herhangi bir seçimle gelmeyen, hiçbir siyasi-hukuki meşruiyeti de olmayan iki siyasi aktörün şovuna dönüşmüştü. Bizim bazı saf sosyalistlerimizin iddialarının aksine, ortada herhangi bir ulusal eşitlik talebi olmadığı gibi, sınıfsal bir eşitlik talebi de yok.
Seri provokasyonlar zinciri elbette ABD’nin aktör değiştirmesiyle sınırlı değil, Suriye’nin üniter yapısının parçalanmasına sebep olan BOP sürecinin finalinde, ya da kreşendosunda İran’ın parçalanması da var. İran’ın parçalanması için Mazlum Abdi ve PYD’den istenen İran molla rejiminin son direnç noktasına yönelik bir askeri taaruz. Bu taaruzun fikri “önderi” Abdullah Öcalan’ın MHP lideri tarafından “kurucu önder” olarak selamlanması ise bir tesadüf değil, zorunluluk. Zorunluluk çünkü Türk-İslam-NATO sentezi ile onun yeni ve güncellenmiş versiyonu olan Kürt-İslam-NATO sentezinin buluşma noktası, Amerikan emperyalizminin İran’ı parçalama siyasetidir. Referans noktası Amerikan emperyalizminin böl-parçala ve etnik kimlikleri birbirine düşür politikaları olunca, bu politikanın yeni sözcülerinin, Alevi katliamlarına verdiği fetvalarla tarihe geçen İdris-i Bitlisi’den “demokratik özerklik” veya “ortak yaşam” gibi kelimelerle süsleyerek referans noktası bulmalarına şaşırmamak gerekiyor. Olası bir Kürt-İslam-NATO sentezi taaruzuyla, son ayaklanmalarla zaten halk desteğini tamamen kaybetmiş İran molla rejiminin hiç istemediğimiz biçimde yıkılarak etnik boğazlaşmanın yeni “av sahasına” dönüştürülmesi hedefleniyor. 1991’de bu etnik av sahası Yugoslavya idi, reel sosyalizmin çöküşünün ardından Tito’nun ulusal eşitliğe ve SSCB’nin bürokratik parti yönetimi yerine özyönetim mantığına dayalı haliyle sosyalizme en yakın bu ülkesi, Avrupa ve Amerikan emperyalistlerin paramparça ettiği bir ülkeye dönüştürüldü. İkinci “av sahası” 1994 Ruanda’sıydı sonuncusunun Suriye olma eğilimleri giderek belirginleşiyor.
Aklı başında hiç kimsenin ne Türkiye’de ne Orta Doğu’da, Suriye’deki üniter yapının parçalanmasının Türkiye’ye çıkardığı fatura henüz tam anlamıyla ödenmeden bir de İran’ın parçalanmasını isteyeceğini sanmıyorum. Kürt siyasi hareketine yönelik ikili sıkıştırma, kültürel haklarla sınırlı bir küçük açılım ve buna mukabil petrol üretimi ve sınır güvenliği kontrolünün HTŞ’ye devredilmesiydi. PYD’nin emperyalizmin bu talebini reddetmesi, Türkiye’nin de sınır güvenliği açısından son derece olumludur. Olumludur çünkü AKP ve Saray rejiminin bütün çabalarına rağmen sınıra yerleşecek cihadist gruplar sadece Türkiye’nin değil, bütün Orta Doğu ülkelerinin güvenliğini riske edecektir.
Kürt-İslam-NATO sentezli ve kumpaslı açılım sürecinin ABD emperyalizminin Kürt siyasi hareketinden desteğini çekmesiyle sonuna gelmiş bulunuyoruz. Yanlış iliklenen düğme misali, bir barış sürecinden çok aldatmacalı bir sinir harbine dönüşen aylar boyunca kamu oyu meşgul edildi. Türkiye’nin gerçek sorunlarının tartışılmasına izin verilmeyen bu süreç boyunca enerjiler ve emekler yine heba edildi. Heba edildi çünkü, silah yakma gösterileriyle sergilenen şovla başlatılan “süreç” halkta bir destek bulmadı. Barış için gerekli güven arttırıcı önlemlerin başında gelen Gezi tutsakları ve 19 Mart darbesi mahkumları olmak üzere, haksız yere hapiste tutulanlar serbest bırakılmadı. Kamu oyunu barış ve çözüm sürecine ikna edebilecek ilk adımlar olarak niteleyebileceğimiz herhangi bir adım atılmadığı gibi, başta Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık ve Taksim Dayanışma’sından Tayfun Kahraman gibi hasta tutsaklara reva görülen zulüm, saray rejimi ve MHP’nin barış sürecinden ne anladığını gösteren somut bir kanıttır. Bu çok önemli göstergelerin yani hasta tutsakların haklarının bile yok sayılması, güven arttırıcı adımların yerini bol hamasetin yer almasıyla sonuçlandı. AKP ve Saray rejiminin barış umutlarını sömürdüğü son açılımına yönelik aldatmacalı yaklaşımı, bu işin içine dahil olan ve sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi kendi kitle tabanlarında beklenti yaratan bütün siyasi yapılara zarar verdi.
Suriye’nin yıkımının müteahhitleri: Yıkımın sosyal ve sınıfsal maliyetleri
Suriye’deki kaotik atmosferde sorumluluğu ve payı bulunanların bu hesabı kapatmak yerine, Suriye’de yeni yeni maceraların peşinde koşmalarıyla tamamlanan süreç, her türden milliyetçilerin azgın gösterileriyle sonuçlanacak gibi. Türk bayrağının yakılmasıyla kışkırtılan ilkellik, emperyalizmin böl-yönet, etnikçileri birbirine kışkırt-kırdır politikalarından vazgeçmeyeceği, petrol kokusu aldığında girmeyeceği ittifak yapmayacağı pislik olmadığını gösteriyor. Türkiye’nin barış, istikrar ve bölge güvenliğinden yana alması gereken tutum yerine Hakan Fidan’ın ve Erdoğan’ın, Trump yönetimiyle eşgüdümlü olduğu değerlendirilen Gazze masası hamleleri. Türkiye’nin dış politikada kendi öncelikli ihtiyaçlarını gözeten herhangi bir rezervinin veya hareket sahasının kalmadığı görülüyor. Netflix’de dizisi yayınlanacak 17-25 Aralık gibi yolsuzluklar ve NATO tarafında duran dış politika geleneği yüzünden bütün yönetici kadrolarının yürütülen dış politika geleneğinin, Türkiye’yi emperyalist ve siyonist odakların stratejik çıkarlarına bağımlı hale getirdiğini görmek ve bu dış siyasetin neden halkı da iflas ettirdiğini anlamak kolaylaşır. Kapitalizmde bir sınıftan almadan diğerine veremezsiniz. Bu tespit Türkiye’deki neoliberal şirket devlet kapitalizmi için de geçerlidir NATO’ya geçtiğimiz yıl aktarılan bütçe 46-47 milyar dolardır. Bu rakkam Türkiye’de kişi başına her bir bireyden toplanan 535 dolar vergiye karşılık gelmektedir. Bu rakkamları insani geliştirmeyle karşılaştırması için Yapay Zeka’ya sorduğumuzda bize verdiği yanıt şu oldu: “Tam teşekküllü ve teknolojik donanımlı 15.000 yeni okul, 10 milyon öğrenciye aylık 400 dolardan 14.000 lira karşılıksız burs ve her biri 300 yataklı 500 modern hastane.. Bütün bunlara ilaveten 70.000 Aile Sağlığı Merkezi kurulabilir” cevabını verdi. Emekliler için YZ’nin verdiği yanıt ise daha çarpıcı: TÜİK’in skandal enflasyon açıklamaları ve aylık bağlama oranlarının düşürüşmesiyle resmen açlığa mahkum edilen emekçi sınıfların bu koluna tek seferde 2930 dolar yani yaklaşık 100 bin lira refah ikramiyesi verilebilir veya her bir emekliye 6000 lira ile 8000 lira arasında maaş artışı sağlabilirdi ! Bütün bu göstergelerin bize söylediği şey şudur: Türkiye’de burjuva iktisatçılarının iddia ettiğinin aksine kaynak vardır, sorun bu kaynağın hangi sınıflara aktarılacağı sorunudur. Sosya adalet temalı sol siyaset tam da bu noktada ihtiyaç duyulan bir şeydir !
Siyasal islamcı soygun rejimleri sadece kendi ülke halklarını soymaz, emir verildiğinde ya da göz yumulduğunda başka ülkelerin halklarına da yönelir. Bunun somut örneğini gördüğümüz CHP’li Deniz Yavuzyılmaz tarafından kamuoyuna taşınan iddialar ve bu doğrultuda şekillenen Powertrans dosyası.. bu durumun çarpıcı bir örneğidir. Sözkonusu dosya kapsamında Powertrans üzerinden yürütülen ve uluslararası tahkim mahkemesine konu olan, petrol ticareti süreçleri, Türkiye’nin kamu maliyesi üzerinde ciddi bir risk oluşturmaktadır. Hesap edilen risk ve Türkiye’ye tahkimin kestiği ceza 1 milyar 471 milyon dolar olarak kayıtlara geçti. Cezanın ödenmemesi için yapılan manevraların sonuçsuz kalacağı kesin gibi. Irak Yönetimi’nin kararı Tahkim kuruluna taşıması ve kararın kesinleşmesi durumunda, uluslararası hukuk prosedürleri gereği kamu varlıklarının hukuki statüsünün tartışmaya açılması riski belirmektedir. Başta yurt dışındaki devlet bankası hesapları olmak üzere THY uçakları ve kamuya ait gemiler ile Türkiye’nin yurt dışındaki ticari varlıklarına haciz koyulmasının önü açılabilir. Siyasal islamcı ideolojinin devlet mekanizmasındaki uygulamaları, toplumsal yapıda geri dönülemez tahribatlara yol açan bir doku bozulması yaratmaktadır. Bu politikanın sağdaki ve soldaki politika yapıcıları halk nezdinde itibarlarını kaybetmekle kalmadılar, yoldaşlarının ve dostlarının bütün uyarılarına rağmen bildiklerini okuyarak liberal körleşmenin neye benzediğini gösterdiler.
Amerika Kürtleri sattı mı ? Ya da “Kürt depresyonu” nedir ?
Lord Palmerston’un ünlü sözü emperyalizmin dış politikadaki çizgisini anlamak isteyenlere, bu anlayış üzerinden anti-emperyalist bir çizgide ilerleyeceklere önemli bir veri sunuyor: “İngiltere’nin ebedi dostları yoktur, ebedi düşmanları da yoktur sadece ebedi çıkarları vardır ve bunu izlemek de bizim görevimizdir” sözü, bugün emperyalist dış politikanın çıkar ve pragmatizme dayalı pratiklerini kavramak açısından anahtar önemdedir. Emperyalizm, 1. Dünya Savaşı yıllarında Arap kabilelerini silahlandırırıp ayaklanmalara kışkırtırken “özgürlükçü” ama Wilson ilkelerine dayalı self-determinasyona rağmen, Sykes-Pickott ve benzeri anlaşmalarla Orta Doğu haritasını cetvelle çizerken statükocudur. Bu son toplam emperyalizmin çıkarları söz konusu olduğunda pragmatist olduğunu gösterir. Nitekim Hrant Dink Ermeni halkının acı tecrübelerine dayaranarak Malatya İş Adamları Derneği’nin 2006’da düzenlediği bir toplantıda yaptığı yorumda buna işaret eder: “Geçmişte Ermeni halkı emperyalistlere güvendi ama yanıldı. Bugün Kürt halkının yaşadığı aynı şey. Amerika bu gelir, o kendi hesabını yapar, işine bakar ve işi bittiğinde de çeker gider.” Dink bu sözleriyle, emperyalizmle girilen asimetrik güce dayalı ilişkilerin, asimetrik gücün zayıf tarafındaki halkları nasıl bir yıkıma sürüklediğine işaret eder. Emperyalizmin akışkan dinamiği içinde nasıl tavır alacağını belirleyen temel unsur çıkarlarıdır. Zengin nadir element yatakları nedeniyle sakin bir ada ülkesi olan Grönland’a bile müdahale edebilir.
SDG siyasal etki alanındaki Kürt hareketinin ikili açmazı tam da burada biçimlendi. ABD’nin Suriye’nin yıkılmasında kendilerine verdikleri görev tamamlandıktan sonra yeni görev olarak silahlarını İran’a çevirmelerinin reddi, pragmatizmi ilke edinmiş PYD’yi, İran ve Şii eksenine karşı İsrail-HTŞ-Türkiye ekseninde oluşturduğu cephenin dışına itti. Bu cephenin merkez ülkesi olan Suriye’de Kürt siyasi hareketinin yaşadığı büyük hayalkırıklığı ve depresyonu, “ABD-Kürtleri sattı” yüzeysel yorumlarıyla okumak, emperyalizmin pragmatist siyasetini hiç anlamamak demektir. Emperyalizm, yeni ve ahlaksız teklifleriyle silah, mühimmat ve petrol yataklarının kontrolünü sunarak kendisine bağımlı hale getirdiği Suriye’deki Kürt siyasi hareketini yeniden yanına çekebilme kapasitesine sahiptir. Bu esneklik elbette emperyalizmin asimetrik güce dayalı, pazarlığa açık “dostlarını” ve düşmanlarını birbiriyle çatıştırma kapasitesiyle de yakından ilgilidir.
Yazı boyunca dilim döndüğünce ve klavyem yettiğince ifade etmeye çalıştığım bütün bu olgular ve çıkarımlar emperyalizme karşı birleşmeden, anti-kapitalist olmadan, halklarla ortaklaşa sınırları kaldırıp ortaklaşmacı, adil, eşit bir düzen yani özyönetim anlayışına dayalı sosyalizm kurulmadan elde edilecek kazanımların hepsinin pamuk ipliğine bağlı, kırılgan “kazanımlar” olduğunu ve her kırılgan kazanım gibi günün birinde emperyaalizm tarafından berhava edilebileceğini göstermiyor mu ?
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır