Ümit ÖZDEMİR / 10.05.2025

2017 hileli referandumuyla kabul edilen Anayasa ile parlamenter sistem çökertildi. Parlamentonun klasik burjuva manada denge-denetleme, bütçe hazırlama, gensoru ile hükümetin siyasal gücünü sınırlandırma özelliklerinin tamamı yok edildi. Bu yok oluş, yok ediş süreci yazarımız Mahir Konuk’un işaret ettiği üzere, neoliberal kapitalizmin yeni saldırı manifestosundan bağımsız değildi. Klasik burjuva hegemonyanın bilinen siyasal öğelerinin tamamının yerle bir edildiği 2017 referandumunun sonuçlarının sahte muhalefet tarafından da kabul edilmesiyle atı (ç)alan Üsküdar’ı geçti.
Türkiye kapitalizminin yapısından kaynaklanan ve siyasal araştırmacı Ertan Aksoy’un belirttiği üzere her 7 yılda bir girilen döngüsel krizler, 2017 referandumuyla birlikte kurulan saray rejimi ile birlikte yapısal bir niteliğe büründü. Peki yapısal krizin öğeleri ya da bazı siyasal yorumcuların analiziyle yeni Hamidizm de adı verilen krizler yığınının kökeninde neler var ? Bu yapısal krizlerin merkezinde, CB hükümet sistemi denilen ancak yandaş medyanın iddia ettiğinin aksine başkanlık sistemi de olmayan amorf, kimilerine göre “ucube” sistemin varlığından bahsedebiliriz. Siyasal sistemin “ucube” olmasının nedeni, başkanlık sistemlerinin özünde yer alan güçler ayrılığı ilkesinin çok net olması ve siyasal sistem mimarisi bu net ayrımların üzerine inşa edilmesidir. Buna karşın siyasal islamcı saray rejiminde yasama yürütme ve yargı erkinin tek bir kişinin elinde bulunması söz konusudur. Bu noktaya gelinmesinde şüphesiz Türkiye siyasal alanını belirleyen ve ülkeyi emperyalizmin yarı sömürgesi haline getiren Türk sağının büyük katkısı vardır. Türkiye sağı, komprador niteliğiyle Türkiye’yi emperyalizmin artık hangi dönemde hangi emperyalist güç öne çıktıysa, uydusu haline getirmekten imtina etmemiştir.
Saray rejiminin, 2. Abdülhamit’in istibdat rejiminin bir benzeri olarak inşa edilmesinde, siyasal islamcıların tarihsel referans noktası olarak 2. Abdülhamit rejimi dönemini, yine ideolojik formasyonları nedeniyle yanlış yorumlamalarının büyük payı var. 2. Abdülhamit’in sultası, geniş bir konspirasyon (casusluk) ağına dayalıydı ve siyasal iktidarını ayakta tutabilmek adına her gün kriz üretmek zorundaydı. 2. Abdülhamit sultası, ürettiği krizleri yönetebilmek adına daha fazla itaat ve biat üreten yapısıyla üretici güçlerin gelişmesine de engel olarak gericilikte sınır tanımıyordu. Liberal tarihçi İlber Ortay’ın savunduğu gibi Osmanlı devleti kilo almıyor, tam aksine 2. Abdülhamit’in dış güçlere muhtaçlığı nedeniyle sürekli toprak kaybediyordu. Döneme damgasını vuran ise derin bir paranoya, paranoyaya eşlik eden kör baskı rejimi, basın yayın üzerinde kalıcı sansür yani kültür ve bilim düşmanlığıydı. Burun kelimesinin bile 2. Abdülhamit’in çirkin burnu yüzünden yasaklamasıyla devr-i istibdat koyu bir baskı rejimine eşlik eden ve burun cümlesi yerine kırk takla atmak zorunda kalan basın emekçilerinin trajedisinin tam karşılığıydı. Tanıdık gelmiştir, başta Necip Fazıl Kısakürek olmak üzere siyasal islamcıların “asr-ı saadet dönemi” olarak yorumladıkları koyu istibdat rejiminin temel esprisi buydu. Koyu Amerikancı ve her devrin adamı kumarbaz Necip Fazıl’ın soğuk savaştaki öğrencilerinin (Abdullah Gül, Hulusi Akar, Recep Tayyip Erdoğan ve İsmail Kahraman) hemen tamamının Fazıl etkisiyle, Başyücelik devletini yani 2. Abdülhamit sultasının patetik bir restorasyonunu savunmalarının nedeni budur.
Saray rejiminin 2.Abdülhamit istibdatını temel alan ideolojik-politik referansları bu olunca, krizler üretmek, ürettiği krizler ve operasyonlar üzerinden siyasi konsolidasyonu sağlamak zorunda oluşunun nedeni daha net anlaşılıyor. CB hükümet sistemi adı verilen ve bu sisteme çanak tutan AKP ile Fetö arasında güç ve ikbalin parselasyonu adına girişilen kayıkçı kavgası, 15 Temmuz felaketine neden oldu. OHAL rejimi ile gidilen seçimler silsilesi ve ideolojik yönlendirmelerle kazanılan pirus zaferleriyle birlikte paradoksal olarak güç giderek elden kaymaya, kapitalizmin sıradan krizleri rejim ve hegemonya bunalımlarına doğru büyüdü. Bütün bunların tamamı, siyasal islamcı istibdat rejiminin hegemonyasının giderek zayıflamasını anlamamıza imkan veren olaylar silsilesiydi.
En koyu istibdat rejimlerinde bile karşımıza çıkan temel hikaye Saray rejiminde de karşımıza çıktı. Saray rejimin tıpkı bir bağımlı türünden koyu bir baskıya yönelmesi paradoksal olarak rejimin temellerini derinden sarsan ve onu siyasi rakiplerine yönelik siyasi operasyonlara sürükleyen hatalar zincirine neden oldu. Hegemonyanın zora ve baskıya dayalı bir şey olmadığını, siyasi iktidarını sürdürmek adına rıza üretmenin de mecburi bir şey olduğunu unutan bu zihniyet, otoriter faşist bir yönelişe girdi.
Hubris sendromu ya da güç zehirlenmesi adını verdiğimiz ve 2. Abdülhamit istibdat rejiminden farklılaşan yönüyle neoliberal şirket devlet ile tam bir yolsuzluk ve yolsuzluk ve yağma rejimi kuruldu. Devletin hızlanması ve yağmanın derinleşmesi adına Anayasa da dahil müesses nizamın bütün kurucu unsurlarını yerle bir eden islamofaşist tandanslı rejim böylece derinleştirildi. Erdoğan’ın TÜSİAD sermayedarlarına yönelik grevleri yasakladık kar oranlarınız yükselecek biçimindeki açıklamasına gelen alkış, saray istibdatı ile TÜSİAD arasındaki uzlaşmaya işaretti. “Demokrasi mi ? Ne önemi var canım yeter ki kar oranlarımız düşmesin” diyen tekelci sermayenin patronları, bugün sanık sandalyesindeler ! AKP yandaşı oligarkların yolsuzluk ve yağması derinleştikçe yolsuzluk, yozlaşma, yabancılaşma ve yağmanın üzerini örtebilmek adına içeride ve dışarıda sürekli yeni krizler icat edildi. İhtiyaçların keşiflerin atası olduğunu söyleyen Engels ustamızın işaret ettiği üzere krizlerin icadı, saray rejimini kriz bağımlısına dönüştürdü. Suriye rejiminin yıkılmasıyla ortaya çıkan yağma ve çeteleşme 2010 sonrasında önemli bir hegemonya aracı olduğunu asla inkar etmeyeceğimiz hukuk düzenini yıktı. Faşist hukuk teorisyeni Carl Schmitt’in tespitiyle, olağanüstü olanı belirlemede egemen sınıfın yasayı tek taraflı iptal ve değiştirme yetkesine sahip olması durumu, istisnanın kural, krizler silsilesinin geçer akçe olmasına yönlenir. AKP ve saray rejimini islamofaşizme yönelmesi, esasen liberal destekçilerini de kurgu dışı bırakmasıyla biçimlendi.
“Aldatılan” ve saray rejiminin akıl hocası liberallerin bizatihi saray rejimi tarafından tekmelenmesiyle oluşan boşluğa, soğuk savaşın faşist gücü MHP monte edildi. Dünün liberalinin yerini MHP alırken, liberalizmin ince tonlu demokrasi yanılsamalı söylemi yerini, koyu bir milliyetçi hamasi söyleme bırakacaktı. Saraydan kovulan Nuray Mert’in korkup yazı yazmayı bile bıraktıran sebep olma hali, belki çok kötü Yeşilçam melodramlarında karşılaşacağımız türden düşürülmüşlerin trajik haliydi. Mert’in yerini, her günün adamı olabilme esnekliğine sahip dünün ülkücü faşisti biraz yakının Fetöcüsü bugün saray rejiminin sözcüsü yarın artık allah bilir kimin neyi Mümtazer Türköne’nin almasının nedeni budur. Eski “dost” düşman olmuş, günün adamı, adamları yeni gözdeler olarak saray rejiminin yardımına koşmuştu. Gelen gideni aratırken düşmekte olan düşünsel düzey, sonunda lümpen bir cehaletle mücadeleye yeminli “cehli (cehaleti) irfanla aşacağız” diyenleri karşı karşıya getirdi. Para, makam ve mevki sahiplerinin istibdatını Ahmet Hamdi Tanpınar şu sözlerle tanımlar “Korkunun ve suçun birbirine kenetlenediği bir intifa (yararlanma) çetesiydi. Çete kanunlarıyla yaşadılar ve hüküm sürdüler. Çalmak, servet yığmak onlara yetmezdi. Fakirin alkışı, duası ve göz yaşı da lazımdı. Cemiyetin ve rejimin hakiki mesnedi (dayanağı) olan bütün orta sınıfı ezdiler, adeta ortadan kaldırdılar.” Tanpınar’ın bu sözleriyle işaret ettiği, AKP ve Saray rejiminin de rol model olarak gördüğü DP istibdat rejimiydi DP istibdat rejimi de hubris sendromuyla başlattığı amok koşusunun menzilinde İstanbul Üniversitesi öğrencilerine saldırmış ve bu saldırı onların sonunu hazırlayan bir dizi yeni gelişmeyi tetiklemişti.
Kırılma noktası zannedildiği gibi Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması değildi. Diplomanın yani en temel eğitim güvencesinin kaldırılmasıydı. Diplomayla başlayan depremzede Hatay halkının tapularının iptaliyle barınma hakkını da gasp eden saray rejimi, mirasçısı olduğu bütün koyu istibdat rejimlerinin pratiklerini sergilerken bağımlısı olduğu kriz ve krizler zinciri yaratarak komplolar ve kumpaslar kurarak saldırdı. Bu kesintisiz saldırı ya da bir başka şairden ödünç cümleyle “hayasız saldırı” hiçbir kural, yasa, norm tanımaksızın içine sokak hayvanlarını da alan bir islamofaşizme dönüştü.
Lakin her şeyin bir sınırının olduğu gibi gücün de bir sınırı var o sınırda, öğrenci gençlik kurabildiği bütün siyasi örgütlenmelerle kendi taleplerini Beyazıt meydanında 11 maddeyle dile getirdi. Kötülüğü, lümpenliği, vasatlığı ve kayırmacılığı ve yağmayı derinleştirenlerle adaleti, liyakati, eşitlik ve özgürlük gibi insanlığın ilerici değerlerini savunanlar arasındaki mücadele, zaman zaman zayıflamış olsa da bugün ivmelenerek devam ediyor. 11 Madde ve arkasındaki siyasi irade, neoliberal saldırı ve yağma rejiminin bütün haklarını yok etmeye çalışılan öğrencilerin, yarı öğrenci-yarı proleterleri, hayvan hakları savunucularını, toprağını ekemeyen ekse de ürünü para etmeyen çiftçileri, ayın sonunu zor getiren ve sürekli borçlanmak zorunda bırakılan emekçiyi bir araya getirmeye muktedir. 19 Martta barikata yüklenilerek surda açılan o gedik, hala sanki hukuk varmış gibi AYM’den iptal kararı bekleyen düzen içi muhalefetin baş aktörü CHP’yi de sola çekti. Zoraki kahramanlar, AKM’de düzen içi muhalefete bile tahammül edemeyen sıradan faşistin yumruklu saldırısına maruz kalırken, bazıları da otomobillerine kurulan bombalı tuzaklara rağmen, sır katipliğinde ısrar ederek kötülüğün derinleşmesine yani Saray rejiminin barış umudunu sömürdüğü yoksul Kürtleri kafalamasına hizmet ettiler. En kötüsü de bu olsa gerek, solcu olarak başladığın hayatında her devrin adamı olmak ve sonunda fotoğrafını Devlet Bahçeli faşistinin okşamasıyla hatırlanmak ! Miting alanlarını ve ülkeyi karanlığa boğmaya yeminlilerle surda açılan gediği, nihayet bütün ülkeye yaymaya yeminlilerin mücadelesidir söz konusu olan. Bu mücadelede doğru tarafta saf tutanların bize söylediği bir şey var. Ülkenin hakiki sorunlarını yani işsizliği, derinleşen yoksulluğu, garanti ve güvence zannedilen diplomanın bile hiçleştirildiği otoriter iklime karşı bir araya gelmek ve çoğalmak zorundayız. Hayasız akını durdurabilmenin başka bir yolu yok çünkü.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır