Ümit ÖZDEMİR / 27.03.2026

Gazeteci İsmail Arı’nın tutuklanmasına sebep olan Vakıf yağmasının kapağı Yunus Emre Kültür ve Sanat Vakfı ile açılmıştı. Osmanlı döneminde icat edilen ve padişahın palazlanmakta olan toprak burjuvazisinin mallarını müsadere etmemesi için geliştirilen bir kurum olan vakıflar, esasen burjuvazinin mülksüzleştirme rejimine karşı koruma bariyeridir. Türkiye islamcı vakıf ve cemaatlerle yeni tanışmıyor. Embriyon halindeki siyasal islamcı vakıf ve derneklerin ilk biçimlerinin ortaya çıktığı soğuk savaş döneminde temel ihtiyaç, tekelci kapitalizm karşısında sürekli mevzi kaybeden Anadolu eşraf ve küçük sermaye sahiplerinin iç konsolidasyonuydu. İç konsolidasyonun sağlanmaya başladığı 1970’lerin ikinci yarısında siyasal alanda temsilci olarak beliren MNP, MSP, RP ve milli görüş çizgisinin altyapısı esasen bu sermaye kesimlerinin belli bir gelişkinliğe ulaştığına işaret ediyordu.
Ancak islamcı vakıf ve cemaatlerin birer holdinge dönüşmesi, devlet fideliğinde palazlandırılarak, ekonominin ağırlık noktalarını ele geçirmesi için 12 Eylül darbesi beklendi. Artık Kombassan gibi sanayi yatırımları olan devasa şirketler sahne alıyor, evliliği ve aileyi kutsayan siyasal islamcıların alternatif bankacılık hizmetleriyle siyasal islamcı neoliberalizme yeni bir boyut kazandırılıyordu. Ekonominin bütün alanlarında giderek büyüyen MÜSİAD’ın oluşması, islamcıların dinselleşme ile ucuza itaat ürettiği ve işçi sınıfının önemli bir kesimini de borçlandırma ve sosyal sadaka politikalarıyla kendine tabi kılmasıyla muhafazakar ve verilene razı bir uysallık inşa edildi.
Vakıfların kurulması ve her bir vakfın kontrolünün AKP’nin tepe isimlerinden, seçkinlerinden oluşması ise işte bu ekonomik tabloyu tamamlayan unsurdu. Vakıflar üzerinden kesilen naylon faturalar ile devletten “hizmet alım” ihalelerinin kovalanması, kamunun yani hepimizden toplanan vergilerden oluşan bütçenin yağmalanmasında ikincil rol oynayan unsurlardır. Bugüne kadar üzerinde pek durulmayan bu incelikli yağma yöntemi, aynı zamanda vakıfların liberaller tarafından “sivil toplum kuruluşu” olarak gösterilmesiyle AB fonlarından da yararlandırılarak meşrulaştırıldı. Liberal-gerici kutsal ittifakının ortaya çıktığı ve her bir vakıf yönetiminde bu tiplerden numunelik örnekler görülebilir. Vakıflarda bir diğer kayırmacılık yöntemi ise “huzur hakkı” uygulamasıdır. Yönetim kuruluna giren her siyasal islamcı tip, huzur hakkı adı altında üç-beş yerden maaş geliri elde ediyor. Bu ücretlerin neye istinaden ödendiği bir yana, ne gibi bir emek karşılığında verildiği de meçhuldür.
CHP’nin ve düzen içi muhalefetin pek de üzerinde durmadığı, Birgün’den İsmail Arı ve zaman zaman Cumhuriyet’ten Murat Ağırel gibi gazetecilerin kaleme alarak kamu oyunu bilgilendirdiği vakıflar soygunu, esasen neoliberal yağma rejiminin, tamamlayıcı bir unsurudur. Soygun dememizin nedeni çok açıktır, vakıf yönetim kurullarını ele geçiren “kutsal mazlumlar” kerameti kendinden menkul bir takım akçalı işlerle rant ve zimmet suçları işlemektedirler. Bu suçların ne ölçüde gerçekleştiği, kimlerin hangi sıfatlarla ve hangi yöntemlerle zimmetlerine para, mal ve mülk geçirmelerinin öğrenilmemesi için çıkarılan dezenformasyon yasası tam bir basın sansürü ve gazeteci hapsetme yasasıdır.
Bilinen ve buzdağının görünen kısmında bile ortaya çıkan yolsuzluklar ise gerçekten dehşet verici. X hesabı engellenen Metin Cihan’ın kaleme aldığı yazılarda ortaya çıkan TÜGVA yolsuzlukları ibretlik birer belge olarak internette duruyor. Murat Ağırel imzalı Sarmal ve Yağma adlı kitaplarda AKP döneminde ortaya çıkan ve bir ortağı da vakıflar olan kamu ihaleleleri, sayıştay raporları ve yerel yönetim rantlarının vakıflar üzerinden nasıl pay edildiği ortaya konuldu. Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan’ın beraber kaleme aldıkları Metastaz ve Cendere kitaplarında cemaat-siyaset ilişkisi ve devlet içindeki ekonomik ağlar deşifre edildi. En son İBB meclis üyesi ve mali hesap uzmanı Tarık Balyalı’nın kaleme aldığı Hesap adlı kitapta AKP döneminde işlenen yolsuzluklar kitaplaştırıldı. Balyalı’nın, 12 Punto Youtube kanalına verdiği röportajda verdiği bilgilere göre selatin camilerinin tuvaletlerinin temizlik ihalesindeki vurgunun 65 milyon lira olduğu ortaya çıktı. Yapay Zeka’da yaptığımız basit bir araştırma ile bu meblağa ulaşan kamu kaynağı yağmasıyla, örneğin, 1 milyon 625 bin ücretsiz kahvaltı tabağı hazırlanabilir, ortalama 500 öğrencili 18 tam donanımlı okulun tüm öğrencilerinin bir yıl boyunca beslenme ihtiyaçları karşılanabilir ve yaklaşık 43.000 öğrenciye kırtasiye desteği sağlanabilirdi. 15 Temmuz darbe girişiminin bastırılmasının ardından kurulan pek çok vakıf ve derneğe İBB’ye ait taşınmazların önemli bir kısmının aktarıldığı, bila bedel yapılan bu mülkiyet transferleriyle İBB’nin mülksüzleştirildiği ortaya çıktı. Toplam 1 milyar liraya ulaşan bu rant aktarımının bugün döviz kuru üzerinden tam karşılığı ise 14.6 milyar liraya ulaşıyor. Tam 73.000 gencin ilk işe girişte 6 aylık asgari ücretinin ödenmesinde kullanılabilecek bu kaynakla istihdam yaratılabilirdi ! Ortalama 350-400 öğrencinin barınabileceği tam donanımlı 37 ila 42 adet öğrenci yurdunun açılabileceği bu rant yağması, halkın gerçek ihtiyaçlarının nasıl yok edildiğini de gösteren bir başka kanıt. 10 büyükşehir belediyesinin her birine 4’er adet devasa öğrenci kompleksi kazandırılabilir ve böylece barınma sorunu belli ölçülerde giderilebilirdi. Vakıf ve dernek yağmasının bir diğer boyutunu ise taşınmazı olmayan il ve ilçelerde ortaya çıktı. İBB’nin AKP döneminde yapılan devasa kiralama bedelleri ile büyük bir rant aktarımı yapıldığı da kesinleşti.
Bütün bunlar yan yana ve üst üste konulduğuda, fotoğraf ortaya çıkıyor. Vakıflar eliyle sürdürülen yağma ve talan üzeri örtülemeyecek bir boyuta ulaştığında, bunları haberleştiren gerçeğe sadık gazetecilerin neden hapse atıldığı da görülebiliyor. Vakıf yağmasının kontrol dışına çıktığı Menzil Vakfı ise kontrol edilen rantın artık bir derebeylik ölçüsünde bütün Adıyaman ve civarını ele geçirmesiyle Menzilcileri iç çatışmaya kadar sürükleyebildi. İç çatışmada ranttan aslan payını iç etmeye çabalayan tarikat müritlerinin birbirine girmesi ve düştükleri sefillik, siyasal islamcılığın nasıl bir utanmazlık olduğunu da kanıtlıyor. Sosyalist solun halktan toplanan vergilerin nerelerde kullanıldığına yönelik önde pres ve bu mesele üzerinden siyaset yapması beklenirken, kimlikçiliğe saplanıp kalması, mitolojik saçmalıkların peşinden koşması ve bu konuda yeterince performans sergileyememesi bu işlerin birkaç gazetecinin sırtına bırakılması da özeleştirimiz olsun !
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır