Ümit ÖZDEMİR /17.08.202

Çete ile hukuk gibi herkesin anlamları üzerinde mutabık olduğu bir kavram setini yan yana getirmenin bile abes olduğu bir manşet, islamofaşizmin bizi getirdiği noktayı anlamamız bakımından önemlidir.
Filmi 12 Eylül 2010 referandumuna sarmak zorundayız. Çünkü 2010 her bakımdan bir kırılma noktasıdır. Erdoğan’ın 12 Eylül faşizmi günlerinde idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanlıoğlu’nun son mektubunu kürsüden okuyarak yaptığı ajitasyon ve duygu sömürüsü ile startı verilen 2010 Anayasa referandumuyla ilk kez Amerikan emperyalizminin halifesi Fetullah Gülen ve taraftarları bütün hukuk sistemini ele geçirme imkan ve kapasitesine ulaştılar. Belli ölçülerde toplumu bir arada tutma gibi bir işleve sahip olan ve burjuva hegemonyası adına stratejik önemdeki bir üst yapı kurumu olan burjuva hukuk kurumlarının bir tarikatın, üstelik CIA tarikatının kontrolüne verilmesi, Cumhuriyet tarihinde ilk defa yaşanan bir olaydır. Cumhuriyeti kuran kadro yüksek yargı bürokrasisi ve yüksek komutanlık dışındaki kontrol, baskı ve yönlendirme mekanizmalarını önemsememiş, bunların elinde olmasını yeterli görerek kendi dar sınıfsal, bürokratik tabanını bu zemin üzerine inşa etmiştir.
Fetullah Gülen taraftarlarının ve fanatikleri Yetmez Ama Evetçilerin desteğini aldılar. Geniş bir PR’lama çalışmasıyla ölülerin bile oy kullanılmasının istendiği 2010 referandumunda, gerici-liberal kutsal ittifakı, kendini en çok İstiklal Caddesi’nde yapılan medrano sirkinden farksız yürüyüşle ortaya koydu. Anayasa değişikliği paketi ile yargının bütünüyle cemaatin kontrolüne vereceği yönündeki eleştirilerde bulunan İstanbul Barosu binası önünden geçerken Baro’ya yönelik “darbeci baro” sloganları atılabildi. İşte bütün bu canhıraş çaba, sözde 12 Eylülcüleri yargılama bahanesiyle geniş yığınların darbe karşıtı tutumlarını bir kez daha istismar ederek yedirilen yargı değişikliği paketiyle, HSYK’nın Gülen cemaatine teslim edilmesiyle sonuçlandırıldı. Rejimin bütün güçlerinin ordu, emniyet, Taraf Gazetesi, Fetullah Gülen cemaati ve AKP’liler müttefiken destek verdiği 2010 referandumunda Kürt siyasi hareketi, boykot kararı alarak dolaylı yoldan AKP’ye destek oldu. 12 Eylül 2010 referandumu ile yargıyı ele geçiren Fetullah Gülen ve CIA ajanları, 3 Temmuz Operasyonu ile futbola saldırmalarıyla kavga büyüdü. Sadece kulüpler bazında değil ama daha çok Fetullah Gülen ve ajanlarının bu operasyonunun gerçek amacı, yığınları yönlendirme aracı olarak görülen futbolda mevzi edinmek değildi sadece.. Fetullah Gülen ve müritleri Galatasaray ile çok önemli bir köprü başını 1980’li yılların ortalarında ele geçirmiş, yığınların futbol yoluyla hızla apolitikleştirildiği bir ortamda din ve futbol afyonunu kulüp bazında hayata geçirmeye başlamışlardı bile. CIA’nın çocuklarının kesintisiz operasyonları ile Türkiye’nin Batı’ya yönelik yüzlerinden biri olan Mekteb-i Sultani’nin futbol takımı olan Galatasaray, kazanmak için her yolun mübah olduğu bir pragmatizmin futbola tercüme edilmiş haline dönüştürüldü. Daha önce Menotti’nin yazısıyla1 tariflemeye çalıştığımız bu durum, sağın futbola bakışının bir özeti gibiydi.
Kapitalist futbol düzeninin küçük takımlara hayat hakkı tanımayan ve giderek futbol dışı bütün aktörleri oyunun içine davet eden yapısından pay koparmaktı bu kavganın adı. Pastanın sahipleri bu pastadan önce dilimi ve sonra hepsini talep eden Fetullah Gülen ve çetesine zırnık koklatmama tutumu, operasyonun başta Fenerbahçe, Beşiktaş olmak üzere Eskişehirspor, Trabzonspor ve diğer kulüplere yönelmesi, operasyonun şike bağlantılı yürütülmesi sonucunda büyük bir şüpheyi sahneye davet etti. Olağan şüpheli kulüp başkanları ve idari kadroların hapse atılarak pasifize edilmeye çalışıldığı 3 Temmuz kumpas davasının kesin kazananı, Fetullah Gülen oyuncularının cirit attığı Galatasaray oldu. Galatasaray’ın bu pirus zaferi, Türk futbolunda kent takımlarının Eskişehirspor, Trabzonspor ve Bursaspor ile başlayan dengeleme hamlelerinin adil rekabetin sonu oldu. Maçların başka yerde oynandığının farkına varan gerçek tribün emekçileri, belki de en sevdikleri oyuna küsmek zorunda kaldılar… Tribün emekçileri stadyumları birer ikişer terk ederken, endüstriyel futbol onlardan oluşan boşluğa halk arasında “sosyete” adı verilen küçük burjuvaları lobilerle davet etti. Tribünler tatsızlaşıp rekabet tadını kaybederken, kulüpler borç batağına ve banka yağmasına açıldılar. Pek çoğu elektrik faturalarını bile ödeyemeyecek duruma geldiği, getirildiği için iflas etti.
Davalar boyunca Zekeriya Öz’ün hukuku değil cemaatinin emirlerini yerine getiren operasyonel tutumu, kendini yok eden bir döngüye sokarak onu kendi düşüncelerinin şehidine dönüştürdü ve sonunda kendisinin de firari duruma düşürdü. Bunların hepsi esasen, 12 Eylül darbesi sonrasında futbolun kapitalistleştirilmesinin, arsadan borsaya taşınmasının olağan sonuçlarıydılar. Yine de operasyonun yöneldiği milyonlarca taraftarı olan kulüplerin reaksiyonu hukukun da esasen bir güçler dengesi olduğunu hafızalara kazıdı. Burjuvazinin en gerici ve lümpen kanadının ele geçirdiği ve operasyonel bir aygıt olarak örgütlediği yargı kurumlarının tetikçiliğinde gerçekleştirilen seri operasyonlar sonucu, çok ciddi bir servet aktarımı gerçekleşecekti. Servet aktarım modellerinden biri olarak endüstrileştirilmiş futbolun bu durumu, “futbol sadece futbol değildir, ama Türkiye’de futbol futboldan başka her şeydir” tespitimizin teyidi niteliğindeydi.
İkinci kırılma noktası elbette 2017 hileli referandumuydu sahneye fırlatılan YSK’nın mühürsüz oyları geçerli sayarak seçim yolsuzluğuna çanak tutması, rejimi siyasal islamcı rejime dönüştürmeye çalışan AKP’ye sunulmuş bir imkandı. Referandumda Anayasa değişti ve Anayasa değişikliği sonunda 15 Temmuz devlet iç savaşı ile başlatılan otoriterleşme, faşistleşme operasyonu mantık sınırına ulaştı. YSK’ya ciddi hiçbir bir itirazda bulunmayarak, “atı alanın Üsküdar’ı geçmesine “ yardımcı olan ve islamofaşizme giden yolu açan sahte muhalefet partisi CHP ve onu ele geçiren liberal Tesevci kadro, görevlerini layıkıyla yerine getirdiler.
Rejimin değişmesi ile birlikte neoliberal şirket devlet olarak tanımladığımız yeni bir aşamaya geçildi. Neoliberal şirket devlette şirketler mevcut hukuka uymak zorunda değildir, mevcut hukuk rejiminin halkta sempati ve belli ölçülerde ona uyumlu davranmaya zorlayan yumuşak gücü terk edilir. Sermaye birikiminin hızlanması adına mevcut hukuk sistemi adım adım tasfiye edilir. Sermaye birikiminin en üst seviyeye çıktığı anda yani faşizm aşamasında üzerinde tarihsel uzlaşı sağlanan bütün kurumlar çökertilir. Kuramsal olarak bu çöküş, sonucu islamofaşizm gibi berbat bir gidişata doğru gidilen yolu açacaktır. Bu aşamada laik zannedilen sermaye grupları da kar oranları düşmesin diye yükselmekte olan ve islamofaşist yönelişin esas aktörü olan MÜSİAD’a biat edecektir. Küçük burjuvazide şaşkınlık ve kaygı bozukluğuna yol açan sermaye sınıfındaki bu dönüşümü en çok sermaye sınıfının kar oranlarının düşmesine neden olan kurumlar vergisi ödemelerindeki sıfırlamayla görürüz. Sermaye sınıfının fiyatları kontrol eden ve enflasyon yoluyla halkı iliğine kadar soyan yağma rejiminin yeni suç ortakları, kendi çıkarlarına dokunulmadığı için açıktan olmasa da, “imajlarını” bozmamak adına bu yağmayı gizliden desteklerler. Yağma, sermaye sınıfının üst yapıdaki saray rejiminin vergi affının bütün yükünün emekçilerin, küçük ve orta burjuvazinin dolaylı vergileriyle derinleştirilir. Hukuk ise buna hizmet edecek biçimde dönüştürülür.
Saray rejiminin insan hakları temel hukuk normalarını yağmalamasıyla biçimlenen ve derinleştirdiği lümpenleştirme kendini en çok hukuk sahasında duyurur. 20 Temmuz karşı darbesi sonrası ele geçirdiği yargı mekanizmalarında 2011’de Fetöcülere devrettiği yargıya kendi il ve ilçe teşkilatlarından atadığı tiplerle yön verme çabası, yargı bürokrasisi gibi çok ciddi eğitim gerektiren bir kurumu tamamen çökertti. Çöküşü ilk duyuran kurum HSYK oldu. HSYK YÖK’e gönderdiği yazıda, mahkeme kararlarının “bozuk Türkçesinden duyulan rahatsızlık” dile getiriliyor kararların okunamadığından dem vuruluyor ve karar düzeltme, içtihad gibi hukuk süreçlerinin olmazsa olmazı gibi YÖK’ten Türkçe hazırlık dersi konmasını talep ediyordu !
Yargıdaki çürüme İstanbul Grubu’nun ortaya çıkması, rüşvet ve irtikabın sıradanlaşmasıyla yepyeni bir boyuta ulaştı. Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşe sürükleyen mecelle hukuku benzeri hukuk yoluyla servet edinme, yağma ve talana yönelik tam cezasızlık bu dönemin en belirgin yönelişiydi. Döneme damga vuran örnek olay gazeteci Timur Soykan’ın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar’ın HSK’ya gönderdiği mektupta ortaya çıktı. Uçar mektubunda :”Maalesef üzülerek müşahede ettik ki; vatan uğruna gelecek nesillere daha temiz bir toplum oluşturmak için mücadele ederken bu süreçte görev alan kimi yargı mensupları devletten alacağı varmış gibi her türlü kirli işi yapmayı kendinde hak görmeye başladı. Kimi meslektaşlarımız girdikleri kirli ilişkilerle FETÖ’cü hâkim ve savcılara rahmet okutur duruma geldiler… Halbuki adalet mülkün temeliydi. Adalet olmazsa devletler tarih sahnesinden silinmeye mahkûm oluyordu, toplum çürüyordu. Öncelikle Adalet Bakanlığımız ve Hakimler ve Savcılar Kurulu himayesinde kendi aramızdaki kanserli hücreleri temizlememiz, tabiri caiz ise cerrahi müdahale yapmamız, gerekirse yargı içinde oluşmaya başlayan çete ve çetecikleri yok etmek için kemoterapi uygulayıp kanserli hücreyi toptan yok etmemiz gerekmektedir.”2 Uçar’ın deneyimli bir hukukçu olarak tavsiye ettiği kemoterapi ile kastettiği kanserli hücreler, esasen siyasal islamcı kanser hücreleriydi ve ne yazık ki müdahale için çok geç kalınmıştı ! Metastaz yapan hücreler giderek bütün topluma sirayet ederek sosyal çürümeye neden olmuştu !
Başsavcı Uçar’ın rüşvet ve yolsuzluk çığlığı ve feryâdı, adamsendeciliğin kendi bencil çıkarından başka hiçbir şey düşünmeyen islamcıların sessizlik suikastiyle karşılandı. Çürüme Zeliha Burtek’in sokak röportajında dile getirdiği şeyin tam karşılığıydı. Sinemada bu meseleleri dert edinen iki yönetmen, Emin Alper (Kurak Mevsimler) ve Özcan Alper’in (Karanlık Gece) filmleri ile sorunun yadsınamaz varlığına işaret edildi. Yargıda başlayan çürüme ve yozlaşma savcıların mafyacılara hayatım biçiminde seslenmesiyle suç ortaklığına dönüştü.
Yargıdaki çeteleşme sadece yargıyla sınırlı değil, “işin” bir de gazeteci ayağı olduğunu konu üzerinde uzunca zamandır yayınlar yapan gazeteci Erk Acarer’den öğreniyoruz. Acarer Youtube kaydındaki malumata göre Yüksek Yargıdan başlayan soruşturma ve tutuklama dalgalarına eşlik eden Hürriyet, Takvim ve Sabah yandaş matbuattaki köşelerinden tetikçiler (Cem Küçük, Fuat Uğur, Nedim Şener) yaylım ateşleriyle devam ediliyor. Baskı ve töhmet altında bırakılan patronların teslim bayrağını çekmesi durumunda yazılara yani yaylım ateşe son veriliyor. Son aşamada çantacı avukatlar yani “çözümcüler” sahne alıyor ve aleyhlerinde yürütülen savcılık soruşturmalarından “yırtmaları” karşılığında, patronlardan sızdırma yani rüşvet teklif ediliyor. Yargıdaki çürümenin bu boyutu, hiç kimsenin yasa güvencesi olmadığı yeni bir islamofaşist evreye girdiğimizi gösteriyor. Bu evrede evrensel hukuk normu halindeki masumiyet karinesi, tutuksuz ve adil yargılanma hakkından bahsetmek mümkün değil. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diploma gaspıyla başlayan darbelemeler zinciri yargıdan başlayarak bir mafyozo çetesinin suç ortaklığında, çürümenin bataklığında debelenmeye doğru yürüyor.
İşte bu suç ortaklığının son ve en yoz hali, AKP’li Mücahit Birinci’nin İBB soruşturmasında tutuklu bulunan patron burjuva Murat Kapki’den serbest kalması için istediği 2 milyon dolarlık rüşvetle daha siyasi bir boyut kazandı. CHP lideri Özgür Özel’in özel bir basın toplantısıyla belgelediği rüşvet ve yolsuzluğa bağlı çürüme her şeyin fevkinde bir öneme sahip. Konuyu sadece CHP’lilerin haksız yere tutuklanması olarak yorumlamak, fazla CHP’li bir yorumdur, vahamet bundan fazladır. İtirafçı olmaya zorladığı insandan para yoluyla serbest bırakılacağını bildirmekle görevli çantacıların türemesi durumunda böyle bir alçaklık yaygınlaştığında, hukuk tamamen mafyozo bir şeye dönüşür. Dönüşme emarelerinin her geçen gün yoğunlaşmasıyla da halk yığınları kendi isyan hukukunu örgütlemekle yükümlüdür. Bunun yaratacağı olası sonuçlardan biri, ülkenin siyasal ve hukuk sistemi olarak tümden ikiye bölünmesidir.
Sahte diploma yolsuzluğundan, sahte pasaporta, ölmüş insanların kimlik bilgilerinden yararlanılarak yapılan dolandırıcılıklardan toplumu saran büyük çürümenin kökeninde zannedildiği gibi birkaç insanın “münferit” olarak kurduğu çeteler yok. İşlenen bütün bu suçlar ve yağma sistematik bir görüntü arz ediyor. Bütün bu yolsuzluk ve sosyal çürümenin kökeninde, saray rejiminin yazının başından bu yana ana halkalarını tariflediğim politikaları var. Bu politikalar sebebiyle mülakat sistemi getirildi ve kamuya personel alımında hukuk normları değil, parti devletinin ihtiyaçları gözetildi. Kendine bağlı, biat etmiş AKP dönemi memurlarının nüfus müdürlükleri, emniyet ve yargı üzerinden yürüttüğü çürütme operasyonu bütün toplumu paralize etti. Yargının, emniyetin çürütülmesine eğitimin de piyasacılıkla yozlaştırılması eklendiğinde vaziyetin vahameti daha net ortaya çıkar. Eğitimli kuşakların yetişmesi adına devletle vatandaşları arasındaki sessiz uzlaşıyı yok eden sahte diploma, çalıntı tez ve sahte akademisyenlerin üniversiteye yerleştirilebilmesi için 15 Temmuz devlet içi iç savaşın allahın lütfu darbesine dönüşmesi beklendi. Normal burjuva hukukunda bile imkansız olan yetkilerin devredildiği 20 Temmuz darbesinde sahte Amerikan muhalefetinin Yenikapı’daki gösteride derkenar olması, Erdoğan’ın elini rahatlattı.
Çürüme ve yozlaşmayı besleyen ekonomi-politik, hakim üretim biçiminin rantiyecilikle belirginleştiği neoliberal belediyecilik anlayışının bütün burjuva partilere hakim olmasıdır. Her türden kirli ortaklığın burjuva siyasi partiler arasında cinsi, rengi, ideolojisi fark etmeksizin kotarıldığı, “uzlaşmanın” bunun üzerine inşa edildiği bir iklimden bahsediyoruz. Rüşvet ve yolsuzluk sonucu kent rantlarının paylaşıldığı belediye meclislerinin son örneği olan Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçiler’in AKP’ye geçmesiyle yeni bir boyut kazandı. Cezasızlıkla arsızlığın insan vücudundaki temsillerinden biri olan Özlem Çerçiler’in AKP kürsüsünden yaptığı konuşma ve hukuka duyduğu “güven” herhalde örneklerine muz cumhuriyetlerinde rastlayabileceğimiz türden bir yozlaşmaya işaret ediyordu. Hakkında 18 yolsuzluk davası bulunan Çerçiler, ellerini kaldırarak AKP’ye teslim olurken, yaratılan hukuksuzluk ve çürümeyi yine kendi çıkarları adına istismar etmekten kaçınmadı.
Sonuç olarak her ülkede olduğu üzere, hukukun evrensel normlarının ayaklar altına alındığı yerlerde direnmek meşrudur. Direnişin farklı biçimleri, tonları yöntemleri olabilir, burada mühim olan direnişler arasında bir eşgüdüm ve koordinasyon yaratılması yani bir ortak programdır. Burjuva hukukunun bile çok görüldüğü yurttaşlarımız eğer başı dik yaşamak istiyorlarsa direnmekten, direnişten öğrenmekten ve direnişle siyasal bir yeni vatandaşlık tanımına yürümekten başka şansları yok. Mevcut siyasi partilerin saray rejimi nedeniyle hiza istikamete getirildiği, komisyon masalarında ömür ve laf tükettiği bu evrede kendini örgütlemek, örgütlülük bilincini yaymak, hak ve kazanımların sadece örgütlü mücadeleyle alınabileceğinin ayrımına ulaşmak her şeyden önemlidir. Sahte diplomaya, para etmeyen emeğe hukukun ve insan haklarının en temel normlarının her gün çiğnendiği saray rejiminin istibdat düzenine karşı yürütülecek kesintisiz her mücadele; kendi alternatif hukukunu, yani hukukun gerçek anlamdaki karşılığını, ezilenlerin hukukunu üreteceğine dair hiçbir şüpheniz olmasın !
1Elektronik Erişim: https://yaziportal.org/2024/05/11/sagin-futbolu-ve-solun-futbolu/
2Elektronik Erişim: https://www.diken.com.tr/timur-soykan-bassavcinin-rusvet-cigligi/
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır